• Bu konu 1 yanıt içerir, 1 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
  • Yazar
    Yazılar
  • #665808
    Anonim

      Bediüzzaman’ın “Cumhuriyet” ve “Hürriyet” kavramlarına bakışı
      71812.jpg
      CEVAP:
      ‘Halk yönetimi. Siyasî mekanizması seçimle kurulan, adalet ve hukukun
      üstünlüğüyle temel hak ve hürriyetleri sağlamayı amaçlayan idare şekli’
      olarak tarif edilen cumhuriyet; ve ‘Serbestlik, hür olunsanın ne
      kendisine, ne de başkasına zarar vermeden kanun, düzenleme ve değerler
      çerçevesinde serbestçe hareket edebilmesi’ şeklinde tarif edilen
      hürriyet kavramlarının Risâle-i Nur’da ele alınış şekli bu kavramları
      isim ve şekilden ziyade gerçek mânâsıyla yaşatabilmeye yöneliktir.

      nsanın
      ne kendisine, ne de başkasına zarar vermeden kanun, düzenleme ve
      değerler çerçevesinde serbestçe hareket edebilmesi’ şeklinde tarif
      edilen hürriyet kavramlarının Risâle-i Nur’da ele alınış şekli bu
      kavramları isim ve şekilden ziyade gerçek mânâsıyla yaşatabilmeye
      yöneliktir. Saltanat, Meşrûtiyet ve Cumhuriyet olmak üzere üç devir
      yaşamış, yaşadığı dönemde Osmanlıdaki hürriyet tartışmalarına bizzat
      katılmış olan Said Nursî, bu kavramları anlatırken, İslâmiyet ile
      Cumhuriyeti (Meşrûtiyet) bağdaştıramayan İslâm ulemasına ya da bu
      kavramları yanlış algılayarak dindarlara baskı aracı olarak kullanan
      yöneticilere, cumhuriyet dersi vermiş, gerçek cumhuriyetin nasıl olması
      ve uygulanması gerektiğini anlatmıştır.
      Meşrûtiyet ve cumhuriyeti
      aynı anlamda kullanan Bediüzzaman, Divan-ı Harb-i Örfî adlı eserinde
      cumhuriyeti “Cumhuriyet ki, adalet ve meşveret ve kanunda inhisar-ı
      kuvvetten ibarettir” (s. 65) şeklinde tarif eder ve üç temel esasa
      dayandırır: Adalet, meşveret (meclis) ve kanun hâkimiyeti. Bu esasların
      kaynağını İslâm olarak gösteren Said Nursî, bunların en mükemmel
      uygulama örneklerinin de Asr-ı Saadette yaşandığını ifade eder.
      Kur’ân’ın
      dört esasından birinin adalet olduğuna değinen Said Nursî, Asr-ı Saadet
      uygulamalarını örnek göstererek ve ‘Meşrûtiyet, adalet ve şeriattır’
      (D. H. Ö., s. 23) diyerek Cumhuriyete din adına sahip çıkar. Ona göre,
      Cumhuriyet idaresi mutlaka adaleti sağlamak zorundadır.
      “Onların
      aralarındaki işleri meşveret iledir” (Şûrâ, 3cool.png ve “İşlerde onlarla
      iştişare et” (Al-i İmran, 159) âyetlerini parlamenter sisteme delil
      olarak sunan Said Nursî’ye göre, meclis de Cumhuriyet idaresinin
      vazgeçilmez bir unsurudur. Bediüzzaman’a göre fikir hürriyetine ve şer’î
      meşverete dayanan meclis, milletin kalbi hükmündedir ve temsil ettiği
      milletin fikrine, kalbî, manevî hislerine tercüman olabilmelidir. (D. H.
      Ö., s. 85)
      “Kanunda inhisar-ı kuvvet” sözüyle kanun hakimiyetini
      ifade eden Said Nursî, “Meşrûtiyetin (Cumhuriyet) ağası haktır,
      kanundur, efkâr-ı ammedir (kamuoyu)” (Münâzarât s. 23) diyerek keyfi,
      kanun dışı, baskıcı uygulamaların Cumhuriyet idaresi ile bağdaşmadığını
      vurgular. Bediüzzaman’a göre kuvvet kanunda olmalıdır, yoksa istibdat
      (baskı, zorlama) ortaya çıkacaktır.
      Risâle-i Nur’da ifade edildiği
      şekilde, ‘isimlerin değişmesiyle hakikat değişmez’ prensibine dayanarak;
      istibdad-ı mutlaka Cumhuriyet namı vermenin hükümete ve millete tecavüz
      olduğunu ifade eden Said Nursî, baskı ve zorlamaların, hak ve
      hürriyetleri kısıtlamanın Cumhuriyet idaresiyle bağdaşmayacağını
      vurgulamaktadır.
      Said Nursî, zulmün meşrûtiyetten değil, kafalardaki
      cehaletin zulmetinden kaynaklandığını belirtirken (Beyanat ve Tenvirler,
      s. 89) Cumhuriyet hükümetinin vicdan hürriyeti ile birlikte ilim ve
      fikir hürriyetini de temin etmesi gerektiğini ifade eder. (Emirdağ
      Lâhikası, s. 27)
      Sonuç olarak, Cumhuriyetin her şeyden önce isim ve
      resimden ibaret kalmaması gerektiğini belirten Bediüzzaman, başta hakikî
      adalet ve hürriyet olmak üzere bahsettiğimiz prensiplerin uygulanması
      gerektiğini vurgulamaktadır. Kısaca, Bediüzzaman’ın adalet,
      parlamento/meclis, kanun hakimiyeti, din ve vicdan hürriyeti, ilim ve
      fikir hürriyetine dayandırdığı Cumhuriyet, bugün hâlâ tam anlamıyla
      gerçekleştirilemeyen demokrat bir Cumhuriyetten başkası değildir.
      Bediüzzaman’a
      göre hürriyet, Allah’ı daha iyi tanımak için insana verilen eşsiz bir
      ayrıcalıktır. Risâle-i Nur’un fidanlığı olarak nitelendirdiği bir
      eserinde: “Cenâb-ı Hak tarafından insanlara verilen benlik ve hürriyet,
      ulûhiyet sıfatlarını fehmetmek üzere bir vahid-i kıyasî vazifesini
      görüyor. (Mesnevî-i Nuriye, 5cool.png” sözüyle, gerçek anlamda Allah’ı
      tanımanın hür olmaktan geçtiğini vurgulamıştır.
      “Ben ekmeksiz
      yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam. (Emirdağ Lâhikası, 1cool.png” diyecek kadar
      her şeyden önce hürriyetine önem veren Bediüzzaman, hürriyetin “herkesi
      bir padişah hükmüne getir”diğini ve her insanın hürriyet sevgisiyle
      padişah olmaya çalışması gerektiğini söylemiştir. (Münâzarât, 24)
      Hürriyeti
      ‘Başkasına zarar vermemek şartıyla insanın, hatta sefahet ve rezalet de
      olsa, her istediğini yapması’ şeklinde tarif edenlere karşı
      Bediüzzaman, Kur’ân âdâbıyla edeplenmiş ve süslenmiş olan hürriyeti
      şöyle tarif eder: “Sefahat ve rezaletteki hürriyet, hürriyet değildir.
      Belki, hayvanlıktır. Şeytanın istibdadıdır. Nefs-i emmareye esir
      olmaktır. Hürriyetin şe’ni odur ki, ne nefsine ne de başkasına zararı
      dokunmasın.” (Bey. ve Ten., s. 40) Buna göre; nefsin her türlü çirkin
      arzularına uyarak sefihçe her istediğini yapabilmeyi hürriyetle
      bağdaştırmayan Said Nursî, “İnsanlar hür oldular, ama yine
      abdullahtırlar” diyerek insanların kulluklarını unutmamaları gerektiğini
      vurgulamakta, mutlak hürriyetin olamayacağını belirtmektedir. “Tahdid-i
      hürriyet dahi insaniyet nokta-i nazarından zarurîdir.” (Hutbe-i Şamiye,
      103) diyerek hürriyetin sınırlandırılmasının gerekliliği üzerine vurgu
      yapmıştır. İnsanları nefs-i emmâresinin kölesi yaparak hayvanlaştıran,
      bu şekilde manevî çöküşlerle birlikte insanlığı maddî manevî her türlü
      hastalığa boğacak yolları açan bir hürriyetin ise, gerçek anlamda bir
      hürriyet olamayacağını söylemiştir.
      “Hürriyet-i şer’iye, Cenâb-ı
      Hakkın Rahman, Rahîm tecellisiyle bir ihsanıdır ve imanın bir
      hassasıdır.” (Hutbe-i Şamiye, 67) diyen Bediüzzaman, imanın derecesi
      oranında hürriyetin parlayacağını ifade etmiştir. Çünkü Allah’ı tanıyan
      bir kişi başkasının baskısını ve istibdadını kabul etmeyeceği gibi;
      bilerek hiçbir insanın hürriyet ve hukukuna da tecavüz etmeyecektir.
      Birincisine, imanından kaynaklanan cesareti, kahramanlığı izin vermediği
      gibi, ikincisine de yine imanından kaynaklanan şefkati ve merhameti
      engel teşkil edecektir.
      Hürriyet düşüncesi demokrasiyi de
      canlandırmaktadır. Aileden, okula, mahalleye, şehre, ta ülkeye kadar her
      dairede hürriyetin etkisinin görülmesiyle sağlam, kalıcı bir demokratik
      bir yapı oluşur. Bediüzzaman’a göre, Müslümanların ayaklarına konulmuş
      çeşit çeşit istibdatların zincirlerini açacak ve Asya medeniyetini ayağa
      kaldıracak en önemli iki unsurdan biri hürriyettir.
      Sonuç olarak,
      İslâmiyetin sınırlarının dışındaki hürriyetin ya istibdada, ya nefsin
      kölesi olmaya, ya canavarcasına hayvanlığa, ya da medenîlikten uzak bir
      vahşiliğe dönüşeceğini söyleyen Bediüzzaman’a göre hürriyet, Allah’ı
      daha iyi tanımak için insana verilen bir ayrıcalık olmakla birlikte, onu
      yeryüzünün halifesi olarak bütün varlıklar üstündeki yüce makama
      çıkaran Rahmânî eşsiz bir hediyedir.

    1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
    • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.