- Bu konu 1 yanıt içerir, 1 izleyen vardır ve en son
ABDULLAH tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
18 Temmuz 2011: 22:03 #672603
ABDULLAH
ISSIZ gecenin sessiz yalnızlığında ağaçların hışırtıları etrafa yayılıyordu. Ses adına bir tek ağacın hemhemeleri var. Ömürlerinin en hüzne değen anlarıydı bu. Hazin sesleriyle ziyadesiyle hassas olan bir kalbe dokunuyorlardı. Bu gece her zamankinden daha çok yalnızdı. On beş yirmi günde bir misafir geliyor, ara sıra dağlara çıkan dağcıların sesleri de çoktandır duyulmuyordu.Bu gece vakti Eğirdir Gölü, şahane güzelliğini gizlemişti. Gökteki ay kara bulutların arkasından yarım yamalak bir ışık huzmesi gönderiyor; sonra da o bulutun arkasına gizleniyordu. Gündüz üzerinde gezinen böceklerle, karıncalarla mutlu olan dağ şimdi garibane bir hale bürünmüştü.Bu gece tabiat susuyor. Zikirle, neşeyle, heyecanla tantana etmiyorlar. Akıl bilmez varlıkların bu sükûnetleri. Biri konuşsa, ses verse. Göl dalgalarıyla, ay ışığıyla, dağ cesametiyle varım dese.
Çam ağacının tepesinde bulunduğu bu menzil şu dakikacıktan itibaren gecenin yetimliğinde zılgıtlı bir ağıt yakıyordu. İhtiyardı ve gurbetteydi. Üstelikte yalnızdı.
Ayaklarını bağdaş yapmış, ağacın dalındaki üstü açık odacıkta oturuyordu. Sadece onun sığabileceği kadar küçük bir yer. Çevresinde birbirine ince bir halatla bağlanmış tahtalar vardı. Belini tahtaya dayadı. Ve kafasının içine yerleşmiş binlerce düşünceyle uzun uzun etrafa baktı. Gördüğü tek şey mevcudatı görünmez bir hale getiren karanlık. Susmaları, garip halleri yetmiyormuş gibi bir de karanlık abanmıştı üzerlerine. O karanlıkta kendi gurbet karanlığını gördü. Zerrelerine kadar inmiş bir sıla yankı buldu acizliğinde.Bir diyar-ı gurbette olmanın karanlığında bir ışık, bir nur aradı. Sonsuzluğa uzanan ruhunun isteğiydi bu. Esaretin kamçısı sırtına vurulduğundan beri zevki ruhanîsini alan gurbet sayıklamaları geceli gündüzlü devam ediyordu. Hiç bitmeyen bir beyitti.
Bu gece diğer gecelerden farklı olarak birbirine in’ikas etmiş gurbetler içindeydi. İhtiyarlık sır vermişti ona. Sırrın inkişaf etmesi kaçınılmaz oldu. Yaşla beraber büyüyen her şey daha bir derinleşiyor, derinleştikçe es geçtiğin hayat en kuvvetli zincirlerle hakikate bağlıyordu. Ve binlerce hakikat kör olası bir yalnızlıkta düğümünü açıyordu. Her düğüm açıldıkça mevcudatın sessizliğinde ölüp ölüp diriliyordu.
Firak, açılan düğümün ilk parçası. Yakan, acıtan, ağlatan ayrılıklar bir fiil hükmünü sürdürüyor. Sevdikleri, ahbapları, dostları, annesi babası yok.
Muhabbet adına içten bir mektuba yazdığı en güzel kelimelerdi onlar. Şefkatti, dosttu, yârendi. Onlar bu yerden asıl vatanlarına gitmişler, onu yalnız başına bırakmışlardı. İşte yalnızlık, esaret hayatının en cansız yanıydı. Bu yüzden sevdiklerini özlüyor, gittiklere yere iştiyak duyuyordu.
Bu gurbet başka bir gurbet dairesinin kapısını açtı, gördü ki geçmiş sonbahar sazını, kelebeğini, böceğini alıp gitmişti. Kokusunu ciğerlerine kadar çektiği baharın yıldıznamesi çiçekler solmuş, yapraklarını dökmüştü. Onlardan geriye kalan kupkuru bir yeryüzü. Nereye dönüp baksa bir veda sahnesi yaşanıyor.
Mevcudatın bir görünüp bir kaybolmasından dem vurmuş, üzülmüştü. Tefekkür bahçesinin böyle çabucak gözünün önünden kaybolup gitmesinden ah çekti. Ne çok çiçeklerle muhabbet etmişti. Yapraklarına dokunup derin mevzulara dalmıştı onlarla. Bağlanmıştı, alışkanlık peyda etmişti, sevgisini geliştirmişti ve en sonunda dostluk kurmuştu. Ama gittiler. Çok uzaklara…
Bir de vatanından, memleketinden ayrı düşmüş olmanın verdiği bir boşluk vardı. Çoktandır o boşlukta günlerini geçiriyordu. Senelerdir, aylardır, saatlerdir sürüyor bu bekleyiş. Vatanına dönme ihtiyacı saniyelerde çırpınıyor, çırpındıkça yıllarını alıyordu. Bekleyişi uzadıkça ihtimaller, belirsizlikler, nereye gideceğini bilmediği memleketler gurbetin aynasına yansıyor, o aynaya baktıkça kocaman bir yazı beliriyordu.
Diyarı gurbettesin. Dayan ve sabret…
Üst üste birikmiş kısa ve uzun gurbetlere nasıl dayanacağını bilemedi. Dili duâya durdu. Acizliğin adı niyazdı. Duâlarının oluk oluk aktığı dudakları titriyordu. Feryada başladı acı acı:
“Yâ Rab, garîbem, bîkesem, zaîfem, nâtüvânem, alîlem, âcizem, ihtiyarem.”
FADİME KAYA
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.