- Bu konu 0 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
3 Mayıs 2011: 13:34 #670931
Anonim
Bediüzzaman N.Kemal’in yapamadığını yaptı
03 Mayıs 2011 / 13:45
Bediüzzaman onun yapamadığını yapmış, bu milletin hem dini yaşama istiklalini hem de siyasi ve ekonomik istiklalin zenbereği olanRisale Haber-Haber Merkezi
Prof. Dr. Himmet Uç, Namık Kemal ve Bediüzzaman’ın menfaat adamı olmadığını belirterek, “Onlar hayatları boyunca fikirlerinin ıstırabını çektiler, menfaatlerle sarhoş edilip eleştiri haklarını kendi elleriyle kesmediler” dedi.
Namık Kemal ve Bediüzzaman’ın hürriyet yönüne vurgu yapan Prog. Uç, şunları yazdı: “N. Kemal hürriyet şairidir, hürriyete kaside yazmıştır, kasidenin adı Hürriyet kasidesidir. Bediüzzaman’ın Hürriyet kasidesi bütün bir Risale-i Nur’dur. Eserlerini yeni harflerle baskıya verir, davasının galasını yapmıştır, gözü Hz Yusuf gibi ahrettedir ve velveleli bir ölümle ahirete göçer. Namık Kemal adalardaki sürgünlere dayanamaz ömrünün baharında 48 yaşında ölür, 1877’de sürgün edildiğinden 11 yıl sonra 1888’in aralığında ölür. Bediüzzaman onun yapamadığını yapmış, bu milletin hem dini yaşama istiklalini hem de siyasi ve ekonomik istiklalin zenbereği olan dini kurtarmıştır. Helal olsun, sen mezarında Mutlu ol kemal, senin bayrağını o aldı ve yerine koydu.”
Yazının devamı için TIKLAYINIZ3 Mayıs 2011: 13:35 #790474Anonim
Bir Transkritik, Bediüzzaman ve Namık Kemâl-2
Prof. Dr. Himmet UÇ RİNYAY – Makaleler


Namık Kemal de Bediüzzaman da menfaat adamı olmadılar hiçbir zaman. Onlar hayatları boyunca fikirlerinin ıstırabını çektiler, menfaatlerle sarhoş edilip eleştiri haklarını kendi elleriyle kesmediler. Kemal, Erzurum Vali Muavinliğine tayin edilir, gidiş tarihini çeşitli bahanelerle uzatırlar, özellikle para mazeretini ileri sürerler, Ali, Fuat ve Yusuf Kamil Paşa’lar Namık Kemal’e yardım olarak atiye bile teklif etmişlerdi. Paşalardan gelecek ihsanı zarafet ve asabiyetle reddeden Namık Kemal o zamanın Meclis-i Vala başkatibi Münif Paşa’nın babası Mahmut Paşa’ya şu mektubu gönderdi. Mektubun sonu şu cümlelerle biter: “Vükela-yı fiham (adı geçen vezirler) hazeratı tarafından inayeten tertib buyurulmakta olduğu tebşirat-ı vakıat-ı devletlilerinden müsteban olan atiyyeye hacet kalmadı” (N F K Namık Kemal, 86) Özetle Namık Kemal bakanların kendisine vermek istediği parayı reddeder, tam bir nezaketle. Bediüzzaman da ölünceye kadar eserlerinin parası ile geçinir, kimseden ne zekat ne iane alır, yüklü miktarda paralara bile itibar etmez. Mustafa Paşa’nın getirdiği altınları reddeder, “ Sen benim zekat almadığımı bilmiyordun mu ?” der. İkisi de çok özel adamdırlar.
Bediüzzaman ve Tanzimatçılar hem İslamcı, hem Osmanlıcı hem romantik ve klasiktirler. Türk edebiyatı içinde ekoller ve gruplar, şahsiyetler noktasında Bediüzzaman’ın fikirlerinin kısmen uyum içinde olduğu Tanzimatçılar, daha sonra bazı müstakil sanatçılar, şairlerdir. Aslında Bediüzzaman’ın bütün divan edebiyatı, halk edebiyatı, yeni Türk edebiyatı, cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının bütün şahsiyetleri ile bağlantıları vardır, fikirlerinin bu büyük muhitteki şahıslar ile parelellikleri vardır, ama az ama çok. Bu trans kritik tarzı büyük adamları anlatmak için özel bir ifade formudur.Bizde örnekleri neredeyse yoktur, buna mukayese ve karşılaştırma denmez.
Namık Kemal, Avrupa’ya kaçtıktan sonra siyasi af çıkınca İstanbul’a döndü.1870. İbret gazetesini çıkarmaya başladı, on dokuz sayı sonra gazete kapatılarak, Namık Kemal Gelibolu’ya sürüldü;orada mutasarrıf oldu.
Namık Kemal birinci meşrutiyetin ilanından sonra idareyi karşı eleştirel tavrını devam ettirir, bir jurnal üzerine tevkif edilir. Jurnalde, “Eşşeyü la yüsenna fekat yüselleş” sözü dikkati çeker. Sözün manası iki padişah hal olundu üçüncüsünün de hal olabileceğini ima eder. Altı ay tutuklu kalan Namık Kemal ikamete memur olmak üzere Midilli adasına gönderildi. İki sene Midille’de ikamet eden Namık Kemal nihayet Midilli Mutasarrıfı oldu.
Namık Kemal her şeye rağmen ümidini kaybetmez.Oğlu Ali Ekrem, Midilli’de iken babasının yanındadır, henüz on yaşındadır. “Bir gece baba oğul bir köşede otururken evde bir gürültü koptu. Merdivenlerden acele acele çıkan ayak sesleri duyuldu. Sonra odasına üç efendi girdi, bunlar kimdi, bilmiyordum. İstanbul’a gitmekte olduklarını, vapur Midilliye’ye uğradığında babamı ziyarete geldiklerini öğrendim. Gelenler milletin artık bittiğini, vatanın son nefesini vermek üzere olduğunu söylediler. Ümitsiz insanlardı. Namık Kemal dinlemekte sabır gösterdikten sonra birdenbire ayağa kalktığını , yüzü kıpkırmızı ve gözleri ateş dolu. Lafa başladığında onların bütün iddialarını ve ümitsiz ruh haletlerini çürüttüğünü, tarihten ve felsefeden birçok misal getirerek vatanın ölmeyeceğini , mutlaka yaşayacağını ifade etti. “Bu vatanın hayatına firavunlar bile kastedemez. Bu milleti şeytanlar bile öldüremez” Daha sonra oğluna da “Bu vatan ölmeyecek ve kendisini kurtaracaktır, hürriyetini alacaktır, kim ne derse sen inanma. Yalnız bana inan vatanımızın sonu emindir. Elbette bir gün gelecek bizim vatanımızda da millet hakim olacak. Bugünü belki ben göremeyeceğim Ekrem! Milletin kurtuluş bayramına belki ben kavuşamayacağım; lakin sen göreceksin. Sen Türk milletinin kendi hürriyetini, sökerek, çekerek, kopararak aldığını göreceksin. Ve hürriyet bayrağını taşıyacak olanlardan biri de sen olacaksın!” (N FK , 118)
Bediüzzaman da ümit dolu bir insandır, hayatının her safhasında ümitlidir ve onun da ötesinde ümit aşılar.Ümitsizliğin bir kanser hastalığı gibi cemiyetin her kesimini işgal ettiğini görür, İslam dünyasının geri kalmasının nedenlerini ümitsizliğin yaygınlaşmasına bağlar. Ama ümit etmek için hiçbir olumlu iş yoktur, bu yüzden farklı kesimlerden birçok aydın onun döneminde ümitsizdir, yıkım içindedir. Namık Kemal’in Midilli’de karşılaştığı tablo da bunlardandır. Van’da üniversite açmak ister, tam gerçekleşeceği zaman harp çıkar, yarım kalır. İstanbul’da işgal güçlerine karşı herkesin Istanbul’u zorunlu terk ettiği hengamda İngiliz politikasını dağıtmak için eser yazar ve iki talebesiyle sokaklarda dolaşarak tevzi eder. Her yanı işgal güçlerinin askerleri ile doludur. Ama korku ve çekinmek onun tabiatında yoktur. Ankara hükümeti onu kendinden istifade için çağırır, Ankara’da yeni Türkiye cumhuriyetinin kurulacağı hengamda toplum mühendislerinin binayı inşa şeklini ve içinde olması lazım gelenleri beğenmez, anlaşamazlar, yine bir ümit kırılması yaşar, Van’a kendi dünyasına çekilir.Onda kırıp dökmeden çekilmek esastır. O dönemde alınıp Barla’ya kadar ucu uzanan bir sürgün yaşar. Orada Namık Kemal nasıl adalara sürgün edilmişse, o da Barla’ya sürgün edilir. Orada dünyayı değiştiren eser külliyesini yazar, ümitlerin en bittiği yerde dinin, devletin, insanlığın, çözülmüş tevhid dinlerinin ümidi olur, 1956 da Gençlik rehberi mahkemesinde yüz yıllık rüya gerçekleşir din hürriyetini Bediüzzaman tescil etmiştir, Namık Kemal hürriyet şairidir, hürriyete kaside yazmıştır, kasidenin adı Hürriyet kasidesidir. Bediüzzaman’ın Hürriyet kasidesi bütün bir Risale-i Nur’dur. Eserlerini yeni harflerle baskıya verir, davasının galasını yapmıştır, gözü Hz Yusuf gibi ahrettedir ve velveleli bir ölümle ahirete göçer. Namık Kemal adalardaki sürgünlere dayanamaz ömrünün baharında 48 yaşında ölür, 1877’de sürgün edildiğinden 11 yıl sonra 1888’in aralığında ölür.
Ölmeden görürsem millette ümid ettiğim feyzi
Yazılsın seng-i kabrime vatan mahzun ben mahzun
Der. Ama Bediüzzaman onun yapamadığını yapmış, bu milletin hem dini yaşama istiklalini hem de siyasi ve ekonomik istiklalin zenbereği olan dini kurtarmıştır. Helal olsun, sen mezarında Mutlu ol kemal, senin bayrağını o aldı ve yerine koydu.
Namık Kemal’in sevdikleri ile Bediüzzaman’ın sevdikleri arasında da benzerlik vardır. Bediüzzaman Yavuz Sultan Selim’i sever, ittihad-ı İslam fikrinde onu kendinin selefi olarak kabul eder. İstanbul’da ilk talebelerinden biri ile onun kabrine ziyaret için giderler. Ve orada talebesine şöyle bir değerlendirmede bulunur. “Biz farklı düşünüyor idik, o bizi ikna etti, onun dediği gibi hareket ettik” der. Bu düşünce yakaza türü bir mecliste bir konunun, islama o günün şartları içinde hizmet etmenin nasıl olacağı bahsinde bir grup mütemayiz insan arasında Bediüzzaman ve Yavuz Sultan Selim de vardır. Söylenilen fikirler içinde onları bağlayan Yavuz Sultan Selim’in kanaatleridir. İslam’ın mukadderatı ve stratejisi konusunda bu insanlar ölü değil zaman zaman yine bir araya gelip kararlar alıyorlar demektir. Onlar çok özel kul ve insan oldukları için bizim gibilerin kurallarına bağlı değiller. Perde arkasında perdeye yansıyan çok şey yine onların denetiminde oluyor.
Namık Kemal, A. Hamit Tarhan’ın Yavuz Sultan Selim için yazdığı bir şiirine nazire yazmıştır. Yahya Kemal’in Selimnamesi de Yavuz için yazılmıştır. Girişlerde kelimeler aynı değil ama imajların hareket noktası benzerlik taşır. Yahya Kemal, Yavuz’un Anadoludaki kargaşayı ve dini inşikakı yatıştırmasının semavi bir hesap üzre olduğunu bundan dolayı Yavuz’un görevlendirildiğini söyler ki, Yavuz Sultan Selim’in bir müceddid olduğu kanaati de vardır. Gerçekten onun hizmeti Anadolu’da din birliğini sağlamıştır. Eğer onun yaptıkları olması idi bugün özellikle doğu anadolunun durumu çok farklı olurdu. Şiirin girişinde Yavuz’un celalli mizacına göre ifadeler vardır.
Mehabete mütehaccir misal-i hevl engiz
Hilafete müteali sema-yı kudsiyet (Önder Göçkün, N. K. Ş. s, 27)
Namık Kemal, islamın daha önce uğramış olduğu ayrılıkçı ve tahribkar hareketlerin Yavuz Sayesinde tamir edildiğini , dinin uygulamasını yeniden toparladığını ve toplumu yenilediğini ifade eder. Kemal Bey ibn-i Kemal’e de tarizde bulunur.
Hata değil mi anı Şems-i asra benzetmek
Eğerçi saye-i memdudu sürdü az müddet (s, 28)
İbn-i Kemal’in Yavuz’un saltanatını ikindi güneşinin kısa süreliğine benzetmesini Namık Kemal beğenmez ve hata olarak kabul eder. Yavuz’un saltanatı az sürmüştür ama çok kıymetli bir az süredir, devletin itibarı, coğrafyası, ruhu adeta yenilenmiştir. Topraklar birkaç misline yükselmiş, Osmanlı dünyanın o dönemde en haşmetli ve itibarlı devleti olmuştur.
Kemal Bey de tarihi sever Bediüzzaman da, Namık Kemal’in iki ciltlik müstakil Osmanlı tarihi vardır. Ayırca Yükselme Devrini anlatan Devr-i İstila risalesi vardır. Bediüzzaman, tarihe “maşuka-i vicdanım” diyen Namık Kemal’den farklı olarak “Hakiki vukuatı kaydeden tarih hakikate en güzel şahittir” der. Eserlerinde başarının arkasında duran tarihi örnekleri verir. Bediüzzaman periyodik tarihci değildir, tarihi, İslami ve akaidi, toplumsal prensipleri anlatırken yeri geldiğinde örneklemelerde kullanır. İslam tarihini , peygamberler tarihini insanlığa ışık tutan örnek vakalar olarak kabul eder, gerek ahlaki gerek fenni ilerlemelere peygamber mucizelerini örnek gösterir. Yusuf Kıssa’sını anlatarak ifffet’i anlattığı gibi, Hz Ali ve Hz Aişe arasındaki olayı da tarihte olmadığı bir boyutta anlatır. Hz Ali’nin hilafeti noktasındaki bahiste onun psikolojisinin farkını ortaya koyarak bahsi yorumlar. 19 Mektup isimli eserinde Cenab-ı Peygamberin ASM hayatını mucizelerini, savaşlarını, olaylarını, arkadaşlarını, mücadelesini, çok değişik bir sentezle anlatır. O Bediüzzaman türü çok özel bir tarih anlayışı ile kaleme alınmıştır, bugünkü tarih anlayışı ona göre bir merdiven tırmanmaya benzer. Bediüzzaman’ın tarihi ise bir haritada dolaşır gibidir, onun için çok özel bir zeka ve deha ve toparlayıcı sentezci zeka gerekir. Namık Kemal ‘de tarihi bir ibret aynası olarak kabul eder.
Evrak-ı Perişan isimli eserinde büyük tarihi portreleri verir. Bunlar Yavuz, Fatih, Emir Nevruz, Selahattin-i Eyyübi’dir. Tanpınar’ın yorumuna göre gerileme ve inhilal devrindeki Osmanlıya ders vermek için bu kitap yazılmıştır. Padişahlara siz selefleriniz gibi hareket edin demek ister.Bediüzzaman gerek yönetici gerekse halkın yenilenmesinde çok farklı düşünür.
Namık Kemal, ölünce Süleyman Nazif, babasına haber verir. Babası Namık Kemal hayranıdır. “Millet dedi, millet dedi, millet dedi gitti” der. Namık Kemal milleti eski haşmetli günlerine, hükümdarları büyük hükümdarlara göre düşünmeye çağırır. Ama Bediüzzaman, milleti eleştiri ile yeniden diriltmenin, bu klasik metodun sonuç alanmıyacak bir metod olduğunu görmüştür. Kendinden önceki uygulamalardan. Osmanlı “kaht-ı recül “ yüzünden devlet adamı yokluğundan yıkılışa geçmiştir. Son dönemdeki sadrazamlar ve diğer vükela birçoğu yetersiz adamlardır. Bizde yeni düzenlemeler ve sistemler, hatta rejimler ve partiler adam yetiştirmemiştir. Cumhuriyet kurulmuştur ama büyük oranda memurları özel yetiştirilmiş kişiler değildir, hepsi önceki dönemin kılık değiştirmiş yöneticileridir, Yakup Kadri onların Osmanlı döneminin İstanbul hükümetinin adamları olduğunu söyler. Yakup Kadri yeni tipler üretmek istemişse de kültürü parçalanmış insan tipleri ortaya koymuştur. Kafalarında din kültür sanat edebiyat tarih birliği olmayan yapay tiplerdin bütün ortaya konan tipler. Halide Edip birazcık canlı tipler ortaya koymuştur. Sinekli Bakkal daki tipleri gibi. Bediüzzaman büyük dehası ile böyle toplama ve boyama türü adam tipinin yerine yeni bir senteze varmış kafasında din milliyet dengesi olan, tarih, din, edebiyat, felsefe ve sanata açık tipler ortaya koymak istemiştir. Eserlerinde Üç bine yakın sanattan, estetikten, felsefeden kaynaklanan kelime kullanan bir adamın topluma sanata dini çevrelere verdiği mezaj daha anlaşılmıştır denemez. O hala bir eksenin etrafında yorumlanır. Bu yüzden Bediüzzaman’ın risale okumaları, okumaya teşviki yeni bir nesli dersanelerde üretmek içindir ve bunu büyük oranda başarmıştır. Tıpkı Mevlana hazretleri gibi, tıpkı Nakşi ve Kadiri , Şazeli dergahları gibi bir insan tipi üretmiştir. Bunlar istiklal harbinde büyük roller üstlenmiştir, ama daha sonra sistem bu adamları bir kenara itmiş hatta zararlı görmüştür.
Bediüzzaman özellikle eserlerinde ve mektuplarında, ikili yazışmalarında bu insan tipinin kurmak için çabalar, onlar arasındaki ilişkileri rabbani , nurani , ictimai yapılanmaya doğdu iter. Namık Kemal ve onlarca tip inşa edenlerin yapaylıklarını görmüş en ideal olanı yapmıştır. Namık Kemal ile bu yüzden aralarında büyük mesafe vardır. Namık Kemal vatan millet hürriyet, adalet, gibi kavramları yüceltmiştir, ama bozulmuş deşejenere olmuş bir muhitte bunları cilalamak bir şey yapmak olmamıştır. Bediüzzaman her zaman bu tipi tohumdan almış ortaya insan tipleri çıkarmıştır. Bediüzzaman’ın ortaya çıkardığı tiplerin büyük bir tarihi zaruret olduğu Namık Kemal’den, Nazım Hikmet’e kadar bütün toplumsal düşünen insanların insan tipleri üretmekteki başarısızlıklarından sonra ortaya çıkar, böyle bir mukayese onun ne kadar harika bir deha olduğunu gösterir. Yüz elli yıldır milliyetçiler, solcular, liberaller sadece kavga ediyor, ama ideal bir tipi hazırlayan toprağı suyu, havayı ortaya koymadıklarından kavga yukarıda cereyan ediyor, devlet yüzeli yılda çöküşün eşiğine geliyor, işte Bediüzzaman’ın yaptığı yapılamayanı görüp ortaya ideali çıkarmaktır ve bu büyük oranda başarılmıştır.
Bediüzzaman ve Namık Kemal ‘in ortak noktalarından biri zulüme uğramalarıdır, zulüm ve kahır çekmeleridir. Haşim’in ölmek üzerine bir şiiri vardır. Şair gördüğü zulmü, anlayışsızlığı, kahrı bir şiir ile şiirsel bir intihar ile ifade eder:
Firaz-ı zirve-i kahra vararak
Oradan, oradan
Düşüp ölmek istiyorum
Cevf-i ye’s-i aşinay-ı hüsrana
Kahrın zirvesine çıkıp oradan ümitsizliğe aşina hüsran çukuruna boşluğuna düşüp ölmek istiyor, şiirdeki şahıs. O veya Haşim. Daha sonra gün battığı bir vakitte , bütün sistemi bir kanlı gömlek gibi arkasına alıp intihar etme sözünü duymadan oradan sistemle birlikte ölmek istiyor. Şairi bu baskı ve zulüm büyük bir şair yapmıştır, onun hissettiği mana derinliğini kimse hissetmemiştir.
Zülüm ve aşağılanmak zatında çok kötü bir durumdur. Büyük insanlar zulümden , baskıdan istifade etmiş ve eserlerinin madeni yapmışlardır. Psikanalizde baskı ve bastırma diye iki terim vardır. Baskı başkası tarafından yapılan, bastırma ise kişi tarafından yapılan bir eylemdir. Her ikisi de kişide yeni duyarlılıkları ortaya çıkarır, insan zihni üzerinde istekler, hayal, beklentilerin baskısı vardır. Bunlar kişi tarafından zevklere dönüştürülürse şahıs elindeki birikmiş enerjiyi boşa harcar, ama onu düzenli bir irade ile idare ederse sanata dönüşür, araştırmaya dönüşür, ilme dönüşür.
Bediüzzaman’ın Afyon hapsi büyük bir zulme sahnedir. 1947 yılında başlamıştır Afyon hapsi. Her safhası zulüm doludur. Faytonla kıra çıktığında dört beş gün müddetince beş tayyare tarafından takib ediliyor. (Tarihçe-i Hayat, 528) Denizli hapsinde bir ayda çektiği sıkıntıyı Afyon hapsinde bir günde çekmiştir. Kendisine bütün bütün kanunsuz muameleler yapılmıştır. Hapishanede tam yirmi ay kışın çok soğuk olan gayr-i muntazam bir koğuş içinde yalnız bırakılarak tecrid-i mutlak içinde imha olunmasına intizar edilmiştir. Kışın en şiddetli günlerinde hapishane pencerelerinin iki milim buz tuttuğu zamanlarda zehir verilmiş, ihtiyar çok hasta haliyle, aylarca ıstırap çektirilmiştir, ihtiyar çok hasta haliyle aylarca ıstırap çektirilmiştir. Mübarek yatağında bir taraftan bir tarafa dönemeyecek bir hale geldiği zamanlarda bile hizmetine , bir talebesi olsun müsaade edilmemiştir. O korkunç şerait altında kendi kendine ölüp gitmesi beklenmiştir. (Tarihçe-i Hayat, 532)
Bu zülmü nasıl idare etmiştir, bakalım. Ölüm döşeğinde iken fırsat bulup ziyaretine varabilen bir talebesine şöyle demiştir: “Belki hayatta kalamayacağım, bütün mevcudiyetim vatan, millet, geçlik ve Alem-i İslam ve beşerin ebedi refah ve saadeti uğruna feda olsun. Ölürsem dostlarım intikamımı almasınlar.” (Tarihçe-i Hayat, 532) Zülmün enerjiye dönüşmesi böyle işte, Bediüzzaman bu noktada doğmuş.
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.