• Bu konu 1 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
3 yazı görüntüleniyor - 1 ile 3 arası (toplam 3)
  • Yazar
    Yazılar
  • #671725
    Anonim

      Benlik, insanın kendi varlığından ve sıfatlarından haberdar olması, nefsini ve malını kendine nispet edebilmesidir.

      Bilirsiniz, insan, güttüğü koyunlar için ‘benim koyunlarım’ diyebildiği halde o koyunlar, meselâ, kendi ayakları için ‘benim ayaklarım’ diyemiyorlar.

      Güneş de gezegenlerine sahip çıkamıyor.”

      İnsana bu imtiyaz niye tanınmış? “Benim aklım, benim elim, benim çocuğum, benim bahçem, benim koyunlarım.” diyebilmesi niçin? Bu sorunun cevabı şu olacaktır: Arzın halifesi olduğu için.

      Halife, sultanın mülkünde, Onun namına tasarruf eder. ‘Benim malım, benim mülküm’ derken, mülkün gerçek sahibini hatırından çıkarmaz. Onun böyle deyişi, bir askerin ‘benim tüfeğim’ yahut ‘benim koğuşum’ demesi gibidir.

      Benlik, gerçekte büyük bir nimet, büyük bir sermaye. Ama onu yerinde kullanmak şartıyla. Arzın halifesi olduğunu unutmayıp Kâinat Sultanı’nın namına hareket etmek, Onun emanetlerini, yine Onun rızası yolunda kullanmak şartıyla. Hiçbir icraatına şahsî reyini, hevesini ve nefsini karıştırmamak şartıyla. ‘Nefsini bilen Rabbini bilir.’ sırrına ermek, ‘ben’ diyebilmeyi bir anahtar yapıp ‘O’ diyebilmek şartıyla. Tarlasına tohum serperken, rüzgârdan pek farklı bir iş yapmadığını, keza bahçesini sularken de yağmurun vazifesini taklide çalıştığını bilmek, tıpkı onlar gibi kendisinin de Allah’ın mülkünde bir hizmetçi olduğunu unutmamak şartıyla. Kendi varlığını düşünürken, ‘Bana bu varlığı kim lûtfetti ise, şu bütün âlemi de yoktan var eden ancak Odur.’ diyebilmek ve mutlak varlığın ancak Ona mahsus olduğunu bilmek şartıyla. İlmini ve kuvvetini düşünürken de, ‘Bana ilmi tattıran elbette Âlim, bana kuvvet bahşeden elbette Kâdirdir.’ diyebilmek şartıyla. Kendisine takılan diğer sıfatları, kabiliyetleri ve halleri de bu mânâda değerlendirebilmek şartıyla.

      Kâinat, bir yönüyle, ‘benlikten’ uzak tutulanlar ordusu!.. Semâ yüksekliğine güvenmez, toprak çiğnenir aldırmaz. Ay, dünyaya bağlı olmayı mesele yapmaz, bülbül sesiyle övünmez, arı balıyla gururlanmaz… Niçin? Cevap tektir: Hiçbirinde benlik olmadığı için.

      Benlikten uzak tutulan her mahlûk, bir yönüyle mahrumdur, ama diğer yönüyle korunmuştur. Meselâ, şu güneşimiz, “ben” diyebilseydi, belki Allah’ı bilme ve sevmede hayli yol kat edebilirdi. Ama bilemiyoruz, belki de büyüklük iddiasında bulunur, kuvvetine güvenir, gezegenleriyle gururlanır, ziyasıyla övünürdü… Bu ise onun için feci bir hâl olurdu… Şimdi bu gafletten korunmuş ve bu sapıklıktan uzak, sürdürüyor görevini…

      Bir de melekler âlemi var. Onlar benlik dâvâsı gütmekten çok uzaktırlar. Gurur nedir bilmez, kıskançlıktan anlamaz, hasedi tanımazlar. Bu isyansız varlıklar, Rablerine kim daha iyi ibadet ederse onu daha çok severler. İnsanda da bu kabiliyet var, ama onu çoğu zaman yanlış kullanıyor. Kendisini, yahut babasını, dedesini kim daha çok methederse ona daha gönülden bağlanıyor. Halbuki, Rabbimizin hatırı, hiçbir hatırla kıyaslanamayacak kadar yüksek. O halde, Ona bizden daha iyi kulluk eden, Onun yoluna bizden daha çok koşanları niçin alkışlamıyoruz?

      Bu sorunun cevabı da benliktir. Daha doğrusu, benliğin yanlış kullanılmasıdır.

      S.İslamiyet

      #792330
      Anonim


        Üstad, benlik konusunda şu harika tespiti yapar:

        Cenâb-ı Hak tarafından insanlara verilen benlik ve hürriyet, uluhiyet sıfatlarını fehmetmek üzere bir vâhid-i kıyasî vazifesini görüyor. Maalesef sû’-i ihtiyar ile hâkimiyet ve istiklaliyete âlet ederek tam bir firavun olur.

        Vâhid-i kiyasî; mukayese unsuru, ölçek demektir.

        İnsanoğlu çoğu zaman, sözlerine “ben” diye başlar ve “şunu yaptım, bunu ettim” diye sürdürür konuşmasını. Yaptığı işlere sahip çıkmakla, onları kendi hür iradesiyle tercih ettiğini ve öylece icra sahasına koyduğunu ifade etmiş olur. Hürriyet nimeti olmaksızın, kendisine zorla yaptırılan işlere ise sahip çıkmaz. Onlar hakkında konuşurken, “ben yaptım” demez ve o işlerde bir sorumluluğu olmadığını savunur.

        Demek ki, bu ve benzeri işlerde, konuşmalarda iki unsur birlikte iş görürler: Benlik ve hürriyet.

        İnsan, benlik ve hürriyet sayesinde kendisine takılan İlâhî hediyeleri kendine nispet edebiliyor; “benim gözüm, benim aklım, benim kalbim” diyebiliyor. Ve bunları dilediği gibi kullanma serbestisine sahip. Ama gözden ırak tutmaması gereken bir gerçek var: Bütün bunlar birer İlâhî emanet. Gerek organlarını ve ruh dünyasını, gerekse, malını, mülkünü ve makamını sadece ve sadece Allah’ın razı olduğu sahalarda kullanmak durumunda.

        İnsanoğlu, benlik ve hürriyet sermayesini nasıl kullanacaktır? Bu sorunun cevabında iki şıkla karşı karşıya bulunuruz: Biri doğru, diğeri yanlış.

        İnsan kendi ruhuna takılan sıfatları, hisleri, duyguları hür olarak kullanmakla bir takım işler görüyor ve kendisine verilen benlikle de bu işlere sahip çıkıyor. İşte, bu kabiliyetini İlâhî marifet sahasında kullanabilirse, soruya doğru cevap vermiş olur. Bunu nasıl başaracağı Nur Külliyatında çok güzel bir misâlle ortaya konuluyor. Bu misâl bir anahtardır ve bizi çok gerçeklere kavuşturabilir.

        “Meselâ: Bir adam Cenâb-ı Hakk’ın kudretini anlamak için bir taksimat yapar: “Buradan buraya benim kudretimdedir, bundan o yanı da Onun kudretindedir” diye vehmî bir çizgi çizmekle mes’eleyi anlar. Sonra mevhum hattı bozar, hepsini de ona teslim eder.” (Mesnevî-i Nuriye)

        İnsan, elli kilogramlık bir taşı havaya kaldırdığında, bu işi kendisine ihsan edilen kuvvet sayesinde yaptığını bilir; ama yine de “ben bu taşı kaldırdım” diyerek o işe sahip çıkar. Zira o işi irade eden ve yapan kendisidir; bir başkası değil.

        İşte insan, bu kuvvetini vahid-i kıyasî yaparak der ki “Allah da şu üzerinde durduğum dünyayı İlâhî kudretiyle döndürüyor.”

        İnsan, kendisine ihsan edilen kuvvet sayesinde bu hükme varabiliyor. Sonra ‘mevhum hattı’ bozuyor. Yani, dünyayı döndüren kudretin, onu ve elindeki taşı da birlikte döndürdüğünü düşündüğünde kendi kuvvetinin vehim kadar zayıf olduğunu anlayarak, bütün kuvvet ve kudretin Allah’a ait olduğunu tasdik ediyor.

        Bu konu üzerinde düşünürken, öncelikle, Allah’ın varlığının “vacip”, insan varlığının ise “mümkin” olduğu dikkatten uzak tutulmamalı. İnsan mahlûk olduğu gibi, sıfatları da mahlûktur. İnsan mümkin olduğu gibi, sıfatları da mümkindir. Ve nihayet bir mahlûk olan insanın Hâlık’ına benzemesi düşünülemeyeceği gibi, onun mahlûk sıfatlarının da, meselâ, iradesinin, ilminin, kudretinin de Allah’ın ilim, kudret ve iradesine hiçbir cihetle benzemeyeceği unutulmamalıdır.

        Sözler’de benlik için, “rububiyetinin sıfât ve şuunatının hakikatlarını gösterecek, tanıttıracak, işarat ve nümuneleri câmi’ bir ene” ifadesi kullanılır.

        Önce işaretten başlayalım: Bir insan, parmağıyla güneşi işaret edebilir, ama parmakla güneş arasında da hiçbir benzerlik yoktur. Keza, haritadaki bir nokta da bir şehre işaret eder. Ama o noktada söz konusu şehrin ne yollarını, ne binalarını, ne de insanlarını bulabiliriz.

        Bize takılan sıfatlar da İlâhî sıfatlara birer işaret… Bunlarla o vacip, sonsuz ve mutlak sıfatların varlıklarını bilebiliriz. Ama haritadaki noktalara benzeyen bu sıfatlarımızla, İlâhî kudret arasında hiçbir benzerlik olamayacağını da hatırdan çıkarmayız. Bunlar birer işarettirler, o kadar.

        Numuneye gelince:

        İnsanoğlu, meselâ, bir ev yapacağı zaman önce onun planını zihninde kurar ve bunu bir kâğıda döker. İkinci safhada ise irade ve kudretini sarf ederek o plana uygun bir ev koyar ortaya. İşte bütün bunlar birer numunedirler.

        Biz bu numuneye bakarak asıl hakkında bir derece fikir sahibi olur ve deriz ki:
        Şu kâinat sarayı önce takdir edilmiş ve bu takdire uygun olarak inşa edilmiştir.

        Ene, hem işaret hem de numuneleri cami olduğuna göre, ondaki numuneler de işaretler gibi mahlûktur, kişinin kendine hastır ve bunların da İlâhî takdir, irade ve kudretle hiçbir benzerlikleri düşünülemez.

        Şimdi şöyle bir düşünelim: İnsanda bu numuneler yaratılmamış olsaydı insanın İlâhî sıfatları tanıması, bilmesi nasıl mümkün olacaktı?

        Meselâ, insana irade verilmeseydi ve insan bu iradeye benliğiyle sahip çıkıp onu hür olarak kullanamasaydı Allah’ın irade sıfatını bilebilir miydi?
        İnsanın o cüzi kuvveti ve kudreti olmasaydı, Allah’ın Kudret sıfatını ve Kadir ismini bilmesi mümkün olabilir miydi?

        Merhamet nedir, gazap nedir bilmeseydi, Allah’ın rahmet ve gazabı olduğunu hayal bile edemezdi.

        Sorularla Risale

        #795567
        Anonim

          İnsanın dengesini bozan benlik duygusu!

          Ayet-i kerime şu ikazı yapmaktadır : Yaptığın iyilikleri Allah’tan, kötülükleri ise nefsinden bil!.. (Nisa-79)

          İşte bu ikaz insanı dengede tutar, benlik ve enaniyet duygusuna düşmekten kurtarır. Nasıl mı kurtarır? Çünkü Allah’ın kendinde tecelli ettirdiği iyilikleri nefsine almıyor ki, kibre yönelsin, gurura sapsın, benlik tuzağına düşsün… Ayrıca yaptığı yanlışları, hataları da nefsinden biliyor, kendi kusuru ve hatası olarak görüyor. Bu sebeple hep tövbe, istiğfar halinde oluyor, şımarma ve haddini aşmaya nefsinde gerekçe bulamıyor. İşte bu sağlam anlayış insanı dengede tutuyor. Dengesini böyle kurmayıp da iyilikleri hep kendinden bilen insan ise bir de bakıyorsunuz ki, kibir, gurur örneği haline geliyor, itici ve iddiacı bir tip ortaya çıkıyor.

          Böyle itici ve iddiacı bir tip haline gelmemek için irşat eserlerinde bizlere misaller veriliyor, ibret alacağımız örnekler sunuluyor. İki tanesini arz etmek istiyorum bugün ibretlerinize. Bakalım yaşanmış olaylar ne mesaj veriyor bizlere…

          Yaptığı iyilikleri hep kendi nefsinden bilen bir adam, kendisini çevredekilerin en büyüğü olarak görmeye başlar. Bu gibi üstünlük duyguları içinde iken de mescide girer. Efendimiz (sas) adamın içindeki benlik duygusunu keşfetmekte geç kalmaz da sorar:

          – Buraya gelirken içinden ne gibi duygular geçirdin, anlatır mısın?

          – Bu cemaatin içinde benden değerli biri yoktur, diye düşündüm.

          – Senin farkın nedir ki, kendini bu cemaatin en değerlisi olarak gördün..?

          Adam, kendine göre yaptığı iyilikleri hayal eder. Bunları kendi yaptığı için büyük olduğu yorumunu yapar. Ama bu yorum kabul görmez. Çünkü insanın iyiliklerini kendine mal etmeye hakkı yoktur. İyiliği yapma imkanını da, şevkini de veren Allah’tır. Bunu nefsine mal etmesi ise bir duygu sapmasıdır. İşte bu duygu sapmasından Allaha sığınan Efendimiz, orada ellerini açar:

          – İhfazna ya Rab! der… Bizi böylesi benlik duygusundan koru!.. Derler ki: – Sen de mi Allah’a sığınıyorsun böyle duygulardan?

          Efendimiz, şöyle açıklar durumu:

          – İnsanın kalbi, Allah’ ın kudret parmakları asındadır. Çevirmesi bir an meselesidir. İnsan niyetini değiştirirse Allah da onun kalbini değiştiriverir, bir de bakarsınız ki, ben.. ben.. diyerek kendini herkesten üstün görmeye başlayan bir kibir örneği çıkmıştır ortaya! Evet, iyilikleri hep Allah’ tan, kusur ve yanlışları nefsinden bilecek insan ki, kibir örneği haline gelmesin, ben bu cemaatin en üstünüyüm.. gibi iddialara yönelmesin. Mütevazı bir insan mütekebbirin teki durumuna düşmesin…

          Gazali Hazretleri çok kimselerin ayağının kaydığı bu benlik duygusuna kapılanlardan bir ibretli örnek daha verir bizlere. Kimsesiz bir adam sıcak çölde yürüyordu. Önünde ise başında bir bulutun gölge yaptığı bir başka zat gidiyordu. Yaklaşıp boynunu bükerek:

          – Ben dedi, kimsesizin biriyim. Ne olur yanında yürüsem de başında giden bulutun gölgesinden ben de istifade etsem?

          Adam olur diyerek birlikte yürüdüler. Ama yavaş yavaş benlik duyguları kıpırdamaya, ben gölgesinde adam barındıran büyük biriyim.. demeye başladı. Bu sırada yol kenarındaki bir çeşmenin başına sapıp su içerek dinlendikten sonra tekrar yoluna devam etti. Ancak artık başında bulut yoktu. Geriye dönüp baktı ki, ben.. ben.. demeye başladığı andan itibaren kendini terk eden bulut, çeşme başında kalan iddiasız adamın başında gölge yapmakta, kendisiyle birlikte gelmemektedir…

          Anlaşılan odur ki, Rabbimiz benlik duygusuna sapan insanları sevmiyor, onlara ihsan ettiği nimetleri geriye alıyor, nefsine mal etmeyen mütevazı kimselere veriyor… Bu sebeple de ayetinde peşinen ikazını yapıyor: – Sende tecelli eden iyilikleri Allah?tan, kötülükleri de nefsinden bil!.. Bil de haddini aşma, benlik iddiasına taşma, kibirli kimse durumuna düşme!..

          Ahmed ŞAHİN
          24.05.2005

        3 yazı görüntüleniyor - 1 ile 3 arası (toplam 3)
        • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.