- Bu konu 2 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
7 Aralık 2010: 19:02 #666391
Anonim
meznevi nuriye zühre de 9.nota ile ilgili acıklamalı video yada yorumları bulamadım :016:
7 Aralık 2010: 19:59 #774655Anonim
9. nota yok, 8. note verelim isterseniz 🙂
video-sohbet :
Ali Sanver Sohbet-8 Mesnevi Zuhre#yazili ders:
http://www.risaleforum.net/risale-i-nur-okuma-ve-anlama/risale-i-nur-sohbetleri/36056-aciklamali-mesnevi-i-nuriye-zuhre-sekizinci-nota.html
dokuncu notayida isterseniz beraber mutaala edebiliriz kardes.7 Aralık 2010: 20:31 #774531Anonim
Bil ki, nev-i beşerde nübüvvet, beşerdeki hayır ve kemâlâtın fezlekesi ve esasıdır. Din-i hak, saadetin fihristesidir.İnsanlık tarihinde kendini gösteren ne kadar hayır ve kemalat varsa, tümü, hak din olan semavi dinler sayesinde ortaya çıkmıştır. İlgili cümlenin devamında geçen şu ifadeler de mevzuyu izah etmektedir:
“Madem şu âlemde parlak bir hüsün, geniş ve yüksek bir hayır, zâhir bir hak, fâik bir kemal görünüyor. Bilbedâhe, hak ve hakikat, nübüvvet içindedir ve nebîler elindedir. Dalâlet, şer ve hasâret, onun muhalifindedir.
Keza Yirminci Söz’de geçen aşağıdaki tespitler de konumuza açıklık getirmektedir;
“İşte, Kur’ân-ı Hakîm, enbiyâları, insanın cemaatlerine terakkiyât-ı mâneviye cihetinde birer pîşdar ve imam gönderdiği gibi, yine insanların terakkiyât-ı maddiye sûretinde dahi, o enbiyânın herbirisinin eline bâzı hârikalar verip yine o insanlara birer ustabaşı ve üstad etmiştir. Onlara mutlak olarak ittibâa emrediyor. İşte, enbiyâların mânevî kemâlâtını bahsetmekle insanları onlardan istifadeye teşvik ettiği gibi, mu’cizâtlarından bahis dahi, onların nazîrelerine yetişmeye ve taklidlerini yapmaya bir teşviki işmâm ediyor. Hattâ denilebilir ki, mânevî kemâlât gibi maddî kemâlâtı ve hârikaları dahi en evvel mu’cize eli nev-i beşere hediye etmiştir.
“İşte Hazret-i Nuh’un (Aleyhisselâm) bir mu’cizesi olan sefine ve Hazret-i Yûsuf’un (Aleyhisselâm) bir mu’cizesi olan saati, en evvel beşere hediye eden, dest-i mu’cizedir. Bu hakikate latîf bir işarettir ki, san’atkârların ekseri, herbir san’atta birer peygamberi pîr ittihaz ediyor. Meselâ, gemiciler Hazret-i Nuh’u (Aleyhisselâm), saatçiler Hazret-i Yûsuf’u (Aleyhisselâm), terziler Hazret-i İdris’i (Aleyhisselâm)…”
İman, bir hüsn-ü münezzeh ve mücerreddir.İnsanın simasının güzelliği, müşahhas bir güzelliktir ve bu güzellik genellikle, “cemal” kelimesiyle ifade edilir. Onun, meselâ, ahlâkî güzelliği ise mücerred bir güzelliktir ve çoğu zaman “hüsün” kelimesinde ifadesini bulur.
Mücerret güzellik gözle görülemez, ancak bir tecelliyle kendini hissettirir. Meselâ, merhametin güzelliği, fakire verilen sadakada müşahhaslaşır ve seyredilir.İlim de mücerret bir güzelliktir. Onun tezahürü de bir konuşmada, yahut makalede görülür.Misaller çoğaltılabilir.
Ve mücerret güzelliklerin en mükemmeli, imandır.
İman eden bir kalp, Allah’a teveccüh etmiştir, O’nun kitaplarına, peygamberlerine ve imanın diğer rükünlerine yönelmiştir. Güneşle sohbet eden bir ayna parlaklaşır, güzelleşir. Velînin huzurundan feyiz, âlimin sohbetinden ilim alınır.İman da kalbi yüceltir, ziyalandırır, terakki ettirir, feyizlendirir, nurlandırır.
İmanın güzelliği, iman hakikatlerinin mücerret hüsnünden geliyor.Cennetin tarife sığmaz o muhteşem güzelliği, imandaki güzelliğin bir tezahürüdür.Kürsüdeki ihtişam ilmin haşmetindendir. Ve sofralar misafirin ev sahibi yanındaki hatırı ölçüsünde mükemmelleşir.
Madem şu âlemde parlak bir hüsün, geniş ve yüksek bir hayır, zâhir bir hak, fâik bir kemâl görünüyor. Bilbedâhe, hak ve hakikat, nübüvvet içindedir ve nebîler elindedir. Dalâlet, şer ve hasâret, onun muhalifindedir.Mehâsin-i ubudiyetin binlerinden yalnız buna bak ki, Nebî Aleyhissâtü Vesselâm, ubudiyet cihetiyle muvahhidînin kalblerini iyd ve Cuma ve cemaat namazlarında ittihad ettiriyor ve dillerini bir kelimede cem ediyor. Öyle bir surette ki, şu insan, Mâbûd-u Ezelînin azamet-i hitabına, hadsiz kalblerden ve dillerden çıkan sesler, dualar, zikirler ile mukabele ediyor. O sesler, dualar, zikirler birbirine tesanüd ederek ve birbirine yardım edip ittifak ederek öyle geniş bir surette Mâbûd-u Ezelînin ulûhiyetine karşı bir ubudiyet gösteriyor ki, güya küre-i arz kendisi o zikri söylüyor, o duayı ediyor ve aktârıyla namaz kılıyor ve etrafıyla, semâvâtın fevkinde izzet ve azametle nâzil olan اَقِيمُواالصَّلٰوةَ emrini, küre-i arz imtisal ediyor. Bu sırr-ı ittihad ile, kâinat içinde bir zerre gibi zayıf, küçük bir mahlûk olan şu insan, ubudiyetin azameti cihetiyle Hâlık-ı Arz ve Semâvâtın mahbub bir abdi ve arzın halifesi, sultanı ve hayvânâtın reisi ve hilkat-i kâinatın neticesi ve gayesi oluyor.Evet, eğer namazların arkasında, hususan bayram namazlarında, bir anda Allahu ekber diyen yüzer milyon insanların sesleri, âlem-i gaybda ittihad ettikleri gibi, âlem-i şehadette dahi birbiriyle ittihad edip içtima etse, küre-i arz tamamıyla büyük bir insan olup, azametine nisbeten büyük bir sadâ ile söylediği Allahu ekber’e müsavigeldiğinden, o muvahhidînin ittihadıyla bir anda Allahu ekber demeleri, küre-i arzın büyük bir Allahu ekber’i hükmüne geçiyor.Burada anlatılan mana kanaatimizce şudur:
Üstadımız Dokuzuncu Nota’ da seslerin ittihat ettiğini ifade ederken, manevi ve gaybi alemde ittihat eden bu seslerin alem-i şehadette de ittihat etmesi durumunda, Küre-i arzın büyüklüğü nispetinde büyük bir Allahuekber’i olacaktı. Dolayısıyla bu seslerin maddi ve şehadet alemindeki ittihadı değil, manevi ve gaybi alemlerdeki ittihadı kast edilmektedir.
Adeta bayram namazlarında âlem-i İslâmın zikir ve tesbihiyle zemin zelzele-i kübrâya mazhar olup, aktâr-u etrafıyla Allahu ekber deyip, kıblesi olan Kâbe-i Mükerremenin samimî kalbiyle niyet edip, Mekke ağzıyla, Arefe diliyle Allahu ekber diyerek, o tek kelime, etraf-ı arzdaki umum mü’minlerin mağaramisal ağızlarındaki havada temessül ediyor. Birtek Allahu ekber kelimesinin aks-i sadâsıyla hadsiz Allahu ekber vuku bulduğu gibi, o makbul zikir ve tekbir, semâvâtı dahi çınlatıp berzah âlemlerine de temevvüç ederek sadâ veriyor.Burada, yeryüzünde dağınık bir şekilde yapılan ibadet ve tesbihlerin, zihin ve hayal aleminde toplanması ve ne kadar azametli bir zikir ve tesbih şekline girmesi ifade ediliyor. Özellikle bayram namazlarında tevhid ehli olan Müslümanların yapmış oldukları zikirler ve tesbihler; faraza bir ağız, bir kalp, bir niyet şekline girse, ne kadar azametli bir zikir ve tesbih olur, o mana ihsas edilmeye çalışılıyor.
Dünyanın her tarafındaki Müslümanların Kabe’ye yönelmeleri, ona göre zikir ve tesbihte bulunmaları, Kabe’nin bir merkez, bir kalp konumunda olduğuna işarettir. Yani “dünyadaki bütün Müslümanlar bir insan şekline girse idi, Kabe bu büyük insanın kalbi olurdu” denilerek bir teşbih yapılmıştır.
Kabe öyle kudsi bir mekan ki, oraya giden hacıların ekserisi, samimi bir niyet ve fedakarlık ile gidiyorlar ve bütün İslam aleminin bayram namazlarında yapmış oldukları zikir ve tesbihlere bir imame, bir serzakir vaziyetine giriyorlar.
Faraza, gök yüzünden bayram namazında alınan ibadet vaziyetini ihata ile seyir mümkün olsa, ne denli haşmetli ve azametli bir suret teşekkül eder o zaman anlaşılır. Kabe’nin samimi bir kalbe benzetilmesinde; hem mecaz hem de hacıların samimi niyetine işaret vardır. Her iki manayı anlamakta bir sakınca yoktur. Kabe, hem bütün Müslümanların sembolik bir kalbi, hem de oraya giden hacıların samimi birer Müslüman olmalarıdır.
İşte, bu arzı böyle kendine sâcid ve âbid ve ibâdına mescid ve mahlûklarına beşik ve kendine müsebbih ve mükebbir eden Zât-ı Zülcelâle, yerin zerrâtı adedince hamd ve tesbih ve tekbir edip ve mevcudatı adedince hamd ediyoruz ki, bize bu nevi ubudiyeti ders veren Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmına ümmet eylemiş.sorularlarisale.com’dan sitesinden derlenmiştir7 Aralık 2010: 20:34 #711580Anonim
@FaKiR_ 225264 wrote:
dokuncu notayida isterseniz beraber mutaala edebiliriz kardes.bu fikri sevdim !
derleme bir cevap hazırlamıştım yukarıda ama eksik kalan kısımları biz tamamlayalım inşallah -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.