• Bu konu 2 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
4 yazı görüntüleniyor - 1 ile 4 arası (toplam 4)
  • Yazar
    Yazılar
  • #666049
    Anonim

      Çobandan Bediüzzaman’a, nasıl hocaymış be!
      17 Kasım 2010 / 11:30
      Son Şahitler’den Hüseyin Bülbül’ü rahmet anıyoruz

      Risale Haber-Haber Merkezi
      Son Şahitler’den Hüseyin Bülbül’ü rahmet anıyoruz. Barla’da Bediüzzaman’a hizmetlerde bulunan Hüseyin Bülbül, aynı zamanda Sıddık Süleyman’ın hemşerizadesi. Ağabeyler Anlatıyor kitaplarının yazarı Ömer Özcan Hüseyin Bülbül’ün anlattığı hatıraları Risale Haber okuyucuları ile paylaştı.
      Hüseyin Bülbül, Bediüzzaman Hazretleri Barla’ya nefyedildiğinde ilk sahip çıkan bahtiyarlardan Sıddık Süleyman’ın kız kardeşinin oğludur. Emirdağ Lâhikasında “Barla’da iken bana çok hizmet eden ve çok def’a hâtırıma gelen Sıddık Süleyman’ın hemşerizadesi Hüseyin…” Şeklinde ismi geçiyor. Daha 13 yaşlarında iken, Bediüzzaman Hazretlerinin, bilhassa Çamdağı’na çıktıklarında hizmetinde bulunmuş olan Hüseyin ağabeyimizin Hz. Üstad’la çok hatıraları var. Üstelik Üstad Hazretleri, “Hüseyin bu hatıraları unutma” diye tembih de etmiş kendisine…
      17 Kasım 1996 tarihinde Barla’da vefat eden Hüseyin Bülbül ağabeyimizi vefatının 14. senesinde rahmetle anıyoruz.
      Ömer Özcan

      ÜSTAD’IN YAZDIĞI MEKTUBUN HİKÂYESİ
      1994 senesinin Ağustos ayında Barla’da Hz. Üstad’ın evinde görüştüğüm Hüseyin ağabey, önce bir Emirdağ Lâhikası getirtti ve bir sayfayı açarak bir yer gösterdi ve kitabı elime vererek, oku dedi: “Sabri’nin mektubu içinde, ben Barla’da iken bana çok hizmet eden ve çok def’a hâtırıma gelen Sıddık Süleyman’ın hemşerizadesi Hüseyin’in mektubu beni çok sevindirdi. Hem onun hakkındaki merakımı izale eyledi. Maşâllah, tam sıddık Süleyman’ın mahiyetinde eski alâkadarlığını muhafaza ediyor.” (Em.L.224)
      Hüseyin Ağabey “İşte bu bana yeter, Üstad benden bahsediyor” dedi. Sonra bu mektubun hikâyesini şöyle anlattı: “1943 Denizli hapsinden sonra Üstad’a bir mektup yazdım, Sabri ağabeye (Santral Sabri) verdim, o da kendi mektubu içine koydu, gönderdi. İşte Üstadımızın bahsettiği mektup bu mektuptur. Hazret-i Üstad’la çok hâtıralarım var size bir kaç tane anlatayım”:
      BAKTIM ÜSTAD BİR DEĞNEKLE YERLERİ KARIŞTIRIYOR

      omer_ozcan_huseyin_bulbul.jpgÇamdağı’na beraber çıkmıştık. Her zaman olduğu gibi Üstad’la beraber bir ağacın altında yer hazırladık. Sonra da hep yaptığı gibi “Hüseyin ben biraz sonra gelirim” diye ortadan kayboldu. Epey zaman sonra baktım Üstad elinde bir değnek mütemadiyen yerleri karıştırıyor. “Allah Allah Üstad bir şey mi kaybetti acaba” diye merak ettim. Baktım elinde bir çam çekirdeği var, bana gösterdi. “Hüseyin bunlardan üç dört tane daha bulalım” dedi. Epey aradıktan sonra bulduk. Sonra çekirdekleri bana göstererek “Bak Hüseyin bu koca çam ağacı bunun karnında yatıyor” dedi. Ben de içimden “Hay Allah bunun karnında ağacın ne işi var?” diye o zaman anlayamamıştım.
      YOĞURTLAR EKŞİMİŞ, KURTLANMIŞ… ÜSTAD YEMEMİŞTİ
      Üstad bir gün Çamdağı’nda yalnız iken mâlum çam ağacına çıkıyor tefekkür için. Oradan geçmekte olan bir çoban ağacın altından bağırıyor: “Hoca! Bak buraya iki bakraç yoğurt bıraktım bunları ye, bana da dua et haa!” diyor. Üstad: “Kardaşım dur bekle iniyorum parasını vereyim öyle alayım, parasız almam” dediği halde çoban: “Ne parası hoca, bunları ye, bana da dua etmeye unutma haa, bakraçları sakla sonra alırım” diyor ve bırakıp gidiyor. Çoban bunları sonradan anlattı bana. “10 gün kadar sonra bakraçları almaya gittim, ne göreyim. Hoca elini bile sürmemiş, aynı bıraktığım yerde, yoğurtlar ekşimiş, kurtlanmış… “Bu nasıl hocaymış ki böyle ben anlayamadım” dedi çoban.

      BU NASIL HOCAYMIŞ BÖYLE
      Yine bir gün Çamdağı’na beraber çıktık. Baktık bir çoban çadır kurmuş. Üstad çobanı çağırdı; Çoban Üstad’ın önünde ellerini önüne bağlayarak durdu. “Kardeşim çadırında on-onbeş gün misafir kalmak istiyorum. Fakat benim şartlarımla. Hayvan davar, keçi, koyun kesmek yok. Süt yoğurt ücretsiz almam…” Üstadın sözü bittikten sonra adam eliyle beni çağırdı. “Hoca ne diyor hiç bir şey anlamadım” dedi. Ben izah ettim. Çoban: “Allah Allah bu nasıl hocaymış be!” diye hayretini belirtti.
      ÜSTAD’IN BARLA’DAN AYRILIŞI
      “Üstadımız Barla’da sekiz buçuk sene kaldı, belki daha gitmezdi. Çünkü burada nispeten rahattı. Dağa, bayıra, çıkabiliyordu. Yanına bazen yine sürgün gelmiş “Kürt Bekir Ağa” ziyarete gelirdi. Onunla Kürtçe konuşur, şakalaşır, bazen gülerdi. Bir gün Bekir Ağa Üstad’a “artık sen yaşlandın, bak burada doktor bile yok, seni Isparta’ya aldırayım” diyor. Üstadın o sıralarda gözleri çapaklanıyordu. İşte Üstad bu şekilde Barla’dan ayrıldı, Isparta’ya taşındı. Daha sonra mâlum Eskişehir Mahkemesi…”
      ÜSTAD’A EĞİRDİR GÖLÜNÜN SUYUNDAN GÖTÜRDÜM
      Yıllarca sonra Üstad Isparta’da iken ziyaretine gitmeyi düşündüm. Ne götüreyim, ne götüreyim diye düşünürken aklıma su götürmek geldi.
      Üstad Eğirdir Gölü’nün suyunu içerdi. İki testi alıp Eğirdir Gölü’nden doldurdum. Eşeğe yükleyip Isparta’ya vardım. Üstad o kadar memnun oldu ki: “Testilerin ağırlığınca altın getirmiş oldun” diye iltifatlarda bulundu bana.

      #781184
      Anonim

        Kişiyi felaha erdirecek 5 mesaj

        İmam Gazzâlî’den mesaj var! İmam Gazzâlî’nin nasihatlerine kulak verelim…

        Ağırbaşlı, terbiyeli, saygılı ve nezaketli olmaya itina göster. Ancak
        böyle yaparken gurura kapılma. Halka tepeden bakma. Sonra senden bu
        sıfatla bahsedilir. İçinde bulunduğun toplumun âdet ve geleneklerine
        saygılı ol. Bir şeyin neticesini iyice düşünüp hesaba katmadan o şeyi
        yapmakta acele etme.

        Asıl adı Ebû Hâmid b. Muhammed b. Ahmed olan İmam Gazzâlî Hazretleri
        (1058-1111) Horasan bölgesinde Tus şehrinin dünyaya geldi. Gazzâlî,
        yalnız döneminin değil, bütün İslâm düşüncesi tarihinin en önde gelen
        düşünürlerindendir. Bu yüzden İslâm dünyasında Hüccetü’l-İslâm
        (İslâm’ın ispatlayıcısı) olarak tanınır.

        En mühim eseri olan İhyâu Ulûmi’d-Din’den başka pek çok eser yazan
        Gazzâlî’nin halk arasında meşhur olan başka bir eseri ise
        “Eyyühe’l-Veled-Ey Oğul” isimli kitabıdır. Doğu’da olduğu gibi Batı’da
        da okuma rekorları kıran bu eser bir nasihat kitabıdır. Şimdi sizleri
        bu kitaptan seçtiğimiz pasajlarla baş başa bırakıyoruz:

        1- YERSİZ YERE KONUŞMA

        Allah’tan nasıl korkulması gerekiyorsa öyle kork. Ona kulluk görevini
        gereği gibi yap. Haram kıldığı şeylerden mümkün olduğu nispette kaçın.
        Allah’ın saadete uzanan yolundan ayrılma. Hayatını düzene sokan
        emirlerini sakın ihmal etme ki, yaşayışın sıhhat bulsun, gözlerin
        aydın olsun. Çünkü gizli ve kapalı hiçbir şey Allah’tan gizli ve
        kapalı değildir.

        Aklının hemen kabul etmeyeceği şeyi söyleme. Lüzumsuz lâftan, çok
        gülmekten, şaka ve alaya almaktan, din kardeşinle tartışmaktan sakın.
        Böyle yapmak saygıdeğerliği götürür, kin ve düşmanlık kapılan açar.

        2-HALKA TEPEDEN BAKMA

        Ağırbaşlı, terbiyeli, saygılı ve nezaketli olmaya çok dikkat et ve
        itina göster. Ancak böyle yaparken gurura kapılma. Sonra senden bu
        sıfatla söz edilir. Halka tepeden bakma. Sonra senden bu sıfatla
        bahsedilir.

        Dostuna da düşmanına da hoşnutluk göster. Başkasına eza ve cefa
        etmekten kendini alıkoy ve bunu onlardan korkup ürktüğün için de
        yapma. Sadece iyi bir huy olduğunu düşünerek öyle davran.

        3-HALKIN İNANCINA SAYGILI OL

        Fayda sağlayacak fırsatları kaçırma. Muhtaç olduğun şeylere iyice
        sahip çık. Görülmesini acele ettiğin işlerinde dikkatini başka
        taraflara dağıtma. İçinde bulunduğun toplumun âdet ve geleneklerine
        saygılı ol. Âhirette seni rüsvay edecek çirkin âdet ve geleneklerden
        sakın. Bir şeyin neticesini iyice düşünüp hesaba katmadan o şeyi
        yapmakta acele etme.

        Bir meseleyi yazarken gereksiz kelime kullanma. Az kelimeyle çok şey
        anlatmaya çalış. Sonu gelmeyecek arzular peşinde koşmak, sapıklıktır.
        Başkasını kınayan ve hep kusur söyleyen adamın dostu olmaz. Din,
        süslerin en güzelidir. Kuru gürültü, boş yere vakit harcamaktır.
        Sarhoşluk insanlıktan uzaklaşıp şeytanlaşmaktır. Yapılan bir akdi
        bozan kimse sırtına bir kin yüklenmiş olur. Yumuşak söz büyüklerin
        ahlâkındandır.

        4-EVLENMEK İSTEDİĞİN KIZI İYİ SEÇ

        İnsanın hanımı huzur ve sükûnet kaynağıdır. Bir kızla evlenmek
        istediğinde ailesini iyice araştır ve öğren. Çünkü temiz ve asil bir
        aile tatlı meyveler yetiştirir. Bilmiş ol ki kadınlar parmaklarımız
        kadar birbirinden farklıdırlar. Şirret ve karaktersiz kadından sakın.
        Onların dış görünüşlerine aldanma, böyleleri kocasına karşı kaba ve
        hırçındır. Kocası kendisine saygılı olduğu zaman bunu bir üstünlük
        sanar. Hiçbir iyiliğe karşı teşekkür etmesini bilmez. Az şeye de hiç
        kanaat etmez.

        5-ANNE BABANA KARŞI GELME

        İki çeşit dost ve kardeş vardır. Birisi, başına bir bela geldiği zaman
        seni korur; diğeri de mutluluk ve ikbal günlerinde senin dostundur.
        Belâ gelip ikbalden düştüğünde dostluk yüzünü gösteren kardeşi hakiki
        kardeş ve dost bil ve dostluğunu korumaya çalış. Saadet günlerindeki
        dosta pek güvenme. Sıkıntılı günlerinde dostluk bağını uzatmıyorsa,
        onu düşmanların düşmanı bil.

        Anne-babana karşı gelme. Gönüllerini kırma. Kalblerini incitme. Bir
        kimseden anne-babası razı olmazsa o kimse için Cehennemden iki kapı
        açılır. Bir kimsenin anne-babası zâlim olsa bile onlara karşı âsi
        olmamalıdır.

        Gözünüzle görmediğinize inanmaz mısınız?

        Bazı kimseler, “Gözümle görmediğime, elimle tutmadığıma inanmam”
        derler. Fenden haberi olan, normal düşünebilen ve akıl sahibi bir
        kimsenin, yalnız gözüne göre konuşup karar vermesi şaşılacak bir
        durumdur.

        Akıl, göze değil, göz akla bağlıdır. Göz her şeyi göremez. Meselâ
        bilimsel araştırmalar neticesinde havanın içinde çeşitli gazlar
        bulunduğunu biliyoruz. Gözümüzle havayı ve içindeki gazları
        göremiyoruz. Göremediğimiz için, aklımızı göze tâbi kılarak, “Hava ve
        gaz diye bir şey yoktur, olsaydı görürdük” demek aklı,ilimi, tecrübeyi
        hiçe saymak olur.

        Bugün fen yolu ile suyun, oksijen ve hidrojen denilen iki elementten
        meydana geldiğini biliyoruz. Bunların biri yakıcı, diğeri de
        yanıcıdır. Suya baktığımız zaman ne oksijeni, ne de hidrojeni görmemiz
        mümkün olmaz. Hatta su renksiz olduğu için ağzına kadar dolu bir
        şişedeki suyu bile göremeyiz. Aklı göze tâbi kılarak, “Şişede su, suda
        da Hidrojen,Oksijen yoktur” diyebilir miyiz?

        Günahlarımızı bağışla ya Rabbi!

        Rabbimiz, Senden bütün varlığı kuşatan rahmet havuzuna bizi de almanı
        istiyoruz. Bize merhametinle muamele et, sürçmelerimizi bağışla, bütün
        günahlarımızı ve kusurlarımızı mağfiret et. Ömrümüzün geri kalan
        kısmında da bize sıhhat, afiyet ver ve bizleri salih ameller işlemeye
        muvaffak eyle. Dualarımızı kabul buyur, isteklerimizi geri çevirme.

        Ali İhsan ER / BUGÜN

        #781185
        Anonim

          Van Kalesi’nde 110 yıl sonra bayram namazı
          17 Kasım 2010 / 10:32
          Van Kalesi’nin zirvesinde bulunan ve restore edilerek ibadete açılan Süleyman Han Camii’nde 110 yıl aradan sonra ilk bayram namazı kılındı

          Yusuf Cihan’ın haberi:
          Van Kalesi’nin zirvesinde bulunan ve restore edilerek ibadete açılan Süleyman Han Camii’nde 110 yıl aradan sonra ilk bayram namazı kılındı.
          Urartu Krallığı’na başkentlik yapan Van Kalesi’nin zirvesinde inşa edilen ve yapım tarihi kesin olarak bilinmeyen Süleyman Han Camii, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın restorasyon çalışmasının ardından 110 yıl aradan sonra bayram namazına ev sahipliği yaptı. Sabah erken saatlerde 100 metre yükseklikteki Van Kalesi’ne ve tarihî camiye ulaşan Vali Münir Karaloğlu ile AK Parti Van Milletvekili İkram Dinçer, Vali Yardımcısı Atay Uslu, kurum müdürleri ve çok sayıda vatandaş, burada bayram namazı kıldı. Vanlılarla bir arada namaz kılmanın ve onlarla bayramlaşmanın mutluluk verici olduğunu vurgulayan Vali Karaloğlu, bayramların, insanların bir araya geldiği, sevinçlerini, kederlerini paylaştığı günler olduğunu ifade etti.
          Bu arada, namazdan çıkan vatandaşlar, çıkışta valilik tarafından caminin avlusunda kurulan açık büfe Van kahvaltısını görünce şaşkınlıklarını gizleyemedi. Vali Karaloğlu, metrelerce yükseklikteki camiye sabah erken saatlerde namaz kılmak için gelen vatandaşlara Van kahvaltısı ikram ederek jest yapmak istediklerini söyledi. Karaloğlu, vatandaşlarla kahvaltı etti.
          Cihan

          #781186
          Anonim

            Dini edebiyatın içine yeniden taşıdılar
            17 Kasım 2010 / 09:32
            Kültürümüz içinden çağdaşlık adına itilen, kovulan, horlanan dini yeniden kültürümüzün ve edebiyatımızın içine taşıdılar

            Risale Haber-Haber Merkezi
            Prof. Dr. Ahmet Nebil Soyer’in yazısı:
            Bediüzzaman, Mehmet Akif, Yahya Kemal ve Bayram
            Bediüzzaman dilimizdeki birçok kelimeye günlük kullanımlarımızın çok ötesinde anlam genişlikleri getirmiştir. Adeta dilimiz onunla büyük bir yorum ve tefsir lisanına dönüşmüştür. En sıradan kelimeler bile onun bakış açısında büyük derinlikler kazanmıştır. Bunlardan biri de bayram kelimesidir. Bediüzzaman bu kelimeye süreklilik kazandırmış, hatta dünya zamanının sınırlarını aşan bir genişlik getirmiştir. Onun ne kadar ihatalı ve kapsamlı bir düşünce ve derinlikli bir değerlendirme lisanı sahibi olduğunu bu kelimeler üzerindeki yorumlarından anlıyoruz. Onun eserlerinden olan On Yedinci Söz bayram kelimesinin büyük ihata kazandığı bir sözdür.
            Türkçe Bediüzzaman’ın kelimelere getirdiği genişlikleri kapsayan bir lügate sahip değil. Risale-i Nur üzerine yazılan lügatlerde de yine Bediüzzaman’ın kelimeye getirdiği genişliğe göre bir derinlik ifade edilmemiş, geleneksel Türkçe lügatlerin karşılıkları verilmiştir. Bayram kelimesinin lügatlerdeki karşılıklarına bakınca bu derin olmayışı gördüm. Bu sözdeki derinliğe göre bir yorum yok. Bediüzzaman’ın kelimelere getirdiği genişliklere göre bir lügat değil mana derinlikleri lügati gerekmektedir. Onun mesela pencere, alem, kapı, bab, bayram ve benzeri kelimelere getirdiği genişlikler bizim dilimizdeki lügatlerde karşılanmıyor.
            On Yedinci Söz’ün girişinde bayram bir mekâna izafe edilerek tarif edilir. Olağanüstü bir tariftir: “Halık-ı Rahim ve Rezzak-ı Kerim ve Sani-i Hakîm şu dünyayı alem-i ervah ve ruhaniyat için bir bayram bir şehrayin suretinde yapıp…” (Sözler, 283) Bütün bayramların kutlandığı bir yer vardır, gerek milli bayramlarda ve de dini bayramlarda Bayram umumi olmakla birlikte onun kamuya açıldığı bir yer vardır. Buna “Bayram Yeri” denilir.
            Akif’in Bayram diye bir uzun hikâye şiiri vardır. Burada İstanbul Fatih’te bir bayram yerini anlatır. Bediüzzaman’ın On Yedinci Söz’de bu kelimeye getirdiği genişlik ve felsefi boyut ile Büyük Akif’in Bayram şiirindeki kelimeye getirdiği boyutu kıyaslamak gibi bir edepsizlik yapmak istemem. Akif kim ben kim, ama Bediüzzaman Akif ile arkadaştır, Milli Mücadelenin o muhataralı günlerinde Anadolu’da Akif, işgal altındaki İstanbul’da Bediüzzaman büyük şeyler yaptılar. Bediüzzaman Kuva-yı Milliye aleyhine olan İstanbul kamuoyunu ülkenin lehine çevirdi. İngilizlerin aleyhine eser neşretti, İngilizlerin denetimindeki İstanbul’da iki talebesi ile eserini dağıttı, işgal güçlerinin büyük tepkisini aldı ama yılmadı. Ankara’ya çağrıldı, çünkü yaptığı Ankara hükümetinin dikkatini çekti. O da; “Ben zor yerde mücadele etmek isterim” dedi gitmedi. Onun büyük zekâ ve dehasından istifade etmek isteyen Ankara hükümeti onu mecbur etti çağırdılar, o da geldi. İstasyonda hükmün sahipleri onu karşıladı.
            Akif elinde Sırat-ı Müstakim’in klişesi ile Anadolu’yu gezdi, milleti Kuva-yı Milliye lehine hazırladı, dostlarına ters düştü. Her ikisi de Milli Mücadeleyi gerçekleştiren kişilerle Ankara’da buluştular. Zafer kazanıldı. Yeni Türkiye Cumhuriyetinin hamuru yoğrulurken her büyük adam gibi onlar da farklı düşündüler, daha sonra kavgasız dövüşsüz yollarını ayırdı Akif de Bediüzzaman da, ama ağızlarından ne mücadelenin ne de azasının ne de yeni Cumhuriyetin aleyhine bir cümle çıkmadı. Onlar gibi adamlara yakışır mı, Mustafa Kemal de onların hakkında bir şey söylemedi. Her medenî adam gibi medenice tartıştılar, buluşamadıkları noktada ayrıldılar. Onlar karıştırıcı insan olmadılar, başları dik Yeni Cumhuriyeti beklemeye aldılar.
            Bediüzzaman ülkesinden ayrılmadı, Mısır’a gitmesi tavsiye edildi. “Orada da olsam buraya gelirdim” dedi. Halide Edip Amerika’ya gitti, Yakup Kadri Zoraki Diplomat olarak ülkeden uzaklaştırıldı. Yahya Kemal elçiliklere soyundu. Ama Bediüzzaman ülkesinde kaldı ve; “Bu eserleri dünyaya okutacağım.” dedi. Cumhuriyet yapısını kazanırken o da eserlerini yazdı. Dünyanın en çileli müellifi görülmemiş bir şeyi yaptı, köylüler, çobanlar, ev hanımları eserlerini yazdı, ilim tekniğe meydan okudu. Ankara’da yeni Türkiye’nin kültür politikaları oluşturulurken Bediüzzaman da Yeni Türkiye’nin Batı fenni ve felsefesi karşısındaki itikadını hazırladı. Daha sonra buluşma sancıları başladı. Bugün buluştular mı, buluşmadılar mı zor bir yorum. Zamanın kimi haklı çıkardığı görüldü ve görülecek. Tarih hayranların ve düşmanların, menfaatperestlerin yorumlarına göre hüküm vermez. Hayranlık ve düşmanlık anekdotları ile de hüküm vermez. Zerre miskâl hayrı, zerre miskâl şerri hesaba katan adâlet-i kübrânın Sahibi büyük mahkemesinde hüküm verecektir. Bize düşen işimize bakıp sevgi ve muhabbet rüzgârları estirmektir.
            Bediüzzaman ve Akif’ten başka bir de büyük şair Yahya Kemal Beyatlı, Süleymaniye’de Bayram Sabahı şiirini yazdı. O abide gibi şiirde bayram kelimesine büyük şairin muhayyilesinin imajinatif derinliğinin azameti görülür. Akif, Yahya Kemâl ve Bediüzzaman yeni neslin dünyalarını yapan büyük adamlar. Ne adamlar, ne değerler çıkmış bu Anadolu toprağından. Kinsiz, kansız, sevgi ile bu farklı dünyaların ama yeni dünyaları aynı olan şahısları alkışlayalım, onları okuyalım, derinliklerine dalalım. Kainatın Sahibi bize ilk emir olarak sadece oku demiş ama Kitabının ilk ayeti oku olan ve çok çok az okuyan bir ümmete, daha ne desin himmet.
            Bediüzzaman’ı anlatamamanın en büyük sıkıntısı onu sadece dini bir öğe olarak görmektir. Çok açık konuşalım, On Yedinci Söz’ün bizim literatürümüzdeki ve geleneğimizdeki yeri onun ölümü, nefret edilen değil insan psikolojisinin ve evrenin kanunlarının zorunlu bir olayı gibi göstermeye insan duygularını hazırlayarak anlatmaktır. Ama orada önce bayram konusu işlenir ve bizim klasik bayram yorumumuzun dışında. Bediüzzaman oradan ölümü zorunlu kılan psikolojik nedenlere gider. Konunun tefsirini, felsefesini böyle yapar. Çok çarpıcı bir yorumdur, sıradan insanın, sıradan bir müellifin varamayacağı grift bir yoldan gider hakikate. Onun her konudaki yaklaşımı çok acib ve şaşırtıcı, zaten şaşırmayan etkilenmez. Her gün bizi şaşırtmayan yüzlerce söze rastlarız, kılımız bile kıpırdamaz.
            Bediüzzaman şaşırtan, hayret ettiren, etkileyen ve eğiten müelliftir. Bediüzzaman bizim dinimiz kadar kültürümüzün de içindeki bir adamdır, ama biz onu kültürümüz içinde bir yere koymayı düşünmedik. Halbuki onun anlattığı konular kültürümüzün içinde mevcut. Bediüzzaman, Yahya Kemal ve Akif bir şeyi yaptılar, kültürümüz içinden çağdaşlık adına itilen, kovulan, horlanan dini yeniden kültürümüzün ve edebiyatımızın içine taşıdılar. Süleymaniye’de Bayram Sabahı ve On Yedinci Söz olaya bir bayram manası verirken dini atmosferi anlatırlar. Kültür bir bütündür, içinde din, sanat, kelam felsefesi, Kur’an felsefesi, beyan felsefesi, Bediüzzaman bunları sayar, nahiv felsefesi, tarih, hikâye, roman, fictifikasyon, şahıslar daha neler neler, bütün bunlar onun eserlerinde var.
            Edebiyatımızda mensur şiir tartışılırken Bediüzzaman mensur şiirler yazar. Ama onun şiirlerinin mensur şiir geleneğimizin içindeki yerini bilmek için o kültürel ve edebi atmosferin bilinmesi lazım gelir. Yoksa Bediüzzaman büyük ve çok ağır bir dini ve kültürel taştır, o taşı yerine koyamaz isek ne yapsak biz bu ülkenin kültürel atmosferine onu taşıyamayız. Önüne gelen ona hain demez ama falan tarihi hadiseye karışmadığı halde karışmış gibi yorumlar. En büyük Cumhuriyetçi o iken onu onun aleyhtarı olarak görür. Çünkü o sureta bir Cumhuriyeti hakikat olarak gösterip birilerini muhalif gösterenlere karşı gerçek Cumhuriyeti savunur. Tek partili bir yönetimi Cumhuriyet gibi görüp, onun yanında yer almayan herkesi hain diye yorumlayanların alnına hain kelimesi yankı yapıp yapışır. Sadece eser yazan, üstelik bin bir zorluk ile topu, tüfeği, bombası olmayan bir adamı ordular gücünde görmek, onun eserleri ile yıktığı materyalist imparatorluktan istifade edenlerin endişesidir. Çünkü bu ülkede hep kelimeler hak etmeyenlere yöneltilir, hak edenler sistemin demir gölgesinin altında zulümle haklı çıkarlar.

            İşte Bediüzzaman’ın siyasi ve edebi tarihimiz, kültür tarihimiz içinde gerektiği yeri alması için kültür tarihimizin bu güne dek gelen seyrini birilerinin özellikle birkaç kişi de olsa bu işe kendini verenlerin sorunu olmalı. Eserleri oku oku oku ama bir yerden sonra mukayese et, karşılaştır. Çünkü mukayese edilmeyen şeyin değeri ortaya çıkmaz. Kimin ayranı ekşi ise ayranları bir masa etrafında toplamak lazım yoksa, dayatma ile ayran tatlanmaz. Ben şimdiye kadar binlerce kitaba baktım kafamdaki Bediüzzaman’ı anlatmam için daha çok şeye bakmam gerektiğini zannediyorum. Konuştuğum her şeye insanlar çarpılıyor, “Sen elli yıldır adadığımız adamsın” deniyor sonra bir de bakıyorsun, o sözler unutuldu, hangi rüzgâr esti ise başladığımız yere aşağılanmış olarak geri döndük. Bu yüzden Bediüzzaman’ın anlatmak için birilerinin sultasından kurtulmak ve tarih, sanat, felsefe, en az elliye yakın ilmin en azından abc’sini bilmek gerekir. Yoksa sadece nurları okuyup Bediüzzaman jandarması olmakla bu iş olmaz. Hepimiz Cennete de gitsek eğer bu büyük şahsı anlatmadan Cennette kendimize yer kapacaksak ben o Cennetin hak edilmiş olduğunu saymıyorum. Bu benim kanaatim eleştiriye açık değil.
            Süleymaniye’de Bayram Sabahı şiirinde Yahya Kemal sadece camiye gelen halkı anlatmaz, bütün zamanların Osmanlı ülkesinde bütün şehitleri, güvercinler ve ruhaniler suretinde Camiye taşır. Zamanın kanatlarını açar ezeli bir zaman motifi içinde bayram namazını anlatır. Tam sinema gibi bir şiirdir. Akif, Fatih’teki bayram yerinde görülen, hissedilen bayramı anlatır, realist ve objektif. O zamanın kanatları ile uğraşmaz, ama Yahya Kemal’in kafa yormadığı birçok gerçekçi bayramı anlatır. İki şiirin birbirine faik yönleri vardır. Bileşik kaplar gibi. Bediüzzaman’a gelince ona göre bayram bitmeyen bir akıştır, her an, her saniye, sayılmayan her an, saatler ve günler, haftalar, aylar, yıllar, asırlar, hatta bütün zamanın iki kanadı bayramdır. İnsanlar ve ruhaniler, bütün canlılar bu bayrama süslü bir şekilde gelir, görevleri bitenler ikinci bir bayrama biraz istemeye istemeye giderler. Bunların tafsilatını başka bir zaman anlatalım. Bediüzzaman’ın bayramında seyirciler üç tanedir; biri Rabbimiz, kendi sanatını seyreder, o büyük seyircidir, diğeri meleklerdir semadan bayram yerini seyrederler, üçüncüsü de insanlardır, ama müşahade ve hayretten hoşlanan insanlardır, onlar da bayramı seyreder, hayret eder, muhabbet eder, secde ederler. İşte üç büyük adam üç çeşit bayram… Seyir sırasında geçit resmini iyi geçenler ödüllendirilir, ama kötü geçenler ise…
            Shakespeare; “Dünya bir tiyatro salonudur” demiş, Bediüzzaman’ın dünya konusundaki imajları sayılmaz. Ama buradakine göre Bayram yeridir.
            http://www.RisaleAkademi.com

          4 yazı görüntüleniyor - 1 ile 4 arası (toplam 4)
          • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.