• Bu konu 8 yanıt içerir, 4 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
10 yazı görüntüleniyor - 1 ile 10 arası (toplam 10)
  • Yazar
    Yazılar
  • #666927
    Anonim

      Selamün aleyküm..

      11.Şua yedinci meslee hakkında yardım edermisiniz..

      #783509
      Anonim

        İŞte bu kısım:
        “…… Rabbü’l-âlemin ve Sultanü’d-Deyyân isimleri cevap veriyorlar. ” sözünden ne anlamalıyız..

        #783510
        Anonim

          Ve aleyküm selam kardeş. Yedinci Mesele kısa bi yer değil siz hangi kısmından yardım almak istiyorsunuz ? Komple buraya Yedinci Meseleyi mütalaa edersek bi hayli uzun zaman alır…Verdiğim linkte sayfanın altında sorulmuş ve cevaplanmış sorular var. Dilerseniz oradan bakabilirsiniz. Zannederim işinize yarıycaktır.

          #783511
          Anonim

            Evet doğru..yedinci mesele uzun ama konu tek..
            o konuda ahiretin isbatı..
            amacım şuyudu:Özellikle bu meseleyi özümsemiş ve cümle cümle özetleyebilecek abilerin tefekkür
            dünyalarında yoğurup ulaştıkları özet bilgileri paylaşırlarmı aceba ..

            “VERDİĞİNİZ LİNKİ GÖREMEDİM..”

            #783512
            Anonim

              Bir diğer düşüncemde şu: bu konuda bir video varmı..özellikle ahirete iman konusunu 11.şuada geçen bu mesele üzerinden anlatılan bir video varmı..

              #783513
              Anonim

                Linki unutmuşum 🙂

                Sorularla Risale | Ana Sayfa

                2. mesajınızı sonradan gördüm. Kardeşler yardımcı olacaklardır.

                #783514
                Anonim

                  @fütüvvet 229191 wrote:

                  İŞte bu kısım:
                  “…… Rabbü’l-âlemin ve Sultanü’d-Deyyân isimleri cevap veriyorlar. ” sözünden ne anlamalıyız..

                  Bahsi geçen yer:
                  Nasıl ki, Altıncı Meselede biz Hâlıkımızı arzdan, semâvâttan sorduk;
                  onlar fenlerin dilleriyle, güneş gibi Hâlıkımızı bize tanıttırdılar.
                  Aynen biz de âhiretimizi başta o bildiğimiz Rabbimizden,
                  sonra Peygamberimizden, sonra Kur’ân’ımızdan,
                  sonra sair peygamberler ve mukaddes kitaplardan,
                  sonra melâikelerden, sonra kâinattan soracağız.

                  İşte, birinci mertebede âhireti Allah’tan soruyoruz.
                  O da bütün gönderdiği elçileriyle ve fermanlarıyla ve bütün isimleriyle ve sıfatlarıyla,
                  “Evet, âhiret var-dır ve sizi oraya sevk ediyorum”
                  ferman ediyor.
                  Onuncu Söz, on iki parlak ve kat’î hakikatlerle,
                  bir kısım isimlerin âhirete dair cevaplarını ispat ve izah eylemiş.
                  Burada, o izaha iktifaen gayet kısa bir işaret ederiz.
                  Evet, madem hiçbir saltanat yoktur ki,
                  o saltanata itaat edenlere mükâfatı
                  ve isyan edenlere mücâzâtı bulunmasın.
                  Elbette rububiyet-i mutlaka mertebesinde bir saltanat-ı sermediyenin,
                  o saltanata iman ile intisap ve tâat ile fermanlarına teslim olanlara mükâfatı
                  ve o izzetli saltanatı küfür ve isyanla inkâr edenlere de mücâzâtı;
                  o rahmet ve cemâle,
                  o izzet ve celâle lâyık bir tarzda olacak diye
                  Rabbü’l-Âlemîn ve Sultanü’d-Deyyân isimleri cevap veriyorlar

                  ____________

                  “Rabbü’l-Âlemîn ve Sultanü’d-Deyyân isimleri ” ahiretin delillerinden biri oldugunu anliyoruz burda.

                  Rabbü’l-Âlemîn = bütün alemlerin rabbi olan Allah, bütün mülkü idare eden.

                  ve Sultanü’d-Deyyân= herkesin hesabını ve hakkını en iyi bilen ve veren, mükafat ve cezayı hakkıyla veren Sultan.

                  Bir ulkede saygisiz bir adamin devamli hukumdara karsi çiktigini, hak ve hukuka tecavuz ettigini dusunun,

                  Bu ulkede muhakkak bu adami cezalandiracak bir cezaevi , bir hapishane yapilir.

                  Ayni sekilde, bir is yerinde çalisan, is yeri sahibine karsi kötü davranip, kurallarina uymasa,
                  çalistigi yerden kavulmakla cezalandirilir.

                  Aynen oylede, Rabbul Aleminden gelen nimetlere sukur etmeyen, O’nu tanimayip, inkar edenler içinde muhakkak bir cezaevi olacaktir.

                  Lakin, bu dunyada, butun kurallara uysak bile, çogu zaman zalim zalimligiyle, mazlumda mazlumluguyla kalabiliyor.

                  Yaptigi iyiliklerin karsiliklari bu dunyada alamayabiliyor.

                  Nihayetsiz adalet sahibi olan Cenabi Hakkin buna izin verecegi dusunulemez.
                  Madem, tam adalet bu dunyada saglanamiyor, o halde hesap mutlaka baska bir aleme birakiliyor.ve bu adaleti izzet ve celal sahibi Sultanü’d-Deyyân sagliyor.

                  #783515
                  Anonim

                    Bu konuda RisaleSohbet kanalinda yapilan dersimiz:

                    Bismillâhirrahmânirrahîm, elhamdülillâhi rabbil âlemîn velâkıbetülil müttekîn vessalêtü vessalêmü alê seyyidine Muhammedivve alê êlihi vesahbihi ecmain, alê rasulüne salevât

                    Asa-yı Musa / Yedinci Mesele
                    Denizli hapsinde bir Cuma gününün meyvesidir.
                    Bir zaman Kastamonu’da “Hâlıkımızı bize tanıttır” diyen lise talebelerine sâbık
                    Altıncı Meselede mektep fünununun dilleriyle verdiğim dersi,
                    Denizli Hapishanesinde benimle temas edebilen mahpuslar okudular.
                    Tam bir kanaat-i imaniye aldıklarından, âhirete bir iştiyak hissedip,
                    “Bize âhiretimizi de tam bildir.
                    Tâ ki, nefsimiz ve zamanın şeytanları bizi yoldan çıkarmasın, daha böyle hapislere sokmasın”
                    dediler.
                    Ve Denizli hapsindeki Risale-i Nur şakirtlerinin ve sabıkan Altıncı Meseleyi okuyanların arzularıyla,
                    âhiret rüknünün dahi bir hülâsasının beyanı lâzım geldi.
                    Ben de Risale-i Nur’dan bir kısacık hülâsa ile derim:

                    altıncı meselenin kısa bir hülasasını yapalım
                    malumumuzdur ama hatırlayalıminş; üstad hazretlerine bir kısım lise talebesi gelip diyorlar ki
                    bize Halıkımızı tanıttır, muallimlerimiz Allah dan bahsetmiyor
                    ve üstad hazretleri de aslında her bir ilimin
                    her bir fennin Rabbimizi bize nasıl tanıttığını
                    veciz ifadelerle anlatıyor
                    açıklıyor

                    Denizli medrese-i yusufiyesinde bu kısmı okuyan mahpuslar
                    aynı şekilde ahirete dair de açıklama istiyorlar

                    ahiretin varlığını hepimiz kabul ederiz
                    ama kabul etmek başka inanmak başka iman etmek başka
                    her türlü itiraza cevap verebilecek şekilde
                    ahirete ve sair iman hakikatlerine inanmak
                    onları hem kendi nefislerimize
                    kendi kendimize kabul ettirmek
                    hem de çevremizde bize soranlara açıklayabilecek seviyede o hakikatlere iman etmek
                    mümin olmanın şartı

                    bu nazarla ahirti ele alıp, üstad hazretlerini dinleyelim inşallah

                    Nasıl ki, Altıncı Meselede biz Hâlıkımızı arzdan, semâvâttan sorduk;
                    onlar fenlerin dilleriyle, güneş gibi Hâlıkımızı bize tanıttırdılar.
                    Aynen biz de âhiretimizi başta o bildiğimiz Rabbimizden,
                    sonra Peygamberimizden, sonra Kur’ân’ımızdan,
                    sonra sair peygamberler ve mukaddes kitaplardan,
                    sonra melâikelerden, sonra kâinattan soracağız.
                    İşte, birinci mertebede âhireti Allah’tan soruyoruz.
                    O da bütün gönderdiği elçileriyle ve fermanlarıyla ve bütün isimleriyle ve sıfatlarıyla,
                    “Evet, âhiret var-dır ve sizi oraya sevk ediyorum”
                    ferman ediyor.
                    Onuncu Söz, on iki parlak ve kat’î hakikatlerle,
                    bir kısım isimlerin âhirete dair cevaplarını ispat ve izah eylemiş.
                    Burada, o izaha iktifaen gayet kısa bir işaret ederiz.
                    Evet, madem hiçbir saltanat yoktur ki,
                    o saltanata itaat edenlere mükâfatı
                    ve isyan edenlere mücâzâtı bulunmasın.
                    Elbette rububiyet-i mutlaka mertebesinde bir saltanat-ı sermediyenin,
                    o saltanata iman ile intisap ve tâat ile fermanlarına teslim olanlara mükâfatı
                    ve o izzetli saltanatı küfür ve isyanla inkâr edenlere de mücâzâtı;
                    o rahmet ve cemâle,
                    o izzet ve celâle lâyık bir tarzda olacak diye
                    Rabbü’l-Âlemîn ve Sultanü’d-Deyyân isimleri cevap veriyorlar.

                    küçük bir iş yerinde çalışanlar bile
                    iş yerinin sahibi kimse onun kurallarına uygun çalışırlar
                    kurallara uydukları, işlerini yaptıkları ve gösterdikleri çabaya göre
                    mükafat alırlar, takdir alırlar

                    tersi durum olsa, işe gelmese işini savsaklasa
                    ceza alır hatta olabilir ki işlerine son verilir
                    yönetim ve idarenin olduğu her alanda
                    durum bu minvalde devam eder, ettirilir

                    kainata baktığımızda,
                    yıldızından zerresine kadar herşey bir kurallar bütünü içinde idare ettiriliyor
                    bur saltanat kurulmuş
                    ve bir emir sahibinden emir alınarak işler görülüyor
                    bir söz sahibi, hak sahibi, idare sahibi, yönetici var
                    ve madem bir yönetici var
                    muhakkak ki o yönetici, o saltanat sahibi
                    kendine itaat edenlere mkafat verecek, itaat etmeyenleri de cezalandıracaktır
                    bunu yaparken de zerre miktar hak göz ardı edilmeden
                    ince terazilerde tartarak yapacaktır

                    insan; aklı ile, nefsi ile, şeytanı ile, sair latifeleri özellikleri ile
                    bu dünyada bir kısım imihanlara tabi tutuluyor, ve kurallara uyması isteniyor
                    ama verdiği doğru cevapların
                    uyduğu kuralların
                    yaptığı iyiliklerin tüm karşılığını burada alamıyor
                    en basiti hepimiz hergün emre itaat edip beş vakit namazımızı kılıyoruz
                    ama ona mukabil ödülü alamıyoruz

                    bunun tersi de var
                    çok zulümler oluyor, yanlışlar yapılıyor
                    ama onların cezaları verilmiyor
                    ama biliyoruz ki, saltanat varsa hükümdar var ve hükümdar varsa, her harekete karşı cezz ve mükafat olacak
                    o zaman buradan sonra başka bir yer olmalı ki,
                    hakiki adalet sağlansın, hakiki mükafatlar alınabilsin

                    Hem madem güneş gibi, gündüz gibi,
                    zemin yüzünde bir umumî rahmet ve ihatalı bir şefkat ve kerem gözümüzle görüyoruz.
                    Meselâ, o rahmet, her baharda umum ağaçları
                    ve meyveli nebatları cennet hûrileri gibi giydirip
                    süslendirip, ellerine her çeşit meyveleri verip
                    bizlere uzatıp “Haydi alınız, yiyiniz” dediği gibi;
                    bir zehirli sineğin eliyle bizlere şifalı, tatlı balı yedirdiği
                    ve elsiz bir böceğin eliyle en yumuşak ipeği bizlere giydirdiği gibi,
                    bir avuç kadar küçücük çekirdeklerde,
                    tohumcuklarda binler batman taamları bizim için saklayan
                    ve ihtiyat zahîresi olarak o küçücük depolarda yerleştiren bir rahmet,
                    bir şefkat,
                    elbette hiç şüphe olamaz ki,
                    bu derece nâzeninâne beslediği bu sevimli ve minnettarları ve perestişkârları olan mü’min insanları
                    idam etmez.
                    Belki, onları daha parlak rahmetlere mazhar etmek için,
                    hayat-ı dünyeviye vazifesinden terhis eder diye,
                    Rahîm ve Kerîm isimleri sualimize cevap veriyorlar,
                    “El-Cennetü hakkun” diyorlar.

                    vucudumuzun hayatını devam ettirebilmesi için besine ihtiyacı var
                    ve bize bir tat alma duyusu verilmiş
                    koku alma duyusu verilmiş
                    ve bize sunulan yiyeceklere bir bakın
                    elmasından muzuna, domatesinden biberine
                    rengi
                    kokusu
                    tadı
                    nasıl tam bize uygun
                    ve nasıl güzel

                    neden böyle olsun ki?

                    tam tersi olamaz mıydı yani?

                    hayvanlar ot yiyorlar bir ömür
                    diken yiyor saman yiyor
                    bize neden bu kadar ikramlar
                    bu kadar leziz yemekler sunulmuş
                    inek saman yiyor süt veriyor
                    arı, ne yediği belli değil, o çiçek senin bu çiçek benim toz toprak içinde dolanıp
                    bize bal yapıyor
                    ipek böceği, eli kolu yok belki bir muzır hayvar
                    ama bize en yumuşak en hoş giyeceklerimizi yapıyor

                    bir hayvan taifesine bakın
                    bir insanlara
                    bir tat alma duyusuna
                    bu kadar ikramlar veren
                    nasıl merhametli
                    nasıl rahmet sahibidir

                    madem Rabbimiz böyle Rahimdir
                    böyle Kerim dir;

                    o zaman bu nazenin kullarını
                    madem Rabbimizin Rahmet sonsuz
                    bizi de böyle nazenin nazdar yaratmış
                    hele bir de bu kulları içinde
                    kendisine itaat eden
                    kendisini kabul eden
                    onun dinine tabi olan
                    kurallarına uyan
                    ve dinini yaymaya çalışan kullarına
                    elbette ve elbette mükafatını verecektir

                    Rabbim cennet-ul firdesini nasib etsin hepimize inşallah
                    sonsuz merhameti ile muamele etsin bizlere
                    ve kendisine hakiki kul olmayı ve hakiki imanı yaşamayı nasib etsin
                    âmin

                    Subhâneke lâ ılmelene illema allemtene inneke entel alîmul hakîm ve ahiru de’vehüm enilhamdülillahi rabbil âlemin, el fatiha

                    #783516
                    Anonim

                      “Hem madem bütün zîhayat mahlûkların, elleri yetişmediği ve iktidarları dairesinde olmayan bütün hâcâtlarını, bütün fıtrî matlaplarını bir nevi dua bulunan istidad-ı fıtrî ve ihtiyac-ı zarurî dilleriyle istedikleri vakitte, gayet rahîm ve işitici ve şefkatli bir dest-i gaybî tarafından verildiğinden “

                      mesela bu kısımda tüm zihayatlar ihtiyacı olan şeyleri şefkatli bir elin önlerine koyduğunu söylüyoruz ama o eli göremiyoruz..veya gizlenmiş sebeplerin eli ile uzatılmış.. ve uzatılan şeyleride pençeleri ile dişleri ile alıp ihtiyaçlarını karşılıyorlar..
                      bu kısmı açbilirmisiniz..

                      #762272
                      Anonim

                        @fütüvvet 229206 wrote:

                        “Hem madem bütün zîhayat mahlûkların, elleri yetişmediği ve iktidarları dairesinde olmayan bütün hâcâtlarını, bütün fıtrî matlaplarını bir nevi dua bulunan istidad-ı fıtrî ve ihtiyac-ı zarurî dilleriyle istedikleri vakitte, gayet rahîm ve işitici ve şefkatli bir dest-i gaybî tarafından verildiğinden “

                        mesela bu kısımda tüm zihayatlar ihtiyacı olan şeyleri şefkatli bir elin önlerine koyduğunu söylüyoruz ama o eli göremiyoruz..veya gizlenmiş sebeplerin eli ile uzatılmış.. ve uzatılan şeyleride pençeleri ile dişleri ile alıp ihtiyaçlarını karşılıyorlar..
                        bu kısmı açbilirmisiniz..

                        “” Hem mâdem, bütün zihayat mahlûkların elleri yetişmediği ve iktidarları dâiresinde olmayan bütün hâcatlarını, bütün fıtri matlaplarını bir nevi dua bulunan istidad-ı fıtri ve ihtiyac-ı zarûri dilleriyle istedikleri vakitte,

                        gayet Rahim ve işitici ve şefkatli bir dest-i gaybi tarafından verildiğinden ve ihtiyari olan daavât-ı insaniyyenin, husûsen havasların ve nebilerin dualarının on adetten altı-yedisi hilâf-ı adet makbûl olmasından kat’i anlaşılıyor ki:

                        Her dertlinin ahını, her muhtacın duasını işiten ve dinleyen bir Semi’ ve Mucib perde arkasında var.

                        Bakar ki; en küçük bir zihayatın en küçük bir ihtiyacını görür.

                        Ve en gizli bir âhını işitir, şefkat eder, fiilen cevap verir, memnun eder.

                        Elbette ve her hâlde, hiçbir şüphe ihtimâli kalmaz ki; mahlûkların en ehemmiyetlisi olan nev-i insanın en ehemmiyetli ve umumi ve umum kâinatı ve umum esmâ ve sıfât-ı İlâhiyyeyi alâkadar eden beka-i uhreviyeye âit dualarını içine alan; ve nev-i insanın güneşleri ve yıldızları ve kumandanları olan bütün peygamberleri; arkasına alıp, onlara duasına “âmin, âmin” dedirten; ve ümmetinden her gün her ferd-i mütedeyyin, hiç olmazsa kaç defa ona salâvat getirmekle onun duasına “âmin,âmin” diyen; ve belki bütün mahlûkat o duasına iştirak ederek “Evet ya Rabbenâ, istediğini ver, biz de onun istediğini istiyoruz” diyorlar. Bütün bu reddedilmez şerâit altında, beka-i uhrevi ve saadet-i ebediye için, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın – haşrin hadsiz esbab-ı mucibesinden-yalnız tek duası, Cennetin vücuduna; ve baharın icadı kadar kudretine kolay olan âhiretin icadına kâfi bir sebeptir, diye Mucîb ve Semi’ ve Rahim isimleri bizim suâllerimize cevap veriyorlar“”



                        Mün’im, Rahman, Rezzak ve Kerim isimlerinin tecellileriyle Cenabi Hakk butun canlilara ihtiyaclarini verendir. Nimet veren yediren içirendir.O Rahim olandir , butun yarattiklarina rizkini verir, iyi kötü gunahkar demeden, umumi olarak tecelli eder.

                        Hem mâdem, bütün zihayat mahlûkların elleri yetişmediği ve iktidarları dâiresinde olmayan bütün hâcatlarını, bütün fıtri matlaplarını bir nevi dua bulunan istidad-ı fıtri ve ihtiyac-ı zarûri dilleriyle istedikleri vakitte

                        Mesela yeni dogmus bir bebek dusunun.Yemekleri çigneyemez. Rabbi ola ihtiyac-ı zarûri olan beslenme hususunu annesinin sütü ile giderir.Bu sutun olusumunda, insan vucudunun farkli organizmalari devreye girer, ve anne kendi eliyle hic bir mudahele etmeden, farkli bir operasyona maruz kalmadan, o süt Cenabi Hak tarafindan olusturulur.
                        Bebegi yaratan Allah, ihtiyac-ı zarûri olan ihtiyaclarinida karsiliyor.

                        Mesela, agac olmayi bekleyen bir tohum veya bir fidan dusunun. Bu fidan kendine has lisaniyla buyumek agac olmak istedigini ifade eder. Bu tohumu yaratan Allah, topragi, suyu, gunesi ve daha nice elementi bir araya getirip seferber eder.

                        Velhasil kelam insanın ihtiyac-ı zarurîsine Cenabi Hak cevap veriyor.
                        .

                      10 yazı görüntüleniyor - 1 ile 10 arası (toplam 10)
                      • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.