- Bu konu 1 yanıt içerir, 1 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
28 Ocak 2011: 14:07 #668051
Anonim
Bir vakit bir aklıevvel bana “Siz hep îmanla, tevhidle meşgulsünüz; îmanı elle tutulur bir şey mi zannediyorsunuz?” demişti. Ben de ona şöyle demiştim: “Kur’ân’ın üçte birisi tevhidden bahseder, daha sonra nübüvvet, daha sonra ubudiyet, daha sonra da haşir ve adalet bahisleri vardır ki, bunlara anasır-ı erbaa denilir. Hem Kur’ân’da ‘îman’, ‘hicret’, ‘cihad’ sıralaması vardır.”
Âlimler, îmânı ‘taklîdî’ ve ‘tahkiki’ olmak üzere iki kısma ayırırlar. Taklîdî îman, kişinin delilsiz bir şekilde etrafından öğrenmiş olduğu şeylere îman etmesidir. Tahkîkî îman ise delillerle Allah’a âdeta görüyormuş gibi îman etmektir. Âlimler her Müslümanın îmânını taklidden tahkike yükseltmesinin farz olduğunda, her ne kadar taklîdî iman sahihse de imanını kuvvetlendirmeyenlerin günahkar olacağında müttefiktirler. (Bkz. Aliyyül Kari, Fıkh-ı Ekber Şerhi, s.383, Çağrı Yay.)
Ömer Nasuhi Bilmen merhum bu hususta şunları söyler: “Her mü’min için lazımdır ki tasdîk-i kalbîsini burhana mükarin kılsın, mesâil-i itikadiyesini delilleriyle beraber öğrensin; maamafih bir kimse dini hükümleri böyle nazar ve istidlal ile değil de mücerret taklid yoluyla – mesela pederinden mualliminden, sözüne itimad ettiği kimselerden işitmek suretiyle – bilip cezmen tasdik etse gene imanı sahih ve bununla sevap kazanır. (…) Şu kadar var ki nazar ve istidlal (yani kâinata ibret nazarıyla bakıp onların sayesinde Allah’a imanını kuvvetlendirmek) farzdır. Herkes takati miktarınca im’an-ı nazarda bulunmakla mükelleftir. [Ulemâ Kur’an’da kâinata nazar etmeyi emreden pek çok ayetten yola çıkarak “nazar” yani kainata bakarak imanı kuvvetlendirmek farzdır demişlerdir] binaenaleyh nazar ve istidlali terkedenler günahkar olurlar. (Muvazzah, ilm-i Kelam, 105)
Kur’ân’ın pek çok âyeti kâinata ibretle nazar edip tefekkür ederek, insanların îmanını tahkîkî hale getirmesini emretmekle beraber bu hususa pek çok hadis de işaret etmektedir. Mesela meşhur ‘ihsan’ hadisinde “İhsan Allah’ı görür gibi ibadet etmendir. Her ne kadar sen onu görmüyorsan da o seni görüyor” buyrulmuştur. Aynı manayı ifade eden şöyle bir hadis de vardır “Îmânın en üstünü nerede olursan ol Allahın seninle olduğunu bilmendir”.
İnsanın nefsine uyarak günahlara gitmesinin, kendini günahlardan kurtaramamasının, ibadet etmeyişinin veya ibadet etse de ibadetlerine riya, ucub gibi hislerin karışmasının –hepsinin- temelinde îman zaafiyeti vardır. Nefsânî arzulardan kurtularak, ibadetlerde ihlasa ermek îmânın kuvvetlenmesiyle olur.
Günümüzde pozitivist, materyalist bir alt yapıya oturtulmuş fenler, açıkça Allah’ı inkâr etmeseler de, zımnî olarak Allah’ın kâinata müdahalesini reddederler. Bu fenler kâinatta meydana gelen bütün olayları; ya tabiata, ya sebeplere nispet ederler, ya da meydana gelen olayların kendi kendine olduğunu iddia ederler. Dünyanın hareketleri, bulutların oluşumu, yağmurun yağması, deprem gibi bütün kevnî hadiseler, daima bu maddeci anlayışla izah edilir. Uzun yıllar okullarda bu fenleri okuyan insanlarda ister istemez meydana gelen olaylara bu perspektiften bakmaya başlarlar ve zihinleri buna göre şekillenir. Bu eğitimin tesiriyle bir kısım insanlar inkâra kolaylıkla gidebilirler. İnkâra gitmeyen, ama eğitimin tesirinde kalanlar ise, -Aristo’nun tarif ettiği gibi- kâinata müdahale etmeyen bir Allah anlayışına sahip olurlar. Bu ise –bazen- insanı bilmeden küfre götürecek bir anlayıştır. Çünkü Kur’ân’ın bize anlattığı Allah, her an, zerrelerden güneşlere varıncaya kadar kudreti her yerde tecelli eden bir Allah’tır. Ezcümle: Allah’a inanmak mühimdir ama bu inancın da Kur’ân’a uygun olması şarttır.
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.