- Bu konu 0 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
6 Ocak 2011: 07:19 #667111
Anonim
“Ahirzamanın dehşetli şahıslarına siyasetle galebe edilmez” 06.01.2011
Bediüzzaman, küçük yaşında iken tasavvur ettiği ve hayatını o yolda feda etmeye azmettiği ve hayatının bir gayesi ve neticesi olarak kabul ettiği âlem-i İslâmda büyük bir intibah ve inkişaf emeliyle Ankara’ya gelmişti. Daha meşrûtiyetin îlânından evvel, İstanbul’a gelmeden, Şarkî Anadolu’da, yüzlerce ehl-i ilim ve erbâb-ı fazîlet kimselerle mübâheseleri ve İstanbul’da birdenbire meydana çıkarak, ulemayı hayrete sevk etmesi ve ehl-i siyaseti telâşa düşürmesi, rûhunda büyük bir İslâmî inkılâbın müessisi halinin mevcud olduğunu gösteriyordu. Ve kendisi, daha eskiden rûhunda bu vazifenin mes’uliyetini, hem şevk ve sürûrunu hissetmişti.
(…)
Abbasileri müteâkiben, âlem-i İslâm içinde İslâmî idareyi ele alan Türklerin bin senelik muazzam idaresinden ve hilâfet sürmelerinden sonra, bütün dünyayı dehşete veren bir harb-i umûmî meydana gelmiş, Osmanlı Devleti inkıraz bulmuş, İslâmın ebedî düşmanları, merkez-i hükûmeti istila ederek, Müslümanlığın mahvolduğu kanaatine varmışlardı. İşte, Bediüzzaman, İlâhî kudretin tecellîsiyle ve ihsanıyla, böyle en elzem bir vakitte, dîne revaç verebilecek bir teşekkülün zuhuru dolayısıyla ve kendisi de beraber çalışmak ümidiyle Ankara’ya gelmişti. Avn-i İlâhî ve mu’cize-i Peygamberî ile düşman taarruzlarını defeden ve milletin idaresinin başına geçen yeni hükûmet-i Cumhuriyede, doğrudan doğruya Kur’ân’a istinad eden ve âlem-i İslâmın vahdetini nokta-i istinad yapacak ve İslâmiyetin hakîkatinde mevcud kuvve-i ulviye ile maddî ve manevî medeniyeti meydana getirecek bir niyet ve gayeyi bulundurmak ve aşılamak üzere Mecliste çalışıyordu. Fakat, pek kuvvetli manîler karşısına çıktı.
Âlem-i İslâm’ı alâkadar eden ve bin üç yüz yıllık ümmetin, dehşetli tehlikesinden istiâze ettiği (Allah’a sığındığı) bir zamanın ve fitneyi ateşlendireceklerin kimler olduğunu anlamış bulunuyordu.
Birgün riyaset odasında, M. Kemal Paşa ile iki saat kadar konuştular. İslâm ve Türk düşmanlarının arasında nam kazanmak emeliyle, şeair-i İslâmiyeyi tahrip etmenin bu millet ve vatan ve âlem-i İslâm hakkında büyük zarar tevlîd edeceğini; eğer bir inkılâp yapmak îcap ediyorsa, doğrudan doğruya İslâmiyete müteveccihen Kur’ân’ın kudsî kanun-u esasî noktasından yapmak lâzım geldiği meâlinde ihtarlarda bulunur ve şu temsili ders verir (Mektûbat, s. 426.) (…)
M. Kemal Paşa, îtiraz ile içindeki niyet ve hâlet-i rûhiyesini ifade ile, Bediüzzaman’ı kendine çekmek ve nüfûzundan istifade etmek ister. Ve Bediüzzaman’a mebusluk, hem Darü’l-Hikmetteki eski vazifesini, hem Şarkta Şeyh Sünûsi’nin yerine vaiz-i umûmî, hem bir köşk tahsisi gibi teklifler yapar.
Bediüzzaman, rivayetlerde gelen eşhâs-ı âhirzamana ait haberlerin mühim bir kısmını ve hürriyetten evvel İstanbul’da tevilini söylediği hadîslerin ihbar ettiği âhirzamanın dehşetli şahıslarının âlem-i İslâm ve insâniyette zuhur ettiğini görür. Ve yine, gelen rivayetlerden, onlara karşı çıkacak ve mukabele edecek olan hizbü’l-Kur’ân hakkında, “O zamana yetiştiğiniz zaman, siyaset canibiyle onlara galebe edilmez; ancak manevî kılınç hükmünde i’caz-ı Kur’ân’ın nurlarıyla mukabele edilebilir” tavsiyesine müracaatla, Ankara’da teşrik-i mesai edemeyeceği için, kendisine tevdî edilmek istenen mebusluk, Darü’l-Hikmeti’l-İslâmiye gibi Diyanetteki azalığı, hem Vilayat-ı Şarkiye Vaiz-i Umûmiliği tekliflerini kabul etmez. Kendisini fikrinden vazgeçirmek için çalışan ve Ankara’dan ayrılmamasını rica için istasyona kadar gelen bir kısım mebusların da arzularına uyamayacağını bildirerek, Ankara’dan ayrılır, Van’a gider. Ve orada hayat-ı içtimâiyeden uzaklaşarak Erek Dağı eteğinde, Zernebad Suyu başında bir mağaracıkta idame-i hayat etmeye başlar.
Bediüzzaman Said Nursî Tarihçe-i Hayatı, s. 228, Yeni Asya Neş., İstanbul-20066 Ocak 2011: 07:30 #783913Anonim
Barıştıramazsınız
06 Ocak 2011
Kazım Güleçyüz
Said Nursî’nin Birinci Meclisteki milletvekillerine ve işgale karşı millî mücadeleyi yöneten komutanlara hitaben kaleme alıp dağıttığı beyanname, iddia edildiği gibi, onlardan önce ayrı bir mektup olarak M. Kemal’e verildiyse ve mektubun girişinde bazı nezaket cümleleri kullanıldıysa, buradan bir “Bediüzzaman-M. Kemal mutabakatı” çıkarılabilir mi?
Sonraki gelişmelere baktığımızda sualin cevabı gayet net bir şekilde karşımıza çıkıyor: Hayır.
Ama şu var: Bediüzzaman sosyal ilişkilerinde de hakşinas ve medenî bir insan. Eğer sözü edilen mektup doğruysa, Yunanlılara karşı verilen savaştan zaferle çıkmış bir Meclisin, o zaman bütün Müslümanlar tarafından “İslâm kahramanı” olarak görülen başkanına takdirkâr ifadeler kullanmasında garipsenecek birşey olmasa gerek.
Ki, onun günümüz Türkçesine “Zâtıâlîniz muzaffer ordunun ve muazzam Meclisin şahsiyetini temsil ediyorsunuz” şeklinde aktarılan ifadesi, M. Kemal üzerinden ordu ve Meclisin manevî şahsiyetine seslenen bir üslûbun tezahürü.
Öte yandan, Said Nursî’nin, M. Kemal’le yaptığı görüşmelerin ardından, onun tüm cazip tekliflerini reddederek Ankara rejimi ile ilişkilerini kesip Van’da uzlete çekilmesi ve Şeyh Said hadisesine karışmadığı halde bu olay bahane edilerek batıya sürgün edilmesi sonrasında talebeleriyle birlikte yargılandığı Eskişehir mahkemesindeki müdafaasında geçen şu sözleri de önemli:
“Bundan (1935’ten) on iki sene evvel Ankara reisleri, İngilizlere karşı Hutuvat-ı Sitte namındaki mücahedatımı takdir edip, beni oraya istediler. Gittim. Gidişatları, benim ihtiyarlık hissiyatıma uygun gelmedi. ‘Bizimle çalış’ dediler.
“Dedim: ‘Yeni Said öteki dünyaya çalışmak istiyor, sizinle çalışamaz; fakat size de ilişmez.’
“Evet, ilişmedim ve ilişenlere de iştirak etmedim. Çünkü an’anat-ı milliye-i İslâmiye lehinde istimal edilebilir bir deha-i askerîyi, an’ane aleyhine çevirmeye maatteessüf bir vesile oldu. Evet, ben Ankara reislerinde, hususan reisicumhurda bir deha hissettim ve dedim: ‘Bu dehayı, kuşkulandırmakla an’anat aleyhine çevirmek caiz değildir.’ Onun için, ne kadar elimden gelmişse, dünyalarından çekindim, karışmadım. On üç seneden beri siyasetten çekildim.” (Tarihçe, s. 341-2)
Görüldüğü gibi, Bediüzzaman M. Kemal’deki dehayı görüp kabul ederken, bu dehanın İslâm an’anelerini muhafaza için değerlendirilmesi gerektiğini, ancak ne yazık ki isyanların da etkisiyle bunun mümkün olamadığını ifade ediyor.
Ankara’da M. Kemal’le yaptığı görüşmelere bu dehanın İslâma hizmet ettirilmesi niyetiyle girdiği, ama bunun gayrikabil olduğunu görünce kendi yoluna gittiği, sonraki süreçte görülüyor.
Ve müteakip yıllarda kaleme aldığı metinlerde M. Kemal için kullandığı ifadeler, onun bilhassa din ve an’anata ilişkin mâlûm icraatlarına binaen, şu minvalde bir değerlendirmeyi yansıtıyor:
“Bana hücum eden garazkârların en esaslı sebebi, M. Kemal’in dostluğu ve tarafgirliği vesilesiyle beni eziyorlar. (…) Otuz sene evvel bir hadis-i şerifin ihbarıyla ‘Kur’ân’a zararlı öyle bir adam çıkacak’ dediğimi ve sonra M. Kemal o adam olduğunu zaman gösterdi. (…) Çok emarelerle bildik ki, bana hücum edenleri tahrik eden, M. Kemal’e itirazımdır ve ona dost olmadığımdır. Başka sebepler bahanedir.” (Emirdağ L., s. 486-7)
Bu mektubun yazıldığı tarih, Said Nursî’nin Emirdağ sürgününde yaşadığı 1940’lı yılların muhtemelen ikinci yarısının ortaları. Ve aktardığımız sözler, onun M. Kemal hakkındaki nihaî kanaatini ortaya koyan son derece net ifadeler.
Şimdi hem M. Kemal’in dinle ilgili uygulamaları, hem de Bediüzzaman’ın bu ifadeleri ortadayken, 1922’de yazıldığı belirtilen bir mektuptaki sözlerden hareketle, ikisini barıştırıp uzlaştırmaya ve üstelik bunu “Said Nursî M. Kemal’e övgüler düzdü” iddiası üzerine bina etmeye çalışan bir girişimin mantığı ve tutarlılığı olabilir mi?
Çürük temel üzerine sağlam bina dikilmez.
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.