- Bu konu 12 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
16 Haziran 2011: 20:44 #672292
Anonim
Dokuzuncu Lem’aBu lem’ayı herkes okumasın.
Vahdetü’l-vücudun ince kusurlarını herkes göremez ve muhtaç değil.بِاسْمِهِ
1 وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
2
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
3
Aziz, sıddık, muhlis, halis kardeşim,
Kardeşimiz Abdülmecid’e ayrı mektup yazmadığımın sebebi, size yazdığım mektupları kâfi gördüğümdendir ki, Abdülmecid, benim için Hulûsi’den sonra kıymettar bir kardeşim, bir talebemdir. Her sabah akşam Hulûsî ile beraber, bazen daha evvel duâmda ismiyle hazır oluyor. Size yazdığım mektuplardan, evvel Sabri, sonra Hakkı Efendi istifade ediyorlar. Onlara da ayrı mektup yazmıyorum. Cenâb-ı Hak seni onlara mübarek büyük bir kardeş yapmış. Sen benim yerime Abdülmecid ile muhabere et, merak etmesin, Hulûsî’den sonra onu düşünüyorum.
BİRİNCİ SUÂLİNİZ: Cedlerinizden birisinin imzası “es-Seyyid Muhammed”e dair mahrem sualiniz var.
Kardeşim buna ilmî ve tahkikî ve keşfî cevap vermek elimde değil. Fakat ben arkadaşlarıma derdim ki: “Hulûsî ne şimdiki Türklere ve ne de Kürtlere benzemiyor. Bunda başka bir hâsiyet görüyorum.” Arkadaşlarım da beni tasdik ediyorlar.
4 دَادِ حَقْ رَا قَابِلِيَّتْ شَرْطْ نِييسْت sırrıyla “Hulûsî’de büyük bir asâlet [NOT]
Dipnot-1 Allah’ın adıyla.Dipnot-2 “Hiçbir şey yoktur ki Allah’ı hamd ile tesbih etmesin.” İsrâ Sûresi, 17:44.
Dipnot-3 Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi, üzerinize olsun.
Dipnot-4
Allah vergisi için kabiliyet şart değildir.
[/NOT]Abdülmecid: (bk. bilgiler) Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah Hakkı Efendi: (bk. bilgiler) Hulûsi: (bk. bilgiler – İbrahim Hulûsi) Sabri: (bk. bilgiler) asâlet: soyluluk aziz: çok değerli, izzetli ced: ata, dede evvel: ilk olarak halis: samimi, içten hâsiyet: özellik ilmî: ilimle ilgili, bilimsel istifade etme: yararlanma keşfî: mânevî keşifle ilgili kâfi: yeterli kıymettar: değerli lem’a: parıltı mahrem: gizliliği olan muhabere: haberleşme muhlis: samimi, ihlâslı; ibadet ve davranışlarda sadece Allah’ın rızasını gözeten mübarek: bereketli, hayırlı sıddık: çok doğru tahkikî: ayrıntılı araştırmaya dayanan tasdik etmek: kabul etmek, onaylamak vahdetü’l-vücud: “Allah’ın varlığı o kadar mükemmeldir ki, diğer varlıklar Ona göre hayâl ve gölge gibi zayıf varlıklardır; varlık ünvanını almaya lâyık değillerdir” diyen tasavvufî görüş 16 Haziran 2011: 20:48 #793386Anonim
tezahürü bir dâd-ı Hakdır” derdik. Hem kat’iyyen bil ki; Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın iki âli var. Biri: Nesebî âldir. Biri de Şahs-ı mânevîsi ve nûrânisinin risalet noktasındaki âli var. Bu ikinci âlde kat’iyyen sen dahil olmakla beraber, birinci âlde dahi delilsiz bir kanâatim var ki ceddinin imzası sebepsiz değildir.

Aziz kardeşim,
SENİN İKİNCİ SUALİNİN HÜLÂSASI: Muhyiddin-i Arabî demiş: “Rûhun mahlûkıyeti, inkişâfından ibarettir.” O sual ile, benim gibi zayıf bir bîçâreyi, Muhyiddin-i Arabî gibi müthiş bir hârika-i hakikat, bir dâhiye-i ilm-i esrâra karşı mübârezeye mecbur ediyorsun. Fakat madem nusûs-u Kur’ân’a istinâden bahse girişeceğim; ben sinek dahi olsam o kartaldan daha yüksek uçabilirim.
Kardeşim, bil ki: Hazret-i Muhyiddin aldatmaz, fakat aldanır. Hâdîdir, fakat her kitabında mühdî olamıyor. Gördüğü doğrudur, fakat hakikat değildir. Yirmi Dokuzuncu Sözde, ruh bahsinde, medâr-ı sualiniz olan o hakikat izah edilmiştir.
Evet, ruh, mâhiyeti itibarıyla bir kanun-u emrîdir. Fakat vücud-u hâricî giydirilmiş bir nâmus-u zîhayattır ve vücud-u hâricî sahibi bir kanundur. Hazret-i Muhyiddin, yalnız mâhiyeti noktasında düşünmüştür. Vahdetü’l-vücud meşrebince, eşyanın vücudunu hayal görüyor. O zât, hârika keşfiyâtıyla ve müşâhedâtıyla ve mühim bir meşreb sahibi ve müstakil bir meslek ihtiyar ettiğinden, bilmecburiye, zayıf te’vilâtla, tekellüflü bir surette, bazı âyâtı meşrebine, meşhûdâtına tatbik ediyor, âyâtın sarâhatini incitiyor. Sâir risalelerde cadde-i müstakîme-i
Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun Muhyiddin-i Arabî: (bk. bilgiler) Resûl-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi, Hz. Muhammed (a.s.m.) Vahdetü’l-vücud: “Allah’ın varlığı o kadar mükemmeldir ki, diğer varlıklar Ona göre hayâl ve gölge gibi zayıf varlıklardır; varlık ünvanını almaya lâyık değillerdir” diyen tasavvufî görüş aziz: çok değerli, izzetli bilmecburiye: zorunlu olarak bîçâre: çaresiz cadde-i müstakîme-i Kur’âniye: Kur’ân’ın çizdiği, doğru yol ced: ata, dede dâd-ı Hak: Allah vergisi dâhiye-i ilm-i esrar: mânevî sırlarla ilgili ilim alanında dehâ olan hakikat: asıl, esas, gerçek mahiyet hâdî: doğru ve hak yola ulaşan kişi hârika-i hakikat: hakikat hârikası, varlıkların ardındaki gerçeğe ulaşmada hârika olan hülâsa: özet ibaret: meydana gelmiş ihtiyar etme: seçme, tercih etme inkişâf: açığa çıkma istinâden: dayanarak izah etmek: açıklamak kanun: tabiat olaylarının bağlı olduğu değişmez kaide kanun-u emrî: Allah’ın bir şeye “Ol” deyince onu hemen olduruveren emrini ifade eden kanun kat’iyen: kesin olarak keşfiyât: mânevî alemde yapılan keşifler, buluşlar mahlûkıyet: yaratılmış olma medâr-ı sual: soru sebebi meşhûdât: yapılan gözlemler meşreb: hareket tarzı, metod mâhiyet: ana nitelik, özellik mübâreze: mücadele, karşı karşıya gelme mühdî: doğru ve hak yola ulaştıran kişi müstakil: bağımsız müşâhedât: gözlemler nesebî: soy ile ilgili nusûs-u Kur’ân: Kur’ân’ın açık hükümleri nâmus-u zîhayat: canlı kanun nûrânî: nurlu risalet: elçilik, peygamberlik sarâhat: açıklık suret: biçim, şekil sâir: diğer tatbik etme: uygulama tekellüflü: zahmetli tezahür: belirme, görünme te’vilât: teviller, yorumlar vücud: varlık vücud-u hâricî: maddî varlık, beden zât: kişi âl: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) ailesine mensup olanlar âyât: âyetler, deliller şahs-ı mânevî: belli bir kişi olmayıp bir cemaatten meydana gelen mânevî şahsiyet 16 Haziran 2011: 20:50 #793387Anonim
Kur’âniye ve minhâc-ı kavîm-i Ehl-i Sünnet beyan edilmiştir. O zât-ı kudsînin kendine mahsus bir makamı var; hem makbûlîndendir. Fakat mîzansız keşfiyâtında hudutları çiğnemiş ve cumhûr-u muhakkıkîne çok meselelerde muhâlefet etmiş.
İşte, bu sır içindir ki, o kadar yüksek ve hârika bir kutup, bir ferîd-i devrân olduğu halde, kendine mahsus tarikatı gayet kısacık, Sadreddin-i Konevîye münhasır kalıyor gibidir ve âsârından istikametkârâne istifade nâdir oluyor. Hattâ çok muhakkıkîn-i asfiyâ, o kıymettar âsârını mütalâa etmeye revaç göstermiyorlar; hattâ bazıları men ediyorlar.
Hazret-i Muhyiddin’in meşrebiyle ehl-i tahkikin meşrebinin mâbeynindeki esaslı fark ve onların me’hazlarını göstermek, çok uzun tetkikata ve çok yüksek ve geniş nazarlara muhtaçtır. Evet, fark o kadar dakîk ve derin ve me’haz o kadar yüksek ve geniştir ki, Hazret-i Muhyiddin hatâsından muâheze edilmemiş, makbul olarak kalmış. Yoksa, eğer ilmen, fikren ve keşfen o fark o me’haz görünseydi, onun için gayet büyük bir sukut ve ağır bir hatâ olurdu. Madem fark o kadar derindir; bir temsil ile o farkı ve o me’hazları, Hazret-i Muhyiddin’in o meselede yanlışını göstermeye muhtasaran çalışacağız. Şöyle ki:
Meselâ, bir âyinede güneş görünüyor. Şu âyine, güneşin hem zarfı, hem mevsûfudur. Yani, güneş bir cihette onun içinde bulunur ve bir cihette âyineyi ziynetlendirip parlak bir boyası, bir sıfatı olur. Eğer o âyine, fotoğraf âyinesi ise, güneşin misâlini sâbit bir surette kâğıda alıyor. Şu halde, âyinede görünen güneş, fotoğrafın resim kâğıdındaki görünen mâhiyeti, hem âyineyi süslendirip sıfatı hükmüne geçtiği cihette, hakikî güneşin gayrıdır. Güneş değil, belki güneşin cilvesi başka bir vücuda girmesidir. Âyine içinde görünen güneşin vücudu ise, hâriçteki görünen güneşin ayn-ı vücudu değilse de, ona irtibâtı ve ona işâret ettiği için, onun ayn-ı vücudu zannedilmiş.
Hazret-i Muhyiddin: (bk. bilgiler – Muhyiddîn-i Arabî) Sadreddin-i Konevî: (bk. bilgiler) ayn-ı vücud: bir varlığın aynısı beyan etmek: açıklamak cihet: yön cilve: görüntü, yansıma cumhûr-u muhakkıkîn: hakikati araştırıp bulan kişilerden oluşan seçkin topluluk dakîk: çok ince ehl-i tahkik: gerçeği bütün ayrıntılarıyla araştıran kişiler ferîd-i devrân: bütün dönemlerin en seçkin kişisi fikren: düşünce olarak gayr: hariç, başkası hakikî: asıl, gerçek hudut: sınır irtibât: bağ, ilişki istifade: yararlanma istikametkârâne: doğru bir şekilde keşfen: mânevî alanlarda keşifler yaparak keşfiyât: mânevî aleme yapılan keşifler, buluşlar kutup: mânevî önder, rehber kıymettar: değerli mahsus: özel makam: derece, yer makbûlîn: kabul görmüş olanlar men etmek: yasaklamak mevsûf: nitelendirilen, vasıflandırılan meşreb: hareket tarzı, metod me’haz: kaynak minhâc-ı kavîm-i Ehl-i Sünnet: doğru esaslar üzerine kurulmuş olan Ehl-i Sünnet yolu misâl: görüntü, yansıma muhakkıkîn-i asfiyâ: Hz. Peygamberin çizgisinde yaşayan ve hakikatleri delilleriyle bilen ilim ve takvâ sahibi büyük zatlar muhalefet etme: karşı olma, aykırı davranma muhtasaran: özet olarak muâheze etmek: bir meseleyi ele alıp sorgulamak mâbeyn: ara mâhiyet: esas, ana nitelik, özellik mîzan: tartı, ölçü münhasır: sadece belli bir kişiye ait olan, sınırlı mütalâa etme: okuma, inceleme nazar: bakış, görüş revaç: değer, kıymet sukut: alçalış, düşüş suret: şekil, biçim sıfat: özellik tarikat: mânevî ilerlemeye götüren yol temsil: benzetme, örnek tetkikat: incelemeler, araştırmalar vücud: varlık ziynetlendirmek: süslemek zât-ı kudsî: kutsal derecelere ulaşan kişi âsâr: eserler âyine: ayna 16 Haziran 2011: 20:52 #793388Anonim
İşte bu temsile binâen, “Âyinede hakikî güneşten başka birşey yoktur” denilmek ve âyineyi zarf ve içindeki güneşin vücud-u hâricîsi murad olmak cihetiyle denilebilir. Fakat âyinenin sıfatı hükmüne geçmiş münbasit aksi ve fotoğraf kâğıdına intikal eden resim cihetiyle güneştir denilse, hatâdır; “Güneşten başka içinde birşey yoktur” demek yanlıştır. Çünkü, âyinenin parlak yüzündeki akis ve arkasında teşekkül eden resim var. Bunların da ayrı ayrı birer vücudu var. Çendan o vücudlar güneşin cilvesindendir; fakat güneş değiller. İnsanın zihni, hayâli, bu âyine misâline benzer. Şöyle ki:
İnsanın âyine-i fikrindeki mâlûmâtın dahi iki veçhi var: Bir vecihle ilimdir, bir vecihle mâlûmdur. Eğer zihni o mâlûma zarf saysak, o vakit o mâlûm mevcud, zihnî bir mâlûm olur; vücudu ayrı birşeydir. Eğer zihni o şeyin husûlüyle mevsuf saysak, zihne sıfat olur; o şey o vakit ilim olur, bir vücud-u hâricîsi vardır. O mâlûmun vücud ve cevheri dahi olsa, bununki arazî bir vücud-u hârîcisi olur.
İşte bu iki temsile göre, kâinat bir âyinedir. Her mevcudâtın mâhiyeti dahi birer âyinedir. Kudret-i Ezeliye ile îcâd-ı İlâhîye mâruzdurlar. Herbir mevcud, bir cihetle Şems-i Ezelînin bir isminin bir nevi âyinesi olup bir nakşını gösterir. Hazret‑i Muhyiddin meşrebinde olanlar, yalnız âyinelik ve zarfiyet cihetinde ve âyinedeki vücud-u misâli, nefiy noktasında ve akis, ayn-ı mün’akis olmak üzere keşfedip, başka mertebeyi düşünmeyerek, “Lâ mevcûde illâ Hû” diyerek, yanlış etmişler. “Hakàiku’l-eşyâi sâbitetün” kaide-i esâsiyeyi inkâr etmek derecesine düşmüşler.
Amma ehl-i hakikat ise, verâset-i Nübüvvet sırrıyla ve Kur’ân’ın kat’î ifâdâtıyla görmüşler ki, âyine-i mevcudatta kudret ve irâde-i İlâhiye ile vücud bulan nakışlar Onun eserleridir. “Heme ezost”HAŞİYE-1 tur; “Heme ost”HAŞİYE-2 değil. Eşyanın
[NOT]Haşiye-1 Yani herşey Ondandır. O îcad eder.
Haşiye-2 Herşey O değil ki; “Lâ mevcûde illâ Hû” denilsin.[/NOT]
Hakàiku’l-eşyâi sâbitetün: eşyanın ve varlıkların hakikatı, aslı sabittir Hazret-i Muhyiddin: (bk. bilgiler – Muhyiddîn-i Arabî) Kudret-i Ezeliye: Cenâb-ı Hakkın başlangıcı olmayan sonsuz kudreti akis: yansıma, ışık veya suretin aynaya vurup geri dönmesi veya orada görünmesi arazî: sonradan ortaya çıkan, ilinti ayn-ı mün’akis: aynaya vurup oradan ziyası, resmi, şekli gelen veya görünen şeyin kendisi binâen: dayanarak cevher: asıl, öz cihet: yön, taraf cilve: görüntü, yansıma ehl-i hakikat: hak ve doğru yolda olanlar haşiye: dipnot husûl: meydana gelme ifâdât: ifâdeler intikal etme: geçme, ulaşma irâde-i İlâhiye: Allah’ın dilediğini yapabilme gücü, İlâhi irade kaide-i esâsi: temel kural keşfetmek: gizli bir şeyi açığa çıkarmak kudret: Allah’ın bütün varlığı kuşatan güç ve iktidarı kâinat: evren, bütün yaratılmışlar lâ mevcûde illâ Hû: Allah’tan başka hiçbir varlık yoktur mertebe: derece, makam mevcud: varlık mevcudât: varlıklar mevsuf: nitelendirilen, vasıflandırılan meşreb: hareket tarzı, metod murad olmak: istemek, kastetmek mâhiyet: asıl nitelik, özellik mâlûm: bilinen şey mâlûmât: bilinen şeyler mâruz: etki altında olan münbasit: yayılan nakış: işleme, süsleme nefiy: inkâr nevi: çeşit, tür sıfat: özellik temsil: analoji, kıyaslama tarzında benzetme teşekkül eden: oluşan vecih: yön verâset-i Nübüvvet: Peygamber varisliği vücud: varlık vücud bulan: meydana gelen, varlık âlemine çıkan vücud-u hâricî: dış âleme çıkmış varlık, maddî varlık vücud-u misâlî: yansımaya dayalı varlık zarfiyet: bir şeyin bir başka şeyi kuşatması ve içine alması âyine: ayna âyine-i fikir: düşünce aynası âyine-i mevcudat: bir ayna şeklinde olan varlıklar çendan: gerçi îcâd-ı İlâhîye: Allah’ın var etmesi, yaratması Şems-i Ezelî: Ezelî Güneş; ezelden beri var olan ve bütün nurların ve tecellilerin kaynağı olan Allah 18 Haziran 2011: 10:08 #793458Anonim
bir vücudu vardır ve o vücud bir derece sâbittir. Çendan o vücud, Vücud‑u Vâcibe nisbeten vehmî ve hayâlî hükmünde zayıftır; fakat Kadîr-i Ezelînin îcad ve irâde ve kudretiyle vardır.
Nasıl ki, temsilde, âyine içindeki güneşin hakikî vücud-u hâricîsinden başka bir vücud-u misâlîsi var. Ve âyineyi ziynetli boyalayan münbasit aksinin dahi arazî ve ayrı bir vücud-u hâricîsi var. Ve âyinenin arkasındaki fotoğrafın resim kâğıdına intikâş eden suret-i şemsiyenin dahi ayrı ve arazî bir vücud-u hâricîsi vardır, hem bir derece sâbit bir vücuddur. Öyle de, kâinat âyinesinde ve mâhiyât‑ı eşya âyinelerinde esmâ-i kudsiye-i İlâhiyenin irade ve ihtiyar ve kudret ile hâsıl olan cilveleriyle tezâhür eden nukûş-u masnûâtın, Vücud-u Vâcibden ayrı, hâdis bir vücudu var. Hem o vücuda Kudret-i Ezeliye ile sebat verilmiş. Fakat eğer irtibat kesilse, bütün eşya birden fenâya gider. Bekâ-i vücud için her an, herşey, Hâlıkının ibkàsına muhtaçtır. Çendan “hakâiku’l-eşyâi sâbitetün”dür; fakat Onun ispat ve tesbitiyle sâbittir.
İşte, Hazret-i Muhyiddin, “Ruh mahlûk değil; âlem-i emirden ve sıfat-ı irâdeden gelmiş bir hakikattir” demesi, çok nusûsun zâhirine muhâlif olduğu gibi; mezkûr tahkikata binâen iltibâs etmiş, aldanmış, zayıf vücudları görmemiş.
Esmâ-i İlâhiyeden Hallâk, Rezzak gibi isimlerin mazharları vehmî ve hayâlî şeyler olamaz. Madem o esmâ hakikatlidirler. Elbette mazharlarının da hakikat-i hâriciyeleri vardır.

Hallâk: çokça ve sürekli olarak yaratan Allah Hazret-i Muhyiddin: (bk. bilgiler – Muhyiddîn-i Arabî) Hâlık: her şeyi yaratan Allah Kadîr-i Ezelî: varlığının başlangıcı olmayan ve herşeye gücü yeten Allah Kudret-i Ezeliye: Cenâb-ı Hakkın geçmiş ve geleceği kuşatan sonsuz kudreti Rezzak: bütün canlıların rızıklarını veren Allah Vücud-u Vâcib: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah’ın varlığı akis: yansıma arazî: birşeyin aslından olmayan, sonradan ortaya çıkan ilinti bekâ-i vücud: varlık özelliğinin sürekli olması binâen: dayanarak cilve: görüntü, yansıma esmâ: isimler esmâ-i kudsiye-i İlâhiye: Allah’ın her türlü kusurdan uzak, kutsal isimleri esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri fenâ: geçip gitme, yok olma hakikat: gerçek esas hakikat-i hâriciye: dışa yansıyan maddî gerçeklik hakikî: asıl, gerçek hakâiku’l-eşyâi sâbitetün: varlıkların hakikatleri sabittir, hiç değişmez hayâlî: hayale dayalı hâdis: sonradan olan hâsıl olma: meydana gelme, ortaya çıkma ibkà: bâkîleştirme, sürekli ve kalıcı hale getirme ihtiyar: dileme, istek, irade iltibâs etme: karıştırma intikâş etme: nakşolunma, nakış halinde çizilme irtibat: bağ, ilişki irâde: dileme, tercih, seçme gücü kudret: güç, iktidar kâinat: evren, âlem mahlûk: yaratılmış mazhar: yansıma ve görünme yeri mezkûr: adı geçen muhâlif: aykırı, zıt mâhiyât-ı eşya: varlıkların temel özellikleri münbasit: yayılan, genişleyen nisbeten: kıyasla nukûş-u masnûât: sanatlı olarak yaratılan varlıklardaki nakışlar nusûs: hükmü açık olan Kur’ân ve hadis metinleri sebat: kalıcı olma, sabit kalma suret-i şemsiye: güneşin görünümü sıfat-ı irâde: Cenâb-ı Hakkın irade sıfatı, niteliği tahkikat: gerçeği bulmak için yapılan araştırmalar temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji tesbit: sağlam şekilde yerleştirme tezâhür eden: ortaya çıkan, görünen vehmî: varsayım, olmadığı halde varmış gibi görünen vücud: varlık, var oluş vücud-u hâricî: gözle görülebilen maddî varlık vücud-u misâlî: yansımaya dayalı varlık ziynetli: süslü zâhir: açık, gözle görünür âlem-i emir: Cenâb-ı Hakkın emirlerinin âlemi; İlâhî kanunlar âlemi çendan: gerçi, her ne kadar îcad: var etme, yaratma 18 Haziran 2011: 10:12 #793459Anonim
ÜÇÜNCÜ SUALİNİZ:
İlm-i cifre anahtar olacak bir ders istiyorsunuz.
Elcevap: Biz kendi arzu ve tedbirimizle bu hizmette bulunmuyoruz. İhtiyârımızın fevkinde, bize, daha hayırlı bir ihtiyar işimize hâkimdir. İlm-i cifir, meraklı ve zevkli bir meşgale olduğundan, vazife-i hakikiyeden alıkoyup meşgul ediyor. Hattâ, kaç defadır esrâr-ı Kur’âniyeye karşı o anahtar ile bazı sırlar açılıyordu; kemâl-i iştiyak ve zevk ile müteveccih olduğum vakit kapanıyordu. Bunda iki hikmet buldum:
Birisi,
1 لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللهُyasağına karşı hilâf-ı edepte bulunmak ihtimâli var.İkincisi, hakâik-ı esâsiye-i imâniye ve Kur’âniyenin berâhîn-i kat’iye ile ümmete ders vermek hizmeti ise, ilm-i cifir gibi ulûm-u hafiyenin yüz derece daha fevkinde bir meziyet ve kıymeti vardır. O vazife-i kudsiyede kat’î hüccetler ve muhkem deliller sûiistimâle meydan vermiyorlar. Fakat cifir gibi, muhkem kaidelere merbut olmayan ulûm-u hafiyede sûiistimâl girip şarlatanların istifade etmeleri ihtimâlidir. Zaten hakikatlerin hizmetine ne vakit ihtiyaç görülse, ihtiyâca göre bir nebze ihsân edilir.
İşte, ilm-i cifrin anahtarları içinde en kolayı ve belki en sâfisi ve belki en güzeli, ism-i Bedi’den gelen ve Kur’ân’da Lâfza-i Celâlde cilvesini gösteren ve bizim neşrettiğimiz âsârı ziynetlendiren tevâfukun envâlarıdır. Kerâmet-i Gavsiyenin birkaç yerinde bir nebze gösterilmiş.
Ezcümle, tevâfuk birkaç cihette birşeyi gösterse, delâlet derecesinde bir işarettir. Bazan birtek tevâfuk, bazı karâinle delâlet hükmüne geçer. Her ne ise, şimdilik bu kadar yeter. Ciddî ihtiyaç olsa size bildirilecektir.

[NOT]Dipnot-1 “Gaybı yalnız Allah bilir.” Neml Sûresi, 27:65; Tirmizi, Sevâbü’l-Kur’ân: 7; Dârimî, Fedâilü’l-Kur’ân: 21.
[/NOT]Lâfza-i Celâl: Allah lâfzı, ifadesi berâhîn-i kat’iye: kesin deliller cihet: yön cilve: görüntü, yansıma delâlet: delil olma, işaret etme envâ: türler, çeşitler esrâr-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın sırları ezcümle: örneğin fevkinde: üstünde hakikat: gerçek mahiyet, asıl, esas hakâik-ı esâsiye-i imâniye ve Kur’âniye: imanın ve Kur’ân’ın temel gerçekleri hikmet: gaye, fayda; yerli yerinde ve anlamlı oluş hilâf-ı edep: edebe aykırı hâkim: hükmeden, idaresi altında tutan hüccet: güçlü delil, sarsılmaz kanıt ihsan: bağış, ikram sunma ihtiyar: irade, dileme ilm-i cifir/cifir: Arap alfabesindeki her bir harfe sayısal değer verilerek söylenenlerden ve yazılanlardan anlam çıkarma ilmi ism-i Bedî: Allah’ın varlıkları eşsiz ve benzersiz olarak yarattığını ifade eden ismi istifade etmek: faydalanmak kaide: kural, prensip karâin: ip uçları kat’î: kesin kemâl-i iştiyak: istek ve arzunun son derecesi kerâmet-i Gavsiye: Seyyid Abdülkadir Geylâni’nin kerâmeti merbut: bağlı meziyet: üstün özellik meşgale: meşguliyet, uğraş muhkem: sarsılmaz, sağlam müteveccih: yönelen nebze: az miktar neşretme: yayma sâfi: saf, arınmış, temiz sûiistimâl: kötüye kullanma tedbir: maksada uygun olarak işi yürütme tevâfuk: uygunluk ulûm-u hafiye: gizli ilimler, ancak peygambere ve bir kısım hakikatlerin sırlarını bilen alimlerce bilinen ilimler vazife-i hakikiye: asıl vazife vazife-i kudsiye: kutsal vazife ziynetlendiren: süsleyen âsâr: eserler, varlıklar ümmet: Hz. Peygambere inanıp onun yolundan giden mü’minler şarlatan: yalancı, aldatıcı kimse 18 Haziran 2011: 10:16 #793460Anonim
DÖRDÜNCÜ SUALİNİZ:
Yani sizin değil, İmam Ömer Efendinin suali ki, bedbaht bir doktor, Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın pederi varmış diye,HAŞİYE-1 dîvânecesine bir te’vil ile bir âyetten kendine güya şâhit gösteriyor…
O bîçare adam bir zaman huruf-u mukattáa ile bir hat icadına çalışıyordu. Hem pek çok hararetli çalışıyordu. O vakit anladım ki, o adam zındıkların tavrından hissetmiş ki, hurufat-ı İslâmiyenin kaldırılmasına teşebbüs edecekler. O adam gûya o sele karşı hizmet edeceğim diye çok beyhude çalışmış. Şimdi bu meselede ve hem ikinci meselesinde yine zındıkların esasât-ı İslâmiyeye karşı müthiş hücumunu hissetmiş ki böyle mânâsız te’vilat ile bir musalâha yolunu açmak istediğini zannediyorum.
1 اِنَّ مَثَلَ عِيسٰى عِنْدَ اللهِ كَمَثَلِ اٰدَمَ gibi nusûs-u kat’iye ile Hazret-i İsâ Aleyhisselâm pedersiz olduğu kat’iyyeti varken, tenâsüldeki bir kanunun muhâlefetini gayr-ı mümkün telâkki etmekle, vâhî te’vilât ile bu metin ve esaslı hakikati değiştirmeye teşebbüs edenlerin sözüne ehemmiyet verilmez ve ehemmiyete değmez. Çünkü hiçbir kanun yoktur ki, şüzuzları ve nâdirleri bulunmasın ve hâricine çıkmış fertleri bulunmasın. Ve hiçbir kaide-i külliye yoktur ki, hârika fertler ile tahsis edilmesin.[NOT]Haşiye-1 Nev-i beşerin bir rub’unun başına reis olarak geçen ve nev-i beşerden nev-i melâikeye bir cihette intikal eden ve arzı bırakıp semâvâtı vatan ittihâz eden hârika bir ferd-i insanın bu hârika vaziyetleri kanun-u tenâsülün hârika bir suretini iktizâ ederken, kanun-u tenâsülün şüpheli, meçhul, gayr-ı fıtrî, belki ednâ bir tarz ile o kanun içine almak, hiç yakışmadığı gibi, hiç mecburiyet de yoktur. Hem sarâhat-i Kur’âniye te’vil kaldırmaz. Yüz cihette zedelenen kanun-u tenâsülün tâmiri hesâbına hiçbir cihette zedelenmeyen ve tenâsülün hâricinde bulunan kanun-u cinsiyet-i melek, hem kanun-u sarâhat-i Kur’âniye gibi kuvvetli kanunlar nasıl tahrip edilir.
Dipnot-1 “Allah katında Îsâ’nın misali Âdem’in misali gibidir.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:59.
[/NOT]
Aleyhisselâm: Allah’ın selâmı onun üzerine olsun Hazret-i İsâ: [bk. bilgiler – İsâ (a.s.)] arz: yeryüzü bedbaht: kötü bahtlı, talihsiz beyhude: boşuna, faydasız bîçare: çaresiz, zavallı cihet: yön dîvânece: akılsızca ednâ: en aşağı ehemmiyet: değer, önem esasât-ı İslâmiye: İslâmiyetin temel prensipleri ferd-i insan: insanlardan bir fert gayr-ı fıtrî: yaratılıştan olmayan gayr-ı mümkün: imkânsız hakikat: gerçek mahiyet, asıl, esas hat: yazı haşiye: dipnot huruf-u mukattáa: arap harflerini heceler halinde kesik kesik yazmak (Yâsin, Elif Lâm Mim vb.) hurufat-ı İslâmiye: İslâm harfleri hâriç: dış icad: yeni bir şey ortaya çıkarma iktizâ etme: gerektirme intikal eden: bir yerden başka bir yere taşınan ittihâz eden: kabullenen, edinen kaide-i külliye: her şeyde geçerli olan genel kural kanun: tabiat olaylarının bağlı olduğu değişmez kural kanun-u cinsiyet-i melek: meleklerin cinsiyet kanunu kanun-u sarâhat-i Kur’âniye: Kur’ân’daki açıkça belirtilen kanunu, hüküm kanun-u tenâsül: üreme kanunu kat’iyyet: kesinlik mecburiyet: zorunluluk meçhul: bilinmeyen musalâha: barışma mânâsız: anlamsız nev-i beşer: insanlık nev-i melâike: melek türü nusûs-u kat’iye: Kur’ân’ın hükmü kesin olan âyetleri nâdir: ender bulunan peder: baba rub’: dörtte bir sarâhat-i Kur’âniye: Kur’ân ayetlerinin açık ifadeleri semâvât: gökler suret: biçim, görünüş tahsis etme: kişiye özel uygulama yapma telâkki etmek: düşünmek, kabul etmek tenâsül: üreme teşebbüs etmek: başvurmak, girişmek te’vil: yorum te’vilât: teviller, yorumlar vaziyet: durum vâhî: boş, faydasız zındık: dinsiz âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi şüzuz: kural dışı olma 18 Haziran 2011: 10:18 #793461Anonim
Zaman-ı Âdem’den beri bir kanundan hiçbir fert şüzûz etmemek ve hâricine çıkmamak olamaz. Evvelâ, bu kanun-u tenâsül, mebde’ itibârıyla, iki yüz bin envâ-ı hayvânâtın mebde’leriyle hark edilmiş ve nihâyet verilmiş. Yani, en evvelki pederleri âdetâ Âdem’leri hükmünde, iki yüz bin o evvelki pederler, kanun-u tenâsülü hark etmişler. Peder ve valideden gelmemişler ve o kanun hâricinde vücud verilmiş.
Hem her baharda gözümüzle gördüğümüz, yüz bin envâın kısm-ı âzamı, hadsiz efradları, kanun-u tenâsül hâricinde—yaprakların yüzünde, taaffün etmiş maddelerde—o kanun hâricinde îcâd edilir. Acaba mebdeinde ve hattâ her senede bu kadar şâzlarla yırtılmış, zedelenmiş bir kanunu, bin dokuz yüz senede bir ferdin şüzûzunu akla sığıştıramayan ve nusûs-u Kur’âniyeye karşı bir te’vîle yapışan bir akıl, kaç derece akılsızlık ettiğini kıyâs et.
O bedbahtların kanun-u tabiî tâbir ettiği şeyler, emr-i İlâhî ve irâde-i Rabbâniyenin küllî bir cilvesi olan âdetullah kanunlarıdır ki, Cenâb-ı Hak, o âdâtını bazı hikmet için değiştirir. Herşeyde ve her kanunda irâde ve ihtiyârının hükmettiğini gösterir. Hârikulâde bazı fertlerde hark-ı âdât eder.
1 اِنَّ مَثَلَ عِيسٰى عِنْدَ اللهِ كَمَثَلِ اٰدَمَ fermânıyla bu hakikati gösterir.Ömer Efendinin o doktora dâir ikinci suali:
O doktor, o meselede o kadar eblehâne hareket ediyor ki, sözlerini dinlemek yahut ehemmiyet verip cevap vermekten çok aşağıdır. Bu bîçâre, küfür ve îmân ortasını bulmak istiyor. Onun ehemmiyetsiz bahsine karşı değil, belki yalnız Ömer Efendinin istifsârına göre derim:
Me’mûrât ve menhiyât-ı şer’iyede illet, emr-i İlâhîdir ve nehy-i İlâhîdir. Maslahatlar
[NOT]Dipnot-1 “Allah katında Îsâ’nın misali Âdem’in misali gibidir.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:59.
[/NOT]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah bahis: konu bedbaht: kötü bahtlı, talihsiz bîçâre: çaresiz cilve: görüntü, yansıma eblehâne: ahmakçasına efrad: fertler, bireyler ehemmiyet: değer, önem emr-i İlâhî: Allah’ın emri envâ: türler, çeşit envâ-ı hayvânât: hayvan türleri evvel: önce evvelâ: ilk olarak fermân: emir, buyruk hadsiz: sayısız, sınırsız hakikat: doğru gerçek hark: herhangi bir kanunun delinmesi, yırtılması, kanunu devre dışı bırakarak yaratma hark-ı âdât: adetleri, kanunları delme, onları devre dışı bırakarak var etme hikmet: bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olma hârikulâde: olağanüstü, şaşırtıcı derecede hâriç: dış hükmetme: hakimiyeti altına alma ihtiyâr: irade, dileme, tercih etme gücü illet: esas sebep, maksat irâde: dileme, tercih, seçme gücü irâde-i Rabbâniye: Allah’ın varlıkları istediği şekilde terbiye, tedbir ve idare etmesi istifsâr: yorum isteme itibâr: özellik kanun: tabiat olaylarının bağlı olduğu değişmez kaide kanun-u tabiî: tabiat kanunu kanun-u tenâsül: üreme kanunu küfür: inkâr, inançsızlık küllî: büyük, kapsamlı kısm-ı âzam: büyük kısım kıyâs etmek: karşılaştırmak mebde’: kaynak, başlangıç menhiyât-ı şer’iye: İslamiyetin yapılmasını yasakladığı şeyler me’mûrât: yapılması emredilen şeyler nehy-i İlâhî: Allah’ın yasaklaması nihâyet: son nusûs-u Kur’âniye: Kur’ân’daki mânâsı açık olan âyetler peder: baba taaffün etmiş: bozulmuş, çürümüş te’vîl: yorum tâbir etme: ifade etme, adlandırma valide: ana vücud: varlık, var oluş zaman-ı Âdem: Hz. Âdem zamanı, insanlığın ilk devresi âdetullah: Allah’ın kâinatta uyguladığı kanun ve prensipler âdât: kanunlar îcâd edilme: var edilme, yaratılma îmân: inanma şâz: kural dışı şüzûz etme: kural dışı kalma 18 Haziran 2011: 10:21 #793462Anonim
ve hikmetler ise, müreccihtirler; emir ve nehyin taallûklarına ism-i Hakîm noktasında sebep olabilir.
Meselâ, sefer eden, namazını kasreder. Bu namazın kasrına bir illet ve bir hikmet var. İllet, seferdir; hikmet, meşakkattir. Sefer bulunsa, meşakkat olmasa da, namaz kasredilir. Sefer olmasa, hânesinde yüz meşakkat görse, yine namaz kasredilmez. Çünkü meşakkat filcümle bazan seferde bulunması, kasr-ı namaza hikmet olmasına kâfidir ve seferi illet yapmasına da yine kâfidir.
İşte, bu kaide-i şer’iyeye binâen, ahkâm-ı şer’iye hikmetlere göre tegayyür etmiyor, hakikî illetlere bakar. Meselâ, o doktorun bahsettiği gibi, hınzırın etinden bildiği zarardan, hastalıktan başka, “Hınzır eti yiyen bir cihette hınzırlaşır”HAŞİYE-1 kaidesiyle ve o hayvan, sâir hayvânât-ı ehliye gibi zararsız yapılmıyor. Etinden gelen menfaatten ziyade, çok zarar îrâs etmekle beraber, etindeki kuvvetli yağ, kuvvetli soğuk memleketi olan firengistandan başka tıbben muzır olduğu gibi, mânen ve hakikaten çok zararlı olduğu tahakkuk etmiş.
İşte bu gibi hikmetler, onun haram olmasına ve nehy-i İlâhî taallûkuna da bir hikmet olmuştur. Hikmet her fertte ve her vakitte bulunmak lâzım değildir. O hikmetin tebeddülü ile illet değişmez. İllet değişmezse hüküm değişmez. İşte bu kaideye göre, o bîçâre adamın ne kadar şeriatın rûhundan uzak konuştuğu anlaşılsın. Şeriat nâmına onun sözüne ehemmiyet verilmez. Hâlikın çok akılsız feylesoflar suretinde hayvanları vardır!

[NOT]Haşiye-1 Acaba firengistanın bu kadar harika terakkiyât-ı medeniyetiyle ve kemâlât-ı fenniyesiyle ve insaniyetperverâne ulûmuyla ileri gittiği halde, o terakkiyat ve kemâlâta ve o ulûma bütün bütün zıt olan maddiyyunluk ve tabiiyyunluk zulümâtında hınzırcasına saplanmalarında, hınzır etinin yemesinin medhali yok mudur? Soruyorum. İnsan, beslendiği şeyle mizâcı müteessir olduğuna delil, “kırk günde hergün et yiyen kasâvet-i kalbiyeye dûçâr olduğu” darbımesel hükmüne geçmesidir.[/NOT]
Hâlık: her şeyi yaratan Allah ahkâm-ı şer’iye: dinin hükümleri binâen: dayanarak bîçâre: çaresiz cihet: yön darbımesel: atasözü, kalıplaşmış güzel ifâde dûçar olma: yakalanma, yüz yüze gelme ehemmiyet: değer, önem feylesof: filozof, felsefeci filcümle: bütünün içinde, genel yapıda bir şeyin bulunması firengistan: Avrupa hakikaten: gerçekten hakikî: asıl, gerçek haram: Allah ve Resulü tarafından kesin olarak yasaklanmış şey hayvânât-ı ehliye: evcil hayvanlar haşiye: dipnot hikmet: sır, fayda ve gaye hüküm: karar hınzır: domuz illet: esas sebep, neden insaniyetperverâne: insancıl bir şekilde ism-i Hakîm: Allah’ın her şeyi hikmetle yaptığını bildiren ismi kaide: prensip, kural kaide-i şer’iye: Şer’i kural, İslâmiyetin ortaya koyduğu kural kasr-ı namaz: namazın kısaltılması kasretme: kısaltma kasâvet-i kalbiye: kalp katılığı, gaflet kemâlât: mükemmel özellikler kemâlât-ı fenniye: ilim ve sanat alanındaki gelişmeler kâfi: yeterli maddiyyunluk: maddecilik, materyalizm maslahat: fayda, gaye medhal: katkı, tesir meşakkat: güçlük, zorluk mizâc: huy, tabiat, yaratılış muzır: zararlı şey mânen: manevî olarak müreccih: tercih ettiren sebep müteessir: etkilenen, tesir altında kalan nehiy: yasak nehy-i İlâhî: Allah’ın yasaklaması nâmına: adına sefer: yolculuk suret: görünüş, şekil sâir: diğer taallûk: ilgili ve bağlantılı olma tabiiyyunluk: tabiatçılık, materyalistlik tahakkuk etmek: gerçekleşmek tebeddül: değişim tegayyür etmek: değişmek terakkiyat: ilerlemeler, gelişmeler terakkiyât-ı medeniyet: medeniyet alanında meydana gelen ilerlemeler ulûm: ilimler ziyade: çok, fazla zulümât: karanlıklar îrâs etme: netice verme şeriat: Allah tarafından bildirilen emir ve yasaklara dayanan hükümlerin hepsi 18 Haziran 2011: 10:23 #793463Anonim
Muhyiddin-i Arabî hakkındaki sualin cevabına zeyldir.Sual:Muhyiddin-i Arabî, vahdetü’l-vücud meselesini en yüksek bir mertebe telâkki ettiği gibi, ehl-i aşk bir kısım evliyâ-i azîme dahi ona ittibâ etmişler. Bu meslek en yüksek mertebe olmadığını, hem hakikî olmadığını, belki bir derecede ehl-i sekir ve istiğrâkın ve ashâb-ı şevk ve aşkın meşrebi olduğunu söylüyorsun. Öyle ise, muhtasaran sırr-ı verâset-i Nübüvvetle ve Kur’ân’ın sarâhatiyle gösterilen Tevhîdin yüksek mertebesi hangisidir? Göster.
Elcevap: Benim gibi hiç ender hiç, âciz bir bîçârenin kısa fikriyle bu yüksek mertebeleri muhâkeme etmek, yüz derece haddimin fevkindedir. Yalnız, Kur’ân-ı Hakîmin feyzinden gelen gayet muhtasar bir iki nükteyi söyleyeceğim; belki bu meselede faydası olacak.
BİRİNCİ NÜKTE: Vahdetü’l-vücudun meşrebine ve saplanmasına çok esbab var. Onlardan bir ikisi kısaca beyan edilecek.
Birinci sebep: Mertebe-i Rubûbiyetin hallâkıyetini âzamî derecede zihinlerine sığıştıramadıklarından ve sırr-ı Ehadiyet ile herşeyi bizzat kabza-i Rubûbiyetinde tuttuğunu ve herşey kudret ve ihtiyar ve irâdesiyle vücud bulduğunu kalblerine tam yerleştiremediklerinden, “Herşey Odur” veyahut “yoktur” veya “hayaldir” veya “tezâhüriyetidir” veya “cilveleridir” demeye kendilerini mecbur bilmişler.
İkinci sebep: Firâkı hiç istemeyen ve firaktan şiddetle kaçan ve ayrılıktan titreyen ve bu’diyetten Cehennem gibi korkan ve zevâlden gayet derece nefret eden ve visâli, rûhu ve canı gibi seven ve kurbiyeti Cennet gibi hadsiz bir iştiyakla arzulayan aşk sıfatı, herşeydeki akrebiyet-i İlâhiyenin bir cilvesine yapışmakla,
Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân Muhyiddin-i Arabî: (bk. bilgiler) Vahdetü’l-vücud: “Allah’ın varlığı o kadar mükemmeldir ki, diğer varlıklar Ona göre hayâl ve gölge gibi zayıf varlıklardır; varlık ünvanını almaya lâyık değillerdir” diyen tasavvufî görüş akrebiyet-i İlâhiye: İlâhî yakınlık, Allah’ın kula olan yakınlığı ashâb-ı şevk: manevî zevkleri tadıp şevke gelen kişiler beyan etmek: açıklamak bu’diyet: uzaklık bîçâre: çaresiz cilve: görüntü, yansıma ehl-i aşk: kalpleri Allah sevgisiyle dolu olanlar ehl-i istiğrâk: manevî zevklere dalıp kendinden geçen kişiler ehl-i sekir: tasavvuf yoluyla manevî alemlere giren ve gördükleri şeyler karşısında sarhoşa dönen kişiler esbab: sebepler evliyâ-i azîme: büyük veliler fevkinde: üstünde feyiz: mânevî gıda, bereket firâk: ayrılık gayet derece: son derece had: sınır, yetki hadsiz: sınırsız hakikî: asıl, gerçek hallâkıyet: yaratıcılık hiç ender hiç: baştan sona hiç olan ihtiyar: istek, irâde irâde: dileme, tercih etme ve seçme gücü ittibâ etmek: uymak iştiyak: çok arzu ve istek kabza-i Rubûbiyet: Cenâb-ı Hakkın bütün varlıklara hükmetme ve terbiye etme eli kudret: bir şeyi yapabilme gücü, iktidar kurbiyet: yakınlık mertebe-i Rubûbiyet: Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği, yaratıcılığı, idare etme derecesi meşreb: hareket tarzı, metod muhtasar: kısa, özet muhâkeme etme: bir şeyi iyice araştırdıktan sonra hüküm verme nükte: ince anlamlı söz sarâhat: açıklık sıfat: özellik sırr-ı Ehadiyet: Allah’ın birliğinin ve isimlerinin her bir varlıkta ayrı ayrı tecellî etmesinin sırrı sırr-ı verâset-i Nübüvvet: peygamberlik makamının varisi olmanın içindeki sır telâkki etmek: kabul etmek tevhîd: birleme; herşeyin Allah’tan olduğunu bilme ve ilân etme tezâhüriyet: belirme, ortaya çıkma visâl: kavuşma vücud bulma: var olma zevâl: geçicilik, yokluk zeyl: ek, ilave âciz: güçsüz, elinden bir şey gelmeyen âzamî: en yüksek seviyede 18 Haziran 2011: 10:26 #793464Anonim
firak ve bu’diyeti hiçe sayıp, likâ ve visâli dâimî zannederek “Lâ mevcude illâ Hû” diye, aşkın sekriyle ve o şevk-i bekà ve likà ve visâlin muktezâsıyla, gayet zevkli bir meşreb-i hâli vahdetü’l-vücudda bulunduğunu tasavvur ederek, müthiş firaklardan kurtulmak için, o vahdetü’l-vücud meselesini melce’ ittihâz etmişler.
Demek birinci sebebin menşei, aklın gayet geniş ve gayet yüksek olan bazı hakàik-ı îmâniyeye yetişmediğinden ve ihâta edemediğinden ve aklın îmân noktasında tamamıyla inkişâf etmediğindendir. İkinci sebebin menşei, kalbin aşk noktasında fevkalâde inkişâfından ve hârikulâde inbisâtından ve genişliğinden ileri gelmiştir.
Amma sarâhat-i Kur’âniye ile verâset-i Nübüvvetin evliyâ-i azîmesi ve ehl-i sahv olan asfiyânın gördükleri mertebe-i uzmâ-yı Tevhid ise, hem çok yüksektir, hem rubûbiyet ve hallâkıyet-i İlâhiyenin mertebe-i uzmâsını, hem bütün esmâ-i İlâhiyenin hakikî olduklarını ifade ediyor. Ve esâsâtı muhâfaza edip, ahkâm-ı Rubûbiyetin muvâzenesini bozmuyor. Çünkü derler ki:
Cenâb-ı Hakkın ehadiyet-i zâtiyesiyle ve mekândan münezzehiyetiyle beraber, herşey bütün şuûnâtıyla, doğrudan doğruya ilmiyle ihâta ve teşhis edilmiş ve irâdesiyle tercih ve tahsis edilmiş ve kudretiyle ispat ve îcâd edilmiştir. Bütün kâinatı birtek mevcud gibi îcâd ve tedbir ediyor. Bir çiçeği kolaylıkla halk ettiği gibi, koca baharı dahi o suhûletle halk eder. Birşey birşeye mâni olmaz. Teveccühünde tecezzî yoktur. Aynı anda, her yerde, kudret ve ilmiyle tasarruf
Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah Lâ mevcude illâ Hû: Ondan başka hiçbir varlık yoktur Vahdetü’l-vücud: “Allah’ın varlığı o kadar mükemmeldir ki, diğer varlıklar Ona göre hayâl ve gölge gibi zayıf varlıklardır; varlık ünvanını almaya lâyık değillerdir” diyen tasavvufî görüş ahkâm-ı Rubûbiyet: Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği, yaratıcılığı, idaresi ve terbiyesi ile ilgili hükümler asfiyâ: Hz. Peygamberin yolundan giden ilim ve takvâ sahibi büyük zâtlar bu’diyet: uzaklık dâimî: devamlı, sürekli ehadiyet-i Zâtiye: Allah’ın Zâtına ait birlik ehl-i sahv: uyanık iken hakikatlere görerek ulaşan Allah dostları esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri esâsât: esaslar, temeller evliyâ-i azîme: büyük veliler fevkalâde: olağanüstü firâk: ayrılık hakikî: gerçek hakàik-ı îmâniye: iman hakikatleri halk etme: yaratma hallâkıyet-i İlâhiye: Allah’ın kendi zatına yaraşan yaratıcılığı hârikulâde: olağanüstü ihâta etme: içine alma, kapsama inbisât: genişleme, yayılma inkişâf: açığa çıkma irâde: dileme, tercih, seçme gücü ittihâz etme: kabullenme, edinme kudret: güç ve iktidar kâinat: evren, bütün yaratılmışlar likâ: kavuşmak mekân: yer melce’: sığınak menşe: kaynak mertebe-i uzmâ: en büyük ve en yüksek mertebe mertebe-i uzmâ-yı Tevhid: Tevhid hakikatlerine ulaşmada varılacak olan en büyük mertebe mevcud: varlık meşreb-i hâl: mânevî haz ve feyiz almayı hedef kabul eden tasavvufî bir yöntem muhâfaza etme: koruma, saklama muktezâ: bir şeyin gereği muvâzene: denge mâni: engel münezzehiyet: kusur ve eksikliklerden arınmış ve yüce olma rubûbiyet: Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği, yaratıcılığı, idaresi ve terbiyesi sarâhat-i Kur’âniye: Kur’ân’ın açık bir şekilde ortaya koyduğu hükümler sekir: mânâ alemindeki sarhoşluk suhûletle: kolaylıkla tahsis etmek: özel olarak belirlemek tasarruf: dilediği gibi kullanma ve yönetme tasavvur etme: düşünme, hayal etme tecezzî: bölünme, parçalanma tedbir etme: çekip çevirme, ihtiyacını karşılama teveccüh: ilgi, yönelme teşhis etmek: şekil ve suret vermek verâset-i Nübüvvet: Peygamber varisliği visâl: kavuşma îcâd: var etme şevk-i bekà: aşırı derecede sonsuzluk isteği şuûnât: Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecelliye sevk eden Zâtına ait kutsal özellikler 18 Haziran 2011: 10:29 #793465Anonim
noktasında bulunuyor. Tasarrufunda tevzi ve inkısam yoktur. On Altıncı Söz ve Otuz İkinci Sözün İkinci Mevkıfının İkinci Maksadında bu sır tamamıyla izah ve ispat edilmiştir.
“Lâ müşâhhate fi’t-temsîl” kaidesiyle temsildeki kusura bakılmadığından, gayet kusurlu bir temsil söyleyeceğim—tâ iki meşrebin bir derece farkı anlaşılsın.
Meselâ, hârika ve emsalsiz, gayet büyük ve gayet ziynetli, şark ve garba bir anda uçacak ve şimalden cenuba ulaşan kanatlarını kapayıp açacak, yüz binler nakışlarla tezyin edilmiş ve kanadının herbir tüyünde gayet dâhiyâne san’atlar derc edilmiş bir tavus kuşu farz ediyoruz. Şimdi seyirci iki adam var. Akıl ve kalb kanatlarıyla bu kuşun yüksek mertebelerine ve hârika ziynetlerine uçmak istiyorlar.
Birisi, bu tavus kuşunun vaziyetine ve heykeline ve hârikulâde herbir tüyündeki kudret nakışlarına bakar ve gayet aşk ve şevk ile sever. Dakik tefekkürü kısmen bırakır ve aşka yapışır. Fakat görür ki, hergün o sevimli nakışlar tahavvül ve tebeddül eder. Sevdiği ve perestiş ettiği o mahbublar kaybolur, zeval buluyor. O adam kendine tesellî vermek ve aklına sığıştıramadığı vahdet-i hakikî ile rubûbiyet-i mutlaka ve ehadiyet-i zâtî ile hallâkıyet-i külliyeye mâlik bir nakkâşın bir nakş-ı san’atıdır demek lâzım gelirken, o itikad yerine, “Bu tavus kuşundaki ruh o kadar âlîdir ki, onun sânii onun içindedir veya o olmuş. Hem o ruh, vücuduyla müttehid, vücudu ise sûret-i zâhiriye ile mümteziç olduğundan, o rûhun kemâli ve o vücudun yüksekliği, bu cilveleri böyle gösterir, her dakika başka bir nakşı ve ayrı bir hüsnü izhâr eder. Hakikî ihtiyar ile bir îcad değil, belki bir cilvedir, bir tezâhürdür” der.
Diğer adam der ki: “Bu mîzanlı ve nizamlı, gayet san’atkârâne nakışlar, kat’îcenub: güney cilve: görüntü, yansıma dakik: ince derc edilmek: yerleştirilmek dâhiyâne: dâhiye yakışır şekilde ehadiyet-i zâtî: zâtına ait birlik emsalsiz: benzersiz, eşsiz garb: batı hakikî: asıl, gerçek hallâkıyet-i külliye: herşeyi kuşatan yaratıcılık hârikulâde: olağanüstü hüsün: güzellik ihtiyar: irade, dileme inkısam: bölünme, kısımlara ayrılma itikad: inanç izah etme: açıklama izhâr etmek: açığa çıkarmak, göstermek kaide: kural, prensip kat’î: kesin kemâl: kusursuzluk, mükemmellik kudret: güç, iktidar lâ müşâhhate fi’t-temsîl: temsilde tartışma olmaz mahbub: sevgili maksad: amaç, hedef mertebe: derece mevkıf: bölüm, kısım meşreb: hareket tarzı, metod mâlik: sahip mîzanlı: ölçülü mümteziç: birleşik, karışık müttehid: birleşmiş nakkâş: nakış ustası, nakış yapan nakış: işleme, süsleme nakş-ı san’at: san’atlı nakış, işleme nizamlı: düzenli perestiş etmek: büyük bir düşkünlükle bağlanmak rubûbiyet-i mutlaka: sınırsız rablık san’atkârâne: san’atlı olarak sâni: san’atlı bir şekilde yaratan sûret-i zâhiri: dış görünüş tahavvül etmek: değişmek, dönüşmek tasarruf: dilediği gibi kullanma ve yönetme tebeddül etmek: başkalaşmak, değişmek tefekkür: derinlemesine düşünme temsil: analoji, kıyaslama tarzında benzetme tesellî: avutma, acısını dindirme tevzi: dağıtma tezyin edilme: süslenme tezâhür: belirme, görünme vahdet-i hakikî: Allah’ın gerçek anlamda tek oluşu vaziyet: durum, hal vücud: beden, maddi varlık zeval: gelip geçici olma ziynet: süs âlî: yüce îcad: var etme, yaratma şark: doğu şevk: şiddetli arzu ve istek şimal: kuzey 18 Haziran 2011: 10:30 #793466Anonim
bir surette, bir irâde ve ihtiyar ve kasd ve meşîeti iktizâ eder. İrâdesiz bir cilve, ihtiyarsız bir tezâhür olamaz. Evet, tavusun mâhiyeti güzel ve yüksektir; fakat onun mâhiyeti fâil olamaz. Belki münfâildir; fâili ile hiçbir cihette ittihâd edemez. Rûhu güzel ve âlîdir, fakat mûcid ve mutasarrıf değil, belki ancak mazhar ve medardır. Çünkü herbir tüyünde, bilbedâhe, nihâyetsiz bir hikmetle bir san’at ve nihâyetsiz bir kudretle bir nakş-ı ziynet görünüyor. Bu ise irâdesiz, ihtiyarsız olamaz. Bu kemâl-i kudret içinde kemâl-i hikmeti ve kemâl-i ihtiyar içinde kemâl-i rubûbiyeti ve merhameti gösteren san’atlar, cilve milve işi değil. Bu yaldızlı defteri yazan kâtip onun içinde olamaz, onunla ittihâd edemez. Belki, yalnız o defter, o kâtibin yazı kaleminin ucuyla temâsı var. Öyle ise, o kâinat denilen misâlî tavusun hârikulâde ziynetleri, o tavus Hâlıkının yaldızlı bir mektubudur.”
İşte şimdi o kâinat tavusuna bak, o mektubu oku, Kâtibine “Mâşâallah, Tebârekâllah, Sübhânallah” de. Mektubu kâtip zanneden veya kâtibi mektup içinde tahayyül eden veya mektubu hayal tevehhüm eden, elbette aşk perdesinde aklını saklamış, hakikatin hakikî suretini görmemiş.
Vahdetü’l-vücudun meşrebine sebebiyet veren aşkın envaından en mühim ciheti, aşk-ı dünyadır. Mecâzî olan aşk-ı dünya, aşk-ı hakikîye inkılâb ettiği zaman, vahdetü’l-vücuda inkılâb eder. Nasıl ki insandan şahsî bir mahbûbu muhabbet-i mecâzî ile seven, sonra zevâl ve fenâsını kalbine yerleştiremeyen bir âşık, mahbûbuna aşk-ı hakikî ile bir bekà kazandırmak için “Mâbud ve Mahbûb-u Hakikînin bir âyine-i cemâlidir” diye kendini tesellî eder, bir hakikate yapışır. Öyle de, koca dünyayı ve kâinatı hey’et-i mecmuasıyla mahbub ittihâzHâlık: bütün varlıkların yaratıcısı olan Allah Mahbûb-u Hakikî: sevilen ve gerçek anlamda sevilmeye lâyık olan Allah Mâbud: bütün varlıkların kendisine ibadet ettiği Allah Mâşâallah: Allah dilemiş ve ne güzel yaratmış Sübhânallah: Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir Tebârekâllah: Allah mübarek etsin Vahdetü’l-vücud: “Allah’ın varlığı o kadar mükemmeldir ki, diğer varlıklar Ona göre hayâl ve gölge gibi zayıf varlıklardır; varlık ünvanını almaya lâyık değillerdir” diyen tasavvufî görüş aşk-ı dünya: dünya aşkı, sevgisi bekà: sürekli şekilde var olma bilbedâhe: açık bir şekilde cihet: yön cilve: görünme, yansıma enva: çeşitli türler fenâ: yokluk fâil: işi yapan hakikat: asıl, esas hakikî: asıl, gerçek hey’et-i mecmua: bir şeyi oluşturan şeylerin tümü, ferdlerinin tamamı hikmet: fayda, gaye hârikulâde: olağanüstü ihtiyar: dileme, tercih etme iktizâ: gerektirme inkılâb etmek: değişmek, dönüşmek irâde: dileme, seçme gücü ittihâd: birleşme, birlik ittihâz etme: kabullenme, edinme kasd: hedef, maksat kemâl-i hikmet: Allah’ın istediği şeyi dilediği şekilde eksiksiz olarak yapması kemâl-i ihtiyar: Allah’ın kusursuz idaresi kemâl-i kudret: Allah’ın kudretinin mükemmelliği kemâl-i rubûbiyet: Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan mâlikiyet, yaratıcılık ve terbiyesinin mükemmelliği kudret: güç, iktidar kâinat: evren, bütün yaratılmışlar kâtip: yazıcı mahbûb: sevgili mazhar: sahip olma mecâzî: gerçek olmayan medar: dayanak noktası, kaynak meşreb: hareket tarzı, yöntem meşîet: irade, istek, dileme misâlî: örnek olarak verilen muhabbet-i mecâzî: Allah’ın dışındaki dünyevî varlıklara yönelik sevgi mutasarrıf: dilediği gibi idare eden mâhiyet: nitelik, özellik mûcid: icad eden, yoktan var eden nakş-ı ziynet: süslü işleme nihâyetsiz: sınırsız suret: biçim, şekil tahayyül eden: hayal eden tevehhüm eden: vehmeden, zanneden tezâhür: belirme, görünme yaldızlı: parıltılı zevâl: geçici olma ziynet: süs âlî: yüce âyine-i cemâl: güzelliği yansıtan ayna şahsî: kişisel 18 Haziran 2011: 10:34 #793468Anonim
eden, sonra o muhabbet-i acîbe dâimî zevâl ve firak kamçılarıyla muhabbet-i hakikîye inkılâb ettiği vakit, o çok büyük mahbubunu zevâl ve firaktan kurtarmak için vahdetü’l-vücud meşrebine ilticâ eder. Eğer gayet yüksek ve kuvvetli îmân sahibi ise, Muhyiddin-i Arab’ın emsâli gibi zâtlara zevkli, nûrânî, makbul bir mertebe olur. Yoksa, vartalara, maddiyâta girmek, esbapta boğulmak ihtimâli var. Vahdetü’ş-şuhud ise, o zararsızdır, ehl-i sahvın da yüksek bir meşrebidir.
اَللّٰهُمَّ اَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اِتِّبَاعَهُ
1
سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
2

[NOT]Dipnot-1 Allah’ım! Bize hakkı hak olarak göster ve ona ittiba etmekle bizi rızıklandır.
Dipnot-2 “Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Sen herşeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın.” Bakara Sûresi, 2:32.
[/NOT]Muhyiddin-i Arabi: (bk. bilgiler) Vahdetü’l-vücud: “Allah’ın varlığı o kadar mükemmeldir ki, diğer varlıklar Ona göre hayâl ve gölge gibi zayıf varlıklardır; varlık ünvanını almaya lâyık değillerdir” diyen tasavvufî görüş ehl-i sahv: uyanık iken hakikatleri görerek onlara ulaşan Allah dostları emsâl: benzerler esbap: sebepler firak: ayrılık ilticâ: sığınma maddiyât: maddi şeyler makbul: kabul edilen meşreb: yol, meslek, metod muhabbet-i acîbe: şaşkına döndüren sevgi muhabbet-i hakikî: gerçek sevgi nûrânî: nurlu vahdetü’ş-şuhud: Allah’tan başka bir şeyin görülmemesi ve Allah’tan başka her şeyin unutkanlık perdesiyle örtülmesi varta: tehlike zevâl: geçici olma zât: kişi
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.