• Bu konu 1 yanıt içerir, 1 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
  • Yazar
    Yazılar
  • #665662
    Anonim
      Aile mi, devlet mi?

      Başörtüsünün üniversitelerde serbest olması gerektiği
      kanaatine nihayet varabilenlerin, yine son derece geç fark ettikleri
      gerekçelerden biri, “18 yaşını doldurup rüşdüne ermiş kişilere neyi
      giyip neyi giymeyeceklerini dikte edemeyiz” sözünde ifadesini bulan
      gerçek.

      Kendi tercihini kendisi yapabilecek yaşa gelmiş ve bu sebeple oy
      kullanma hakkı tanınmış olan insanlara kılık kıyafet dayatması da
      yapılamayacağının nihayet kabul edilmesi, bir aşama.

      Ama bu noktaya güç belâ gelebilenler, 18 yaş altındakilere
      yönelik yasağın mutlaka sürmesi gerektiğini ısrarla savunmaya devam
      ediyorlar.

      Bunun gerekçesini de, çocukları, örtünmeleri yönündeki aile
      baskısından korumak olarak ifade ediyorlar. Ancak, var olduğunu iddia
      ettikleri “aile baskısı”nı kaldırırken, yerine tam aksi yönde bir
      “devlet baskısı”nı ikame etmiş oluyorlar…

      Böylece, Ahmet Battal’ın “Ya terbiye kimin görevi?” başlıklı
      yazısında (Yeni Asya, 19.10.10) dikkat çektiği gibi, “Çocuğun dinî
      eğitimini belirleme hakkı ana ve babaya aittir” diyen Medenî Kanunun
      341. maddesini de ihlâl ediyorlar.

      Ve bu mesele sadece başörtüsünü değil, din eğitimi kapsamındaki her konuyu içine alıyor.

      Giderek dindarlaşan Türkiye’nin toplumsal gerçeği, çocukların
      anne-babalarca belirlenen din eğitimine göre yetiştirilmesini öngörüyor.

      Bunun pratikteki sonucu, çocukların kendilerine öğretilen dinin
      gereklerine uygun bir hayat yaşamaları. Meselâ ibadetlerini yerine
      getirmeleri ve haram-helâl ölçülerine riayet etmeleri…

      Tesettüre uygun giyinmek de bunlardan biri.

      Ama yeni nesillere dine uygun bir hayat tarzının benimsetilmesi
      baskıcı yöntemlerle değil, “Müjdeleyiniz, korkutmayınız; sevdiriniz,
      nefret ettirmeyiniz” hadisinde ifade edilen prensibe uygun terbiye,
      telkin ve tavsiyelerle yapılmalı.

      Zaten baskıyla sağlanan “dindarlık” kalıcı ve sağlıklı olmaz. Bulunacak ilk fırsatta terk edilir.

      Buna karşılık, ailelerin çocuklarına sevgi ve şefkatle, pedagoji
      biliminde ifadesini bulan fıtrat kanunlarına uygun şekilde, sevdirerek
      ve benimseterek verecekleri din eğitimine müdahale hakkına—başta
      devlet—hiç kimse sahip değildir.

      Oysa Türkiye’deki uygulama, bu haksız müdahaleyi “devletin hakkı”
      olarak gören ceberut zihniyetin belirlediği çerçevede devam ediyor.

      Bu zihniyetin iliklerine işlemiş halk korkusu ve güvensizliği, ailede de kendisini gösteriyor.

      Ve bu korkunun temelinde yatan en önemli sebeplerden biri,
      CHP’nin tek parti devrindeki unutulmaz sözlerden biri olarak kayıtlara
      geçen “Aile bir zehirdir, inkılâba muhalefet ruhu aileden geliyor”
      beyanında açık ifadesini buluyor.

      Bugün Türkiye’nin geldiği aşamada yapılması gereken şey, halkla
      birlikte aileyi de düşman olarak gören bu korkunç zihniyetin, eğitim
      politikalarında da hâlâ devam eden hegemonyasını kırıp, devleti,
      ailelerle çocukları arasından çıkarmak ve oralarda da özgürlüğü hakim
      kılmak.

      Devletin hukuk çerçevesindeki müdahalesini sadece cehalet
      kaynaklı aile baskısını bertaraf etmek için devreye sokup, onun dışında,
      ailelerin çocuklarına vereceği dinî eğitime karışmamak.

      Dahası, devlet okullarında verilen eğitimi de, ailelerin isteklerine uygun biçimde düzenlemek.

      Konuya böyle bir perspektiften bakılmalı ki, söz konusu dayatmacı
      zihniyetin ürettiği sorunlara kapsamlı bir çözüm bulunabilsin. Bunun
      için ise, insan fıtratına ve çağdaş kriterlere uygun, demokratikleşme
      eksenli bir reformun eğitim alanında da gerçekleştirilmesi gerekiyor.

      Aksi halde, “Çocukların eğitimi ailelerine bırakılamaz” diyen ve
      Sovyet cumhuriyetleriyle birlikte tarihe karışan çağdışı anlayışın
      bizdeki versiyonu, her aşamada yeni sıkıntı ve sorunlar üreterek ve
      bunları kronikleştirerek devam eder.

      Yani, ilkokul çağındaki kızlarımızın tesettürlü olarak
      okuyabilmeleri için, demokrasimizin bu derin ve köklü sorunu aşacak
      olgunluğa erişmesi gerekiyor. Peki, bu gayreti gösteriyor muyuz?

      21.10.2010

      Kazım GÜLEÇYÜZ

    1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
    • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.