- Bu konu 1 yanıt içerir, 1 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
15 Haziran 2011: 18:32 #672274
Anonim
Doç.Dr. Ferhat Kentel’in Din, Modernite ve Gündelik Hayat başlıklı semineri… Büyük kavramlardan bahsediyoruz; modernite, din, gündelik hayat. Bu kavramları belli bir perspektiften ilişkilendirmeye çalışacağım. Modernite eleştirisi üzerine bir sunuş olacak. Modernitenin eleştirisi eşliğinde yeni bir toplum tahayyülü geliştirmek nasıl mümkün olabilir, nerelerde başka potansiyeller var. Şu anda ezberlediğimiz bilgilerin ötesinde başka bir dünya mümkün mü? Başka bir toplum, başka bir hayat sorularını da beraberinde getiriliyoruz.
Öncelikle benim sosyoloji anlayışımla ilgili bir şeyler söyleyeyim. Bir sosyolog istediği kadar bilimsel olduğunu söylesin içinde yaşadığı toplumdan bağımsız değildir. Kafamızda yerleşmiş olan ideolojilerin, zihniyetlerin, paradigmaların dışına çıkıp konuşmak mümkün değil. Objektif olmayan bir konuşma olacak bu. Çünkü bana göre olacak. Türkiye’de yaşayan bir sosyolog olarak, dertleri olan, bir şeylerden memnun olmayan ve bunu sadece kitaplarda veya üniversitelerde derslerde anlatarak değil hayatın başka alanlarında da bir tür politika da yapar.
Politika derken reel, partilerde yapılan siyaset anlamında söylemiyorum. Hayatımız, sözlerimiz, duruşumuz, aile hayatımız, kurduğumuz ilişkiler de bir siyasettir. Bu sadece sosyoloji çerçevesinde olan bir şey değil, her türlü insani ilişkileri de içerir.
Sosyolojik perspektiften baktığımız zaman ikinci bir şeyi de söylemem lazım. Sosyoloji, içinde bulunduğu toplumdan bağımsız değildir ama sosyolojinin şöyle bir amacı vardır: Görünen, ilk etkisini gösteren olguları, düşünceleri, ezberleri problematize ederek bakar. Yani sorunsallaştırır. Bu meselenin ortaya çıkışında çok karmaşık süreçler var diyerek bakar olaya. Basitleştirmekten ziyade karmaşıklaştırır. Çok iyi bildiğimiz sıradan gördüğümüz şeylerin aslında ne kadar yabancı olduğunu göstermeye çalışır. Sosyoloji, bildik olanın yanında anormal olanı da arar. Çok anormal görünen şeylerin içinde de normali arar. Biz birbirimizi tanıyoruz, Türkiye’de yaşıyoruz, bildiğimiz değerler var deyip bunu normal kabul edip yetinmez. Eskimolar, Endenozyalılar veya Afrikanın balta girmemiş ormanlarında yaşayan insanlar bize ne kadar yabancı demez sosyoloji. Benzerlikleri de bulmaya çalışır.
Şimdi moderniteden başlarsak Türkiye de çok özgün bir modernite tecrübesi yaşıyoruz. Tepeden inme, empoze edilmiş ve toplumun genel dinamiklerine, geleneksel döngülerine uyum sağlamaktan ziyade kırmaya çalışan bir modernite görüyoruz. Türkiye’ den baktığımız zaman genel olarak moderniteyle hesaplaşmak için bol miktarda malzeme bulabiliriz. Bu modernizasyonun hızlı olmasından ötürü, yabancı bir referanslar dünyası olmasından ötürü yaşadığımız gerginlikler moderniteyi sorgulamamız için müthiş bir potansiyel oluşturuyor. Bir sosyolog açısından Türkiye çok münbit bir yer. Bol miktarda tartışma yapabileceğiniz, üzerinde tekrar tekrar düşünebileceğiniz bir yer Türkiye. Şimdi bunları da göz önüne alarak modernite nedir dediğimiz zaman iki kelimeye sığdıramayız, bir paket olarak tanımlayabiliriz. İçinde ne var bu paketin Sanayi Toplumu var. Yani içinde belli bir üretim tarzını, üretici güçleri, ilerleme fikrine dayalı olan bir yapıdan bahsediyorum sanayi toplumu derken . Daha klasik yapılara kıyasla toplumda özellikle teknolojiyle, üretimin en önemli unsur haline gelmesiyle olduğu oluşan yapıdır. Bu bir boyutu olayın. İkinci bir boyutu bu sanayi toplumu nötr değil sınıflı bir yapının ürünü aslında. Yani kapitalist bir toplum esas olarak. Modern toplumlar deyince sadece kapitalist toplumlar yok sosyalist toplumlarda. Ama gerçek, reelize olmuş haliyle sosyalist toplumlara baktığımız zaman önemli bir fark olduğunu söylemek mümkün. Çünkü sosyalist toplumlarda en azından gerçekleştiği haliyle sınıfsız bir toplum hiçbir zaman olmadı. Orda da sınıflar bir şekilde üredi. Kapitalist toplum esas olarak güç ilişkilerine dayalı olan bir toplum. Siyaset felsefecilerinin yapmış olduğu tartışmaların içinde toplumsal sözleşme, bireylerin devlete haklarını bırakıyor olmaları gibi siyaset biliminin kullandığı terminolojiyle anlaşılabilecek bir şey değil. Bahsettiğimiz paketin içindeki kapitalist toplum güç ilişkilerine dayalı bir toplum. Yani birileri daha güçlü. Daha güçlü olan da Burjuva sınıfı. Burjuvazinin diğer toplumsal kesimler karşısında esas olarak işçi sınıfı karşısında sahip olduğu konum ve toplumu yönetme kapasitesi. Devlet dediğimiz olguda bu sınıftan bağımsız olan bir yapı değil. Her ne kadar kendine göre özerkliği olan bir yapıda olsa kapitalist toplumun devleti esas olarak burjuvazinin, piyasanın değerlerini içeren bir takım devlet yapılarından bahsediyoruz. Paketin içindeki bir başka unsur milliyetçilik. Ulus devlet, ulusal kimlik inşası. Yani toplumun ortaya çıkışına kadar var olan bir takım eski referansların, değerlerin,dinsel, etnik her türlü bağın aşıldığı bir üst kimlik olarak ulusal kimliğin inşa edildiği bir yapı. 1-Sanayi toplumu, 2-Kapitalist toplum, 3-Ulus devlet yapısı. Bunlar gitgide iç içe geçtiğini anlatabiliyorum sanırım. Ayrıca Laik bir yapı esas olarak. Laik bir yapı derken seküler yapılarıda ayırabiliriz. Ama en mükemmel modelini Fransa ‘da bulan, devleti ve dini birbirinden ayıran, Sekülerleşme dediğimiz zaman da dini bir şekilde Protestanlaştırarak kapitalist yapıya uyduran insanları dünyevi işlerle meşgul eden, metafizik boyutlarla bağını koparan, kültürel bağlarını, kültürel referanslarının , başka anlam dünyalarının yerine daha çok aklın ön planda olduğu, kalbe ilişkin olan duygulara ilişkin olan, akılla her zaman ulaşamadığımız dünyaları kenara bırakan bir sistemden bahsediyorum laik derken. Sekülerizm derken bunun biraz daha yumuşak versiyonu olarak kabul edebiliriz ama esas olarak toplumun dinle ilişkisinin zayıflaması ve toplumun devamının insan aklı üzerinde inşa edilmesi esasına dayana bir sistemden bahsediyorum. Bu 3 yapınında ortak olarak kestiği bir nokta var. Hayat esas olarak ikiye ayrılıyor modern toplumda. Rasyonel ve irrasyonel bir dünya. Modern toplum bize bu ayrımları yapmayı öğreten bir toplum. Güç ilişkileri içinde tecrübe ederek öğrendik, gökten inmedi bunlar. Daha güçlü aktörlerin kendi ideolojilerini, kendi çıkarlarını toplumun çıkarları gibiymiş gibi gösterebilme kapasitelerine göre biz bunları öğrendik. Yani ikna olmadık, bir bakıma mecbur kaldık. İdeolojik bombardıman diyebilirsiniz buna. Medya, enformasyon kanalları , her türlü sosyalizasyon yöntemiyle öğrendik. Öğrendik derken bu bir ezber değil, herkesin aynı şekilde öğrendiği bir şey değil farklı şeklerde yorumlayarak içine girdiğimiz bir moderniteden bahsediyorım. Modernite üstümüze boca edildi ve modern olduk manasında değil yani. Hepimiz farklı farklı modernlikler yaşadık.O yüzden kavga , mücadele, siyasi partiler bu farklı yorumlamaları gösteriyor. Rasyonel-irrasyonel, akıl-kalp ayrımı yaparak ikili düşünmeyi öğrendik. İlerici – gerici örneğin. Toplumu ileri itmesi veya geriye düşürmesi, eski ve yeni. Kamusal alan – özel alan. İrrasyonel olan, kültürel olan, geleneksel olan, metafizik olan kavramlar bu paketin içinde gayr-i meşru kabul edilen, yaşayacaksanız bile fazla ortaya dökmeden yaşayabileceğiniz kavramlar oldu. Geleneğiniz mi var?, dinsel bir anlayışınız mı var? Bunlar olabilir ama kamusal alana çıkabilecek şeyler değil bunlar. Kamusal alan yeni bir insan yaratmaya dönüktür. Bu lafları 19. Yy.da edemezdik. Bugün bunları daha rahat konuşabiliyoruz. Çünkü arada Sovyetler Birliği, Türkiye Cumhuriyeti, modernleşmeye daha sonradan eklemlenmiş ülkelerdeki süreçlerden ötürü daha rahat görüyoruz. Modernleşme adına Türkiye’de yapılanlara baktığımız zaman ilk aklıma gelen örnek , 1928 Dinde Reform çabası. İlk önce en önemli merkezler olan camilerden başlanıyor.
Camilere ayakkabıyla girilecek, içerde sıralar olacak duvarlarda Türk ressamlarının resimleri olacak, Türkçe ilahiler ve en önemlisi Türkçe ezan gibi değişiklikler planlanıyor. Fakat bu dini ıstılah projesi çok radikaldi ve gerçekleştirilemedi. Türkçe ezan bu projenin bir türevi olarak daha sonra uygulanabildi. İnsanlar Türkçe ezan okunduğu için camilere gitmekten vazgeçti. Gizlice ezan okudu, illegal bir iş yapar gibi. Türkçe ezana bu şekilde verilen tepkiye göre camileri kliseye benzetecek olan olan dini ıstılah projesine çok daha radikal tepkiler olacaktı. Bu yapılamadı ama yapılanlara bakalım. Diyanet İşleri Başkanlığı. Dine öyle bir yorum getireceksiniz ki ulusal sınırlar içine kapatarak dini modernize etme çabasıyla dinin bahsettiğimiz paketteki toplumun dini olmaktan çıkarıldı. Türkiye’den baktığımız zaman modernleşme çabasının önündeki hedeflerden birini şöyle tespit edebiliriz. Modernleşme esas olarak dindar bir toplum istemiyor. Dinselliğin ayak bağı olduğuna inanır modernleşme. Bu yüzden hurafelerle dolu, kendi özünü kaybetmiş bir dini kurtarmak için yapılan modernleşme çabaları denmiş olsada aslında yapılmakta olan toplumun kendi anlam dünyasını yorumlayacak referans noktası olarak din yerine Milliyetçiliği getirmektir. İnanç denilen şey süreklilik arzeden bir şey. İnanç kendisi bir inanma eylemidir aslında. Bir takım ortak ritüellerle inanıyoruz.
Bir dinin pratiklere ihtiyacı var, tekrarlara ihtiyacı var. Beş vakit ezan, namaz, bir takım hareketlerin cemaat halinde tekrarlanması çok güçlü bir şey. Sadece dini olarak değil sosyoloji olarak da müthiş bir eylem. Modernite bizi bu döngüsel zamandan çıkartıyor. Dinin ritüellerini kırıp yerine başka ritüeller, tekrarlar koyuyor. Bu noktada Milliyetçilik kullanılıyor. Dolayısıyla bütün unsurlarıyla yeni bir dinsellik inşa ediyorsunuz. Ama bu bir dinini yerine başka bir dini sokmak değil. İnsanlık tarih boyunca hiçbir zaman inançsız olmadı. Burda önemli olan döngüsel zamanın yerine çizgisel zamanın gelmesi. Döngüsel zaman dediğimiz az önce verdiğimiz örnekteki namaz gibi, 5 vakit ezan gibi. Bu sadece minareye çıkıp bir şey okumak değil. Hristiyanlıkta belli saatlerde kilise çanı çalıyor. Sürekli bir şey hatırlatıyor bu. Ezan okununca bütün ümmet aklına geliyor, herkes için okunduğu aklına geliyor. Hac mükemmel bir örnektir. Birbirini tanımayan milyonlarca insan bir araya geliyor. Bu müthiş bir referans noktası. Güneş her gün doğup batıyor, kış-yaz gelip gidiyor. Hayatın ritmi, bedenim mükemmel bir bütünlük içinde dönüyor. Bir denge hali hakim. Değişim de var ama daha yavaş , tedrici bir değişim. Çok soğuk geçen bir kıştan sonra alacağım önlemler benim değişimim oluyor.
Yani ay, güneş,yıldızlar,güneş doğup battı,akşam oldu,sabah oldu,kış geldi, yaz geldi adapte olmak bir yana, tam tersi, onları aşmak zorunda olan bir şey. Yani geleneksel toplum aşılmak zorunda. Eski ritimler aşılmak zorunda. Saaate bakmalıyız. Saate bakarak, yani sabah 8 de iş başı mı yapacağız, 8 ‘i bir geçe olmayacak bu. Yani sabah namazım vardı, işte yok bilmem orucumdu, iftarımdı, sahurumdu, kilisemdi, işte ayin vardı, bilmem ne değil. Asıl olan üretimdir. Asıl olan üretim ve onu yöneten akıldır. Şimdi şöyle bir şey çıkıyor o zaman; bu akılı biraz daha açmak lazım. Çünkü akıl dediğimiz herşeyi yükün altına boca etmeyelim o zaman. Yani modernite eleştirisi yapacağız derken akıl kendi başına tehlikeli bir referanstır anlamında söylemeyelim. Ama aklın belki de şöyle bir özelliği karşımıza çıkıyor. Akıl esas olarak modern toplumlarda esas olarak enstrumantal olmuş ”araçsal” olmuş akıldan bahsediyoruz. Yani bütün dünyanın kaynaklarını ki bu kaynaklar sadece petrol, kömür, doğa, ağaç falan değil, bizzat insanları da dahil ederek, bütün bu kaynakların kullanımı esasına dayalı olan bir akıl. Yani kendimizi bilimle anlatmak. Yani işte bilim….,onun içinde fazla dolaşarak kendimi kaybetmeyeyim ama esas olarak referansımızı tanrı,tanrılar veya metafizik olandan, yer yüzünde bu dünyada, bu toplum içinde üretilmiş olan bir akıl eşliğinde dünyayı algılamak ve anlamak üzerine kurulu bir dünyadan bahsediyoruz. Şimdi en azında burada bir parantez açıp şöyle bir şey söyleyeyim; enstrumantal akıl, araçsal akıl nasıl bir sonuç yaratıyor?
Gözümüzün önüne şunu getirmeye çalışalım; eskiden, değerlerimiz, normlarımız, toplumun bir arada yaşamak kapasitesi nasıl, hangi kurumlar eşliğinde gelişiyordu? İşte muhtemelen köyümüzün,kasabamızın, neyse o, küçük yerleşim birimlerimizin bir takım saygın insanları olur, bu saygın insanların belki kendilerini daha fazla gösterebilecekleri ciddi bir takım mekanlar olabilir.
Tapınaklar olabilir,işte camiler, kiliseler vs. olabilir. Şimdi üst üste gelmiş bir paketten bahsediyoruz. Üst üste gelmiş olan büyük bir referanslar dünyasından bahsediyoruz. Ben sıradan bir dindar olarak ya da sıradan bir geleneksel toplum insanı olarak etrafımda kimler var anlamlı ötekiker olarak, anlam verdiğim, benimle beraber anlam inşa eden kimler var; annem, babam,çocuklarım, köyüm,bir takım ihtiyarlar, atalar bize bir takım şeyler söyleyen insanlar var. Ve camiler var, kiliseler var. Bunların sembolize olduğu yerler var. Peki, modern toplum tam da bu akıl vasıtasıyla bir şey koyarken nereden geçmemizi sağladı, nereden dönendik? Tapınak yerine bir başka tapınak koymak gerekiyordu. Neydi bu, bilimin tapınakları oldu, üniversiteler tam da bu tapınaklar oldu. Bu aklın üretildiği ve dolayısıyla din ile hayatı yorumlamak yerine, har şeyi akılla yorumlayabileceğimiz ve bu akılı adeta araç haline getirerek dünyayı yorumlamak kapasitesini kazanacağımız varsayıldı aslında. Ve büyük bir miktarda aslında başarıldı. Bunu hemen gene zaman içinde bir yolculuk yapıp, üniversiteler artık modern zamanın tapınakları mıdır? Dediğimiz zaman galiba bu soruyu cevaplamak oldukça zor olmaya başladı. Yeni zamanın tapınakları belki de –tamamen spekülasyon yapıyorum- belki de alış veriş merkezleri artık, yani. Artık rengarenk ışıklar içinde bütün insanların girip adeta içlerinde şöyle mükemmel vitrinleri dolaşıp,işte özenip belki bir iki bir şey alıp,o alışveriş merkezi gezme ritüelini yerine getirip;”Haftasonunda bilmem ne alış veriş merkezine gittik” tavaf eder gibi.Hatta bunların içinde bir tanesi var ki ciddi anlamda ben bir tapınak olduğunu düşünüyorum. Bu Ankara E-5 yolu üzerinde karşı da bir outlet var unutuyorum hep adını, gece karanlıkta geçtiğiniz zaman özellikle aydınlatmasıyla falan baya bir tapınak gibi dizayn edilmiş Optimum, Göztepede baya yeni bir tür post-modern bir mabed yani evet.Neyse bu biraz spakülasyona girdi buradan biraz fazla abartmayayım geri geliyim yerime. Çünkü moderniteden bahsediyoruz esas olarak.
Şimdi karşımıza şöyle bir soru çıkarıyor bütün bunlar; denilebilir ki; İyi de kardeşim işte insanın ömrü uzadı, dünyanın binbir tarafını gezip, görüyoruz, sağlıkta dünya kadar ilerlemeler sağlandı, modern bilim insanın ömrünü uzattı, yarın bir gün kollar, bacaklar, hücreler falan yapacaklar hatta daha da mükemmelleşmiş bir insan olacağız. Bir sürü şey sayabiliriz. Evlerde sıcak sular akıyor, elektrikler var; gece mum ışığında değil de güzel lambaların altında kitaplarımızı okuyoruz.İnternet var; hiç ulaşamadığınız on bin tane kütüphane karıştırıp bulacağınız iki satır bilgiyi, internete girip üç dakika içinde binlerce sayfa bir şeyler buluyoruz, bir çok şey diyebilirsiniz. Burada ciddi bir şey düşünmek lazım yani evet bütün bunları biz öğrendik ve bunlar bize iyi geliyor. Ama işte ne pahasına, paha dediğim zaman az önce söylemiş olduğum o cümlelere geri geleceğim. Yani modernlik; bu paket bir şeye inandırdı aslında, biz gerçekten ilerleme fikine inandık. Hayatın ilerleme olduğuna, üretim olduğuna inandık ve bu sadece doğanın sonuna kadar kulanılması değil, insanlaığın da kullanılmasıyla oldu. Az önce söylemiş olduğum cümleye geliyorum.
Bu ne demek; şöyle bir şey; mesela aklınıza coğrafya kitaplatında bol bol anlatılan keşifler gelsin. İşte Christoph Colomb Amerikayı keşfetti. Amerika Bespucci gitti, adı Amerika oldu. Mecellan dünyayı dolandı alttan oradan bir yerlerden geçti, adı Macellan boğazı oldu. İşte kaptan Kook bilmem nereye gitti, oraya Britanya Kraliçesi’nin bayrağı dikti, orası bilmem ne Kook oldu. Okyanusun en dibi, çok derin bir şey buldu orayı keşfedenin adı verildi. Şimdi bunlar niye veriliyor? Yani bu isimlerin anlamı nedir? O çukur orada zaten yok muydu? O dağ yok muydu? İşte o kıta yok muydu? Orada yaşıyan başka insanlar yok muydu? Vardı tabii. Amerika’nın yerlileri –Amerika demek zorunda kalıyoruz- Nabalyolar,Siular falan gibi bir takım insanlar yaşıyorlardı orada. Ve onları Amerika kelimesiyle çok ta ilişkileri yoktu. Biz o insanlara beyaz insanlar olarak, gittik oraya onlara Amerika dedirttik, onlar da kabul ettiler. Biz aslında Amerikan Yerlileri denilen insanları tam da bu kelimeleri bu dillerin içine girmesini sağladık modernler olarak. Devam edelim bu sadece isim takmak, veya modern insanın yetisinin damgasını vurmak zaten isterseniz inanarak söyleyin isterseniz inanmayarak bu dünya zaten vardı.Sen de öyleydin modern batılı olmadan önce Allah’ın yarattığı veya işte Bigbang teorilerinden falan işta ortaya çıkmış olduğu evrenden bahsediyoruz. Bu zaten vardı.
İnsanların doğrudan ürünü olan birşeyden bahsetmiyoruz ama insan kendi ürünüymüş gibi kendi damgasını, ismini bu dağlara taşlara topraklara verdi. Aynı zamanda barajlar yaptı. Yani su böyle akıyorken onu ehlileştirdik. Suyu ehlileştirdik, ormanı ehlileştirdik, ehlileştirecek ne varsa hepsini ehlileştirdik. Yani kendi kullanımımıza açtık. Bunlar da güzel, daha güzel meyvalar, daha güzel sebzeler falan yiyoruz diyebilirsiniz. Bunun en güzel örneği şuradan edinilebilir mi diye düşünüyorum. Paris’te bir tane küsemburg bahçesi var.
Adı küsemburg olan bir bahçe var. Bu bahçenin bir köşesinde arberotum, deneysel bitki fidan vs yetiştirilen bir köşe var. Orada da bir köşede armut ağaçları var. Armut ağaçları bit çit kenarına dikilmiş.Ama armut ağaçları ehlileştirilmiş armut ağaçaları. Şöyle yani, gövdesi çıkıyor armut ağacının biraz sonra menteşelerle ikiye ayrılıyor iki kol, iki dal menteşelerle tekrar yukarı doğru yönlendiriliyor, oradan tekrar ikiye ayrılıyor vs.Uçlarında da birbirine simetrik olarak armutlar var. Armut başka yerden çıkarsa oralar köreltiliyor.
Armutlar sadece belli yerlerden çıkması lazım. Hani böyle organizasyon şemaları vardır ya; şirket organizasyon şeması. Genel müdür, genel müdür yardımcısı, bilmem şube müdürü felan…Onu tersine çevirin. Yani cetvelle çizilmiş olan bir ağaç.Kimin yaptığı çok önemli değil ama, modern insanın denetleme kapasitesine dair çok önemli ipucu veriyor aslında. Şimdi denetleme kapasitesini doğadan, bitkilerden öte, biraz da insanlar doğru getirelim. Az önce saymış olduğunuz işte kapitalizm, sanayii topluluğu, milliyetçilik falan gibi unsurlarla beraber düşündüğümüz zaman nasıl öğreniyoruz biz bu süreci? Bütün bunlar nasıl öğreniliyor? Aslında tam o armut ağacını yaptığımız gibi yapıyoruz aslında. Yani çocuklar ilkokuldan içeriye giriyorlar, sıralara giriyorlar, öğretmenler girdiği zaman ayağa kalkıyorlar. Günaydın ve hep bir ağızdan sağol diye bağırıyorlar. Arkadan besmeleyi çeker gibi işte birşeyleri tekrar etmeye başlıyorlar.
Atilla şunu yaptı, Christoph Colomb bunu yaptı,işte bilmem reformlar,dil inkilabı şu zamanda yapıldı, bu yapıldı, bu yapıldı. İşte Karlofça antlaşması oldu, vesfayl antlaşması oldu. Edirneden Karsa kadar veyahut işte Nil şehrinden Marsilya şehrine kadar herkes nereden gelirse gelsin, hangi kökenden, hangi etnik,dinsel,kültürel vs. aidiyet ve kökenden gelirse gelsin aynı şeyi öğrendiler. Yani ağaçlar gibi aslında tam da ehlileşmiş bir takım varlıklara dönüştürüldüler. Şimdi bu şöyle bir şey demek oluyor. Örneğin siz Suriye sınırında yaşayan Arap kökenli bir vatandaş olabilirsiniz. Yani Arapsınız. Veya Diyarbakır’da veya Hakkari’de yaşayan bir Kürtsünüz. Hani şeyleri biliyoruz ya, işta Ramazan Bayramıdır, Kurban Bayramıdır sınırlarda işte yakın zamana kadar o bir izdihamdı yani. Bir Suriye vize verdiydi vermediydi orada dikenli teller üzerinden bayram hediyeleri bırakılır.
İnanılmaz korkunç manzaralar. İnsanlar bayramlaşmak istiyor ama kimlerle; Suriyeli vatandaşlarla ama kendi akrabaları. O Türkiye ve Suriye arasındaki sınır aslında tam da ağaç mantığı gibi. Bak burası Türkiye’dir buradan ötesi Suriye’dir. İyi de benim akrabam var orada aynı dili konuşuyorum, aynı dini inancı besliyorum. Tam da bu Rus devletinin mantığı içinde ben de ötekilerden ayrıştım. Yani başka bir şey haline getirildim. Ama getirlemiyorduk diyelim işte, çünkü hala ben sınırlara koşup kendime dair bana dair bana benziyen bir takım insanlanrla burada “cemaat” kelimesini kullanalım. Yani benim kendi içimde sıcak hissettiğim yuva iyelim cemaat kelimesine. Yani ne Ferdinand’ın bahsettiği gibi o toplum olmamış, cemiyet olmamış daha işte bilmem birebir ilişkilerin olduğu bir anlamdan bahsetmiyorum. Sıcak yuva; benim kendimi iyi hissettiğim, bana en yakın olan insanlar grubu. Ayrıca böyle tek bir tane gurup olmayabilir. Aynı anda başka bir sürü grup olabilir böyle. Kendimi kabede camide de cemaat içinde hissederim, Suriye sınırında Arap kardeşimle de buluştuğumda cemaat içinde hissederim, siyasi olarak kendimi çok yakın hissettiğim beraber mücadele ettiğim başka bir takım insanlar da benim cemaatim olabilir. Şimdi ama en azında o sıcak yuvanın üzerine gelmiş başka bir modern kurgu var. Modern milliyetçilik kurgusu, modern inançlar, bir dinin yerine gelmiş olan başka bir inanç. Kendi pratikleriyle, kendi ritüelleriyle gelmiş olan yeni dinsellik, milliyetçilik anlamındaki dinsellik gelip benim üzerimde, beni araplığım üzerinde bir tahakküm kurmuş durumda.
Şimdi peki biz bunları tamam işte okulda bedenlerimiz eğitiliyor, aklımız eğitiliyor, bilmem ne eğitiliyor da, bu eğitimin kendisinin dinamikleri nelerdir. Burdaki hikaye sadece biz bunu sünger gibi kabul ettik mi? Sadece biz okula gittiğimiz için gerçekten bu kadar olduk mu? Tam istenilen modernliklere ulaşabildik mi? Burada işte daha çok direnç noktalarını görerek aslında başka bir hikayenin de mümkün olduğunu söylemeye başlayabiliriz herhalde. Bir; bir defa modernlik bütün bu iddaasına rağmen, hele Türkiye gibi yerlerde modernliğin daha yukarıdan aşağıya yabancıların bir model ithal edilmesi gibi olan ülkelerde daha da bariz bir şekilde aslında hayatın her alanı yani farklı tezahürleri hayat moderniteye direndi aslında. Yani tam mutlak bir şekilde ehilleşme diye bir şey gerçekleşmedi. Bunun en fazla ehilleşmenin gerçekleştiği modern Avrupa ülkelerinde bile bunu söylemek mümkün değil. Yani insanlar bir şekilde direniyorlar. Bu direnişin adı her zaman aynı olmuyor. Her zaman bütün şeffaflıkta olmuyor. Bazen bür sürü ülkenin çarpılarak uydu. Yani nasıl diyeyim,hani Avrupa’dan duyarız ya böyle hikayeler veya işte Menhattan da adam borsada broker lık yapıyor. Sermaye piyasası, stock exchange falan. Adam işten çıkınca köşe başındaki tarikatına gidiyor, ya dabir Hindu tapınağına gidiyor. Bir iki pratik yapıyor.Meditasyon yapıyor mesela. Bir tür ruhani olan bir şeyi tamamlıyor. Hem de kapitalizmin göbeğinde parayla iştigal ederken sadece paradan oluşmuş bir hayatı başka bir şekilde kompanse ediyor. Başka bir şeyle aradaki boşlukları dolduruyor. Veya başka bir takım şeyler. Müzik, spor yani bir takım insanarı tapınacak şekilde sevmek örneğin. Yani bir takım şarkıcılara, müzisyenlere evet hepimiz hayranlık besleriz. Ama bunların adeta bir idol haline gelmesi o tam da kupkuru inançsız olan dünyanın dışındaki başka bir takım arayışlardır.
Futbol statlarını, stadyumları düşünün. Bütün o taraftarların bütün o yaşamış oldukları bazen haz, bazen hekstaz, bazen ne bileyim işte böyle bir takım yüksek duygu hallerini felan baktığımız zaman aslında demek ki mutlak bir ehilleşme durumu olmadığını küçük örneklerden de görebiliriz. İşin daha önemli bir tarafı bizim taraftarlarda daha çok yaygın bu. Modernliğin o kısa süre içinde ezemediği dinler, dinsellikler, enik aidiyetler, yani eskiye dair ait olduğu söylenen ne varsa aslında tam da bütün isyanını bugün gerçekliştiriyorlar. Yani din tabii ki şöyle bir cevap veriyor. Modern toplum hayatı ikiye ayırmıştır. Rasyonel, irrasyonel diye. Din böyle bir ayırım yapmıyor. Yani ben dindar birisiysem; benim için Allah,ahiret, iman, bu günkü dünya, gündelik hayatım…her şey aslında bir bütünün parçası. En mikro düzeyde yaşadıklarım -eğer becerebiliyorsam- Muhtemelen böyle mutlak bir beceri hali yoktur tabii ki. Ama mikro hayatımda en makro anlamda dünyam arasında bir iletişim var. Şimdi dinsel referans belli tam da müslümanlık özellikli, protestanlaşmamış olduğu için. Bunu olmayacak bir şey olduğunu söylemiyorum. Böyle bir şey her zaman olabilir. Bizzat pratikler içinde müslümanlar o kadar çok başka bir takım hayatın parçası olurlar ki Luther’i Muther’i olmasa da pekala hayatları protestan bir şekilde yaşayabilirler. Adları müslüman olur. Yaşadıkları hayat kapitalizme ayak uydurmuş bir takım insanlar olabilir. O ayrı mesele. Ama en azından şöyle bir şey var. İslam br din olarak genel olarak din ama özel olarak tabii ki tam da modernitenin geçtiği süreci en az geçirmiş coğrafyanın içindeki en temel din olmakdan ötürü İslam tam da moderniteye bu anlamda dikotobik, o ikili yapılarına karşı belki de en fazla cevap üretebilme kapasitesine sahip olan bir dinden bahsediyoruz İslam derken. Bunu şimdilik bir kenarda tutalım. Peki dinin bu direnişinin modernlikle ilişkisi nasıl cereyan ediyor dediğin zaman ortada şöyle bir ikili düzeyi düşünmeye çalışalım. Bir tanesi kurgular dünyası. Şimdiye kadar öğrendiğimiz bütün o modernliğe dair ne kadar ne varsa; fethetmek, dağa, taşa isim vermek, dağı taşı, armut ağacını insan bedenini, çocuğu, talebeyi eğitmek ve ehilleştirmek anlamındaki… Bütün bunları öğrenirken bir takım kurgular öğrendik. Yani bütün bunların hepsi aslında bi kurguydu sonuç olarak. Bir şeye inanırken bir kurgu vasıtasıyla öğrendik.Şimdi ve tam burada bu kurguların aslında gündelik hayatta sürekli olarak tek tek insanlar tarafından aşındırılmakta olduğunu söylemek mümkün görünüyor. Burada da izin verirseniz şöyle bir bu sunuşumun arkasında en büyük teorik referanslardan biri olan Michael De Serto’nun iki kavramını kullanacağım. Michael De Serto hakkında iki şey söyleyeyim çok önemli bir referans benim için. Michael De Serto bir cizvit. Rahip eğitiminden geçmiş dini bütün bir hristiyan 1982-83 civarında ölmüş birisi ama sadece akademik hayatını din, tarih üzerine başlayıp, daha sonra psikanaliz,sosyoloji, dil bilimi üzerine falan da çoğaltmış bir adam.
Hayatı ve bütün dokunduğu dünyalar, uğraştığı alanlar ve kendi kişisel yapısı aslında inter-disipliner bir kişi. Şimdi Michael De Serto anlattığı bütün o teorik anlatısı aslında işte psikaanalize, tarihe, dil bilimine vs. bir sürü şeye deyiniyor. Ve tam da kullanmış olduğu modern kurgular arasında insanların dünyasını aslında tam da inter-disipliner olduğunu söylüyor. Şöyle; bizim gündelik hayatımız hangi bilimsel disiplinden oluşuyor örneğin böyle bir cevap vermek mümkün mü? Yani psikoloji tabii ki; kızıyoruz ,üzülüyoruz, ruhumuza sıkıntılar geliyor,evet psikoloji. Başka insanlarla ilişki halindeyiz; ticaret yapılıyor, şu yapılıyor, bu yapılıyor; sosyoloji. Şimdi bir yerden bir yere gidiyoruz; coğrafya. İşte atalarımızdan bahsediyoruz; tarih, anıt görüyoruz; tarih, işte 1923’te burada şöyle bir şey olmuş. Bu sokakta kanlı pazar oldu; sokakta bilmem kimler kimleri kesti. Bu meydanda 1 Mayıs katliamı oldu. Yurttaşlık bilgisi, siyaset felsefesi… meydana çıktığınız zaman ordaki anıt sadece tarihe gönderme yapmıyor, aynı zamanda yurttaşlık bilinci vermeye çalışıyor. İşte ben evimden çıkıp en küçük odamdan çıkıp, aynanın karşısına geçip, saçımı tarayıp – saçlarımı taramam ben ya neyse tarayanlar için söylüyorum – Niye tarıyoruz? Niye o şekli şemali veriyoruz kendimize? Çünkü başkalrı bizi görecek. Kendimiz için yapmıyoruz bunu.
Başkaları bizi nasıl görsün istiyorsak ona göre bir şeyler yapmaya çalışıyoruz.Biz sosyal varlıklarız. Sokağa çıktığımız andan itibaren de başlıyoruz o ilişkileri kurmaya. Gündelik hayat böyle bir şey. Karmkarışık kocaman, herşey var içinde. Şimdi bu herşeyin olduğu bi yerde, benim her şeyden beslendiğim, herşeye cevap verdiğim bir dünyada…Michael De Serto diyor ki; İşte benim bu herşeye verdiğim cevap, yorumlar pratiklerim, benim taktiklerimdir.Taktik derken kurnazlık anlamında anlamıyor. Benim bu taktiklerimle, kapitalizmi, modernizmi, milliyetçiliği, ne varsa bir strateji olarak aslında her şeye karşı ben cevap veriyorum.Taktiklerimle yorumluyorum, yorumladıkça değiştiriyorum aslında. Modern hayatı değiştiriyorum. Şimdi o zaman şöyle bir şeye gelmiş olurum. Mesela bunu şöyle örnek vermek lazım. Michael De Serto’nun verdiği çok güzel örneklerden biri, bunu tekrar…Örneğin şehir bir startejidir. Tabii ki ona bir takım hakkında daha çok kara verenler vardır. Uzmanlar,şehir plancılar, belediye başkanlarıi politikacılar, partiler, şirketler, tokiler falan şehire bir şeyler yaparlar ve biz genelde adapte oluruz onlara, ama o sokaklarda biz yürürüz. Sokaklarda yürüdükçe sokaklar bizim olur. O sokakların değişmesi için öyle bir takım hareketler yaparız ki, şehrin çehresi değişir. Gecekondu mesela böyle bir şey değil mi? Gecekonduyu belki bir takım politikacılar istismar ettiler, ön ayak oldular belki. Ama gecekondu bir insan eseridir. Göç etmiş olan insanlar gecekondu yaparlar, gecekondularla o şehri değiştirir insanlar. Çok ufak tefek şeylerdir bunlar. Herkes teknik bir iki dayanışmayla yapmıştır bir şeyler. Kenti de olsa ben değiştiriyorum. Veya dini de değiştiriyorum. Din de bir sıtratejidir Michael De Serto’ya göre. Dini ben değiştiriyorum. Hepimiz değiştiriyoruz. Farklı kelimeler kullanıyoruz. Şimdi böyle bir durumdan baktığınız zaman, büyük o modern kurgu; “fiksiyon” anlamında yani bir tür inşaat olanın içinde bu stratejilerin içinde biz dolaşıyoruz, yürüyoruz. Yürürken değiştiriyoruz. Nasıl yürüyoruz? İşte bagajımızda olan ne varsa.
Gündelik hayatımızda ne kadar ne varsa yürüyerek değiştiriyoruz bunu. Din bunlardan biri. Din bizim gündelik hayatımızdaki en önemli referanslardan biri. Çok sağlam dindar olur, eksik dindar olur veya hiç dindar olmaz; kültürel olarak müslüman dünyasında yaşıyor olarak kabul edelim kendimizi. Tam da bütün bu referansların… “Selamünaleyküm” diye girdiğiniz zaman, inşallah, maşallah dediğiniz zaman yani akla vs.ye değil Allah’a havale ediyorsunuz. En laik, en seküler hayatınızda bile refensda diliniz içinde öyle bir kelime kullanıyorsunuz ki; istediğiniz kadar inanmıyor olsanız da istediğiniz kadar Allah’a bırakmıyor olsanız bile o kelimenin kullanılıyor olması o stratejiyi bozuyor. Kaldı ki; işte ezan okunduğu zaman modern hayat sürekli olarak darbe yiyor. Dolayısıyla bit tür başka bir döngüsel hayat iledinel hayat veya döngüsel zaman ile lineer zaman sürekli çatışıyor aslında. Şimdi Türkiye gibi bir yerde müslümanlıktan konuşmak çok kolay yani dinin direnişinden bahsetmek çok kolay.
Sadece müslümanlık değil, etnik yapılar benzer bir şey değil mi? Çünkü o modern kurgu, modern starteji bana şunu demiyormuydu? Dinini unut, ben onu sana gayet ayrı bir format altında vereceğim. Dilini de unut, kütçeyi unut. Tarihini unut. Ermeni misin? 1915 te ne olduğu seni hiç ilgilendirmez, sen onu unut. Ben zaten diyorsam bir şey olmamıştır. Eğer illa ki demek istiyorsan ben sana anlatır, tersini isbat ederim. 1915 i hatırlama. Dolayısıylaşöyle bir şey oldu, Ermeniler unutmadılar, hatırladılar. Babadan oğula, dededen toruna vs…Veya Kürt ailelerde anadan çocuğa Kğrtçe gibi bir mefhum, bir takım losyonlar transfer oldu sürekli. Yani modernitenin bütün akla dayanan duygusuna, kurgusuna karşı yeni inanç sistemi olarak modernitenin içinden tam damodernliğin araçlarını kullanarak başka bir takım alternatif düşünme yolları yeniden üremeye devam etti aslında. Sonuçta şöyle bir şey oldu modernite bugün sadece bir takım modernistlerin veya sadece kendisini en seçkin modernitenin gözetleme kuleleri, bekçileri falan düşünenlerin değil, modernite paradoksal birşekilde bütün sonuçta yapmış olduğum eleştiriye rağmen, yani bu eleştirel bakışla beraber aslında modernite tam da insanların, bireylerin, toplumsal kesimlerin farklı gruplarının, etnik veya dinsel cemaatlerin aslında yeniden ele geçirildiği toplam olarak ele geçirilmemiş olsa bile aslında sürekli onun damgasını vurduğu dolayısıyla başka toplumsal muhalif kesimler tarafından direnilerek ele alınan ve başka yollara, kanlallara sokulabilen bir paket haline geldi demek istiyorum. Bunun da en önemli referansı gündelik hayat. Gündelik hayat esas olarak muhteşem bir birikimler yığını. Piere Bour burada “habitus” kelimesini kullanıyor. Meraklısı için bir dipnot olarak söyleyeyim.
Bizim alışkanlıklar olarak ham düşünme hem eyleme hem bir takım pratiklerimizi mesela anlatan ama bize kapasite veren bir kavram olarak ”habitus”. Yakınlarda mesela bizim abimin nikah töreni oldu işte, abimin kızı nişanlandı. Kimse tam olarak hakim değil nasıl olması gerektiğine. Çünkü başka bir aile ile muhatap oluyorsunuz. O ailelerdeki adetler nelerdir tam bilmiyorsunuz. Dolayısıyla yabancı bir takım insanlarla karşı karşıyasınız. Tamam genç kız ve genç erkek birbirine soruyor sizde ne yapılır bizde ne yapılır da şimdi iki yabancı aile birbirini hiç gömemişler. Yan yana geldikleri zaman şok olur değil mi? Hayır olmuyor. Tam da gündelik hayatın bir takım pratikleri bizim aklımıza bir yerlere işlemiş olduğu için deneme yanılma ile başlıyorsunuz konuşmaya. -Biz de şöyle adetler vardır. – Ha,bizde de vardır. Bizde tam öyle değildir de böyle vardır. Aslında iki farklı şeyde bir takım ortak noktalar bulmaya başlıyorsunuz. Dolayısıyla orada ne oluyor; bir tür küçük cemaat oluşuyor. O cemaat ya da o insan topluluğu bir takım pratikleri hayata geçirmeye başlıyor. O da bir sosyallik ifadesi. Birbirini tanımayan insanlar sosyallik kurdular. Bunu daha bir rafine kelimesi muhabbet. Otobüs yolculuğunda iki insan yan yana düştük. Tanımıyoruz birbirimşze yabancıyız.
İlk soru nedir? Hayırlı yolculuklar. Yolculuk nereye? Havalar da bugünlerde güzel. Çoluk çocuk var mı? Memleket nere? Bunlar bizim habitusumuz. Sırf laf olsun diye yapmıyoruz bunları. İrtibat kurmaya çalışıyoruz. O irtibatla aslında bir başka sosyalliği zenginleştşrmeye başlıyoruz. Elimizde dünya kadar kullanabileceğimiz şablonlar var. Ama o yolculuk baştan aşağıya o şablonları tekrar ettiğimiz bir yolculuk olmuyor. Can ciğer kuzu sarması oluyoruz veya nefret ediyoruz birbirimizden. Ya inşallah yolumuza böyle biri düşmez diyoruz.Ama o başkasıyla bambaşka bir tecrübe yaşıyoruz. Gündelik hayat bu. En sıradandan başlayıp çok daha karmaşık bir takım hikayeler üretebildiğimiz bir yer gündelik hayat. Gündelik hayat dolayısıyla yaratıcı bir yer. Gündelik hayat total bir yer. Yani gündelik hayat bölünemeyen bir yer . Dolayısıyla şuna geliyoruz; kurgu bizim kafamızda bir takım bölünmeler yarattı rasyonel, irrasyonel diye. Gündelik hayat, tam da bunu aşan bu bölünmeleri ikilikleri kıran bir hayattan bahsediyoruz gündelik hayat derken. Tam da bunun üzerine bitireyim . bu hazirun içinde konuşmamam gerekir hakim olmadığım bir konu olduğu için ama yeni bir tez yönetmiş olduğum için oradan biraz beslenerek söyleyeyim. Bir master öğrenciainin hazırlamış olduğu Said Nursi ve gündelik hayat üzerine bir tez. Ben çok şey öğrendim oradan.
Said Nursi vasıtasıyla sadece ortalama gündelik bir hayattaki yaşaması gereken o totallik halini aslında nasıl bilfiil Said Nursi tarafından yaşandığı ve yaşanması gerektiğine dair bir tez okuyunca o zaman şöylr bir şeye geliyorum Said Nursi aslında herkesin kendi meşrebince yorumladığı bir zat. Yani işte onun yazmış oldukları var. Onun kendi kelimeleriyle; Osmanlıca-Türkçe modernlikle, ilerleme fikriyle, yeniliklerle… herşeyle haşir neşir olduğu bir külliyat var. Ve Said Nursi hiçbir zaman-Ömer Beyin de anlattıklarına dayanarak söyleyeyim- devrimci,radikal,çatışma yaşayan biri değil. Ama Said Nursi demek Türkiye’de belki direnişin en sembolik isimlerinden birisi olması demek. Tam da o gündelik hayattaki total olan gündelik hayattaki bütün o karmaşıklığa dokunabilme kapasitesinden ötürü belki… Yani Said Nursi ve Nur hareketi veya Nur talebeleri niye bu kadar güçlü dediğiniz zaman; tam da işte gündelik hayatın bütün o karmaşıklığına dokunabilmekten ötürü. O karmaşıklığın içinde başka bir tür direnmek. Savaş açmıyorsunuz. Savaş açtığınız zaman çünkü modernitenin ikiliklerini üretiyorsunuz.Aynı kuvara giriyorsun. Modernite çünkü en büyük iddaası o değil mi? Çünkü ben, sen, ulus devlet, ulusal kimlik derken bunu yapmadı mı? Burası bizim topraklar. Bize öbür tarafta düşmanlar var, ötekiler var. Sen öbür tarafa geçip ulus devlete karşı savaş açtığın zaman, ulus devlet senden herhalde daha güçlü olacağı için zaten seni ezip geçiyor. Fakat kendisini daha da meşrulaştırıyor. Gördünüz mü bakın; bir sürü isyankar var. Bir sürü iç ve dış düşman var diyor. O zaman bir kere daha kendini güçlendiriyor; biraz daha fazla silah almamız lazım arkadaşlar.
Kusura bakmayın daha fazla çalışmanız lazım. Daha fazla vergi vermeniz lazım. Hem vergilendirilmiş kazanç kutsaldır diyerek te ikna etmeye çalışarak. “Temzilik imandan gelir” gibi bir sürü dinsel unsuru da kullanarak, yapmış olduğu faaliyete beni de içine dahil ediyor. Ben bu oyunu oynamamam lazım. Bu oyunu oynamamam Türkiye’de İslami hareketler bakımından baktığın zaman farklı evreleri oluyor. Bodoslama isyan da edildi. Bir tür geri çekilme de yaşandı yani sivil itaatsizliğe tekabül eden. Oynamıyorum senin oyununu diyen bir sürü hareket oldu. Çocuğumu, kızımı okula göndermiyorum. İsmet Özel’in bu yönde baya bir kitapları vardı; “Demir Kaşık” tı makalesinin adı galiba. Tramwaya binmiyorum, demir kaşıkla yemiyorum, tahta kaşıkla yerde yiyorum. Belli bir süre sonra geleneği dondurarak senin modern kurguna girmiyorum. Faslı bir entellüktüel Abdullah Larui’nin kullandığı bir kavramdır bu. Gelenekden de öte gelenekselcileşmek örneğin. Yani gelenekselcilik şu; modernite o kadar hızlı saldırıyor ki; ben kendimi koruma altına alıyorum. Şu anı donduruyorum. Cübbem, şalvarım, takkem, sakalım vs. neyim varsa hepsini birden koruyorum, aslında direniyorum. Bu tabii modernleşmeci zihniyetler için; “vay gerici” olarak adlandırılan şey aslında tam da direnişin timsali bütün o örnekler. Said Nursi olayına baktığımız zaman bütün o ekole, bütün o talebelik mekanizmasına, bütün o yorumlara, içinden çıkan bütün o farklı ekollere baktığınız zaman aslında şöyle bir şey oluyor. Aslında hiçbir zaman total olup ama totalize olmayan, totaliter olmayan farklı bir sürü yorumun yapılma kapasitesini sağlayan. Bunun dillerini veren. Çünkü işte Said Nursi’yi okuduğunuz zaman, ben okuduğum zaman bir sürü kelimeyi analamıyorum. Tercüme edildiği zaman bir şey anlıyorum. Ama başka bir tercümeyle başka bir şey de anlayabilirim. Başka bir yorumla en azından. Çünkü bir yerde siz metaforlarla gitmek zorundasınız. Anlamadığım kelimeyi analayabilmem için metaforlara ihtiyacım var. Hani denir ya, şöyle denir ya döylemesi lazım birisi bana.
Her metafor bende başka bir anlam yaratacak. O zaman her nur talebesi Said Nursi’yi başka bir şekilde yorumlama kapasitesine de sahip, yorumlama ihtimali var demektir. Bu birbirinden tamamen kopuk böyle uçuşan atomize parçalar gibi yorumlardan bahsetmiyorum ama nüanslar bakımından örneğin farklı yorumlayabilirim demektir. O yüzden değil mi nur ekolü denen şey tek bir yapı değil. Bu şunu gösteriyor; gündelik hayat içinden tam da bambaşka bir direniş olayı çıkarıyor,üretiyor ama aynı zamanda yani bir takım kurgular çıkmasını da sağlıyor. Yani var olan kurguların, modernist kurguların mutlak olmadığını, her zaman değişebilir olduğunu, çünkü bunun asıl olarak gündelik hayattan beslendiğini ve gündelik hayattan önce direnip, sonra gündelik hayattan başka kurgular olduğunu da söylemiş oluyor.
Son cümlem de şu olsun; Türkiye’nin şu an yaşamakta olduğu Ergenekon, Kürt sorunu, endişeli modernler, yaşanmış olan bütün o kutuplaşmalar, çatışmalar aslında tam da ehlileşmeme kapasitesini gösteriyor. Yani modernizmin aklı araçsallaştıran,tahakküm eden, ideolojileri dayatan dünyasına karşı inanılmaz bir direniş potansiyelinin de olduğunu görmek mümkün diye düşünüyorum. Burada keseyim. Dinlediğiniz için sağolun… -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.