• Bu konu 0 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
2 yazı görüntüleniyor - 1 ile 2 arası (toplam 2)
  • Yazar
    Yazılar
  • #668968
    Anonim

      Allah’ın sahip ve hükümran olduğu şu dünya ve hayatında, bütün gayret Allah’ı tanımak ve O’na ibadet etmek olması gerekirken, bizlere ne oluyor ki nefsimizin kavgasına tutuşmuşuz?

      Her şeyi geride bırakıp gidecekken, neden -sahip olmaklık uğruna- ebedi düşmanlıklar peşindeyiz?

      Allah’ın hükümranlığında kullar olmak lazım gelirken, neden kula kulluk kavgaları içindeyiz?

      Farkındalık kelimesi; o güne kadar gözümüze çarpmayan bir şeyin tarafımızdan fark edilmesi veya çoktandır iç içe, yan yana olduğumuz bir şeyin farklı yönlerini anlamanın ifadesi olarak çıkmaktadır karşımıza. “Farkında mısın?” şeklinde başlayan cümleler kurmuş veya duymuşuzdur birçoğumuz.

      Bedîüzzaman Hazretleri, insanın dünyaya talim ile tekemmül etmek üzere gönderildiğini söylerken, aslında bu kelimenin de kapısını aralamış olmaktadır. Zira insan, bilmeyen olarak geldiği dünyada, her şeyi tek tek fark etmek zorundadır. Her şeyi ya bizzat fark edecek veya fark ettiğini zannettiği insanları takliden o şeyi anladığını varsayacaktır. Anladığını varsaydığı şeyi öyle kabul edecek ve ona karşı kendisinde bir tavır geliştirecektir. Mesela ateşe elini sokmayacaktır veya suya girecek fakat yüzme kurallarına dikkat edecektir.

      Gördüğümüz, tanıdığımız, anladığımız şeyler, elbette sadece bizim bildiğimiz ve anladığımız kadarıyla sınırlı değildir. Bir zaman bir arkadaş “Ateş ne yapar?” diye sormuştu. Ben de “Yakar” diye cevap vermiştim. Çünkü içine attığım bir şeyi yakıp kül ediyor, elimi soktuğumda ise elim yanıyor ve canım acıyordu. Fakat o “Hayır! Ateş yakmaz” dedi. “Nasıl olur? Biliyorum ki ateş yakar. Gözümle görüyorum ki, yakıyor.
      Nefsimde yaşıyorum zira elim yanıyor” dedim. “Doğru” dedi. “Dediklerin gibi oluyor. Fakat ateş, Allah dilediği müddetçe yakar. Eğer o dilemezse yakmaz. Yani yakıcılık hususiyeti ateşin bizzat kendisinde yoktur. Yakan, Allah’tır ve ateşi vesile kılar” deyince, “Allah Allah!” demekten kendimi alamadım.

      Sonrasında tefekkür ettikçe gördüm ki, o arkadaşım sözlerinde ne kadar haklıymış. Zira ateşe su döktüğümde sönüyor, önüne gelen her şeyi yakamıyordu. Demek bizzat kendisine ait bir özellik değildi yakıcılığı. Hadd-i zatında ateş, birisinin var etmesiyle vardı. Diğer bütün ateşler de ve yakıcılıkları da önümdeki ateşi var edene aitti.

      Peki su! Su kime aitti acaba? Ya sudaki özellikler, onlar nereden gelmişlerdi? Üzerine döktüğüm ateşi söndürüyordu. Ateşe malzeme olan oduna yani ağaca hayat oluyordu. Ateşten ya istifade eden ya da sıkıntı çeken bana dahi, hayat kaynağı hükmünde idi. Üzerinde yaşadığım dünyanın üçte ikisi onunla kaplıydı. “Evet” dedim kendi kendime. “Ateşin sahibi suyun da sahibidir.” Suyun sahibi ağacın da sahibidir. Ağacın sahibi benim de sahibimdir. Benim sahibim dünyanın da sahibidir. Zira her şey birbiriyle alakadar ve birbirini tanıyor ve hükmünü icra etmekte herhangi bir zorlukla karşılaşmıyordu. Hoş bir heyecan duyuyordum ruhumda ve denklem devam ediyordu. Dünyanın sahibi, güneşin ve güneş sisteminin de sahibiydi. Samanyolu galaksisi de ona aitti. Ve dahi bütün evren, bütün kozmos yani bütün kâinat onundu. Yani Allah’ın.

      Farkında olduğum şu hakikat, ruhumda yaşadığım bu sevinç ifadesini, bütün kâinatın sahibi olan Allah’ın hak kelâmında buluyor ve dudaklarımdan “Lâ ilâhe illallah!” olarak dökülüyordu.

      Hepimizin bildiği gibi şu kelam, tevhidin yani Allah’ı birlemenin ifadesidir. Evet, Allah vardır ve birdir. Yani her şeyin tasarrufu O’na aittir ve her şeyin dizgini O’nun elindedir. Biz ve etrafımızda fark ettiğimizi zannettiğimiz şeyler ise, aslında Allah’ın fark edilmesi içindir. O’nun fark edilmesi ve O’na marifetin yani O’nu tanımanın yolu Peygamber Efendimiz Muhammed Mustafa (asm)’dan geçtiği içindir ki, bu cümle iman anahtarı olarak “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlüllah” olarak lisan-ı şeraite yerleşmiştir.


      FARKINDA MISINIZ?

      Dünyanın küçülüp bir köy hükmüne geldiği, Allah’ın ihsanı olarak teknolojinin gelişip uzakların yakın olduğu, bir kimsenin oturduğu yerden başka yerlerdeki işleri yapıp denetleyebildiği zamanın insanları yani bizler, artık biliyoruz ki, gözümüze sınırsız dediğimiz kâinat, Allah’ın kudretine küçüktür. Allah’ın rahmeti, her tarafı kuşatıcıdır. Kainat ve içindekilerin sahibi, Allah’tır.

      Güneşi kendine musahhar edemeyen insan, rızkını kendisi kazanıyor değildir. Yani elmayı ağacın dalına insan asmadığı gibi, başka hiçbir sebep de buna muktedir olamaz demektir. Kimse nerede doğacağına, hangi ana babanın çocuğu olacağına, rengine ve şekline kendisi karar verememektedir.

      Elhasıl, Allah’ın sahip ve hükümran olduğu şu dünya ve hayatında, bütün gayret Allah’ı tanımak ve O’na ibadet etmek olması gerekirken, bizlere ne oluyor ki nefsimizin kavgasına tutuşmuşuz? Her şeyi geride bırakıp gidecekken, neden -sahip olmaklık uğruna- ebedi düşmanlıklar peşindeyiz? Allah’ın hükümranlığında kullar olmak lazım gelirken, neden kula kulluk kavgaları içindeyiz?

      Farkında mıyız? Ölüm var!

      Farkında mıyız? Allah var!

      Farkında mıyız? Ölümden sonra yepyeni ve daimi bir hayat var!

      İsterseniz farkındalığın en güzel ifadelerinden birisini Rabbimizden dinleyelim: “Ey iman edenler, iman ediniz…” (Nisa Suresi, 136)

      Metin Said SERDENGEÇTİ

      #785799
      Anonim

        FARKINDA OLMAK!

        Elimde kalem, kağıt dolaşıyordum, beni sabahın bu vakitlerinde sokağa düşüren psikoloji hocamın ödeviydi, insanları özellikle çocukları gözlemleyip onların iç ve dış dünyalarını yansıtan bir yazı yazın demişti.
        Bir sokağa saptım ve kaldırımda oturmuş bir çocuk gördüm. Önünde boya kasası, boya malzemeleri ve bir çift terlik vardı. Soğuk kaldırıma oturmuş, ellerini arada bir nefesiyle ısıtmaya çalışıyordu. 9-10 yaşlarındaydı..
        Bembeyaz teni yer yer boyanın kirlettiği bir ayrıcalıkla parlıyordu. Ben onu gözlemlerken o her defasında sağına ve soluna bakmaya devam ediyordu, etrafına umut dolu gözlerle bakması, onun müşteri beklentisinden kaynaklanıyor olmalıydı. Çok geçmeden eline elifbasını aldı, minik dudakları kıpır kıpır çalışıyordu.
        Çocuk insanların fazlalaştığını görünce elifbayı kapatıp umut dolu gözlerle etrafını incelemeye koyuldu, belli bir süre geçip de hiç kimsenin ayakkabı boyamaya gelmediğini görünce gözlerindeki umudun titreşmeye ve sönmeye başladığını esefle gördüm. Başı yere eğilmiş gözleriyle toprağı seyre dalmıştı. Yığınla insan geçiyordu ordan. Birileri telefonla konuşuyor, birileri yanındaki arkadaşıyla sohbet edip gülüyor, birileri koşarcasına adım atıyordu. Çoğu insan dönüp bakmıyor, bir kısmı anlamsızca bakıp geçiyor, çok azı duraklayıp bakıyordu… Hiç kimse şu ana kadar boyamaya yanaşmamıştı…
        O an farkında olmak nedir diye geçirdim içimden, bu yaşadığım anı hayatımızın bir kesiti olarak düşündüm. O çocuk ahiretti, bizler ise onun önünden gelip geçen yığınla insanlardık, çoğunlukla farkında bile olmadan belki de umursamaz bir tavırla kıyısından uzaklaşıyorduk, kimimiz gülüp geçerek, sadece kendimizi düşünüp o anın tadını çıkararak yürüyorduk. Ahiret ise her daim karşımızda duruyor, umutla kah bahar olup, kah kış olarak ölümü hatırlatıyor, çocuğun umut ve umutsuzluk arasındaki gelgitini andırıyordu. Canlı bir örnek olarak karşımızda duruyor, bizi az bir ücret karşılığında temiz ve yepyeni bir dünyaya hazırlıyordu. Tıpkı az bir ücret verip eski ayakkabısını boyatıp tertemiz bir ayakkabıya kavuşan bir insan gibi.
        Bekliyordu umutla, çocuk ve onun hükmündeki ahiret… Usanmadan bıkmadan umut ve umutsuzluk karışımıyla bekliyorlardı insanları, fark edilmeyi bekliyorlardı, bir farketseydi insanlar belki ardından bir durma,bir düşünme,bir kıyas ve bir eylem gerçekleşecekti. Aslında farketmekle başlamazmıydı her şey, eğer fark edebilseydik dünyayı, yaşamı, mucizeleri böyle umursamaz olur muyduk… Fark etmek değil midir tefekkürü doğuran, şükrü doğuran ve herşeyden Yaradana ulaşıp aslında onun varlığının, azametinin, şefkatinin, merhametinin, öfkesinin anlamını kavramak…
        Daha fazla dayanamayıp koşarak çocuğun yanına geldim, gözlerim gayrı ihtiyari dolmuştu, yüzüme baktı belirsiz bir ifadeyle sonra ayaklarıma, tek bir kelime söyleyemeden cebimdeki paraları avucuna tutuşturup hızla oradan uzaklaştım.
        Ümmü Gülsüm Turan YAŞ: 20
        DOĞRU HABER GAZETESİ…

      2 yazı görüntüleniyor - 1 ile 2 arası (toplam 2)
      • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.