- Bu konu 7 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
6 Haziran 2011: 13:50 #672117
Anonim
İkinci Lem’a
اِذْ نَادٰى رَبَّهُ اَنِّى مَسَّنِىَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ
1
SABIR KAHRAMANI Hazret-i Eyyub Aleyhisselâmın şu münâcâtı, hem mücerreb, hem tesirlidir.
2 Fakat, âyetten iktibas suretinde, bizler münâcâtımızda
رَبِّى اَنِّى مَسَّنِىَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ
3 demeliyiz.Hazret-i Eyyub Aleyhisselâmın meşhur kıssasının hülâsası şudur ki:
4Pek çok yara, bere içinde epey müddet kaldığı halde, o hastalığın azîm mükâfâtını düşünerek, kemâl-i sabırla tahammül edip kalmış. Sonra, yaralarından tevellüt eden kurtlar kalbine ve diline iliştiği zaman, zikir ve marifet-i İlâhiyenin mahalleri olan kalb ve lisanına iliştikleri için,
5 o vazife-i ubudiyete halel gelir düşüncesiyle, kendi istirahati için değil, belki ubudiyet-i İlâhiye için demiş: “Yâ Rab, zarar bana dokundu. Lisanen zikrime ve kalben ubudiyetime halel veriyor” diye münâcât edip, Cenâb-ı Hak o hâlis ve sâfi, garazsız, lillâh için o münâcâtı gayet harika bir surette kabul etmiş, kemâl-i âfiyetini ihsan edip envâ-ı merhametine mazhar eylemiş.
6İşte bu Lem’ada Beş Nükte var.
[NOT]
Dipnot-1 “Eyyub’u da hatırla ki, Rabbine şöyle niyaz etmişti: ‘Bana gerçekten zarar dokundu. Sen ise merhametlilerin en merhametlisisin.’” Enbiyâ Sûresi, 21:83.Dipnot-2 bk. Enbiyâ Sûresi; 21:84.
Dipnot-3 Ey Rabbim! Bana gerçekten zarar dokundu. Sen ise merhametlilerin en merhametlisisin.
Dipnot-4 bk. et-Taberî, Câmiu’l-Beyân: 17:71-72; İbn-i Hacer, Fethü’l-Bârî: 6:421; İbnü’l-Mübarek, ez-Zühd: s.49.
Dipnot-5 bk. Ebnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Târîh: 1:98-100
Dipnot-6 bk. Enbiyâ Sûresi, 21:84; Sâd Sûresi, 38:42-43. Ayrıca bk. Buhârî, Gusül: 20, Tevhid: 35; Müsned: 2:314.
[/NOT]Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah Hazret-i Eyyup: [bk. bilgiler – Eyyup (a.s.)] Rab: her bir varlığa muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah aleyhisselâm: Allah’ın selâmı onun üzerine olsun azîm: büyük envâ-ı merhamet: merhamet türleri garazsız: başka bir niyet taşımaksızın halel: zarar hâlis: saf hülâsa: özet ihsan: bağış iktibas: alıntı kemâl-i sabır: tam sabır kemâl-i âfiyet: tam anlamıyla sağlıklı olma lem’a: parıltı lillâh için: Allah için mahal: yer marifet-i İlâhiye: Allah’ı tanıma mazhar etmek: eriştirmek mücerreb: denenmiş müddet: süre mükâfât: ödül münâcât: Allah’a yalvarış, duâ nükte: derin ve ince anlamlı söz suret: şekil, biçim sâfi: temiz, arınmış tahammül etme: dayanma tevellüt eden: kaynaklanan ubudiyet: kulluk ubudiyet-i İlâhiye: Allah’a kulluk vazife-i ubudiyet: kulluk görevi zikir: Allah’ı anma âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi 6 Haziran 2011: 13:54 #792723Anonim
BİRİNCİ NÜKTE
Hazret-i Eyyub Aleyhisselâmın zâhirî yara hastalıklarının mukabili, bizim bâtınî ve ruhî ve kalbî hastalıklarımız vardır. İç dışa, dış içe bir çevrilsek, Hazret-i Eyyub’dan daha ziyade yaralı ve hastalıklı görüneceğiz. Çünkü işlediğimiz herbir günah, kafamıza giren herbir şüphe, kalb ve ruhumuza yaralar açar.
Hazret-i Eyyub Aleyhisselâmın yaraları, kısacık hayat-ı dünyeviyesini tehdit ediyordu. Bizim mânevî yaralarımız, pek uzun olan hayat-ı ebediyemizi tehdit ediyor. O münâcât-ı Eyyubiyeye, o hazretten bin defa daha ziyade muhtacız.
Bahusus, nasıl ki o hazretin yaralarından neş’et eden kurtlar kalb ve lisanına ilişmişler. Öyle de, bizleri, günahlardan gelen yaralar ve yaralardan hasıl olan vesveseler, şüpheler—neûzu billâh—mahall-i iman olan bâtın-ı kalbe ilişip imanı zedeler ve imanın tercümanı olan lisanın zevk-i ruhanîsine ilişip zikirden nefretkârâne uzaklaştırarak susturuyorlar.
1Evet, günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra, tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor.
2 Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah, istiğfarla çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir mânevî yılan olarak kalbi ısırıyor.Meselâ, utandıracak bir günahı gizli işleyen bir adam, başkasının ıttılaından çok hicap ettiği zaman, melâike ve ruhaniyâtın vücudu ona çok ağır geliyor. Küçük bir emâre ile onları inkâr etmek arzu ediyor.
Hem meselâ, Cehennem azabını intaç eden büyük bir günahı işleyen bir adam, Cehennemin tehdidâtını işittikçe istiğfarla ona karşı siper almazsa, bütün ruhuyla Cehennemin ademini arzu ettiğinden, küçük bir emâre ve bir şüphe, Cehennemin inkârına cesaret veriyor.
Hem meselâ, farz namazını kılmayan ve vazife-i ubudiyeti yerine getirmeyen bir adamın, küçük bir âmirinden küçük bir vazifesizlik yüzünden aldığı tekdirden müteessir olan o adam, Sultan-ı Ezel ve Ebedin mükerrer emirlerine karşı farzında yaptığı bir tembellik, büyük bir sıkıntı veriyor. Ve o sıkıntıdan arzu ediyor ve mânen diyor ki, keşke o vazife-i ubudiyeti bulunmasaydı! Ve bu arzudan,
[NOT]
Dipnot-1 bk. Tâhâ Sûresi, 20:124; Zuhruf Sûresi, 43:36.Dipnot-2 bk. Tirmizî, Tefsîru Sûre: 83:1; İbni Mâce, Züht: 29; Muvattâ, Kelâm: 18; Müsned, 2:297.
[/NOT]
Hazret-i Eyyub: [bk. bilgiler – Eyyub (a.s.)] Sultan-ı Ezel ve Ebed: başlangıç ve sonu olmaksızın, hüküm ve saltanatı ezelden ebede devam eden Sultan, Allah adem: hiçlik, yokluk aleyhisselâm: Allah’ın selâmı onun üzerine olsun bahusus: özellikle bâtın-ı kalb: kalbin içi bâtınî: iç emâre: belirti, işaret farz: Allah’ın kesinlikle yapılmasını emrettiği şey hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı hayat-ı ebediye: sonsuz hayat hazret: hürmet için kullanılan ünvan hicap etme: utanma intaç eden: netice veren istiğfar: Allah’tan bağışlanma dilemek küfür: inkâr mahall-i iman: imanın yeri melâike: melekler mukabil: karşılık mânen: mânevî olarak mükerrer: tekrarlanan münâcât-ı Eyyubiye: Eyyub peygamberin duası müteessir: etkilenen, üzülen nefretkârâne: nefret edercesine neûzu billâh: Allah’a sığınırız neş’et etmek: ortaya çıkmak, meydana gelmek nur-u iman: imanın aydınlığı nükte: derin ve ince anlamlı söz ruhaniyât: maddî yapısı olmayan ruhanî varlıklar ruhî: ruhla ilgili tehdidât: tehditler tekdir: azarlama vazife-i ubudiyet: kulluk görevi vesvese: kuruntu zevk-i ruhanî: ruhun aldığı zevk zikir: Allah’ı anma zâhirî: görünürde ıttıla: haberdar olma 6 Haziran 2011: 14:03 #792725Anonim
bir mânevî adâvet-i İlâhiyeyi işmam eden bir inkâr arzusu uyanır. Bir şüphe, vücud-i İlâhiyeye dair kalbe gelse, kat’î bir delil gibi ona yapışmaya meyleder; büyük bir helâket kapısı ona açılır. O bedbaht bilmiyor ki, inkâr vasıtasıyla, gayet cüz’î bir sıkıntı vazife-i ubudiyetten gelmeye mukabil, inkârda milyonlarla o sıkıntıdan daha müthiş mânevî sıkıntılara kendini hedef eder.
1 Sineğin ısırmasından kaçıp yılanın ısırmasını kabul eder.Ve hâkezâ, bu üç misale kıyas edilsin ki,
2 بَلْ رَانَ عَلٰى قُلوُبِهِمْ sırrı anlaşılsın.
İKİNCİ NÜKTE
Yirmi Altıncı Sözde sırr-ı kadere dair beyan edildiği gibi, musibet ve hastalıklarda insanların şekvâya üç vecihle hakları yoktur.BİRİNCİ VECİH: Cenâb-ı Hak, insana giydirdiği vücut libasını san’atına mazhar ediyor. İnsanı bir model yapmış; o vücut libasını o model üstünde keser, biçer, tebdil eder, tağyir eder, muhtelif esmâsının cilvesini gösterir. Şâfî ismi hastalığı istediği gibi, Rezzak ismi de açlığı iktiza ediyor, ve hâkezâ…
مَالِكُ الْمُلْكِ يَتَصَرَّفُ فِى مُلْكِهِ كَيْفَ يَشَاۤءُ
3
İKİNCİ VECİH: Hayat musibetlerle, hastalıklarla tasaffi eder,
4 kemal bulur, kuvvet bulur, terakki eder, netice verir, tekemmül eder, vazife-i hayatiyeyi yapar.
5 Yeknesak istirahat döşeğindeki hayat, hayr-ı mahz olan vücuttan ziyade, şerr-i mahz olan ademe yakındır ve ona gider.ÜÇÜNCÜ VECİH: Şu dâr-ı dünya, meydan-ı imtihandır
6 ve dâr-ı hizmettir.
7 Lezzet ve ücret ve mükâfat yeri değildir. Madem dâr-ı hizmettir ve mahall-i[NOT]
Dipnot-1 bk. Nûr Sûresi, 24:39; Hac Sûresi, 22:31.Dipnot-2 “Kazandıkları günahlar, kalblerini kaplayıp karartmıştır.” Mutaffifîn Sûresi, 83:14.
Dipnot-3 Mülkün mâliki, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder.
Dipnot-4 bk. Müslim, Birr: 52; Ebû Dâvud, Cenâiz: 1; el-Hâkim, el-Müstedrek: 1:1500.
Dipnot-5 bk. Buhârî, Merdâ: 1; Müslim, Birr: 52; Tirmizî, Zühd: 57; Muvatta’, Cenâiz: 40.
Dipnot-6 bk. Bakara Sûresi, 2:155; Âl-i İmrân Sûresi, 3:154, 186; Mâide Sûresi, 5:48; En’âm Sûresi, 6:165.
Dipnot-7 bk. Tevbe Sûresi, 9:105; Necm Sûresi, 53:39.
[/NOT]
Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah Rezzak: bütün varlıkların rızıklarını veren Allah adem: hiçlik, yokluk adâvet-i İlâhiye: Allah’a düşmanlık bedbaht: talihsiz, bahtsız beyan etme: açıklama cilve: görüntü, yansıma cüz’î: ferdî, az, küçük dâr-ı dünya: dünya yurdu dâr-ı hizmet: hizmet yeri esmâ: isimler hayr-ı mahz: sırf hayırdan ibaret helâket: mahvolma hâkezâ: bunun gibi iktiza etmek: gerektirmek işmam etme: hissettirme kemâl: olgunluk, mükemmellik libas: elbise mahall-i ubudiyet: kulluğun yapılacağı yer mazhar etmek: eriştirmek meydan-ı imtihan: imtihan meydanı musibet: belâ, büyük sıkıntı nükte: derin ve ince anlamlı söz sırr-ı kader: kader sırrı tasaffi etmek: saf hâle gelmek, temizlenmek tağyir etmek: değiştirmek tebdil etmek: değiştirmek tekemmül etme: mükemmelleşme terakki etme: gelişme vazife-i hayat: hayat görevi vazife-i ubudiyet: kulluk görevi vecih: yön vücud-u İlâhiye: Allah’ın varlığı vücut: varlık yeknesak: tekdüze, monoton ziyade: çok, fazla Şâfî: yarattıklarına şifa verip iyileştiren Allah şekvâ: şikâyet şerr-i mahz: tamamıyla şer ve kötü 6 Haziran 2011: 14:10 #792726Anonim
ubudiyettir.
1 Hastalıklar ve musibetler, dinî olmamak ve sabretmek şartıyla,
2 o hizmete ve o ubudiyete çok muvafık oluyor ve kuvvet veriyor. Ve herbir saati bir gün ibadet hükmüne getirdiğinden,
3 şekvâ değil, şükretmek gerektir.Evet, ibadet iki kısımdır: bir kısmı müsbet, diğeri menfi. Müsbet kısmı malûmdur. Menfi kısmı ise, hastalıklar ve musibetlerle, musibetzede zaafını ve aczini hissedip, Rabb-i Rahîmine ilticâkârâne teveccüh edip, Onu düşünüp, Ona yalvarıp hâlis bir ubudiyet yapar. Bu ubudiyete riyâ giremez, hâlistir. Eğer sabretse, musibetin mükâfâtını düşünse, şükretse, o vakit herbir saati bir gün ibadet hükmüne geçer. Kısacık ömrü uzun bir ömür olur. Hattâ bir kısmı var ki, bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçer. Hattâ bir âhiret kardeşim, Muhacir Hafız Ahmed isminde bir zâtın müthiş bir hastalığına ziyade merak ettim. Kalbime ihtar edildi: “Onu tebrik et. Herbir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçiyor.” Zaten o zat sabır içinde şükrediyordu.
ÜÇÜNCÜ NÜKTE
Bir iki Sözde beyan ettiğimiz gibi, her insan geçmiş hayatını düşünse, kalbine ve lisanına ya “ah” veya “oh” gelir. Yani, ya teessüf eder, ya “Elhamdü lillâh” der.
Teessüfü dedirten, eski zamanın lezâizinin zeval ve firakından neş’et eden mânevî elemlerdir. Çünkü zevâl-i lezzet elemdir. Bazan muvakkat bir lezzet daimî elem verir. Düşünmek ise o elemi deşiyor, teessüf akıtıyor.
Eski hayatında geçirdiği muvakkat âlâmın zevâlinden neş’et eden mânevî ve daimî lezzet, “Elhamdü lillâh” dedirtir. Bu fıtrî hâletle beraber, musibetlerin neticesi olan sevap ve mükâfât-ı uhreviye ve kısa ömrü musibet vasıtasıyla uzun bir ömür hükmüne geçmesini düşünse, sabırdan ziyade, şükreder,
اَلْحَمْدُ ِللهِ عَلٰى كُلِّ حَالٍ سِوَى الْكُفْرِ وَالضَّلاَلِ
4
demesi iktiza eder. Meşhur bir söz var ki, “Musibet zamanı uzundur.” Evet, musibet zamanı uzundur. Fakat örf-ü nâsta zannedildiği gibi sıkıntılı olduğundan uzun değil, belki uzun bir ömür gibi hayatî neticeler verdiği için uzundur.
[NOT]Dipnot-1 bk. Bakara Sûresi, 2:21; Necm Sûresi, 53:36.
Dipnot-2 bk. Tirmizî, Deavât: 79; Nesâî, es-Sünenü’l-Kübrâ: 6:106.
Dipnot-3 bk. Dârimî, Rikak: 56; Müsned: 2:159, 194, 198, 3:148, 238, 258.
Dipnot-4 Küfür ve dalâletten başka her türlü hal için Allah’a hamd olsun. Ayrıca bk. Tirmizî, Deavât: 45; İbni Mâce, Mukaddime: 23; Dua: 2.
[/NOT]Muhacir Hafız Ahmed: (bk. bilgiler) Rabb-i Rahîm: yarattığı herbiri varlığa sonsuz şefkatini gösteren Rab acz: acizlik, güçsüzlük beyan etmek: açıklamak elem: üzüntü elhamdü lillâh: hamd ve şükür yalnızca Allah’a mahsustur firak: ayrılık fıtrî: doğuştan, yaratılıştan hâlet: vaziyet, durum hâlis: içten iktiza etmek: gerektirmek ilticâkârâne: sığınarak lezâiz: lezzetler menfi: olumsuz musibet: belâ, büyük sıkıntı musibetzede: belâya uğrayan muvafık: uygun muvakkat: gelip geçici mükâfât: ödül mükâfât-ı uhreviye: âhirete ait ödüller müsbet: olumlu neş’et eden: kaynaklanan nükte: derin ve ince anlamlı söz riyâ: gösteriş teessüf etmek: üzülmek teveccüh etme: yönelme ubudiyet: kulluk zevâl: yokluk, gelip geçicilk zevâl-i lezzet: lezzetin bitmesi ziyade: çok, fazla zât: kişi âhiret: öldükten sonraki sonsuz hayat âlâm: elemler, acılar örf-ü nâs: insanlar arasında kabul görmüş, gelenek haline gelmiş hususlar şekvâ: şikâyet 6 Haziran 2011: 14:13 #792727Anonim
DÖRDÜNCÜ NÜKTE
Yirmi Birinci Sözün Birinci Makamında beyan edildiği gibi, Cenâb-ı Hakkın insana verdiği sabır kuvvetini evham yolunda dağıtmazsa, her musibete karşı kâfi gelebilir. Fakat vehmin tahakkümüyle ve insanın gafletiyle ve fâni hayatı bâki tevehhüm etmesiyle, sabır kuvvetini mazi ve müstakbele dağıtıp, halihazırdaki musibete karşı sabrı kâfi gelmez, şekvâya başlar. Adeta—hâşâ—Cenâb-ı Hakkı insanlara şekvâ eder. Hem çok haksız bir surette ve divanecesine şekvâ edip sabırsızlık gösterir.
Çünkü, geçmiş herbir gün, musibet ise zahmeti gitmiş, rahatı kalmış; elemi gitmiş, zevâlindeki lezzet kalmış; sıkıntısı geçmiş, sevabı kalmış. Bundan şekvâ değil, belki mütelezzizâne şükretmek lâzım gelir. Onlara küsmek değil, bilâkis muhabbet etmek gerektir. Onun o geçmiş fâni ömrü, musibet vasıtasıyla bâki ve mes’ut bir nevi ömür hükmüne geçer. Onlardaki âlâmı vehimle düşünüp bir kısım sabrını onlara karşı dağıtmak divaneliktir.
Amma gelecek günler ise, madem daha gelmemişler, içlerinde çekeceği hastalık veya musibeti şimdiden düşünüp sabırsızlık göstermek, şekvâ etmek, ahmaklıktır. “Yarın, öbür gün aç olacağım, susuz olacağım” diye bugün mütemadiyen su içmek, ekmek yemek ne kadar ahmakçasına bir divaneliktir. Öyle de, gelecek günlerdeki, şimdi adem olan musibet ve hastalıkları düşünüp, şimdiden onlardan müteellim olmak, sabırsızlık göstermek, hiçbir mecburiyet olmadan kendi kendine zulmetmek öyle bir belâhettir ki, hakkında şefkat ve merhamet liyakatini selb ediyor.
Elhasıl, nasıl şükür nimeti ziyadeleştiriyor;
1 öyle de, şekvâ musibeti ziyadeleştirir. Hem merhamete liyakati selb eder.
Birinci Harb-i Umumînin birinci senesinde, Erzurum’da mübarek bir zat müthiş bir hastalığa giriftar olmuştu. Yanına gittim. Bana dedi:
“Yüz gecedir ben başımı yastığa koyup yatamadım” diye acı bir şikâyet etti.
Ben çok acıdım. Birden hatırıma geldi ve dedim:
“Kardeşim, geçmiş sıkıntılı yüz günün, şimdi sürurlu yüz gün hükmündedir. Onları düşünüp şekvâ etme. Onlara bakıp şükret. Gelecek günler ise, madem daha gelmemişler; Rabbin olan Rahmânü’r-Rahîmin rahmetine itimad edip, dövülmeden ağlama, hiçten korkma, ademe vücut rengi verme. Bu saati düşün. Sendeki
[NOT]
Dipnot-1 bk. İbrahim Sûresi, 14:7.[/NOT]
Birinci Harb-i Umumî: Birinci Dünya Savaşı Cenâb-ı Hak: hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah Erzurum: (bk. bilgiler) Rab: her bir varlığa muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah Rahmânü’r-Rahîm: rahmeti bütün kâinatı kuşattığı gibi her bir varlığa da özel rahmet tecellisi olan Allah adem: yokluk, hiçlik belâhet: aptallık bâki: devamlı ve kalıcı divanece: akılsızca divanelik: akılsızlık elhasıl: kısaca, özetle evham: kuruntular, şüpheler fâni: gelip geçici gaflet: dikkatsizlik, umursamazlık; âhirete ve Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsızlık hâli giriftar olma: tutulma halihazır: şimdiki zaman hâşâ: asla liyakat: lâyık olma mazi: geçmiş zaman mes’ut: mutlu musibet: belâ, büyük sıkıntı müstakbel: gelecek zaman müteellim: acı çeken mütelezzizâne: lezzet alarak mütemadiyen: sürekli olarak nevi: tür rahmet: İlâhî şefkat, merhamet selb etmek: ortadan kaldırmak suret: biçim, şekil sürur: mutluluk, sevinç tahakküm: baskı, zorbalık tevehhüm etme: kuruntuya kapılma vehim: kuruntu zevâl: gelip geçicilik, yokluk âlâm: elemler, acılar şekvâ: şikâyet 6 Haziran 2011: 14:16 #792728Anonim
sabır kuvveti bu saate kâfi gelir. Divane bir kumandan gibi yapma ki, sol cenah düşman kuvveti onun sağ cenahına iltihak edip ona taze bir kuvvet olduğu halde, sol cenahındaki düşmanın sağ cenahı daha gelmediği vakitte, o tutar, merkez kuvvetini sağa sola dağıtıp, merkezi zayıf bırakıp, düşman ednâ bir kuvvetle merkezi harap eder.”
Dedim: “Kardeşim, sen bunun gibi yapma. Bütün kuvvetini bu saate karşı tahşid et. Rahmet-i İlâhiyeyi ve mükâfât-ı uhreviyeyi ve fâni ve kısa ömrünü uzun ve bâki bir surete çevirdiğini düşün. Bu acı şekvâ yerinde ferahlı bir şükret.”
O da tamamıyla bir ferah alarak, “Elhamdü lillâh,” dedi, “hastalığım ondan bire indi.”
BEŞİNCİ NÜKTE
Üç Meseledir.
BİRİNCİ MESELE: Asıl musibet ve muzır musibet, dine gelen musibettir. Musibet-i diniyeden her vakit dergâh-ı İlâhiyeye iltica edip feryad etmek gerektir.
1Fakat dinî olmayan musibetler, hakikat noktasında musibet değildirler. Bir kısmı ihtar-ı Rahmânîdir. Nasıl ki çoban, gayrın tarlasına tecavüz eden koyunlarına taş atıp, onlar o taştan hissederler ki, zararlı işten kurtarmak için bir ihtardır, memnunâne dönerler.
2 Öyle de, çok zâhirî musibetler var ki, İlâhî birer ihtar, birer ikazdır. Ve bir kısmı keffâretü’z-zünubdur.
3 Ve bir kısmı, gafleti dağıtıp, beşerî olan aczini ve zaafını bildirerek bir nevi huzur vermektir. Musibetin hastalık olan nev’i, sabıkan geçtiği gibi, o kısım, musibet değil, belki bir iltifat-ı Rabbânîdir, bir tathirdir.
4Rivayette vardır ki, “Ermiş bir ağacı silkmekle nasıl meyveleri düşüyor; sıtmanın titremesinden günahlar öyle dökülüyor.”
5[NOT]
Dipnot-1 bk. Tirmizî, Deavât: 79; Nesâi, es-Sünenü’l-Kübrâ: 6:106.Dipnot-2 bk. Buhâri, Îman: 39, Büyû’: 2; Müslim, Müsâkât: 107; Ebu Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ: 1:11.
Dipnot-3 bk. Tirmizî, Tefsîr-u Sûre: 4:24; Müsned, 2:303, 335, 402.
Dipnot-4 bk. Müslim, Birr: 52; Ebû Dâvud, Cenâiz: 1; ed-Deylemî, el-Müsned: 1:123; el-Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru’l-Usûl: 1:286.
Dipnot-5 Buharî, Merdâ: 3, 13, 16; Müslim, Birr: 45; İbni Mâce, Edeb: 56; Dârimî, Rikâk: 57; Müsned, 1:381, 441, 455, 3:152.
[/NOT]
Rahmet-i İlâhiye: Allah’ın herşeyi kuşatan sonsuz rahmeti acz: acizlik, güçsüzlük beşerî: insanî bâki: kalıcı ve devamlı cenah: taraf dergâh-ı İlâhiye: Allah’ın yüce katı divane: akılsız, deli ednâ: en aşağı elhamdü lillâh: hamd ve şükür yalnızca Allah’a mahsustur fâni: gelip geçici gaflet: dikkatsizlik, umursamazlık; âhirete ve Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsızlık hâli gayr: başka hakikat: doğru gerçek harap etme: yok etme ihtar: uyarı ihtar-ı Rahmânî: Allah’ın şefkât ve merhametle yaptığı uyarılar ikaz: uyarı iltica etmek: sığınmak iltifat-ı Rabbânî: Allah’ın lütfu iltihak etmek: katılmak keffâretü’z-zünub: günahların bağışlanmasına vesile kâfi: yeterli memnunâne: memnun kalarak musibet: belâ, büyük sıkıntı musibet-i diniye: dine gelen belâ muzır: zararlı mükâfât-ı uhreviye: âhirete ait ödül nevi: çeşit nükte: derin ve ince anlamlı söz rivayet: bir sözü nakletme; Hadis-i Şerifin nakledilmesi suret: şekil tahşid etmek: desteklemek, odaklanmak tathir: temizleme zâhirî: görünürde İlâhî: Allah tarafından olan şekvâ: şikâyet 6 Haziran 2011: 14:19 #792729Anonim
Hazret-i Eyyub Aleyhisselâm, münâcâtında, istirahat-i nefis için dua etmemiş. Belki zikr-i lisanî ve tefekkür-ü kalbîye mâni olduğu zaman, ubudiyet için şifa talep eylemiş. Biz, o münâcatla birinci maksadımız, günahlardan gelen mânevî, ruhî yaralarımızın şifasını niyet etmeliyiz. Maddî hastalıklar için, ubudiyete mâni olduğu zaman iltica edebiliriz. Fakat muterizâne, müştekiyâne bir surette değil, belki mütezellilâne ve istimdatkârâne iltica edilmeli. Madem Onun rububiyetine razıyız; o rububiyeti noktasında verdiği şeye rıza lâzım. Kazâ ve kaderine itirazı işmam eder bir tarzda ah, of edip şekvâ etmek, bir nevi kaderi tenkittir, rahîmiyetini ittihamdır. Kaderi tenkit eden, başını örse vurur, kırar. Rahmeti ittiham eden, rahmetten mahrum kalır. Kırılmış elle intikam almak için o eli istimal etmek nasıl kırılmasını tezyid ediyor; öyle de, musibete giriftar olan adam, itirazkârâne şekvâ ve merakla onu karşılamak, musibeti ikileştiriyor.
İKİNCİ MESELE: Maddî musibetleri büyük gördükçe büyür, küçük gördükçe küçülür. Meselâ, gecelerde insanın gözüne bir hayal ilişir. Ona ehemmiyet verdikçe şişer, ehemmiyet verilmezse kaybolur. Hücum eden arılara iliştikçe fazla tehacüm göstermeleri, lâkayt kaldıkça dağılmaları gibi, maddî musibetlere de büyük nazarıyla, ehemmiyetle baktıkça büyür. Merak vasıtasıyla o musibet cesetten geçerek kalbde de kökleşir, bir mânevî musibeti dahi netice verir, ona istinad eder, devam eder. Ne vakit o merakı, kazâya rıza ve tevekkül vasıtasıyla izale etse, bir ağacın kökü kesilmesi gibi, maddî musibet hafifleşe hafifleşe, kökü kesilmiş ağaç gibi kurur, gider. Bu hakikati ifade için bir vakit böyle demiştim:
Bırak ey biçare feryadı belâdan kıl tevekkül,
Zira feryat belâ ender hatâ ender belâdır bil.
Eğer belâ vereni buldunsa, safâ ender atâ ender belâdır bil.
Eğer bulmazsan, bütün dünya cefâ ender fenâ ender belâdır bil.
Cihan dolu belâ başında varken, ne bağırırsın küçük bir belâdan? Gel, tevekkül kıl.
Tevekkülle belâ yüzünde gül, tâ o da gülsün. O güldükçe küçülür, eder tebeddül.Hazret-i Eyyub: [bk. bilgiler – Eyyup (a.s.)] Kazâ: olacağı Allah tarafından bilinen ve takdir olunan şeylerin zamanı gelince yaratılması aleyhisselâm: Allah’ın selâmı onun üzerine olsun atâ ender: bolluk ve lûtuf içinde belâ ender: belâ içinde biçare: çaresiz cefâ ender: işkence içinde, sıkıntılı cihan: âlem fenâ ender: yokluk içinde giriftar olma: tutulma, girme hakikat: doğru gerçek hatâ ender: hatâ içinde hazret: hürmet maksadı ile büyüklere verilen ünvan iltica etmek: sığınmak istimal etme: kullanma istimdatkârâne: medet ve yardım istercesine istinad etme: dayanma istirahat-i nefis: kişinin rahat etmesi itirazkârâne: itiraz eder gibi ittiham etmek: suçlamak izale etme: giderme, ortadan kaldırma işmam etme: hissettirme kader: Allah’ın ezelî ilmi ile kâinatta olacak herşeyi bilip takdir etmesi lâkayt: ilgisiz musibet: belâ, büyük sıkıntı muterizâne: itiraz eder şekilde münâcât: Allah’a yalvarış, duâ mütezellilâne: kusur ve güçsüzlüğünü anlayarak müştekiyâne: şikâyet eder gibi nazar: bakış nevi: çeşit rahmet: İlâhî şefkat, merhamet rahîmiyet: herbir varlığa rahmetiyle özel tecelli ediciliği rububiyet: Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği, yaratıcılığı, idaresi ve terbiyesi rıza: hoşnud olma, kabullenme safâ ender: huzur ve rahatlık içinde tebeddül: değişme tefekkür-ü kalbîye: kalp ile yapılan tefekkür tehacüm: hücum etme tevekkül: Allah’a dayanma ve güvenme tezyid etme: arttırma ubudiyet: kulluk zikr-i lisanî: Allah’ı dille anmak örs: üzerinde demir ve benzeri madenler dövülen çelik yüzeyli, kalın ve bir tarafı sivri alet şekvâ: şikâyet 6 Haziran 2011: 14:21 #792730Anonim
Nasıl ki mübarezede müthiş bir hasma karşı gülmekle, adâvet musalâhaya, husumet şakaya döner, adâvet küçülür, mahvolur,
1 tevekkül ile musibete karşı çıkmak dahi öyledir.ÜÇÜNCÜ MESELE: Her zamanın bir hükmü var.
2 Şu gaflet zamanında musibet şeklini değiştirmiş. Bazı zamanda ve bazı eşhasta belâ, belâ değil, belki bir lûtf-u İlâhîdir. Ben şu zamandaki hastalıklı sair musibetzedeleri—fakat musibet dine dokunmamak şartıyla—bahtiyar gördüğümden, hastalık ve musibet aleyhtarı bulunmak hususunda bana bir fikir vermiyor. Ve bana, onlara acımak hissini iras etmiyor. Çünkü, hangi bir genç hasta yanıma gelmişse, görüyorum, emsallerine nisbeten bir derece vazife-i diniyeye ve âhirete karşı merbutiyeti var. Ondan anlıyorum ki, öyleler hakkında o nevi hastalıklar musibet değil, bir nevi nimet-i İlâhiyedir. Çünkü, çendan o hastalık onun dünyevî, fâni, kısacık hayatına bir zahmet iras ediyor, fakat onun ebedî hayatına faydası dokunuyor. Bir nevi ibadet hükmüne geçiyor. Eğer sıhhat bulsa, gençlik sarhoşluğuyla ve zamanın sefahetiyle, elbette hastalık hâletini muhafaza edemeyecek, belki sefahete atılacak.
[NOT]
Dipnot-1 bk. Fussilet Sûresi, 41:34.Dipnot-2 bk. Beyhâkî, Şuabü’l-Îmân: 4:263; Hâtîb el-Bağdâdî, el-Cami’ li Ahlâki’r-Râvî ve Âdâbi’s-Sâmî’: 1:212, 407.
[/NOT]
adâvet: düşmanlık bahtiyar: talihli, mutlu dünyevî: dünya ile ilgili ebedî: sonsuz emsal: benzer eşhas: kişiler fâni: gelip geçici, ölümlü gaflet: sorumsuzluk, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma hasım: düşman husumet: düşmanlık hâlet: durum, hâl iras etmek: vermek, bırakmak lûtf-u İlâhî: Allah’ın lütuf ve ikramı merbutiyet: bağlılık musalâha: barışma musibetzede: musibete uğrayan mübareze: karşılıklı mücadele, çatışma nevi: tür, çeşit nimet-i İlâhiye: Allah’ın nimeti sair: diğer sefahet: yasak zevk ve eğlenceye düşkünlük vazife-i diniye: dini görev âhiret: öldükten sonraki sonsuz hayat çendan: gerçi 6 Haziran 2011: 16:11 #792739Anonim
Hâtime
Cenâb-ı Hak, hadsiz kudret ve nihayetsiz rahmetini göstermek için, insanda hadsiz bir acz, nihayetsiz bir fakr derc eylemiştir. Hem hadsiz nukuş-u esmâsını göstermek için insanı öyle bir surette halk etmiş ki, hadsiz cihetlerle elemler aldığı gibi, hadsiz cihetlerle de lezzetler alabilir bir makine hükmünde yaratmış.
Ve o makine-i insaniyede yüzer âlet var. Herbirinin elemi ayrı, lezzeti ayrı, vazifesi ayrı, mükâfâtı ayrıdır. Adeta insan-ı ekber olan âlemde tecellî eden bütün esmâ-i İlâhiye, bir âlem-i asgar olan insanda dahi o esmânın umumiyetle cilveleri var. Bunda sıhhat ve âfiyet ve lezâiz gibi nâfi emirler nasıl şükrü dedirtir, o makineyi çok cihetlerle vazifelerine sevk eder, insan da bir şükür fabrikası gibi olur. Öyle de, musibetlerle, hastalıklarla, âlâm ile, sair müheyyiç ve muharrik ârızalarla, o makinenin diğer çarklarını harekete getirir, tehyiç eder. Mahiyet-i insaniyede münderiç olan acz ve zaaf ve fakr madenini işlettiriyor. Bir lisanla değil, belki herbir âzânın lisanıyla bir iltica, bir istimdat vaziyeti verir. Güya insan o ârızalarla, ayrı ayrı binler kalemi tazammun eden müteharrik bir kalem olur, sahife-i hayatında veyahut levh-i misalîde mukadderât-ı hayatını yazar, esmâ-i İlâhiyeye bir ilânnâme yapar ve bir kaside-i manzume-i Sübhâniye hükmüne geçip, vazife-i fıtratını ifa eder.

Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah acz: acizlik, güçsüzlük cihet: yön cilve: görüntü, yansıma derc etme: yerleştirme elem: keder, üzüntü esmâ: isimler esmâ-i İlâhi: Allah’ın isimleri fakr: muhtaçlık hadsiz: sonsuz halk etme: yaratma hâtime: sonuç, son söz ifa etme: yerine getirme iltica: sığınma ilânnâme: duyuru insan-ı ekber: büyük insan istimdat: yardım isteme kaside-i manzume-i Sübhâniye: bütün noksanlıklardan uzak olan Allah’ın hassas ölçülerle düzenli bir şekilde yazdığı kaside kudret: güç, iktidar levh-i misâlî: maddî âlemdeki olayların ve varlıkların üzerinde yansıdığı mânevî levha lezâiz: lezzetler mahiyet-i insaniye: insanın temel özelliği makine-i insaniye: bir makine hükmünde olan insanın beden ve cihazları muharrik: harekete geçirici mukadderât-ı hayat: kader kalemiyle yazılmış hayat programları musibet: belâ, büyük sıkıntı müheyyiç: heyecan verici mükâfât: ödül münderiç: yerleştirilmiş müteharrik: hareketli nihayetsiz: sınırsız nukuş-u esmâ: İlâhî isimlerin nakışları nâfi: faydalı rahmet: İlâhî şefkat, merhamet sahife-i hayat: hayat sayfası sair: başka sevk etme: gönderme, yönlendirme suret: biçim, şekil tazammun eden: içeren tecellî: görünüm, yansıma tehyiç etme: heyecanlandırma umumiyetle: genellikle vazife-i fıtrat: yaratılıştan gelen görev âlem: dünya; kâinat âlem-i asgar: en küçük âlem âlâm: elemler, acılar ârıza: aksama âzâ: uzuvlar, organlar -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.