• Bu konu 6 yanıt içerir, 6 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
8 yazı görüntüleniyor - 1 ile 8 arası (toplam 8)
  • Yazar
    Yazılar
  • #672199
    Anonim

      RİSALELERİN SİYASİ ÖNGÖRÜSÜ KİMSEYİ TEREDDÜTTE BIRAKMAZ
      Risale-i Nura göre demokratlık, ahrarlık, siyaset nedir, cemaat-siyaset ilişkisi gibi konularda bazı sorular soruyorsunuz. Bir genel seçim arifesinde olmasak, bu dönemde bu soruları sormak ihtiyacını herhalde duymayacaktınız. Sorularınızın hepsini hak ettiği etraflı analizlerle cevaplamak gerekiyor. Bu sorulara bir çok himmet ve hizmet erbabı tarafından geçmişten bugüne çok etraflı ve tekrarlı cevaplar verildi. Hatta müteaddit kitaplar yazıldı. Bunlarda yeterli cevaplar var.Aşağıdaki ifadelerim bu sorularınıza cevap niteliğinde olacaktır.

      Risale-i Nurun engin tefekküründen kaynaklanan hem İslami ve hem de o nisbette evrensel bazı kavramları şemsiye yaparak kişi odaklı ve tabela particiliği yapacak değiliz. Bu kavramlar ve onların risalelerdeki analiz mantığı, hiç birimize dün olduğu gibi bugün de kişisel sempati ve antipatilere göre tercih imkanı vermiyor. Risalelerin yüz yıl öncesine dayalı, ilke merkezli öngörüleri, sosyal ve siyasi hayat ile ilgili tercihlerde kimseyi tereddütte bırakmaz. Zira öngörülen bir fikir, demokrasi veya meşrutiyet veya hakimet-i İslamiye olarak, nasıl isimlendirilirse isimlendirilsin, ifade edilmek istenen anlam değişmez. Bu kavramlarla ifade edilen, genel oyu, hür seçimi, insan iradesine saygıyı, parlamento merkezli, çoğulcu ortamı öngören, şeffaf, adaletli ve hukuka bağlı bir yönetim modelidir. Onun içindir ki, risalelerde konunun işlendiği yerlerde geçen meşrutiyet, demokratlık, hakimiyet-i millet vb. kavramlar konjonktürel olmayıp, her zaman geçerli kavramlardır.

      BEDİÜZZAMAN “EHVEN-İ ŞER” NİTELEMESİ YAPMAKTAN KAÇINMADI
      Bediüzzaman, iman ve Kur’an hizmetleri sebebiyle karşısında daima “ifsat komitesi” dediği müstebit ve vesayetçi zihniyeti bulmuştur. Bu zihniyet, dünden bugüne hem halka hem demokrasiye sıkıntılar yaşattı. Bediüzzaman, bu zihniyetin zararlarından hizmetini ve milleti korumak için hep makro hedefler belirledi. Özgürlük temelinde, insan odaklı hedeflerin takipçisi oldu. Oy verdiği partiyi, kurumsal kimliği ve benimsediği politikalar açısından muhatap aldı. Mensuplarının kişisel “yanlış”larını dikkate bile almadı. Siyasi iktidarın müstebit ve vesayetçi ellere geçmemesi için tercihini, her zaman demokratlıktan yana kullandı. Milleti vesayete muhtaç görenlerin daima karşısında oldu. Seçtiğinin niteliği hakkında “Ehven-i şer” nitelemesi yapmaktan da kaçınmadı.

      Kimi seçtiğini biliyordu ve onun reyini alan muhatapları da hangi mülahaza ile tercih edildiklerini biliyorlardı. Bugün ağır aksak, hatalarından arınmaya çalışan ve geçmişe göre nisbeten anlamına yakın bir demokrasi tecrübesi yaşıyorsak, bunu, büyük ölçüde ve meşruiyet içinde mücadeleyi elden bırakmayan Bediüzzaman’ın geliştirdiği hizmetin basiret ve dirayetine borçluyuz. Bu mücadelenin bundan sonraki kısmında da aynı basireti gösterme görevi, başta Türkiye’yi ve başarısız bir sürü deneme yanılma yaşayan sancılı İslam dünyasını bekliyor.

      Çok partili hayata geçtiğimiz tarihten itibaren maddi ve manevi hayatta yapılan hizmetler, özellikle insana yapılan yatırımlar, nesil değişimlerinin de katkısıyla hissedilir olumlu sonuçlar vermeye başlamıştır. Bu değişimin son sekiz – on yılın eseri olduğu söylenemez. Toplumun, ahlakta, sosyal ve siyasi alanda tahrip edilen maddi ve manevi dokusu, özellikle son yetmiş-seksen seneden bu yana sancılı da olsa, kararlı bir şekilde köklerine dönüş süreci yaşıyor. Ekonomik yapı ve sermaye, küçük bir azınlığın imtiyazı olmaktan çıkıyor. Anadolu insanı, maddi dinamiklerini ve teşebbüs gücünü harekete geçirerek, milli gelirden, servet ve sermaye dağılımından hak ettiği payı almaya çalışıyor.

      İMAN VE İRFAN FİDESİ, ARTIK HAYATA GEÇMEK İSTİYOR
      “İslam’ın terakkisinin maddeten terakkiye” bağlı olduğu gerçeğinin fark edildiği ve gereğinin yapıldığı bir süreci yaşıyoruz. Daha önemlisi toplumun kültürel dokusu değişiyor. Fransa’dan ithal, ittihatçı–militer yönetim fidesi, Anadolu toprağında tutmadı. “Anadolunun sinesinde kök salan” ve tarihin derinliklerinden beslenen iman ve irfan fidesi, artık hayata geçmek istiyor. İki ayağı mezara müteharrikler gidiyor, çağını okumasını bilen nesiller geliyor. Bu, uzun soluklu bir yürüyüştür. Bir milletin kendi geleceğine yürüyüşüdür. Bu değişimde en büyük pay sivil topluma aittir. Siyasetin payı ondan sonra gelir. “Mütehavvil siyaset dairesi”nin, açılıp kapanmaya, yıpranmaya maruz partilerin amblemine ve söylemine sığınan sığ bir politik bakış, bu yürüyüşü kavrayamaz.
      safa_mursel_haberici.jpg

      Yeni bir kimlik ve medeniyet inşa etmek mefkuresi, “menfaat üzerine dönen siyaset” kapısının menteşesine bağlanacak kadar basite indirgenemez. Partiler araçlardır. Korunması gereken ise, amaçtır. Türkiye, insan odaklı, hukuka bağlı bir toplum inşa etmeye yönelik bir “inkılâp” süreci yaşıyor. Toplum olarak, bu uğurda ağır bedeller ödedik. Vesayetçi güçler, halen yeni bedeller ödetmekten vazgeçmiş değil. On yılda otomatiğe bağlanmış darbeler, hep bu yönelişi sabote etmek için kurgulandı. Bu teşebbüslere siyaset kurumu çoğu defa direnmedi, direnemedi. Çünkü, toplumun siyasi, kültürel, ekonomik, sosyal dokusu meşruiyet içinde direnme iradesi ortaya koymaya hazır ve yeterli değildi. Ordu, yargı, medya ve sermaye ayaklarında dizginleri elde tutan vesayetçi güç, hep denetim dışı kaldı. Fakat toplum yeniden ayağa kalkma ümidini hiç kaybetmedi. Milletin hakta sebatı, fiili duası, geçmişin, “beli kırılmış” çarpık yapısındaki ezberleri bozdu ve bozmaya devam ediyor.

      Değişim sadece siyasette yaşanmıyor. Kaldı ki, siyasetle sınırlı bir değişim sağlıklı ve kalıcı olamaz. Yaşamaya namzet olduğumuz değişim, siyaseti aşan yatay ve dikey toplumsal boyutlara sahip olmalıdır. Bu ise, bir medeniyet projesiyle mümkündür. Bu yönde değişime imkan vermek istemeyen “muzır maniler”imiz hiç eksik olmadı. Şartlar ne olursa olsun, yanlış konuşlandığımız medeniyet kulvarında rota değişikliği yaparak kendimize dönüş süreci yaşıyoruz.

      İttihatçı siyasetin dans zaafına ve tesettür düşmanlığına odaklanmış uygarlaşma projesi, yerini Anadolu insanının kendi değerleri üstünde, çağını da okuyarak yeni bir toplum tasavvuruna bırakıyor. Esas görülmesi gereken budur. Türkiye’nin yaşadığı bu değişimi, dönüşümü partizan bir adeseyle bakmak çok yüzeysel ve ilkel bir indirgeme olur. Bu değişimi zaafa uğratanların veya ayak sürüyenlerin geleceği yoktur. Dünün siyaset aktörlerinin değişimin yolu kesme tavrı onları vesayetçilerle aynı kulvara sokmuş ve bu yöndeki tercihleri sebebiyle siyaseten hiçbir iddiaları ve gelecekleri kalmamıştır.

      Bugünün iktidar çevreleri, milletin açtığı ve devam ettiği gözlenen yüzde ellilere varan siyasi destek kredisini kullanmayı bilmez, demokratikleşmede eğer ayak sürürlerse, onları da aynı akıbet bekleyecektir. Millet yolunu açmasını bilir. Bugüne kadar hep bildi. Kendisini muktedir, yıkılmaz zannedenlerin hesaplarını, seçim sandığında alt-üst etti. Tecrübe ile sabittir ki, halkın reyiyle belirlenecek iktidar, kimse için çantada keklik olmadığı gibi, kimsenin tapulu malı da değildir. Demokratikleşme çabalarında tavsama yaşandığı iddialarını, bunun homurtuya dönüşme istidadı taşıyan memnuniyetsizliğini birilerinin vakit geç olmadan duyması, görmesi ve gereğini yapması beklenmelidir. Kimse vazgeçilmez değildir.

      ZÜBEYİR GÜNDÜZALP’İN SİYASİ ÖLÇÜSÜ
      Bediüzzaman’ın en yakın talebelerinden merhum Zübeyir Gündüzalp’in aşağıya alacağım şu ifadeleri, dün olduğu gibi bugün ve gelecekte demokrat çizgide siyaset yapmaya talip politikacılar için olduğu kadar, onları seçecek seçmenler bakımından da ölçü vericidir:

      “Biz ahrar yani hürriyetçiyiz. Hürriyetçi olan partiden başa kim geçerse geçsin, o hürriyetçi partiyi destekleriz. İsim ve şahıslar değişebilir, ama ölçüler değişmez. Biz ölçülerimize uyanları destekleriz. Kişileri ve isimleri değil. Ölçülerimize uyan, bu ölçülerle millet ekseriyetinin desteğini kazanan kim olursa olsun, biz onu reylerimizle destekleriz. Mesleğimizde milletin ekseriyetinin hüsnü teveccühünü kaybetmiş, mazi olanlarla istikbale yürünmez. Onlarla kaybedecek zamanımız yoktur. Bizim dışımızda gelişen ve değişen şartlarla meydana gelen durumda ileriye bakarız. Dava ve dairemizi kullandırmayız. Ahde vefamızı, hayırlı hizmetlerini yâd ederek gösteririz. Bu bir hakperestliktir. Düşene vurmayız, şak şakçısı da olmayız. Havanda su dövmeyiz.”

      Siyaset kurumu, dünden bugüne hep vesayetin belirlediği bir işleyişe sahip oldu. Milletin sandıkta tecelli eden iradesi, her zaman zinde güçlerin hakareti ve tehdidi altında kaldı. Bu tehlike halen geçmiş değil. Bütün darbe planları açığa çıkıp yargıya taşındığı halde, vesayetçi güç, her fırsatta kendisini göstermeye, hatta inisyatif almaya çalışıyor. “Halkçılar ırkçılığı elde edip, sizi (demokratları) tam mağlup etmeğe bir ihtimal-i kavi ile hissettim. Ve İslamiyet namına telaş ediyorum” ifadeleri elli yıl evvel yazılmıştı. Bugün aynı ortam aynıyla geçerli değil midir? Bütün hesaplar, halkçıların ırkçılığı elde edip, halkın yüzde ellisinin toplandığı dindar-demokrat potansiyeli siyaseten tasfiye etmek veya etkisiz kılmak üzerine kurulmuyor mu? Şartlar ne olursa olsun, sudan gerekçelerle vesayetin değirmenine su taşır duruma düşemeyiz.
      Siyaset, artık gücünü toplumdan almalıdır. Beklentisi bu olan “millet ekseriyeti”nin yanında olmak herkes için bir görevdir. Çünkü, bugünkü merhaleye buralardan geçerek geldik. Gerçek demokrasiye yine buradan giderek varacağız. Dünün siyaset aktörleri bu değişime katılmayı göze alamadıkları için ve vesayetle iş tutmaktan yakalarını kurtaramadıkları için tasfiye oldular ve oluyorlar. Bugünkü siyasi tablo karşısında, demokrasiyi güçlendirip halkın önünü açma imkanı, mevcut siyasi ortamın devamıyla yakından ilgilidir. Gerisi, merhum Zübeyir Gündüzalp’in ifadesiyle “havanda su dövmek”tir.

      #792969
      Anonim

        “Biz ahrar yani hürriyetçiyiz. Hürriyetçi olan partiden başa kim geçerse geçsin, o hürriyetçi partiyi destekleriz. İsim ve şahıslar değişebilir, ama ölçüler değişmez. Biz ölçülerimize uyanları destekleriz.

        Kişileri ve isimleri değil. Ölçülerimize uyan, bu ölçülerle millet ekseriyetinin desteğini kazanan kim olursa olsun, biz onu reylerimizle destekleriz. Mesleğimizde milletin ekseriyetinin hüsnü teveccühünü kaybetmiş, mazi olanlarla istikbale yürünmez.

        Onlarla kaybedecek zamanımız yoktur. Bizim dışımızda gelişen ve değişen şartlarla meydana gelen durumda ileriye bakarız. Dava ve dairemizi kullandırmayız. Ahde vefamızı, hayırlı hizmetlerini yâd ederek gösteririz. Bu bir hakperestliktir. Düşene vurmayız, şak şakçısı da olmayız. Havanda su dövmeyiz.”

        Allah Razı Olsun…
        #793007
        Anonim

          Muhterem kardeşler,

          Zübeyir Abinin bir mektubundan hareketle, Nur kardeşlerin yanlış bir adrese meyletmesine çalışanlar var.

          Zübeyir Abi, Üstadına asla ters düşmez, ters düşecek mânada sözler sarf etmez.

          Zübeyir Abinin “sahneden düşenler”den kast ettiği partinin, Ahrar ve Demokat mâna ve mahiyetindeki bir partinin olduğu imkân ve ihtimal haricidir.

          Zira, bizzat Üstadımız, Ahrarların 35 sene müddetle siyaset sahnesinden çekildiğini, ama 35 sene sonra yeniden dirildiğini, yeniden uyandığını açıkça beyan ediyor. (Beyanat ve Tenvirler)

          Demek, bu bir misyondur ki, bazen gizlense de sönmez, bitmez, tükenmez; bu misyon, zaman ve zeminin şartlarına bağlı olarak yeniden dirilir, yeniden ayağa kalkar bir hüviyete sahiptir.

          Meşurtiyet’ten ta 1946’ya, ta 1950’ye kadar yaşanan süreç, bunu en iyi şekilde izah ve ispat ediyor. (NOT: 1945’te kurulan ilk muhalefet partisi DP değil, Milli Kalkınma Partisidir. Üstad, DP kuruluncaya kadar, 35 yıllık süreçte hiçbir partiye ehemmiyet vermemiş, destek vermemiştir: 1912’de Hürriyet ve İtilaf, 1925’te TCF, 1930’da SCF, 1945’te MKP ve 1948’de MP dahil olmak üzere…)

          Bu arada, “Biz, 12 Eylül’de (darbeye alkış ve anayasaya destek vermekle) yüzde yüz hata yaptığı-artık kendi itiraflarıyla da-anlaşılan eli öpülesi muhterem ağabeylere değil, Nurun düsturlarına ve cemaatî şuranın kararlarına bağlıyız” diye, genç nesil kardeşlere söylemek, hatırlatmak lazım.

          M. Latif Salihoğlu

          #793008
          Anonim

            açıktan parti ismi belirten lahika, Sungur abiye imzalaması için
            getirildiği zaman orada -Bedî’ Medresesinde- bulunan ve itiraz eden ismi bende mahfuz eski
            bir abinin bana anlattıklarıdır]

            Yeniasyacılardan ayrılan iki grup (ki bunlar Yeni Nesilciler ve risalehaber sitesi kurucularıdır; meşveretçiler Sungur abiden ayrıldıktan sonra Sungur abiyi yalnız bırakmamışlardır…) -hususan bu seçim zamanında- Muhterem Mustafa Sungur ağabeyimizin (dolayısıyle Sungur abimizin sözüne ittiba eden diğer ağabeylerimizide kapsayarak) [Sungur abinin] hâl-i âlem-i siyaset ve cemiyeti ihtiyarlık ve hastalığından dolayı bilememesinden ve yanlış aksettirilmesi gibi sebeblerden dolayı fikren inhisar ve etrafındaki birilerini de kendi fikirlerine tarafdar yaparak hazırladıkları seçim beyannamesini Bedi’ye getirmişler ve Sungur abiyide (yakınındaki tarafdarları vasıtasıyle) ikna ederek malum lahikanın altına imza attırmışlar, diğer imzası bulunan abileri de telefonla arayarak (Fırıncı Abi haric çünki o nesil grubunun içinde hazırmış) -Sungur abi imza attısizde imza atın kolaycılığıyle- abiler lahikaya adlarının konmasına müsaade etmişler fakat Said Özdemir, Husnü Bayramoğlu ve Ahmed Aytimur ağabeyler redd etmişler.

            Alıntı

            #793010
            Anonim

              Bediüzzaman’ın talebeleri tarafından yapılan siyasî açıklama üzerine

              09 Haziran 2011 Perşembe, 12:48 tarihinde Ümit Şimşek tarafından yazılmıştır.

              Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin hayatta olan talebelerinden bir kısmının imzasıyla yayınlanan ve halkı belli bir yönde siyasî tercih yapmaya çağıran açıklama, gerek usul, gerekse muhtevâ yönünden bazı tartışmaları davet edici niteliktedir.

              1. Bildiri metninin, her ne kadar adı geçen ağabeyler tarafından imzalanmış olsa da, kendi kalemlerinden çıkmış bir metin olmadığı açıktır.

              Bu metin, Nur talebeleri içinde bir gazete tarafından terviç edilmeye çalışılan sakat bir anlayışa karşılık bir tepki ve cevap olarak hazırlanmıştır. Ancak onlarla aynı mantık örgüsünü takip ettiği için, benzer hatâların içine düşmekten kurtulamamıştır.

              Meselâ “Biz ahrar yani hürriyetçiyiz” sözü, Üstada mal edilebilecek bir söz değildir. Bazı noktalarda ahrara taraftar olmak başka, bizzat kendisini ahrar olarak nitelemek başka şeydir. “Biz ahrarız” diyerek bir hüküm verildikten sonra, bu hüküm üzerine bina edilebilecek daha başka hatâlı hükümlerden korunmak hiç kolay olmayacaktır.

              “Hürriyetçi bir partiden başa kim geçerse geçsin o partiyi destekleriz” sözü de, aynı şekilde, karşı taraf lehine yorumlanabilecek bir sözdür. “Mühim olan o partinin tüzüğüdür” sözünün ise mantıklı bir dayanağını bulabilmek güçtür. Tüzüğe itibar edilecek olduktan sonra, hürriyetçi olmayan parti var mı?

              2. Üstadın en güzide talebeleri tarafından imzalanan bir metnin, doğrudan doğruya Üstadın beyanlarına dayanan bir metin olması beklenirdi.

              Oysa bu yol ihtiyar edilmemiş; ağabeylerimiz, kendilerinin emsali olan bir başka ağabeyimize izafe edilen bir metni delil olarak kullanmışlardır. Böyle yapmakla da, maalesef, karşı çıktıkları anlayışın tuzağına düşmüşlerdir.

              Zira o mahut anlayış, nice zamandır Zübeyir Ağabeyin ismini kullanmak suretiyle Risale-i Nur içinde bir başka çizgi vücuda getirmek için çabalamaktadır.

              Bu cereyana Zübeyir Ağabeyin görüşleriyle mukabele etmek ise çözümü kolaylaştırmaz; çünkü böyle yapmakla “Zübeyrî çizgi öyle değil, böyledir” demiş ve karşı taraftan daha başka cevapları da tahrik etmiş olursunuz; böylece Risale-i Nur içindeki o mevhum çizgi, üzerinde kalem oynata oynata kalınlaşır ve hakikate inkılâb eder.

              Böyle teşebbüslere karşı verilecek yegâne cevap, ağabeylerimizin şimdiye kadar yapageldikleri gibi, sadece ve sadece Risale-i Nur’dan ve Üstaddan referans vererek çözümü göstermektir.

              3. Risale-i Nur cemaatleri içinde bir tanesinin, uzunca bir zamandır, meşhur bir masonun sadık bir bendesinin istibdadından kurtulmaya çalıştığı bilinmektedir.

              Ancak bahsi geçen şahsın fikrî istibdadı halen cemaat üzerindeki tesirini devam ettirmekte ve onların muhakeme tarzını yönlendirmektedir. Ağabeylere imzalatılan metinde de bu muhakeme tarzının izleri vardır.

              Arkadaşlarımız gerçi o şahsın giydirdiği formayı çıkarmışlardır; fakat bunun karşılığında bir başka takımın formasını giyerek aynı sahada aynı oyunu aynı heyecanla oynamaya devam etmektedirler.

              Oysa Nur talebelerinden beklenen şey siyaset sahasına inmek değil, hattâ tribünlerde tezahürat yapmak da değildir. Hangi partiye oy verileceği konusunda ise, o şahsın telkinlerinin hiçbir tesiri olmadığı bilinmektedir.

              Bu itibarla onu ciddîye alarak kendisine cevap verme telâşına düşmenin hiçbir mânâsı yoktur; bilâkis bu tür davranışlar, bir de hatâlı kıyas ve referanslarla malûl hale gelmişse, onun zayıf hilesine kuvvet katma riskini taşır.

              4. Bu ülkede yaşayan herkesin açıkça gördüğü ve kamuoyu yoklamalarının da ayan beyan gösterdiği gibi, insanların ekseriyeti tercihini yapmış, kime oy vereceğini belirlemiştir. Ağabeylerimiz tarafından yapılacak bir açıklamanın kaç kişiyi etkileyeceği şüphelidir.

              Şüphe götürmeyecek bir husus varsa, o da, siyasî bir duruş sergilemek suretiyle, ağabeylerimizin kendilerini ve temsil ettikleri dâvâyı bir risk içine atmış olduklarıdır.

              Farzımuhal, lehinde rey beyan ettikleri siyasî parti halkın yüzde 70’inden oy alsa bile, bu ihsas-ı rey, geri kalan yüzde 30 üzerinde bir menfî tesir icra etmeyecek midir?

              Kaldı ki, iş sadece ihsas-ı reyden ibaret kalmamış; metinde başka partileri ağır şekilde suçlayıcı ifadeler de yer almıştır.

              Üstadımız kendisine binler vecihle sıkıntı veren bir partinin dahi kabahatini sadece yüzde 5’e verirken, böyle umumî şekilde suçlayıcı ifadelerin altında Üstadımızın talebelerine ait imzaların yer alması hoş olmamıştır. Mutlaka bir parti lehinde tavır ortaya konacaksa bile, bu birkaç satırlık bir açıklamayla yapılabilirdi.

              5. Üstadın DP lehinde reyini açıkça kullandığı zamanlardan bu yana köprünün altından çok sular akmış; bu arada Risale-i Nur bütün bir millete, hattâ dünyaya mal olmuştur. Siyasî bakımdan o zamanki şartların bugün aynı ölçüde varit olup olmadığı tartışılabilir; fakat “Risale-i Nur’un her taifede muhtaçları var” hakikatinin bugün çok daha kesin ve yaygın bir şekilde tahakkuk etmiş bulunduğunda şüphe yoktur.

              Şüpheli bir netice için muhakkak bir maslahatı tehlikeye atmak, hikmete muvafık bir davranış olmaz. Bilhassa gerilimin böylesine üst seviyelere çıktığı ve tarafların birbirlerine en ağır suçlamaları yönelttiği bir ortamda, eğer Nur talebeleri bir tavır ortaya koyacaklarsa, bu, gerilimi düşürecek ve tarafları birbirine yaklaştıracak istikamette olmalıdır.

              Bütün bu mülâhazaların üstünde ise, Risale-i Nur derslerinin bütün siyasetlerin üzerinde olan, hattâ Üstadın tabiriyle “ittihad-ı İslâm cereyanına bile âlet ve tâbi olmayan” iman dersleri olduğu hakikati vardır ki, bu hakikat, Üstadımızın şu sözlerini bir anayasa maddesi halinde belleyip korumamızı zarurî kılmaktadır:

              “İman dersi için gelenlere tarafgirlik nazarıyla bakılmaz. Dost-düşman derste fark etmez. Halbuki siyaset tarafgirliği bu mânâyı zedeler, ihlâs kırılır.”

              Ümit ŞİMŞEK

              #793013
              Anonim

                @Münteha 253674 wrote:

                açıktan parti ismi belirten lahika, Sungur abiye imzalaması için
                getirildiği zaman orada -Bedî’ Medresesinde- bulunan ve itiraz eden ismi bende mahfuz eski
                bir abinin bana anlattıklarıdır]

                Yeniasyacılardan ayrılan iki grup (ki bunlar Yeni Nesilciler ve risalehaber sitesi kurucularıdır; meşveretçiler Sungur abiden ayrıldıktan sonra Sungur abiyi yalnız bırakmamışlardır…) -hususan bu seçim zamanında- Muhterem Mustafa Sungur ağabeyimizin (dolayısıyle Sungur abimizin sözüne ittiba eden diğer ağabeylerimizide kapsayarak) [Sungur abinin] hâl-i âlem-i siyaset ve cemiyeti ihtiyarlık ve hastalığından dolayı bilememesinden ve yanlış aksettirilmesi gibi sebeblerden dolayı fikren inhisar ve etrafındaki birilerini de kendi fikirlerine tarafdar yaparak hazırladıkları seçim beyannamesini Bedi’ye getirmişler ve Sungur abiyide (yakınındaki tarafdarları vasıtasıyle) ikna ederek malum lahikanın altına imza attırmışlar, diğer imzası bulunan abileri de telefonla arayarak (Fırıncı Abi haric çünki o nesil grubunun içinde hazırmış) -Sungur abi imza attısizde imza atın kolaycılığıyle- abiler lahikaya adlarının konmasına müsaade etmişler fakat Said Özdemir, Husnü Bayramoğlu ve Ahmed Aytimur ağabeyler redd etmişler.

                Alıntı

                Bir olay iddia edilirken kaynak kadar karşı tarafın görüşü de alınır.”Bir abi” diye kaynak göstermenin neresi normal ? Hani burada karşı taraf(Nesil grubu/fırıncı abi) savunması.Öyle ise herkes kalkıp birilerini kaynak göstererek hatıralar anlatsın dursun…

                #793014
                Anonim

                  @ASHAB-I BEDR 253677 wrote:

                  Şüpheli bir netice için muhakkak bir maslahatı tehlikeye atmak, hikmete muvafık bir davranış olmaz. Bilhassa gerilimin böylesine üst seviyelere çıktığı ve tarafların birbirlerine en ağır suçlamaları yönelttiği bir ortamda, eğer Nur talebeleri bir tavır ortaya koyacaklarsa, bu, gerilimi düşürecek ve tarafları birbirine yaklaştıracak istikamette olmalıdır.

                  Bütün bu mülâhazaların üstünde ise, Risale-i Nur derslerinin bütün siyasetlerin üzerinde olan, hattâ Üstadın tabiriyle “ittihad-ı İslâm cereyanına bile âlet ve tâbi olmayan” iman dersleri olduğu hakikati vardır ki, bu hakikat, Üstadımızın şu sözlerini bir anayasa maddesi halinde belleyip korumamızı zarurî kılmaktadır:

                  “İman dersi için gelenlere tarafgirlik nazarıyla bakılmaz. Dost-düşman derste fark etmez. Halbuki siyaset tarafgirliği bu mânâyı zedeler, ihlâs kırılır.”

                  Ümit ŞİMŞEK

                  Çok doğru söylemiş. Gerisi bizim işimiz değil.

                  #792999
                  Anonim

                    Üstadımız yeni said dönemiyle Şeytandan ve siyasetten Allah’a sığınırım diyerek siyasetten uzak durmuştur.
                    Bizim siyasetimiz seçim günü gelince oyumuzu İlayı Kelimetullah için kim en iyi hizmet verecekse ona oy vermektir.Sonrasında tevekkül ederek sonucu beklemektir.
                    Milletimiz için hayırlısı olur inşallah…

                  8 yazı görüntüleniyor - 1 ile 8 arası (toplam 8)
                  • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.