- Bu konu 12 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
12 Mayıs 2011: 12:07 #671371
Anonim
On Dokuzuncu Söz Risalet-i Ahmediyeye dairdir وَمَا مَدَحْتُ مُحَمَّداً بِمَقَالَتِى وَلٰكِنْ مَدَحْتُ مَقَالَتِى بِمُحَمَّدٍ عَلَيْهِ الصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ
1
Evet, şu Söz güzeldir. Fakat onu güzelleştiren, güzellerin güzeli olan evsâf-ı Muhammediyedir.
On Dört Reşahâtı tazammun eden On Dördüncü Lem’anınBİRİNCİ REŞHASI
2 Rabbimizi bize tarif eden üç büyük, küllî muarrif var: Birisi şu kitab-ı kâinattır ki, bir nebze şehadetini on üç Lem’a ile Arabî Nur Risalesinden On Üçüncü Dersten işittik. Birisi şu kitab-ı kebîrin âyet-i kübrâsı olan Hâtemü’l-Enbiyâ Aleyhissalâtü Vesselâmdır. Birisi de Kur’ân-ı Azîmüşşandır. Şimdi, şu ikinci burhan-ı nâtıkı olan Hâtemü’l-Enbiyâ Aleyhissalâtü Vesselâmı tanımalıyız, dinlemeliyiz.Evet, o burhanın şahs-ı mânevîsine bak:
Sath-ı arz bir mescid, Mekke bir mihrap, Medine bir minber; o burhan-ı bâhir olan Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm bütün ehl-i imana imam, bütün insanlara hatip, bütün enbiyaya reis, bütün evliyaya seyyid, bütün enbiya ve evliyadan mürekkep bir halka-i zikrin serzâkiri; bütün enbiya hayattar kökleri, bütün evliya tarâvettar semereleri bir şecere-i nuraniyedir ki, herbir dâvâsını, mu’cizatlarına
[NOT]Dipnot-1 “Ben sözlerimle Muhammed’i (a.s.m.) övmüş olmadım; aslında sözlerimi Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmla övmüş ve güzelleştirmiş oldum.” İmam Rabbânî, Mektubat, 1:58.
Dipnot-2 Bu risalenin yeri için bk. Mesnevî-i Nuriye, Nokta Risalesi, Nurun İlk Kapısı, On Dördüncü Ders, On Dördüncü Lem’a.[/NOT]
Arabî: Arapça Hâtemü’l-Enbiyâ: peygamberlerin sonuncusu olan Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. n-b-e) Kur’ân-ı Azimüşşan: şanı yüce Kur’ân Medine: (bk. bilgiler) Mekke: (bk. bilgiler) Risalet-i Ahmediye: Hz. Muhammed’in peygamberliği, elçiliği (bk. r-s-l; ḥ-m-d) aleyhissalâtü vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) burhan: delil burhan-ı bâhir: açık delil burhan-ı nâtık: konuşan delil ehl-i iman: iman edenler (bk. e-m-n) enbiya: peygamberler (bk. n-b-e) evliya: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y) evsâf-ı Muhammediye: Hz. Muhammed’in (a.s.m.) vasıfları, özellikleri (bk. v-ṣ-f; ḥ-m-d) halka-i zikir: zikir halkası hatip: hitap eden, konuşan (bk. ḫ-ṭ-b) hayattar: canlı (bk. ḥ-y-y) kitab-ı kebîr: büyük kitap, kâinat (bk. k-t-b; k-b-r) kitab-ı kâinat: kâinat kitabı (bk. k-t-b; k-v-n) küllî: geniş, kapsamlı (bk. k-l-l) lem’a: parıltı mihrap: imamın cemaate namaz kıldırdığı yer minber: hutbe okunan yer muarrif: tanıtıcı, tarif edici (bk. a-r-f) mürekkep: –den oluşmuş nebze: az miktar reşahât: sızıntılar, damlalar reşha: sızıntı, damla sath-ı arz: yeryüzü semere: meyve serzâkir: zikredenlerin başı seyyid: efendi tarâvettar: tap taze tazammun: içine alma âyet-i kübrâ: en büyük delil (bk. k-b-r) şahs-ı mânevî: mânevî şahıs (bk. a-n-y) şecere-i nuraniye: nurlu ağaç (bk. n-v-r) şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d) 12 Mayıs 2011: 12:10 #791340Anonim
istinat eden bütün enbiya ve kerametlerine itimat eden bütün evliya tasdik edip imza ediyorlar.
Zira, o Lâ ilâhe illâllah der, dâvâ eder. Bütün sağ ve sol, yani mazi ve müstakbel taraflarında saf tutan o nuranî zâkirler, aynı kelimeyi tekrar ederek, icmâ ile, mânen Sadakte ve bilhakkı natakte derler.
Hangi vehmin haddi var ki, böyle hesapsız imzalarla teyid edilen bir müddeâya parmak karıştırsın?
İKİNCİ REŞHA
O nuranî burhan-ı tevhid, nasıl ki iki cenâhın icmâ ve tevatürüyle teyid ediliyor. Öyle de, Tevrat ve İncil gibi kütüb-ü semâviyeninHAŞİYE-1 yüzler işârâtı
1 ve irhâsâtın binler rumuzâtı
2 ve hâtiflerin meşhur beşârâtı ve kâhinlerin mütevatir şehâdâtı
3 ve şakk-ı kamer
4 gibi binler mu’cizâtının delâlâtı ve şeriatın hakkaniyeti ile teyid ve tasdik ettikleri gibi, zâtında gayet kemâldeki ahlâk-ı hamîdesi ve vazifesinde nihayet hüsnündeki secâyâ-yı gàliyesi ve kemâl-i emniyeti ve kuvvet-i imanını ve gayet itminanını ve nihayet vüsukunu gösteren fevkalâde takvâsı, fevkalâde ubûdiyeti, fevkalâde ciddiyeti, fevkalâde metaneti, dâvâsında nihayet derecede sadık olduğunu güneş gibi âşikâre gösteriyor.ÜÇÜNCÜ REŞHA
Eğer istersen, gel, Asr-ı Saadete, Ceziretü’l-Araba gideriz. Hayalen olsun, onu vazife başında görüp ziyaret ederiz.
[NOT]Haşiye-1 Hüseyin-i Cisrî Risale-i Hamidiye’sinde yüz on dört işârâtı o kitaplardan çıkarmıştır. Tahriften sonra bu kadar bulunsa, elbette daha evvel çok tasrihat varmış.
Dipnot-1 bk. Mektûbat, On Dokuzuncu Mektup, On Altıncı İşaret, Birinci Kısım.
Dipnot-2 bk. Mektûbât, On Dokuzuncu Mektup, On Altıncı İşaret, Üçüncü Kısım.
Dipnot-3 bk. Mektûbât, On Dokuzuncu Mektup, On Altıncı İşaret, İkinci Kısım.
Dipnot-4 bk. Mektûbât, On Dokuzuncu Mektup, On Yedinci İşaret.[/NOT]
Asr-ı Saadet: Peygamberimizin (a.s.m.) yaşadığı dönem, mutluluk asrı Ceziretü’l-Arap: (bk. bilgiler) Hüseyin-i Cisrî: (bk. bilgiler) Lâ ilâhe illâllah: Allah’tan başka ilâh yoktur (bk. e-l-h) ahlâk-ı hamîde: övülmüş, güzel ahlâk (bk. ḫ-l-ḳ; ḥ-m-d) beşârât: müjdeler burhan-ı tevhid: Cenab-ı Allah’ın birlik delili (bk. v-ḥ-d) cenâh: taraf, yön delâlât: delil olmalar, işaretler enbiya: peygamberler (bk. n-b-e) evliya: veliler, Allah’ın sevgili kulları (bk. v-l-y) fevkalâde: olağanüstü hakkaniyet: doğruluk (bk. ḥ-ḳ-ḳ) haşiye: dipnot, açıklayıcı not hâtif: gelecekten haber veren cinnî hüsün: güzellik (bk. ḥ-s-n) icmâ: fikir birliği (bk. c-m-a) irhâsât: Peygamberimizde (a.s.m.) peygamber olmadan önce görülen olağanüstü haller ve hadiseler istinat eden: dayanan (bk. s-n-d) itimat: dayanma, güvenme itminan: tam kanaatle inanma işârât: işaretler kemâl: mükemmellik, kusursuzluk (bk. k-m-l) kemâl-i emniyet: güvenilirliğin mükemmelliği (bk. k-m-l; e-m-n) keramet: Allah’ın bir ikramı olarak, veli kullarda görünen olağanüstü haller (bk. k-r-m) kuvvet-i iman: imanın kuvveti (bk. e-m-n) kâhin: gelecekten haber veren kimse kütüb-ü semâviye: vahye dayanan mukaddes kitaplar (bk. k-t-b; s-m-v) mazi: geçmiş zaman metanet: sağlamlık, kararlılık mu’cizât: mu’cizeler (bk. a-c-z) mânen: mânevî olarak (bk. a-n-y) müddeâ: iddia edilen şey müstakbel: gelecek zaman mütevatir: yalan üzerinde birleşmeleri mümkün olmayan topluluğun naklettiği haber nuranî: nurlu, parlak (bk. n-v-r) reşha: sızıntı, damla rumuzât: remizler, işaretler sadakte ve bilhakkı natakte: “Doğru söyledin ve hakkı konuştun” (bk. ṣ-d-ḳ; ḥ-ḳ-ḳ) sadık: doğru (bk. ṣ-d-ḳ) secâyâ-yı gàliye: çok kıymetli ve yüksek huylar tahrif: değiştirme, bozma takva: Allah’ın emir ve yasaklarına titizlikle uyma (bk. v-ḳ-y) tasdik: doğrulama (bk. ṣ-d-ḳ) tasrihat: açık şekilde anlatımlar tevatür: çeşitli kanallardan gelen ve doğruluğu kesin olarak kanıtlanan haber teyid: destekleme ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d) vehm: zan, kuruntu vüsuk: doğruluk, güvenilirlik zâkir: zikredenler, Allah’ı ananlar âşikâre: açıkça şakk-ı kamer: Ay’ın ikiye bölünmesi mu’cizesi şehâdat: şahitlikler, tanıklıklar (bk. ş-h-d) şeriat: İlahî kanun, İslâmiyet (bk. ş-r-a) 12 Mayıs 2011: 12:13 #791341Anonim
İşte, bak: Hüsn-ü sîret ve cemâl-i suretle mümtaz bir zâtı görüyoruz ki, elinde mu’ciznümâ bir kitap, lisanında hakaik-âşinâ bir hitap, bütün benî Âdeme, belki cin ve inse ve meleğe, belki bütün mevcudata karşı bir hutbe-i ezeliyeyi tebliğ ediyor. Sırr-ı hilkat-i âlem olan muammâ-i acibânesini hal ve şerh edip ve sırr-ı kâinat olan tılsım-ı muğlâkını fetih ve keşfederek, bütün mevcudattan sorulan, bütün ukulü hayret içinde meşgul eden üç müşkül ve müthiş sual-i azîm olan “Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?” suallerine mukni, makbul cevap verir.
DÖRDÜNCÜ REŞHA
Bak, öyle bir ziya-yı hakikat neşreder ki, eğer onun o nuranî daire-i hakikat-i irşadından hariç bir surette kâinata baksan, elbette kâinatın şeklini bir matemhane-i umumî hükmünde ve mevcudatı birbirine ecnebî, belki düşman ve câmidâtı dehşetli cenazeler ve bütün zevilhayatı zevâl ve firakın sillesiyle ağlayan yetimler hükmünde görürsün.
Şimdi bak, onun neşrettiği nur ile, o matemhane-i umumî, şevk u cezbe içinde bir zikirhaneye inkılâp etti. O ecnebî, düşman mevcudat, birer dost ve kardeş şekline girdi. O câmidât-ı meyyite-i sâmite, birer mûnis memur, birer musahhar hizmetkâr vaziyetini aldı. Ve o ağlayıcı ve şekvâ edici, kimsesiz yetimler, birer tesbih içinde zâkir veya vazife paydosundan şâkir suretine girdi.
BEŞİNCİ REŞHA
Hem o nur ile, kâinattaki harekât, tenevvüat, tebeddülât, tagayyürat, mânâsızlıktan ve abesiyetten ve tesadüf oyuncaklığından çıkıp, birer mektubat-ı Rabbâniye, birer sahife-i âyât-ı tekvîniye, birer merâyâ-yı esmâ-i İlâhiye ve âlem dahi bir kitab-ı hikmet-i Samedâniye mertebesine çıktılar.
Hem insanı bütün hayvânâtın mâdûnuna düşüren hadsiz zaaf ve aczi, fakr ve ihtiyâcâtı ve bütün hayvanlardan daha bedbaht eden, vasıta-ı nakl-i hüzün ve
abesiyet: faydasızlık, gayesizlik acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z) bedbaht: talihsiz, bahtsız benî Âdem: Âdemoğulları, insanlar cemâl-i suret: görünüş güzelliği (bk. c-m-l; ṣ-v-r) cin ve ins: cinler ve insanlar câmidât: cansızlar câmidât-ı meyyite-i sâmite: suskun, ölü ve cansız varlıklar daire-i hakikat-ı irşad: doğru yolu gösteren hakikat dairesi (bk. ḥ-ḳ-ḳ; r-ş-d) dehşetli: korkunç, ürküntü ecnebî: yabancı fetih: açma firak: ayrılık (bk. f-r-ḳ) hakaik-âşinâ: gerçekleri bilen (bk. ḥ-ḳ-ḳ) harekât: hareketler hayvânât: hayvanlar hutbe-i ezeliye: ezelî hutbe (bk. ḫ-ṭ-b; e-z-l) hüsn-ü sîret: ahlâk güzelliği (bk. ḥ-s-n) ihtiyâcât: ihtiyaçlar (bk. ḥ-v-c) inkılâp: dönüşme keşfetmek: gizli birşeyi ortaya çıkarmak (bk. k-ş-f) kitab-ı hikmet-i Samedâniye: Samed olan Allah’ın hikmetli kitabı (bk. k-t-b; ḥ-k-m; ṣ-m-d) kâinat: evren, yaratılmış her şey (bk. k-v-n) lisan: dil makbul: kabul gören matemhane-i umumî: herkesin yas tuttuğu yer mektubat-ı Rabbâni: Rabbânî mektuplar, İlâhî mesajlar (bk. k-t-b; r-b-b) merâyâ-yı esmâ-i İlâhiye: İlâhî isimlerin aynaları (bk. s-m-v; e-l-h) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) muammâ-i acibâne: hayret verici, bilinmeyen iş mukni: ikna edici musahhar: boyun eğen mu’ciznümâ: mu’cize gösteren (bk. a-c-z) mâdûn: aşağı, alt derece mûnis: canayakın, sevimli mümtaz: seçkin müşkül: zor neşretmek: yaymak nuranî: nurlu, parlak (bk. n-v-r) reşha: sızıntı, damla sahife-i âyât-ı tekvîniye: yaratılışa ait delillerin sahifesi (bk. k-v-n) sual-i azîm: büyük soru (bk. a-z-m) suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) sırr-ı hilkat-i âlem: âlemin yaratılış sırrı (bk. ḫ-l-ḳ; a-l-m) sırr-ı kâinat: evrenin sırrı (bk. k-v-n) tagayyürat: başkalaşmalar tebeddülât: değişimler tebliğ etmek: bildirmek (bk. b-l-ğ) tenevvüat: çeşitlenmeler tesbih: Allah’ı yüce şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ) tılsım-ı muğlâk: anlaşılması zor sır ukul: akıllar vasıta-ı nakl-i hüzün ve elem ve gam: üzüntü, acı ve sıkıntı nakleden vasıta zaaf: zayıflık zevilhayat: canlılar (bk. ḥ-y-y) zevâl: sona erme (bk. z-v-l) zikirhane: zikir edilen yer ziya-yı hakikat: hakikat ışığı (bk. ḥ-ḳ-ḳ) zâkir: zikreden şekvâ: şikayet şerh etmek: açıklamak şevk u cezbe: şiddetli arzu ve istek ve kendinden geçme şâkir: şükreden (bk. ş-k-r) 12 Mayıs 2011: 12:15 #791342Anonim
elem ve gam olan aklı o nurla nurlandığı vakit, insan bütün hayvanat, bütün mahlûkat üstüne çıkar. O nurlanmış acz, fakr, akıl ile, niyaz ile nazenin bir sultan ve fîzar ile nazdar bir halife-i zemin olur.
Demek o nur olmazsa kâinat da, insan da, hattâ herşey dahi hiçe iner. Evet, elbette böyle bedî bir kâinatta böyle bir zat lâzımdır. Yoksa kâinat ve eflâk olmamalıdır.
ALTINCI REŞHA
İşte, o zat, bir saadet-i ebediyenin muhbiri, müjdecisi, bir rahmet-i bînihâyenin kâşifi ve ilâncısı ve saltanat-ı Rububiyetin mehâsininin dellâlı, seyircisi ve künûz-u esmâ-i İlâhiyenin keşşâfı, göstericisi olduğundan, böyle baksan-yani ubûdiyeti cihetiyle-onu bir misal-i muhabbet, bir timsal-i rahmet, bir şeref-i insaniyet, en nuranî bir semere-i şecere-i hilkat göreceksin. Şöyle baksan—yani risaleti cihetiyle—bir burhan-ı hak, bir sirac-ı hakikat, bir şems-i hidayet, bir vesile-i saadet görürsün.
İşte, bak: Nasıl berk-i hâtıf gibi, onun nuru şarktan garbı tuttu. Ve nısf-ı arz ve hums-u beşer, onun hediye-i hidayetini kabul edip hırz-ı can etti. Bizim nefis ve şeytanımıza ne oluyor ki, böyle bir zâtın bütün dâvâlarının esası olan Lâ ilâhe illâllah’ı, bütün meratibiyle beraber kabul etmesin?
YEDİNCİ REŞHA
İşte, bak: Şu cezire-i vâsiada vahşî ve âdetlerine mutaassıp ve inatçı muhtelif akvâmı, ne çabuk âdât ve ahlâk-ı seyyie-i vahşiyânelerini def’aten kal’ ve ref’ ederek, bütün ahlâk-ı hasene ile teçhiz edip bütün âleme muallim ve medenî ümeme üstad eyledi. Bak, değil zahirî bir tasallut, belki akılları, ruhları, kalbleri, nefisleri fetih ve teshir ediyor. Mahbub-u kulûb, muallim-i ukul, mürebbi-i nüfus, sultan-ı ervah oldu.
Lâ ilâhe illâllah: Allah’tan başka ilâh yoktur (bk. e-l-h) acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z) ahlâk-ı hasene: güzel ahlâk (bk. ḫ-l-ḳ; ḥ-s-n) ahlâk-ı seyyie-i vahşiyâne: ilkel ve kötü ahlâk (bk. ḫ-l-ḳ) akvâm: kavimler bedî: eşsiz güzel (bk. b-d-a) berk-i hâtıf: göz kamaştıran şimşek burhan-ı hak: hakkın delili (bk. ḥ-ḳ-ḳ) cezire-i vâsia: geniş yarımada def’aten: birden bire dellâl: ilancı, duyurucu eflâk: felekler, âlemler fakr: fakirlik, ihtiyaç hali (bk. f-ḳ-r) fîzar: ağlayıp inleme garp: batı halife-i zemin: yeryüzü halifesi (bk. ḫ-l-f) hayvanat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) hediye-i hidayet: hak ve doğru yol hediyesi (bk. h-d-y) hums-u beşer: insanlığın beşte biri hırz-ı can etmek: bağrına basıp canı gibi korumak kal’ ve ref’ etmek: söküp kaldırmak kâinat: evren, yaratılmış her şey (bk. k-v-n) kâşif/keşşâf: keşfedici, açığa çıkarıcı (bk. k-ş-f) künûz-u esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimlerinin hazineleri (bk. s-m-v; e-l-h) mahbub-u kulûb: kalplerin sevgilisi (bk. ḥ-b-b) mahlûkat: yaratılmışlar (bk. ḫ-l-ḳ) mehâsin: güzellikler (bk. ḥ-s-n) meratib: mertebeler, dereceler misal-i muhabbet: sevgi misali (bk. m-s̱-l; ḥ-b-b) muallim: öğretmen (bk. a-l-m) muallim-i ukul: akılların öğretmeni (bk. a-l-m) muhbir: haberci mutaassıp: tutucu, inanç veya geleneklerine aşırı derecede bağlı mürebbi-i nüfus: nefislerin terbiyecisi (bk. r-b-b; n-f-s) nazdar: nazlı nazenin: ince, duyarlı, nazlı nefis: insanı maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet (bk. n-f-s) niyaz: dua, yalvarma nur: ışık, aydınlık (bk. n-v-r) nuranî: nurlu, parlak (bk. n-v-r) nısf-ı arz: yeryüzünün yarısı rahmet-i bînihâye: sonsuz rahmet (bk. r-ḥ-m) risalet: peygamberlik (bk. r-s-l) saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d) saltanat-ı Rububiyet: Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. s-l-ṭ; r-b-b) semere-i şecere-i hilkat: yaratılış ağacının meyvesi (bk. ḫ-l-ḳ) sirac-ı hakikat: hakikatın ışığı (bk. ḥ-ḳ-ḳ) sultan-ı ervah: ruhların sultanı (bk. s-l-ṭ; r-v-h) tasallut: sataşma teshir: boyun eğdirme teçhiz etmek: donatmak timsal-i rahmet: rahmet örneği (bk. m-s̱-l; r-ḥ-m) ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d) vesile-i saadet: mutluluk vesilesi zahirî: görünürdeki (bk. ẓ-h-r) âdât: âdetler ümem: milletler şark: doğu şems-i hidayet: hak ve doğru yol güneşi (bk. h-d-y) şeref-i insaniyet: insanlığın şerefi 12 Mayıs 2011: 12:21 #791345Anonim
SEKİZİNCİ REŞHA
Bilirsin ki, sigara gibi küçük bir âdeti, küçük bir kavimde, büyük bir hâkim, büyük bir himmetle, ancak daimî kaldırabilir. Halbuki, bak: Bu zat, büyük ve çok âdetleri, hem inatçı, mutaassıp, büyük kavimlerden, zahirî küçük bir kuvvetle, küçük bir himmetle, az bir zamanda ref edip, yerlerine öyle secâyâ-yı âliyeyi—ki dem ve damarlarına karışmış derecede sabit olarak—vaz ve tesbit eyliyor. Bunun gibi daha pek çok harika icraatı yapıyor.
İşte, şu Asr-ı Saadeti görmeyenlere, Ceziretü’l-Arabı gözlerine sokuyoruz. Haydi, yüzer feylesofu alsınlar, oraya gitsinler, yüz sene çalışsınlar! O zâtın o zamana nisbeten bir senede yaptığının yüzden birisini acaba yapabilirler mi?
DOKUZUNCU REŞHA
Hem bilirsin: Küçük bir adam, küçük bir haysiyetle, küçük bir cemaatte, küçük bir meselede, münazaralı bir dâvâda, hicapsız, pervâsız, küçük fakat hacâlet-âver bir yalanı, düşmanları yanında hilesini hissettirmeyecek derecede teessür ve telâş göstermeden söyleyemez.
Şimdi bak bu zâta: Pek büyük bir vazifede, pek büyük bir vazifedar, pek büyük bir haysiyetle, pek büyük emniyete muhtaç bir halde, pek büyük bir cemaatte, pek büyük husumet karşısında, pek büyük meselelerde, pek büyük dâvâda, pek büyük bir serbestiyetle, bilâpervâ, bilâtereddüt, bilâhicap, telâşsız, samimî bir safvetle, büyük bir ciddiyetle, hasımlarının damarlarına dokunduracak şedit, ulvî bir surette söylediği sözlerinde hiç hilâf bulunabilir mi? Hiç hile karışması mümkün müdür? Kellâ!
1 اِنْ هُوَ اِلاَّ وَحْىٌ يُوحٰى Evet, hak aldatmaz, hakikatbîn aldanmaz. Hak olan mesleği hileden müstağnîdir, Hakikatbînin gözüne hayalin ne haddi var ki hakikat görünsün, aldatsın?ONUNCU REŞHA
İşte, bak: Ne kadar merak-âver, ne kadar cazibedar, ne kadar lüzumlu, ne kadar dehşetli hakaikı gösterir ve mesâili ispat eder. Bilirsin ki, en ziyade insanı tahrik eden meraktır. Hattâ, eğer sana denilse, “Yarı ömrünü, yarı malını versen, Kamerden ve Müşteriden biri gelir, Kamerde ve Müşteride ne var, ne yok, ahvâlini
[NOT]Dipnot-1 “Onun sözü, kendisine vahyolunandan başka birşey değildir.” Necm Sûresi, 53:4.[/NOT]
Asr-ı Saadet: Peygamberimizin yaşadığı dönem, mutluluk asrı Ceziretü’l-Arab: (bk. bilgiler) Müşteri: Jüpiter gezegeni bilâhicap: utanmaksızın (bk. lâ) bilâpervâ: korkmadan (bk. lâ) bilâtereddüt: tereddütsüz (bk. lâ) cazibedar: çekici dem: kan emniyet: güven (bk. e-m-n) feylesof: filozof, felsefeci hacâlet-âver: utanç verici hak: doğru, gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakaik: gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikatbîn: doğru görüşlü (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hasım: düşman haysiyet: şeref, itibar hicapsız: utanmadan hilâf: aykırılık, terslik himmet: ciddî gayret husumet: düşmanlık (bk. lâ) hâkim: idareci (bk. ḥ-k-m) kellâ: asla öyle değil merak-âver: merak verici mesâil: meseleler (bk. m-s̱-l) mutaassıp: tutucu münazaralı: tartışmalı (bk. n-ẓ-r) müstağnî: ihtiyaç duymayan (bk. ğ-n-y) nisbeten: kıyasla, oranla (bk. n-s-b) pervâsız: korkmadan, çekinmeden ref etmek: kaldırmak safvet: paklık, temizlik (bk. ṣ-f-y) secâyâ-yı âliye: yüksek ve güzel huylar, yüksek karakter tahrik eden: harekete geçiren Kamer teessür: üzüntü ulvî: yüce vaz etmek: koymak, yerleştirmek zahirî: görünürde (bk. ẓ-h-r) şedit: şiddetli 12 Mayıs 2011: 12:26 #791351Anonim
sana haber verecek. Hem doğru olarak senin istikbalini ve başına ne geleceğini doğru olarak haber verecek”; merakın varsa, vereceksin.
Halbuki, şu zat öyle bir Sultanın ahbârını söylüyor ki, memleketinde Kamer, bir sinek gibi, bir pervane etrafında döner. O Arz olan o pervane ise, bir lâmba etrafında pervaz eder. Ve o Güneş olan lâmba ise, o Sultanın binler menzillerinden bir misafirhanesinde, binler misbahlar içinde bir lâmbasıdır.
Hem öyle acaip bir âlemden hakikî olarak bahsediyor ve öyle bir inkılâptan haber veriyor ki, binler küre-i arz bomba olsa, patlasalar, o kadar acip olmaz. Bak, onun lisanında اِذَا السَّمَاۤءُ انْفَطَرَتْ اَلْقَارِعَةُ
1 اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ gibi sûreleri işit. Hem öyle bir istikbalden doğru olarak haber veriyor ki, şu dünyevî istikbal ona nisbeten bir katre serap hükmündedir.Hem öyle bir saadetten pek ciddî olarak haber veriyor ki, bütün saadet-i dünyeviye ona nisbeten bir berk-i zâilin bir şems-i sermede nisbeti gibidir.
ON BİRİNCİ REŞHA
Böyle acip ve muammâ-âlûd şu kâinatın perde-i zahiriyesi altında, elbette ve elbette böyle acaip bizi bekliyor. Böyle acaibi haber verecek, böyle harika ve fevkalâde mu’ciznümâ bir zat lâzımdır.
Hem bu zâtın gidişatından görünüyor ki, o görmüş ve görüyor ve gördüğünü söylüyor.Hem bizi nimetleriyle perverde eden şu semâvât ve arzın İlâhı bizden ne istiyor, marziyâtı nedir; pek sağlam olarak bize ders veriyor.
Hem bunlar gibi daha pek çok merak-âver, lüzumlu hakaikı ders veren bu zâta karşı herşeyi bırakıp ona koşmak, onu dinlemek lâzım gelirken, ekser insanlara ne olmuş ki, sağır olup kör olmuşlar, belki divane olmuşlar ki bu hakkı görmüyorlar, bu hakikati işitmiyorlar, anlamıyorlar?
ON İKİNCİ REŞHA
İşte, şu zat, şu mevcudat Hâlıkının vahdâniyetinin hakkaniyeti derecesinde hak bir burhan-ı nâtık, bir delil-i sadık olduğu gibi, haşrin ve saadet-i ebediyenin dahi bir burhan-ı katıı, bir delil-i sâtııdır. Belki, nasıl ki o zat, hidayetiyle saadet-i
[NOT]Dipnot-1 “Güneş dürülüp toplandığında…” Tekvir Sûresi, 81:1 • “Gök yarıldığı zaman…” İnfitar Sûresi, 82:1 • “Çarpacak olan felâket…” Kària Sûresi, 101:1.[/NOT]
Arz: Dünya Hâlık: yaratıcı Allah (bk. ḫ-l-ḳ) Kamer: Ay Sultan: otorite, kudret ve egemenlik sahibi olan Allah (bk. s-l-ṭ) ahbâr: haberler ahvâl: haller, durumlar arz: yeryüzü berk-i zâil: bir an parlayıp yok olan şimşek burhan-ı katı: sağlam delil burhan-ı nâtık: konuşan delil delil-i sadık: doğru delil (bk. ṣ-d-ḳ) delil-i sâtı: parlak delil ekser: çoğunluk (bk. k-s̱-r) hakaik: gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakkaniyet: doğruluk (bk. ḥ-ḳ-ḳ) haşir: öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r) hidayet: hak ve doğru yolda oluş (bk. h-d-y) inkılâp: değişim, dönüşüm istikbal: gelecek katre: damla kâinat: evren, yaratılmış her şey (bk. k-v-n) küre-i arz: yerküre, dünya marziyât: Allah’ın rızasına uygun işler menzil: mekan, yer (bk. n-z-l) merak-âver: merak verici mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) misbah: lamba muammâ-âlûd: anlaşılması zor ve karışık mu’ciznümâ: mu’cize gösteren (bk. a-c-z) nisbet: kıyas, oran (bk. n-s-b) nisbeten: kıyasla (bk. n-s-b) perde-i zahiriye: görünürdeki perde (bk. ẓ-h-r) pervaz etmek: uçmak perverde etmek: beslemek saadet: mutluluk saadet-i dünyeviye: dünyaya ait mutluluk saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d) semâvat: gökler (bk. s-m-v) serap: göz aldanması vahdâniyet: birlik (bk. v-ḥ-d) şems-i sermed: devamlı ve sürekli güneş 12 Mayıs 2011: 16:36 #791391Anonim
ebediyenin sebeb-i husulü ve vesile-i vusulüdür; öyle de, duasıyla, niyazıyla o saadetin sebeb-i vücudu ve vesile-i icadıdır. Haşir meselesinde geçen
1 şu sırrı, makam münasebetiyle tekrar ederiz.
İşte, bak: O zat öyle bir salât-ı kübrâda dua ediyor ki, güya şu cezire, belki arz, onun azametli namazıyla namaz kılar, niyaz eder.Bak, hem öyle bir cemaat-i uzmâda niyaz ediyor ki, güya benî Âdemin zaman-ı Âdemden asrımıza, kıyamete kadar bütün nuranî, kâmil insanlar, ona ittibâ ile iktidâ edip duasına âmin diyorlar.
Hem bak, öyle bir hâcet-i âmme için dua ediyor ki, değil ehl-i arz, belki ehl-i semâvât, belki bütün mevcudat, niyazına, “Evet, yâ Rabbenâ, ver, biz dahi istiyoruz” deyip iştirak ediyorlar.Hem öyle fakirâne, öyle hazinâne, öyle mahbubâne, öyle müştakâne, öyle tazarrukârâne niyaz ediyor ki, bütün kâinatı ağlattırıyor, duasına iştirak ettiriyor.
Bak, hem öyle bir maksat, öyle bir gaye için dua ediyor ki, insanı ve âlemi, belki bütün mahlûkatı esfel-i sâfilînden, sukuttan, kıymetsizlikten, faidesizlikten, âlâ-yı illiyyîne, yani kıymete, bekàya, ulvî vazifeye çıkarıyor.
Bak, hem öyle yüksek bir fizâr-ı istimdatkârâne ve öyle tatlı bir niyaz-ı istirhamkârâne ile istiyor, yalvarıyor ki, güya bütün mevcudata ve semâvâta ve Arşa işittirip, vecde getirip, duasına “Âmin Allahümme âmin” dedirtiyor.
Bak, hem öyle Semî, Kerîm bir Kadîrden, öyle Basîr, Rahîm bir Alîmden hâcetini istiyor ki, bilmüşahede, en hafî bir zîhayatın en hafî bir hâcetini, bir niyazını görür, işitir, kabul eder, merhamet eder. Çünkü istediğini—velev lisan-ı hâl ile olsun—verir. Ve öyle bir suret-i hakîmâne, basîrâne, rahîmânede verir ki, şüphe bırakmaz, bu terbiye ve tedbir öyle bir Semî ve Basîr ve öyle bir Kerîm ve Rahîme hastır.
[NOT]Dipnot-1 bk. Onuncu Söz, Mukaddime, Dördüncü İşaret, Beşinci Hakikat.[/NOT]
Allahümme âmin: ey Allahım, kabul eyle (bk. e-m-n) Alîm: sonsuz ilim sahibi ve ilmi her şeyi kuşatan Allah (bk. a-l-m) Arş: Allah’ın hüküm ve egemenliğinin tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş) Basîr: her şeyi gören Allah (bk. b-ṣ-r) Kadîr: sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r) Kerîm: sonsuz cömertlik ve ikram sahibi Allah (bk. k-r-m) Rahîm: sonsuz şefkat ve merhamet sahibi Allah (bk. r-ḥ-m) Semî: her şeyi işiten Allah (bk. s-m-a) arz: yeryüzü azametli: büyük (bk. a-z-m) basîrâne: görerek (bk. b-ṣ-r) bekà: süreklilik, sonsuzluk (bk. b-ḳ-y) benî Âdem: Âdemoğulları, insanlar bilmüşahede: görüldüğü gibi (bk. ş-h-d) cemaat-i uzmâ: büyük cemaat (bk. c-m-a; a-ẓ-m) cezire: yarımada ehl-i arz: yeryüzündekiler ehl-i semâvat: göktekiler (bk. s-m-v) esfel-i sâfilîn: aşağıların en aşağısı fakirâne: muhtaç bir şekilde (bk. f-ḳ-r) fizâr-ı istimdatkârâne: yardım isteyerek inleyip ağlamak hafî: gizli hazinâne: hüzünlü bir şekilde haşir: öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r) hâcet: ihtiyaç (bk. ḥ-v-c) hâcet-i âmme: genel ihtiyaç (bk. ḥ-v-c) iktida: uyma ittibâ: tabi olma, uyma iştirak etmek: katılmak kâinat: evren, yaratılmış her şey (bk. k-v-n) kâmil: kemâl ve fazilet sahibi (bk. k-m-l) lisan-ı hâl: hal ve beden dili mahbubâne: sevimli bir şekilde (bk. ḥ-b-b) mahlukât: yaratılmışlar (bk. ḫ-l-ḳ) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) müştakâne: iştiyakla, çok isteyerek niyaz: dua, yalvarma niyaz-ı istirhamkârâne: rahmet dilercesine dua (bk. r-ḥ-m) nuranî: nurlu, aydınlık (bk. n-v-r) rahîmâne: merhametli bir şekilde (bk. r-ḥ-m) saadet: mutluluk saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d) salât-ı kübrâ: en büyük namaz (bk. ṣ-l-v; k-b-r) sebeb-i husul: meydana gelme sebebi sebeb-i vücud: varlık sebebi (bk. v-c-d) semâvât: gökler (bk. s-m-v) sukut: düşüş, alçalış suret-i hakîmâne: hikmetli bir şekilde (bk. ṣ-v-r ; ḥ-k-m) tazarrukârâne: yalvarıp yakararak tedbir: idare etme (bk. d-b-r) ulvî: yüce vecd: coşku velev: eğer, hatta vesile-i icad: var ediliş vesilesi (bk. v-c-d) vesile-i vusul: kavuşma vesilesi yâ Rabbenâ: ey Rabbimiz (bk. r-b-b) zaman-ı Âdem: Âdem Peygamberin (a.s.) zamanı zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y) âlâ-yı illiyyîn: yücelerin en yücesi âmin: Allahım kabul eyle (bk. e-m-n) 12 Mayıs 2011: 16:38 #791392Anonim
ON ÜÇÜNCÜ REŞHA
Acaba bütün efâzıl-ı benî Âdemi arkasına alıp, arz üstünde durup, Arş-ı Âzama müteveccihen el kaldırıp dua eden şu şeref-i nev-i insan ve ferîd-i kevn ü zaman ve bihakkın fahr-i kâinat ne istiyor?
Bak, dinle: Saadet-i ebediye istiyor. Bekà istiyor. Lika istiyor. Cennet istiyor. Hem, merâyâ-yı mevcudatta ahkâmını ve cemâllerini gösteren bütün esmâ-i kudsiye-i İlâhiye ile beraber istiyor. Hattâ, eğer rahmet, inâyet, hikmet, adalet gibi hesapsız o matlubun esbab-ı mucibesi olmasaydı, şu zâtın tek duası, baharımızın icadı kadar kudretine hafif gelen şu Cennetin binasına sebebiyet verecekti.Evet, nasıl ki onun risaleti şu dâr-ı imtihanın açılmasına sebebiyet verdi. Öyle de, onun ubûdiyeti dahi öteki dârın açılmasına sebeptir. Acaba ehl-i akıl ve tahkike
1 لَيْسَ فِى اْلاِمْكَانِ اَبْدَعُ مِمَّا كَانَ dedirten şu meşhud intizam-ı fâik, şu rahmet içinde kusursuz hüsn-ü san’at ve misilsiz cemâl-i Rububiyet, hiç böyle bir çirkinliği, böyle bir merhametsizliği, böyle bir intizamsızlığı kabul eder mi ki, en cüz’î, en ehemmiyetsiz arzuları, sesleri ehemmiyetle işitip ifa etsin; en ehemmiyetli, en lüzumlu arzuları ehemmiyetsiz görüp işitmesin, anlamasın, yapmasın? Hâşâ ve kellâ!. Yüz bin defa hâşâ! Böyle bir cemâl, böyle bir çirkinliği kabul etmez, çirkin olmaz.Yahu, ey hayalî arkadaşım! Şimdilik kâfidir, geri gitmeliyiz. Yoksa, yüz sene şu zamanda, şu cezirede kalsak, yine o zâtın garaib-i icraatını ve acaib-i vezâifini, yüzden birisine tamamen ihata edip temâşâsında doyamayız. Şimdi, gel, üstünde döneceğimiz her asra birer birer bakacağız. Bak, nasıl her asır, o şems-i
[NOT]Dipnot-1 “İmkân dairesinde, şu varlık âleminden daha mükemmeli, daha üstünü yoktur.” İmam-ı Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn 4:258; İbni Arabî, el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye, 1:53, 4:154.[/NOT]
Arş-ı Âzam: Cenab-ı Hakkın yücelik ve egemenliğinin tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş; a-z-m) Ebû Bayezid-i Bistâmî: (bk. bilgiler) Ebû Hanife: (bk. bilgiler-İmâm-ı Âzam) acaib-i vezâif: vazifelerin şaşırtıcılıkları ahkâm: hükümler (bk. ḥ-k-m) arz: yeryüzü bekà: devamlılık, sonsuzluk (bk. b-ḳ-y) bihakkın: gerçek anlamıyla (bk. ḥ-ḳ-ḳ) cemâl: güzellik (bk. c-m-l) cemâl-i Rububiyet: Allah’ın bütün mahlukâtı terbiye ediciliğinin güzelliği (bk. c-m-l; r-b-b) cezire: yarımada cüz’î: küçük, basit (bk. c-z-e) dâr: yer dâr-ı imtihan: imtihan yeri efâzıl-ı benî Âdem: insanlığın en faziletlileri (bk. f-ḍ-l) ehl-i akıl ve tahkik: gerçeği araştıran akıl sahipleri (bk. ḥ-ḳ-ḳ) esbab-ı mucibe: gerektirici sebepler (bk. s-b-b; c-v-b) esmâ-i kudsiye-i İlâhiye: Allah’ın mukaddes isimleri (bk. s-m-v; ḳ-d-s; e-l-h) fahr-i kâinat: bütün âlemin kendisiyle övündüğü Peygamberimiz (a.s.m.) (bk. k-v-n) ferîd-i kevn ü zaman: zaman ve varlığın bir tanesi (bk. f-r-d; k-v-n) feyiz: ilham, bolluk, bereket (bk. f-y-ḍ) garaib-i icraat: icraatın gariplikleri hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hâşâ ve kellâ: asla ve asla hüsn-ü san’at: sanat güzelliği (bk. ḥ-s-n; ṣ-n-a) icad: var etme, yaratma (bk. v-c-d) ifa etme: yerine getirme ihata etmek: kavramak intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m) intizam-ı fâik: üstün düzenlilik (bk. n-ẓ-m) inâyet: bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenlilik (bk. a-n-y) kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r) lika: Allah’a kavuşma matlup: istek (bk. ṭ-l-b) merâyâ-yı mevcudat: varlıklar aynası (bk. v-c-d) meşhud: görünen (bk. ş-h-d) misilsiz: benzersiz (bk. m-s̱-l) müteveccihen: yönelerek risalet: peygamberlik (bk. r-s-l) saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d) temâşâ: seyretme ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d) Şâfiî: (bk. bilgiler-İmâm-ı Şâfiî) şems-i hidayet: hidayet güneşi (bk. h-d-y) şeref-i nev-i insan: insanlığın şerefi 12 Mayıs 2011: 16:39 #791393Anonim
Bistâmî, Şah-ı Geylânî, Şah-ı Nakşibend, İmam-ı Gazâlî, İmam-ı Rabbânî gibi milyonlar münevver meyveler veriyor.Meşhudâtımızın tafsilâtını başka vakte tâlik edip, o mu’ciznümâ ve hidayet-edâya, bir kısım kat’î mu’cizâtına işaret eden bir salâvat getirmeliyiz.
عَلٰى مَنْ اُنْزِلَ عَلَيْهِِِ الْفُرْقَانُ الْحَكِيمُ مِنَ الرَحْمٰنِ الرَّحِيمِ مِنَ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ، سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ اَلْفُ اَلْفِ صَلاَةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلاَمٍ بِعَدَدِ حَسَنَاتِ اُمَّتِهِ. عَلٰى مَنْ بَشَّرَ بِرِسَالَتِهِ التَّوْرٰيةُ وَاْلاِنْجِيلُ وَالزَّبُورُ وَبَشَّرَ بِنُبُوَّتِهِ اْلاِرْهَاصَاتُ وَهَوَاتِفُ الْجِنِّ وَاَوْلِيَاۤءُ اْلاِنْسِ وَكَوَاهِنُ الْبَشَرِ وَانْشَقَّ بِاِشَارَتِهِ الْقَمَرُ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ اَلْفُ اَلْفِ صَلاَةٍ وَسَلاَمٍ بِعَدَدِ اَنْفَاسِ اُمَّتِهِ عَلٰى مَنْ جَآئَتْ لِدَعْوَتِهِ الشَّجَرُ، وَنَزَلَ سُرْعَةً بِدُعَاۤئِهِ اْلمَطَرُ، وَاَظَلَّتْهُ الْغَمَامَةُ مِنَ الْحَرِّ وَشَبَعَ مِنْ صَاعٍ مِنْ طَعَامِهِ مِاٰۤتٌ مِنَ الْبَشَرِ، وَنَبَعَ الْمَآءُ مِنْ بَيْنِ اَصَابِعِهِ ثَلاَثَ مَرَّاتٍ كَالْكَوْثَرِ، وَاَنْطَقَ اللهُ لَهُ الضَّبَّ وَالظَّبْىَ وَالْجِذْعَ وَالزِّرَاعَ وَالْجَمَلَ وَالْجَبَلَ وَالْحَجَرَ وَالْمَدَرَ صَاحِبِ الْمِعْرَاجِ وَمَا زَاغَ الْبَصَرُ سَيِّدِنَا وَشَفِيعِنَا مُحَمَّدٍ اَلْفُ اَلْفِ صَلاَةٍ وَسَلاَمٍ بِعَدَدِ كُلِّ الْحُروُفِ الْمُتَشَكِّلَةِ فِى اْلكَلِمَاتِ الْمُتَمَثِّلَةِ بِاِذْنِ الرَحْمٰنِ فِى مَرَايَا تَمَوُّجاَتِ الْهَوَاۤءِ عِنْدَ قِرَاءَةِ كُلِّ كَلِمَةٍ مِنَ الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ قَارِئٍ مِنْ اَوَّلِ النُّزُولِ اِلٰۤى اٰخِرِ الزَّماَنِ. وَاغْفِرْ لَناَ وَارْحَمْناَ يَآ اِلٰهَنَا بِكُلِّ صَلاَةٍ مِنْهَا.. اٰمِينَ.
1
[NOT]Dipnot-1 Rahmânü’r-Rahîmden, Arş-ı Âzamdan gelen Furkan-ı Hakîmin kendisine indiği Efendimiz Muhammed’e, ümmetinin hasenatı adedince milyonlar salât ve milyonlar selâm olsun. Risaleti Tevrat, İncil ve Zebur’da müjdelenen; nübüvveti irhâsâtla, cinlerin hâtifleriyle, insanlık âleminin evliyalarıyla, beşerin kâhinleriyle müjdelenen; bir işaretiyle ay parçalanan Efendimiz Muhammed’e, ümmetinin hasenâtı adedince milyonlar salât ve selâm olsun. Davetine ağaçların koşup geldiği, duâsıyla yağmurun hemen iniverdiği, sıcaktan korumak için bulutların ona gölge yaptığı, bir ölçek yemeğiyle yüzlerce insanın doyduğu, parmaklarının arasından üç defa kevser gibi suların çağladığı, onun hürmetine Allah’ın, kertenkeleyi, ceylânı, ağaç kütüğünü, zehirli keçinin kolunu, deveyi, dağı, taşı ve toprağı konuşturduğu, Miracın sahibi ve gözünün asla şaşmadığı o mu’cize-i kübrâda ruyetullaha mazhar olan Efendimiz ve Şefîimiz Muhammed’e, Kur’ân’ın ilk indiği zamandan kıyamete kadar onu okuyan herbir okuyucunun okuduğu herbir kelimenin hava dalgalarının aynalarına Rahmân’ın izniyle yansıyan bütün kelimelerinin bütün harfleri adedince, milyonlar salât ve selâm olsun. Bütün bu salâvatlardan herbiri hürmetine bizi bağışla, ey İlâhımız, bize merhamet et. Âmin.[/NOT]
hidayet-edâ: hidayet verici (bk. h-d-y) kat’i: kesin meşhudât: görünenler (bk. ş-h-d) mu’ciznümâ: mu’cize gösteren (bk. a-c-z) mu’cizât: mu’cizeler (bk. a-c-z) münevver: nurlu, aydınlanmış (bk. n-v-r) salâvat: Peygamberimize edilen rahmet ve esenlik duası (bk. ṣ-l-v) tafsilât: ayrıntılar tâlik etmek: sonraya bırakmak İmam-ı Gazâlî: (bk. bilgiler) İmam-ı Rabbânî: (bk. bilgiler) Şah-ı Geylânî: (bk. bilgiler-Abdülkâdir-i Geylânî) Şah-ı Nakşibend: (bk. bilgiler) 12 Mayıs 2011: 16:40 #791394Anonim
Şuâât-ı Mârifetü’n-Nebî namındaki Türkçe bir risalede ve On Dokuzuncu Mektupta ve şu Sözde icmâlen işaret ettiğimiz delâil-i nübüvvet-i Ahmediyeyi (a.s.m.) beyan etmişim. Hem onda Kur’ân-ı Hakîmin vücuh-u i’câzı icmâlen zikredilmiş. Yine Lemeât namında Türkçe bir risalede ve Yirmi Beşinci Sözde Kur’ân’ın kırk vech ile mu’cize olduğunu icmâlen beyan ve kırk vücuh-u i’câzına işaret etmişim. O kırk vecihte, yalnız nazımda olan belâğati, İşârâtü’l-İ’câz namındaki bir tefsir-i Arabîde, kırk sahife içinde yazmışım. Eğer ihtiyacın varsa şu üç kitaba müracaat edebilirsin.ON DÖRDÜNCÜ REŞHA
Mahzen-i mu’cizat ve mu’cize-i kübrâ olan Kur’ân-ı Hakîm, nübüvvet-i Ahmediye (a.s.m.) ile vahdâniyet-i İlâhiyeyi o derece kat’î ispat ediyor ki, başka burhana hâcet bırakmıyor. Biz de onun tarifine ve medar-ı tenkit olmuş bir iki lem’a-i i’câzına işaret ederiz.
İşte, Rabbimizi bize tarif eden Kur’ân-ı Hakîm,
- şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi,
- şu sahâif-i arz ve semâda müstetir künûz-u esmâ-i İlâhiyenin keşşafı,
- şu sutûr-u hâdisâtın altında muzmer hakaikın miftâhı,
- şu âlem-i şehadet perdesi arkasındaki âlem-i gayb cihetinden gelen iltifâtât-ı Rahmâniye ve hitâbât-ı ezeliyenin hazinesi,
- şu âlem-i mâneviye-i İslâmiyenin güneşi, temeli, hendesesi,
- âvâlim-i uhreviyenin haritası,
- Zât ve sıfât ve şuûn-u İlâhiyenin kavl-i şârihi, tefsir-i vâzıhı, burhan-ı nâtıkı, tercüman-ı sâtıı,
- şu âlem-i insaniyetin mürebbîsi, hikmet-i hakikîsi, mürşid ve hâdîsi,
Kur’ân-ı Hakîm: sayısız hikmetleri içinde bulunduran Kur’ân (bk. ḥ-k-m) Zât ve sıfat ve şuûn-u İlâhîye: Allah’ın Zât, sıfat ve mukaddes özellikleri (bk. v-ṣ-f; ş-e-n; e-l-h) belâğat: maksada ve hale uygun güzel söz söyleme (bk. b-l-ğ) beyan: açıklama (bk. b-y-n) burhan: delil burhan-ı nâtık: konuşan delil cihet: yön, taraf delâil-i nübüvvet-i Ahmediye: Hz. Muhammed’in peygamberliğinin delilleri (bk. n-b-e; ḥ-m-d) hakaik: gerçekler, doğrular (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hendese: plan hikmet-i hakikî: gerçek hikmet (bk. ḥ-k-m; ḥ-ḳ-ḳ) hitâbât-ı ezeliye: ezelî hitaplar (bk. ḫ-ṭ-b; e-z-l) hâcet: ihtiyaç (bk. ḥ-v-c) hâdî: doğru ve hak yolu gösterici (bk. h-d-y) icmâlen: kısaca, özetle (bk. c-m-l) iltifâtât-ı Rahmâniye: Rahmânî iltifatlar (bk. r-ḥ-m) kat’î: kesin kavl-i şârihi: açıklayıcı söz keşşâf: keşfedici, açığa çıkarıcı (bk. k-ş-f) kitab-ı kebîr-i kâinat: büyük kâinat kitabı (bk. k-t-b; k-b-r; k-v-n) künûz-u esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimlerinin hazineleri (bk. s-m-v; e-l-h) lem’a-i i’câz: mu’cizelik parıltısı (bk. a-c-z) mahzen-i mu’cizât: mu’cizeler deposu (bk. a-c-z) medar-ı tenkit: tenkide sebep miftâh: anahtar muzmer: gizli, saklı mu’cize-i kübrâ: en büyük mu’cize (bk. a-c-z; k-b-r) mürebbî: terbiye edici, eğitici (bk. r-b-b) mürşid: doğru yolu gösterici (bk. r-ş-d) müstetir: gizli, örtülü nazım: diziliş, tertip (bk. n-ẓ-m) nübüvvet-i Ahmediye: Hz. Muhammed’in (a.s.m.) peygamberliği (bk. n-b-e; ḥ-m-d) risale: kitap (bk. r-s-l) sahâif-i arz ve semâ: yer ve gök sayfaları (bk. s-m-v) sutûr-u hâdisât: hadiselerin satırları tefsir-i Arabî: Arapça tefsir (bk. f-s-r) tefsir-i vâzıh: açık tefsir (bk. f-s-r) tercüman-ı sâtı: parlak tercüman tercüme-i ezeliye: ezelden gelen tercüme (bk. e-z-l) vahdâniyet-i İlâhiye: Cenab-ı Allah’ın birliği (bk. v-ḥ-d; e-l-h) vecih: yön vücuh-u i’câz: mu’cizelik yönleri (bk. a-c-z) zikredilmek: hatırlatılmak âlem-i gayb: görünmeyen âlem (bk. a-l-m; ğ-y-b) âlem-i insaniyet: insanlık âlemi (bk. a-l-m) âlem-i mâneviye-i İslâmiye: İslâmiyetin mânevî âlemi (bk. a-l-m; a-n-y; s-l-m) âlem-i şehadet: görünen âlem (bk. a-l-m; ş-h-d) âvâlim-i uhreviye: âhiret âlemleri (bk. a-l-m; e-ḫ-r) Şuâât-ı Mârifetü’n-Nebî: Peygamberi tanıma parıltıları, nurları (bk. a-r-f; n-b-e) 12 Mayıs 2011: 16:41 #791395Anonim
- hem bir kitab-ı hikmet ve şeriat,
- hem bir kitab-ı dua ve ubûdiyet,
- hem bir kitab-ı emir ve davet,
- hem bir kitab-ı zikir ve marifet gibi,
- bütün hâcât-ı mâneviyesine karşı birer kitap ve bütün muhtelif ehl-i mesâlik ve meşârib olan evliya ve sıddıkînin, asfiya ve muhakkikînin herbirinin meşreplerine lâyık birer risale ibraz eden bir kütüphane-i mukaddesedir.
Sebeb-i kusur tevehhüm edilen tekraratındaki lem’a-i i’câza bak ki: Kur’ân hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı davet olduğundan, içinde tekrar müstahsendir, belki elzemdir ve eblâğdır. Ehl-i kusurun zannı gibi değil. Zira, zikrin şe’ni, tekrar ile tenvirdir. Duanın şe’ni, terdad ile takrirdir. Emir ve davetin şe’ni, tekrar ile te’kittir.
Hem herkes her vakit bütün Kur’ân’ı okumaya muktedir olamaz, fakat bir sûreye galiben muktedir olur. Onun için, en mühim makàsıd-ı Kur’âniye ekser uzun sûrelerde derc edilerek, herbir sûre bir küçük Kur’ân hükmüne geçmiş. Demek, hiç kimseyi mahrum etmemek için, tevhid ve haşir ve kıssa-i Musa gibi bazı maksatlar tekrar edilmiş.
Hem cismânî ihtiyaç gibi, mânevî hâcat dahi muhteliftir. Bazısına insan her nefes muhtaç olur: cisme hava, ruhaHû gibi. Bazısına her saat: Bismillâh gibi ve hâkezâ… Demek, tekrar-ı âyet, tekerrür-ü ihtiyaçtan ileri gelmiş ve o ihtiyaca işaret ederek, uyandırıp teşvik etmek, hem iştiyakı ve iştihayı tahrik etmek için tekrar eder.
Hem Kur’ân müessistir, bir din-i mübînin esasatıdır ve şu âlem-i İslâmiyetin temelleridir ve hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi değiştirip muhtelif tabakata, mükerrer
Bismillâh: Allah’ın adıyla (bk. s-m-v) Hû: O, Allah asfiya: Hz. Peygamberin çizgisinde yaşayan ilim ve takvâ sahibi büyük zatlar (bk. ṣ-f-y) cismânî: bedensel derc edilmek: yerleştirilmek din-i mübîn: hak ve hakikatı açıklayan din, İslâm (bk. b-y-n) eblağ: hâle ve maksada çok uygun (bk. b-l-ğ) ehl-i kusur: kusur arayanlar ehl-i mesâlik ve meşârib: mânevî usül, tarz ve yol sahipleri ekser: pekçok (bk. k-s̱-r) elzem: çok lüzumlu esasat: esaslar, temeller evliya: veliler (bk. v-l-y) galiben: çoğunlukla hayat-ı içtimaiye-i beşeriye: insanların toplum hayatı (bk. ḥ-y-y; c-m-a) haşir: öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r) hâcât: ihtiyaçlar (bk. ḥ-v-c) hâcât-ı mâneviye: mânevi ihtiyaçlar (bk. ḥ-v-c; a-n-y) hâkezâ: bunun gibi ibraz etmek: göstermek iştiyak: çok kuvvetli arzu ve istek kitab-ı davet: davet kitabı (bk. k-t-b) kitab-ı dua: dua kitabı (bk. k-t-b; d-a-v) kitab-ı emir ve davet: emir ve davet kitabı (bk. k-t-b) kitab-ı hikmet ve şeriat: hikmet ve kanun kitabı (bk. k-t-b; ḥ-k-m; ş-r-a) kitab-ı zikir: zikir kitabı (bk. k-t-b) kitab-ı zikir ve marifet: zikir ve Allah’ı tanıtan marifet kitabı (bk. k-t-b; a-r-f) kitabı dua ve ubûdiyet: dua ve kulluk kitabı (bk. k-t-b; a-b-d) kütüphane-i mukadesse: mukaddes kütüphane (bk. k-t-b; ḳ-d-s) kıssa-i Mûsâ: Hz. Mûsâ’nın hikâyesi lem’a-i i’câz: mu’cizelik parıltısı (bk. a-c-z) makàsıd-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın maksatları ve gayeleri (bk. ḳ-ṣ-d) meşrep: hareket tarzı, metod muhakkik: gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen âlimler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) muhtelif: çeşitli muktedir: güç ve iktidar sahibi (bk. ḳ-d-r) müessis: tesis edici, kurucu mükerrer: tekrarlanan müstahsen: güzel, beğenilen (bk. ḥ-s-n) risale: kitap (bk. r-s-l) sebeb-i kusur: kusur sebebi (bk. s-b-b) sıddıkîn: daima doğruluk üzere ve Allah’a ve peygambere çok sâdık olanlar (bk. ṣ-d-ḳ) tabakat: tabakalar tahrik etmek: harekete geçirmek takrir: yerleştirme, sağlamlaştırma tekerrür-ü ihtiyaç: ihtiyacın tekrarlanması (bk. ḥ-v-c) tekrar-ı âyet: âyetin tekrarı tekrarat: tekrarlar tenvir: nurlandırma (bk. n-v-r) terdad: tekrar tevehhüm etmek: zannettmek tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma (bk. v-ḥ-d) te’kid: kuvvetlendirme, pekiştirme âlem-i İslâmiyet: İslâm âlemi (bk. a-l-m; s-l-m) şe’n: özellik, hal (bk. ş-e-n) 12 Mayıs 2011: 16:44 #791396Anonim
suallerine cevaptır. Müessise, tesbit etmek için tekrar lâzımdır. Te’kid için terdad lâzımdır. Te’yid için takrir, tahkik, tekrir lâzımdır.
Hem öyle mesâil-i azîme ve hakaik-ı dakikadan bahsediyor ki, umumun kalblerinde yerleştirmek için, çok defa muhtelif suretlerde tekrar lâzımdır.
Bununla beraber, sureten tekrardır. Fakat, mânen herbir âyetin çok mânâları, çok faideleri, çok vücuh ve tabakatı vardır. Herbir makamda ayrı bir mânâ ve faide ve maksatlar için zikrediliyor.
Hem Kur’ân’ın, mesâil-i kevniyenin bazısında ipham ve icmâli ise, irşadî bir lem’a-i i’cazdır. Ehl-i ilhâdın tevehhüm ettikleri gibi medar-ı tenkit olamaz ve sebeb-i kusur değildir.Eğer desen: “Acaba neden Kur’ân-ı Hakîm, felsefenin mevcudattan bahsettiği gibi etmiyor? Bazı mesâili mücmel bırakır; bazısını, nazar-ı umumîyi okşayacak, hiss-i âmmeyi rencide etmeyecek, fikr-i avâmı tâciz edip yormayacak bir suret-i basitâne-i zahirânede söylüyor.”
Cevaben deriz ki: Felsefe hakikatin yolunu şaşırmış; onun için… Hem geçmiş derslerden ve Sözlerden elbette anlamışsın ki, Kur’ân-ı Hakîm şu kâinattan bahsediyor, tâ Zât ve sıfât ve esmâ-i İlâhiyeyi bildirsin. Yani, bu kitab-ı kâinatın maânîsini anlattırıp, tâ Hâlıkını tanıttırsın. Demek, mevcudata kendileri için değil, belki Mûcidleri için bakıyor. Hem umuma hitap ediyor. İlm-i hikmet ise mevcudata mevcudat için bakıyor. Hem hususan ehl-i fenne hitap ediyor. Öyle ise, madem ki Kur’ân-ı Hakîm mevcudatı delil yapıyor, burhan yapıyor; delil zahirî olmak, nazar-ı umuma çabuk anlaşılmak gerektir. Hem madem ki Kur’ân-ı Mürşid bütün tabakat-ı beşere hitap eder. Kesretli tabaka ise tabaka-i avamdır. Elbette, irşad ister ki, lüzumsuz şeyleri ipham ile icmal etsin; ve dakik şeyleri temsil ile takrib etsin; ve muğâlatalara düşürmemek için, zahirî nazarlarında bedihî olan şeyleri lüzumsuz, belki zararlı bir surette tağyir etmemektir.
Hâlık: yaratıcı, herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) Kur’ân-ı Hakîm: sayısız hikmetleri içinde bulunduran Kur’ân (bk. ḥ-k-m) Kur’ân-ı Mürşid: doğru yolu gösterici Kur’ân (bk. r-ş-d) Mûcid: icad eden, yoktan var eden, Allah (bk. v-c-d) Zât ve sıfât ve esmâ-i İlâhiye: Cenab-ı Allah’ın Zâtı, sıfatı ve isimleri (bk. v-ṣ-f; s-m-v; e-l-h) bedihî: açık, âşikar burhan: delil dakik: ince ehl-i fen: bilim adamları ehl-i ilhâd: inkârcılar, dinsizler fikr-i avâm: avâmın, halkın düşüncesi (bk. f-k-r) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakâik-ı dakika: ince hakikatler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hiss-i âmme: genelin hissi hususan: özellikle icmâl: özetleme (bk. c-m-l) ilm-i hikmet: felsefe ilmi; Bediüzzaman’ın Eski Said döneminde felsefeye verdiği ad (bk. a-l-m; ḥ-k-m) ipham: üstü kapalı bırakma irşad: doğru yolu gösterme (bk. r-ş-d) irşadî: hak yolu göstermeyle ilgili (bk. r-ş-d) kesretli: çok (bk. k-s̱-r) kitab-ı kâinat: kâinat kitabı (bk. k-t-b; k-v-n) kâinat: evren, yaratılmış her şey (bk. k-v-n) lem’a-i i’caz: mu’cizelik parıltısı (bk. a-c-z) maksat: gaye (bk. ḳ-ṣ-d) maânî: mânâlar (bk. a-n-y) medar-ı tenkit: tenkit nedeni mesâil: meseleler (bk. m-s̱-l) mesâil-i azîme: büyük meseleler (bk. m-s̱-l; a-z-m) mesâil-i kevniye: yaratılışla ilgili meseleler (bk. m-s̱-l; k-v-n) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) muğâlata: demagoji, aldatma mücmel: kısa, özetlenmiş (bk. c-m-l) müessis: tesis edici, kurucu nazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r) nazar-ı umum: genelin bakışı (bk. n-ẓ-r) rencide etmek: incitmek sebeb-i kusur: kusur sebebi (bk. s-b-b) suret: şekil, görüntü (bk. ṣ-v-r) suret-i basitâne-i zahirâne: görünüşteki basit şekil (bk. ṣ-v-r; ẓ-h-r) sureten: görünüşte tabaka-i avam: halk tabakası tabakat: tabakalar, dereceler tabakat-i beşer: insan tabakaları tahkik: doğruluğunu araştırma (bk. ḥ-ḳ-ḳ) takrib etmek: yaklaştırmak takrir: yerleştirme tağyir etmek: değiştirmek tekrir: tekrarlama temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) terdad: tekrar tesbit: sağlam şekilde yerleştirme tevehhüm etmek: zannetmek, kuruntulanmak te’kid: kuvvetlendirme te’yid: kuvvetlendirme tâciz etmek: rahatsız etmek umum: genel vücuh: yönler zahirî: açık, görünürde (bk. ẓ-h-r) 12 Mayıs 2011: 16:51 #791397Anonim
Meselâ güneşe der, “Döner bir siracdır, bir lâmbadır.” Zira, güneşten, güneş için, mahiyeti için bahsetmiyor. Belki bir nevi intizamın zembereği ve nizamın merkezi olduğundan, intizam ve nizam ise Sâniin âyine-i marifeti olduğundan bahsediyor.
Evet, der:
1 اَلشَّمْسُ تَجْرِى “Güneş döner.” Bu “döner” tabiriyle, kış-yaz, gece-gündüzün deverânındaki muntazam tasarrufât-ı kudreti ihtar ile azamet-i Sânii ifham eder. İşte, bu “dönmek” hakikati ne olursa olsun, maksud olan ve hem mensuc, hem meşhud olan intizama tesir etmez.Hem der:
2 وَجَعَلَ الشَّمْسَ سِراَجاً Şu “sirac” tabiriyle, âlemi bir kasır suretinde, içinde olan eşya ise insana ve zîhayata ihzar edilmiş müzeyyenat ve mat’ûmat ve levazımat olduğunu ve güneş dahi musahhar bir mumdar olduğunu ihtar ile, rahmet ve ihsan-ı Hâlıkı ifham eder.Şimdi bak, şu sersem ve geveze felsefe ne der? Bak, diyor ki: “Güneş bir kütle-i azîme-i mâyia-i nâriyedir. Ondan fırlamış olan seyyârâtı etrafında döndürüp, cesâmeti bu kadar, mahiyeti böyledir, şöyledir…” Mûhiş bir dehşetten, müthiş bir hayretten başka, ruha bir kemâl-i ilmî vermiyor. Bahs-i Kur’ân gibi etmiyor.
Buna kıyasen, bâtınen kof, zâhiren mutantan felsefî meselelerin ne kıymette olduğunu anlarsın. Onun şaşaa-i surisine aldanıp Kur’ân’ın gayet mu’ciznümâ beyanına karşı hürmetsizlik etme.
اَللّٰهُمَّ اجْعَلِ الْقُرْاٰنَ شِفَاۤءً لَنَا وَلِكَاتِبِهِ وَاَمْثاَلِهِ مِنْ كُلِّ دَاۤءٍ، وَمُونِساً لَنَا وَلَهُمْ فِى حَيَاتِنَا وَبَعْدَ مَمَاتِنَا، وَفِى الدُّنْياَ قَريِنًا، وَفِى الْقَبْرِ مُونِسًا، وَفِى الْقِيَامَةِ شَفِيعًا، وَعَلَى الصِّرَاطِ نُوراً، وَمِنَ النَّارِ سِتْراً وَحِجَاباً، وَفِى الْجَنَّةِ رَفِيقًا، وَاِلَى
[NOT]Dipnot-1 Yâsin Sûresi, 36:38.
Dipnot-2 “Güneşi bir kandil yaptı.” Nuh Sûresi, 71:16.[/NOT]
Sâni: her şeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a) azamet-i Sânii: her şeyi san’atlı olarak yaratan Allah’ın büyüklüğü (bk. a-z-m; ṣ-n-a) bahs-i Kur’ân: Kur’ân’ın bahsi beyan: açıklama (bk. b-y-n) bâtınen: içyüzünde cesâmet: büyüklük deverân: dönüş hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) ifham: anlatma, bildirme ihsan-ı Hâlık: Yaratıcının ihsanı, bağışı (bk. ḥ-s-n; ḫ-l-ḳ) ihtar: hatırlatma ihzar: hazırlama (bk. ḥ-ḍ-r) intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m) kasır: saray kemâl-i ilmî: ilmî mükemmellik (bk. k-m-l; a-l-m) kof: boş kütle-i azîme-i mâyia-i nâriye: sıvı haldeki büyük ateş kütlesi (bk. a-ẓ-m) levazımat: gerekli şeyler mahiyet: özellik, nitelik, içyüz maksud: kastedilen, istenen (bk. ḳ-ṣ-d) mat’ûmat: yiyecekler mensuc: dokunmuş olan, dokunan meşhud: görünen (bk. ş-h-d) mumdar: ışık veren muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m) musahhar: emre verilmiş mutantan: tantanalı, gösterişli mu’ciznümâ: mu’cize gösteren (bk. a-c-z) mûhiş: korkutucu, dehşet verici müzeyyenat: süslenmiş güzel şeyler (bk. ẓ-y-n) nevi: çeşit nizam: düzen (bk. n-ẓ-m) rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) seyyârât: gezegenler sirac: kandil, lamba suret: şekil, görüntü (bk. ṣ-v-r) tasarrufât-ı kudret: kudretin tasarrufları, icraatları (bk. ṣ-r-f; ḳ-d-r) zemberek: hareketi sağlayan güç kaynağı zira: çünkü zâhiren: görünüşte (bk. ẓ-h-r) zîhayat: canlı (bk. ẕî, ḥ-y-y) âyine-i marifet: Allah’ı tanıma ve bilme aynası (bk. a-r-f) şaşaa-i suriye: görünüşteki parlaklık ve gösteriş 12 Mayıs 2011: 16:53 #791398Anonim
الْخَيْراَتِ كُلِّهاَ دَلِيلاً وَاِمَامًا، بِفَضْلِكَ وَجُودِكَ وَكَرَمِكَ وَرَحْمَتِكَ يَاۤ اَكْرَمَ اْلاَكْرَمِينَ وَيَاۤ اَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ، اٰمِينَ اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ اُنْزِلَ عَلَيْهِ الْفُرْقاَنُ الْحَكِيمُ وَعَلٰۤى اٰلِهِ وَصَحْبِهِۤ اَجْمَعِينَ، اٰمِينَ، اٰمِينَ
1
İHTAR: Arabî Risaletü’n-Nur’da On Dördüncü Reşhanın Altı Katresi, bahusus Dördüncü Katrenin Altı Nüktesi, Kur’ân-ı Hakîmin kırk kadar envâ-ı i’câzından on beşini beyan eder. Ona iktifâen burada ihtisar ettik. İstersen ona müracaat et; bir hazine-i mu’cizat bulursun.
[NOT]Dipnot-1 Allah’ım! Kur’ân’ı bize, bu risalenin kâtibine ve onun emsali olan zatlara her türlü dert için şifa kıl. Bize ve onlara, hayatımızda ve ölümümüzden sonra Kur’ân ile ünsiyet ettir. Kur’ân’ı bu dünyada bir dost, kabirde bir mûnis, kıyamette bir şefaatçi, sırat üzerinde bir nur, ateşe karşı bir siper ve hicap, Cennette bir refik ve bütün hayırlar için bir yol gösterici ve imam kıl. Bütün bunları bize fazlınla, cûdunla, kereminle ve rahmetinle ihsan et, ey kerem sahiplerinin en kerîmi ve merhametlilerin en merhametlisi olan Rabbimiz. Âmin. Allahım! Furkan-ı Hakîmin kendisine indirildiği zâta ve bütün âl ve ashâbına salât ve selâm et. Âmin, âmin.[/NOT]
Arabî: Arapça Kur’ân-ı Hakîm: sayısız hikmetleri içinde bulunduran Kur’ân (bk. ḥ-k-m) bahusus: özellikle beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n) envâ-ı i’câz: mu’cizelik türleri (bk. a-c-z) hazine-i mu’cizat: mu’cizeler hazinesi (bk. a-c-z) ihtar: hatırlatma ihtisar etmek: kısaltmak iktifâen: yeterli görerek -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.