- Bu konu 12 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
7 Ağustos 2011: 14:07 #672853
Anonim
On Dokuzuncu Lem’a İktisat Risalesi İktisat ve kanaate, israf ve tebzîre dairdir.
كُلُوا وَاشْرَبوُا وَلاَ تُسْرِفُوا 1
ŞU ÂYET-İ KERİME, iktisada kat’î emir ve israftan nehy-i sarih suretinde gayet mühim bir ders-i hikmet veriyor. Şu meselede Yedi Nükte var.
BİRİNCİ NÜKTE
Hâlık-ı Rahîm, nev-i beşere verdiği nimetlerin mukabilinde şükür istiyor.2 İsraf ise şükre zıttır, nimete karşı hasâretli bir istihfaftır. İktisat ise, nimete karşı ticaretli bir ihtiramdır.
Evet, iktisat hem bir şükr-ü mânevî, hem nimetlerdeki rahmet-i İlâhiyeye karşı bir hürmet, hem kat’î bir surette sebeb-i bereket, hem bedene perhiz gibi bir medar-ı sıhhat, hem mânevî dilencilik zilletinden kurtaracak bir sebeb-i izzet, hem nimet içindeki lezzeti hissetmesine ve zâhiren lezzetsiz görünen nimetlerdeki lezzeti tatmasına kuvvetli bir sebeptir. İsraf ise, mezkûr hikmetlere muhalif olduğundan, vahîm neticeleri vardır.
İKİNCİ NÜKTE
Fâtır-ı Hakîm, insanın vücudunu mükemmel bir saray suretinde ve muntazam bir şehir misalinde yaratmış. Ağızdaki kuvve-i zâikayı bir kapıcı, âsâb ve damarları
[NOT]Dipnot-1 “Yiyin, için, fakat israf etmeyin.” A’râf Sûresi, 7:31.
Dipnot-2 bk. İbrahim Sûresi, 14:7.[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Fâtır-ı Hakîm: her şeyi hikmetle ve üstün sanatıyla benzersiz olarak yaratan Allah
[/TD]
[TD]Hâlık-ı Rahîm: bütün varlıkların yaratıcısı olan, sonsuz şefkat ve merhamet sahibi Allah
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dair: ilgili, ait
[/TD]
[TD]ders-i hikmet: hikmet dersi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hasâretli: zarar verici
[/TD]
[TD]hikmet: fayda, gaye
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hürmet etmek: saygı göstermek
[/TD]
[TD]ihtiram: saygı gösterme
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iktisat: tutumluluk
[/TD]
[TD]israf: savurganlık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istihfaf: hafife alma
[/TD]
[TD]kanaat: kısmetine razı olma, yetinme
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kat’î: kesin
[/TD]
[TD]kuvve-i zâika: tad alma duyusu
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lem’a: parıltı
[/TD]
[TD]medar-ı sıhhat: sağlıklı olmanın kaynağı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mezkûr: adı geçen
[/TD]
[TD]misal: görünüm
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhalif: zıt, ters düşen
[/TD]
[TD]mukabil: karşılık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muntazam: düzenli
[/TD]
[TD]nehy-i sarih: açık bir şekilde yasaklama
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]netice: son, sonuç
[/TD]
[TD]nev-i beşer: insanlar
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nimet: iyilik, lütuf
[/TD]
[TD]nükte: ince ve derin anlamlı söz
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rahmet-i İlâhiye: Allah’ın rahmeti, şefkat ve merhameti
[/TD]
[TD]sebeb-i bereket: bolluk ve bereket sebebi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sebeb-i izzet: şeref ve üstünlük sebebi
[/TD]
[TD]suret: biçim, şekil
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tebzîr: israf, saçıp savurma
[/TD]
[TD]vahîm: korku ve dehşet verici
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zillet: hor, hakir, aşağılanma
[/TD]
[TD]zâhiren: dış görünüş itibariyle
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âsâb: sinirler
[/TD]
[TD]âyet-i kerime: şerefli âyet, Kur’ân’ın herbir cümlesi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şükr-ü mânevî: mânevî şükür
[/TD]
[TD]şükür: Allah’a karşı minnet duyma, teşekkür etme
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
7 Ağustos 2011: 14:10 #795195Anonim
telefon ve telgraf telleri gibi, kuvve-i zâika ile merkez-i vücuttaki mide ile bir medar-ı muhabereleridir ki, ağza gelen maddeyi o damarlarla haber verir. Bedene, mideye lüzumu yoksa “Yasaktır” der, dışarı atar. Bazan da, bedene menfaati olmamakla beraber, zararlı ve acı ise, hemen dışarı atar, yüzüne tükürür.
İşte, madem ağızdaki kuvve-i zâika bir kapıcıdır; mide, cesedin idaresi noktasında bir efendi ve bir hâkimdir. O saraya veyahut o şehre gelen ve sarayın hâkimine verilen hediyenin yüz derece kıymeti varsa, kapıcıya bahşiş nev’inden ancak beş derecesi muvafık olur, fazla olamaz. Tâ ki, kapıcı gururlanıp, baştan çıkıp, vazifeyi unutup, fazla bahşiş veren ihtilâlcileri saray dahiline sokmasın.
İşte, bu sırra binaen, şimdi iki lokma farz ediyoruz. Bir lokma, peynir ve yumurta gibi mugaddî maddeden kırk para, diğer lokma en âlâ baklavadan on kuruş olsa; bu iki lokma, ağza girmeden, beden itibarıyla farkları yoktur, müsavidirler. Boğazdan geçtikten sonra, ceset beslemesinde yine müsavidirler. Belki, bazan kırk paralık peynir daha iyi besler. Yalnız, ağızdaki kuvve-i zâikayı okşamak noktasında yarım dakika bir fark var. Yarım dakika hatırı için kırk paradan on kuruşa çıkmak ne kadar mânâsız ve zararlı bir israf olduğu kıyas edilsin.
Şimdi, saray hâkimine gelen hediye kırk para olmakla beraber, kapıcıya dokuz defa fazla bahşiş vermek, kapıcıyı baştan çıkarır. “Hâkim benim” der. Kim fazla bahşiş ve lezzet verse onu içeriye sokacak, ihtilâl verecek, yangın çıkaracak. “Aman, doktor gelsin, hararetimi teskin etsin, ateşimi söndürsün” dedirmeye mecbur edecek.
İşte, iktisat ve kanaat, hikmet-i İlâhiyeye tevfik-i harekettir; kuvve-i zâikayı kapıcı hükmünde tutup, ona göre bahşiş verir. İsraf ise, o hikmete zıt hareket ettiği için çabuk tokat yer, mideyi karıştırır, iştihâ-yı hakikîyi kaybeder. Tenevvü‑ü et’imeden gelen sun’î bir iştihâ-yı kâzibe ile yedirir, hazımsızlığa sebebiyet verir, hasta eder.
ÜÇÜNCÜ NÜKTE
Sabık İkinci Nüktede, “Kuvve-i zâika kapıcıdır” dedik. Evet, ehl-i gaflet ve ruhen terakki etmeyen ve şükür mesleğinde ileri gitmeyen insanlar için bir kapıcı hükmündedir. Onun telezzüzü hatırı için isrâfâta ve bir dereceden on derece fiyata çıkmamak gerektir.
[TABLE]
[TR]
[TD]binaen: dayanarak
[/TD]
[TD]ehl-i gaflet: âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı duyarsız olanlar
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]farz etme: var sayma
[/TD]
[TD]hararet: ısı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet: fayda, gaye
[/TD]
[TD]hikmet-i İlâhiye: Allah’ın bütün âlemde gözettiği fayda ve gaye
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâkim: hükmeden, idaresi altında tutan
[/TD]
[TD]ihtilâl: karışıklık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtilâlci: karışıklık çıkaran
[/TD]
[TD]iktisat: tutumluluk
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]israf: savurganlık
[/TD]
[TD]isrâfât: israflar, savurganlıklar
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]itibarıyla: açısından
[/TD]
[TD]iştihâ-yı hakikî: gerçek iştah özelliği
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iştihâ-yı kâzibe: yalancı iştah
[/TD]
[TD]kanaat: elindekiyle yetinmek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kuvve-i zâika: tad alma duyusu
[/TD]
[TD]kıyas etmek: karşılaştırmak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]medar-ı muhabere: haberleşme vasıtası
[/TD]
[TD]menfaat: fayda, yarar
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]merkez-i vücut: vücudun merkezi
[/TD]
[TD]mugaddî: gıdalı, besleyici
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muvafık: uygun
[/TD]
[TD]mânâsız: anlamsız
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müsavi: eşit
[/TD]
[TD]nev’i: çeşit, tür
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nükte: derin anlamlı söz
[/TD]
[TD]sabık: geçen, önceki
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sun’î: uydurma, yapmacık
[/TD]
[TD]telezzüz: lezzet alma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tenevvü-ü et’ime: yemeklerin çeşitliliği
[/TD]
[TD]terakki etmek: ilerlemek, gelişmek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teskin etme: sakinleştirme, rahatlatma
[/TD]
[TD]tevfik-i hareket: uygun hareket
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlâ: güzel, yüce
[/TD]
[TD]şükür: Allah’a karşı minnet duyma, teşekkür etme
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
7 Ağustos 2011: 14:12 #795197Anonim
Fakat, hakikî ehl-i şükrün ve ehl-i hakikatin ve ehl-i kalbin kuvve-i zâikası, Altıncı Sözdeki muvazenede beyan edildiği gibi, kuvve-i zâikası rahmet-i İlâhiyenin matbahlarına bir nâzır ve bir müfettiş hükmündedir. Ve o kuvve-i zâika da taamlar adedince mizancıklarla nimet-i İlâhiyenin envâını tartmak ve tanımak, bir şükr-ü mânevî suretinde cesede, mideye haber vermektir. İşte, bu surette kuvve-i zâika yalnız maddî cesede bakmıyor. Belki kalbe, ruha, akla dahi baktığı cihetle, midenin fevkinde hükmü var, makamı var. İsraf etmemek şartıyla ve sırf vazife-i şükrâniyeyi yerine getirmek ve envâ-ı niam-ı İlâhiyeyi hissedip tanımak kaydıyla ve meşru olmak ve zillet ve dilenciliğe vesile olmamak şartıyla, lezzetini takip edebilir. Ve o kuvve-i zâikayı taşıyan lisanı şükürde istimal etmek için leziz taamları tercih edebilir. Bu hakikate işaret eden bir hadise ve bir keramet-i Gavsiye:
Bir zaman, Hazret-i Gavs-ı Âzam Şeyh Geylânî’nin terbiyesinde, nazdar ve ihtiyare bir hanımın birtek evlâdı bulunuyormuş. O muhterem ihtiyare, gitmiş oğlunun hücresine, bakıyor ki, oğlu bir parça kuru ve siyah ekmek yiyor. O riyazattan zaafiyetiyle, validesinin şefkatini celb etmiş. Ona acımış. Sonra Hazret-i Gavs’ın yanına şekvâ için gitmiş. Bakmış ki, Hazret-i Gavs, kızartılmış bir tavuk yiyor. Nazdarlığından demiş:
“Yâ Üstad! Benim oğlum açlıktan ölüyor; sen tavuk yersin!”
Hazret-i Gavs tavuğa demiş: “Kum biiznillâh!”1 O pişmiş tavuğun kemikleri toplanıp tavuk olarak yemek kabından dışarı atıldığını, mutemet ve mevsuk çok zatlardan, Hazret-i Gavs gibi kerâmât-ı harikaya mazhariyeti dünyaca meşhur bir zâtın bir kerameti olarak, mânevî tevatürle nakledilmiş. Hazret-i Gavs demiş: “Ne vakit senin oğlun da bu dereceye gelirse, o zaman o da tavuk yesin.”2
[NOT]Dipnot-1 “Allah’ın izniyle kalk (diril).”
Dipnot-2 bk. Geylânî, Gunyetü’l-Tâlibîn s. 502; Nebhânî, Câmiu Kerâmâtü’l–Evliyâ 2:203.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Hazret-i Gavs-ı Âzam Şeyh Geylânî: [bk. bilgiler – Abdül Kâdir-i Geylânî (k.s.)]
[/TD]
[TD]beyan etmek: açıklamak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]celb etmek: çekmek
[/TD]
[TD]cihet: taraf, yön
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i hakikat: gerçeği bulup onun peşinden gidenler
[/TD]
[TD]ehl-i kalb: kalb ehli, manevî derecelere yükselen kişiler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i şükür: Allah’a karşı minnet duyan kişiler
[/TD]
[TD]envâ: türler, çeşitler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]envâ-ı niam-ı İlâhiye: İlâhi nimetlerin çeşitleri
[/TD]
[TD]fevkinde: üstünde
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: asıl, esas, gerçek mahiyet
[/TD]
[TD]hakikî: gerçek, asıl
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hücre: oda
[/TD]
[TD]ihtiyare: yaşlı kadın
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]israf: savurganlık
[/TD]
[TD]istimal etmek: kullanmak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keramet: Allah’ın bir ikramı olarak, Onun sevgili kullarında görülen olağanüstü hal ve hareket
[/TD]
[TD]keramet-i Gavsiye: Seyyid Abdülkadir Geylâni’nin kerâmeti
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kerâmât-ı harika: Allah’ın ikramı olan olağan üstü şeyler
[/TD]
[TD]kuvve-i zâika: tad alma duyusu
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lisan: dil
[/TD]
[TD]matbah: mutfak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mazhariyet: elde etme, üzerinde gösterme
[/TD]
[TD]mevsuk: güvenilir ve sağlam kişi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meşru: yasak konulmayan, dine uygun
[/TD]
[TD]mizan: ölçü, denge
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhterem: hürmete lâyık
[/TD]
[TD]mutemed: güvenilir, emin kimse
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muvazene: denge
[/TD]
[TD]mânevî tevatür: yalan üzerine birleşmeleri mümkün olmayan toplulukların bir haberi aktarması veya aktarılırken susmak suretiyle doğruluğunu tasdik etmesi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müfettiş: denetleyici
[/TD]
[TD]nakletme: aktarma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazdar: nazlı
[/TD]
[TD]nazdarlık: nazlı olmak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nimet-i İlâhiye: Allah’ın nimeti
[/TD]
[TD]nâzır: bakan, gözetici
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rahmet-i İlâhiye: Allah’ın sonsuz şefkat ve merhameti
[/TD]
[TD]riyazat: manevî ilerleme için gerçekleştirilen eğitim
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: biçim, görünüş
[/TD]
[TD]taam: yemek, yiyecek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]terbiye: eğitim
[/TD]
[TD]valide: anne
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vazife-i şükrâniye: şükür görevi
[/TD]
[TD]zaafiyet: zayıflık, güçsüzlük
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zat: kişi
[/TD]
[TD]zillet: hor, hakir, aşağılanma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]üstad: hoca, öğretmen
[/TD]
[TD]şekvâ: şikâyet
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şükr-ü mânevî: mânevî şükür
[/TD]
[TD]şükür: Allah’a karşı minnet duyma, teşekkür etme
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
[TABLE]
[TR]
[/TR]
[/TABLE]
7 Ağustos 2011: 14:14 #795198Anonim
İşte, Hazret-i Gavs’ın bu emrinin mânâsı şudur ki: Ne vakit senin oğlun da ruhu cesedine, kalbi nefsine, aklı midesine hâkim olsa ve lezzeti şükür için istese, o vakit leziz şeyleri yiyebilir.
DÖRDÜNCÜ NÜKTE
“İktisat eden, maişetçe aile belâsını çekmez” meâlindeki 1 لاَ يَعُولُ مَنِ اقْتَصَدَ hadis-i şerifi sırrıyla, “iktisat eden, maişetçe aile zahmet ve meşakkatini çok çekmez.”
Evet, iktisat kat’î bir sebeb-i bereket ve medar-ı hüsn-ü maişet olduğuna o kadar kat’î deliller var ki, had ve hesaba gelmez.2 Ezcümle, ben kendi şahsımda gördüğüm ve bana hizmet ve arkadaşlık eden zatların şehadetleriyle diyorum ki:
İktisat vasıtasıyla bazan bire on bereket gördüm ve arkadaşlarım gördüler. Hattâ dokuz sene (şimdi otuz sene) evvel 3 benimle beraber Burdur’a nefyedilen reislerden bir kısmı, parasızlıktan zillet ve sefalete düşmemekliğim için, zekâtlarını bana kabul ettirmeye çok çalıştılar. O zengin reislere dedim: “Gerçi param pek azdır. Fakat iktisadım var, kanaate alışmışım. Ben sizden daha zenginim.” Mükerrer ve musırrâne tekliflerini reddettim. Câ-yı dikkattir ki, iki sene sonra, bana zekâtlarını teklif edenlerin bir kısmı, iktisatsızlık yüzünden borçlandılar. Lillâhilhamd, onlardan yedi sene sonra, o az para, iktisat bereketiyle bana kâfi geldi, benim yüz suyumu döktürmedi, beni halklara arz-ı hâcete mecbur etmedi. Hayatımın bir düsturu olan “nâstan istiğnâ” mesleğini bozmadı.
Evet, iktisat etmeyen, zillete ve mânen dilenciliğe ve sefalete düşmeye namzettir. Bu zamanda isrâfâta medar olacak para çok pahalıdır. Mukabilinde bazan haysiyet, namus rüşvet alınıyor. Bazan mukaddesât-ı diniye mukabil alınıyor, sonra menhus bir para veriliyor. Demek, mânevî yüz lira zararla maddî yüz paralık bir mal alınır.
[NOT]Dipnot-1 Müsned, 1:447; el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 5:454, no: 7939; el-Hindî, Kenzü’l-Ummâl, 3:36, 6:49, 56, 57.
Dipnot-2 Taberânî, Mu’cemü’l-Evsât 7:25; Beyhâkî, Şuabü’l-İman 5:254.
Dipnot-3 Behsedilen tarih 1926 senesidir.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Burdur: (bk. bilgiler)
[/TD]
[TD]Hazret-i Gavs: [bk. bilgiler – Abdülkadir-i Geylânî (k.s.)]
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]arz-ı hâcet: ihtiyacını bildirme
[/TD]
[TD]belâ: sıkıntı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bereket: bolluk
[/TD]
[TD]câ-yı dikkat: dikkat çekici, ilginç nokta
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]düstur: kural
[/TD]
[TD]ezcümle: örneğin
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]had ve hesaba gelmemek: sonsuz ve sınırsız olmak
[/TD]
[TD]hadis-i şerif: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haysiyet: itibar, onur
[/TD]
[TD]hâkim: hükmeden, idaresi altında tutan
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iktisat: tutumluluk
[/TD]
[TD]iktisatsız: tutumlu olmayan
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]isrâfât: israflar, savurganlıklar
[/TD]
[TD]kanaat: elindekiyle yetinme
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâfi: yeterli
[/TD]
[TD]leziz: lezzetli
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lillâhilhamd: ne kadar hamd ve şükür varsa ve olmuşsa, hepsi Allah’a aittir
[/TD]
[TD]maişet: geçim
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]medar: dayanak noktası, kaynak
[/TD]
[TD]medar-ı hüsn-ü maişet: güzel geçinme kaynağı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]menhus: uğursuz, kötü
[/TD]
[TD]meâl: anlam
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meşakkat: güçlük, zorluk
[/TD]
[TD]mukabil: karşılık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukaddesât-ı diniye: dinde mukaddes, kutsal sayılan şeyler
[/TD]
[TD]musırrâne: ısrarlı bir şekilde
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mânen: mânevî olarak
[/TD]
[TD]mânevî: maddî olmayan
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mânâ: anlam
[/TD]
[TD]mükerrer: tekrarlanan
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]namus: şeref, iffet
[/TD]
[TD]namzet: aday
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nefis: insanı kötülüklere yönelten duygu
[/TD]
[TD]nefyedilen: sürülen, sürgün edilen
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nâstan istiğnâ: insanlara ihtiyaç duymama
[/TD]
[TD]nükte: ince ve derin anlamlı söz
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]reis: başkan
[/TD]
[TD]sebeb-i bereket: bolluk sebebi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sefalet: perişanlık, yoksulluk
[/TD]
[TD]zahmet: zorluk
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zillet: hor, hakir, aşağılanma
[/TD]
[TD]şehadet: şahitlik
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şükür: Allah’a karşı minnet duyma, teşekkür etme
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
7 Ağustos 2011: 14:18 #795200Anonim
Eğer iktisat edip hâcât-ı zaruriyeye iktisar ve ihtisar ve hasretse, 1 اِنَّ اللهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُ sırrıyla, 2 وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِى اْلاَرْضِ اِلاَّ عَلَى اللهِ رِزْقُهَا sarahatiyle, ummadığı tarzda, yaşayacak kadar rızkını bulacak. Çünkü şu âyet taahhüt ediyor.
Evet, rızık ikidir:3
Biri hakikî rızıktır ki, onunla yaşayacak. Bu âyetin hükmü ile, o rızık taahhüd‑ü Rabbânî altındadır. Beşerin sû-i ihtiyarı karışmazsa, o zarurî rızkı herhalde bulabilir. Ne dinini, ne namusunu, ne izzetini feda etmeye mecbur olmaz.
İkincisi, rızk-ı mecazîdir ki, sû-i istimâlâtla hâcât-ı gayr-ı zaruriye hâcât-ı zaruriye hükmüne geçip, görenek belâsıyla tiryaki olup, terk edemiyor. İşte bu rızık taahhüd-ü Rabbânî altında olmadığı için, bu rızkı tahsil etmek, hususan bu zamanda çok pahalıdır. Başta izzetini feda edip zilleti kabul etmek, bazan alçak insanların ayaklarını öpmek kadar mânen bir dilencilik vaziyetine düşmek, bazan hayat-ı ebediyesinin nuru olan mukaddesât-ı diniyesini feda etmek suretiyle o bereketsiz, menhus malı alır.
Hem bu fakr u zaruret zamanında, aç ve muhtaç olanların elemlerinden ehl-i vicdana rikkat-i cinsiye vasıtasıyla gelen teellüm, o gayr-ı meşru bir surette kazandığı parayla aldığı lezzeti, vicdanı varsa acılaştırıyor. Böyle acip bir zamanda, şüpheli mallarda, zaruret derecesinde iktifa etmek lâzımdır. Çünkü اِنَّ الضَّرُورَةَ تُقَدَّرُ بِقَدْرِهَا 4 sırrıyla, haram maldan, mecburiyetle zaruret derecesini alabilir, fazlasını alamaz. Evet, muztar adam, murdar etten tok oluncaya
[NOT]Dipnot-1 “Şüphesiz ki rızık veren, mutlak kudret ve kuvvet sahibi olan ancak Allah’tır.” Zâriyat Sûresi, 51:58.
Dipnot-2 “Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki, onun rızkını vermek Allah’a ait olmasın.” Hûd Sûresi, 11:6.
Dipnot-3 bk. Cürcânî, Tarihü Cürcân s. 366; Gazâlî, el-Makasıdü’l-Esnâ s. 85-86.
Dipnot-4 Zaruretler zaruret miktarınca sınırlandırılır.
[/NOT]
[TR]
[TABLE]
[TD]acip: hayret verici
[/TD]
[TD]belâ: büyük sıkıntı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bereketsiz: bolluğun olmaması
[/TD]
[TD]beşer: insanlık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i vicdan: vicdan ve merhamet sahibi kimseler
[/TD]
[TD]elem: acı, keder
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fakr u zaruret: yoksulluk ve çaresizlik
[/TD]
[TD]gayr-ı meşru: helâl olmayan, dine aykırı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikî: asıl, gerçek
[/TD]
[TD]haram: Allah ve Resulü tarafından kesin olarak yasaklanmış şey
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hasretme: sadece belli şeylere odaklanma
[/TD]
[TD]hayat-ı ebediye: ebedî ve sonsuz hayat, âhiret hayatı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hususan: özellikle
[/TD]
[TD]hâcât-ı gayr-ı zaruri: zarurî ve mecburî olmayan ihtiyaçlar
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâcât-ı zaruriye: zorunlu ihtiyaçlar
[/TD]
[TD]ihtisar: azaltma, özetleme
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iktifa etmek: yetinmek
[/TD]
[TD]iktisar: sınırlandırma, daraltma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iktisat: tutumluluk
[/TD]
[TD]izzet: değer, itibar, yücelik
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]menhus: uğursuz, kötü
[/TD]
[TD]mukaddesât-ı diniye: dinen kutsal sayılan şeyler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]murdar: pis, kirli, haram
[/TD]
[TD]muztar: çaresiz, zorda kalan
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mânen: mânevî olarak
[/TD]
[TD]namus: şeref, iffet
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rikkat-i cinsiye: insanın kendi cinsinden olana acıması
[/TD]
[TD]rızk-ı mecazî: asıl olmayan, gerçek olmayan rızık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rızık: yiyecek ve içecek şeyler
[/TD]
[TD]sarahat: açıklık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: biçim, görünüş
[/TD]
[TD]sû-i ihtiyar: iradeyi kötüye kullanma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sû-i istimâlât: eldeki nimetleri kötüye kullanma
[/TD]
[TD]taahhüd-ü Rabbânî: Allah’ın bütün varlıkların ihtiyaçlarını kendi idaresi altına alma garantisi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]taahhüt etmek: garanti vermek
[/TD]
[TD]tahsil etmek: elde etmek, kazanmak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teellüm: elem ve acı çekme
[/TD]
[TD]tiryaki: tutkun, bağımlı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vasıta: araç
[/TD]
[TD]zaruret: zorunluluk
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zarurî: zorunlu
[/TD]
[TD]zillet: hor, hakir, aşağılanma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
7 Ağustos 2011: 14:20 #795199Anonim
kadar yiyemez. Belki ölmeyecek kadar yiyebilir. Hem, yüz aç adamın huzurunda kemâl-i lezzetle fazla yenilmez.İktisat, sebeb-i izzet ve kemal olduğuna delâlet eden bir vakıa:
Bir zaman, dünyaca sehâvetle meşhur Hâtem-i Tâî, mühim bir ziyafet veriyor. Misafirlerine gayet fazla hediyeler verdiği vakit, çölde gezmeye çıkıyor. Bakar ki, bir ihtiyar fakir adam, bir yük dikenli çalı ve gevenleri beline yüklemiş, cesedine batıyor, kanatıyor. Hâtem ona dedi:
“Hâtem-i Tâî, hediyelerle beraber mühim bir ziyafet veriyor. Sen de oraya git; beş kuruşluk çalı yüküne bedel beş yüz kuruş alırsın.”
O muktesit ihtiyar demiş ki: “Ben bu dikenli yükümü izzetimle çekerim, kaldırırım; Hâtem-i Tâî’nin minnetini almam.”
Sonra Hâtem-i Tâî’den sormuşlar: “Sen kendinden daha civanmert, aziz kimi bulmuşsun?”Demiş: “İşte o sahrâda rast geldiğim o muktesit ihtiyarı benden daha aziz, daha yüksek, daha civanmert gördüm.”1
BEŞİNCİ NÜKTE
Cenâb-ı Hak, kemâl-i kereminden, en fakir adama en zengin adam gibi ve gedâya, yani fakire, padişah gibi, lezzet-i nimetini ihsas ettiriyor. Evet, bir fakirin, kuru bir parça siyah ekmekten açlık ve iktisat vasıtasıyla aldığı lezzet, bir padişahın ve bir zenginin israftan gelen usanç ve iştahsızlıkla yediği en âlâ baklavadan aldığı lezzetten daha ziyade lezzetlidir.
Câ-yı hayrettir ki, bazı müsrif ve mübezzir insanlar, böyle iktisatçıları hısset ile ittiham ediyorlar. Hâşâ! İktisat, izzet ve cömertliktir. Hısset ve zillet, ehl-i israf ve tebzîrin zâhirî merdâne keyfiyetlerinin içyüzüdür. Bu hakikati teyid eden, bu risalenin telifi senesinde Isparta’da hücremde cereyan eden bir vakıa var. Şöyle ki:
[NOT]Dipnot-1 bk. Buhârî, Müsâkât 13, Zekat 50, Büyu’ 15; İbni Mâce, Zekat 25; Müsned 1:167.
[/NOT]
[TR]
[TABLE]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah
[/TD]
[TD]Hâtem-i Tâî: (bk. bilgiler)
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Isparta: (bk. bilgiler)
[/TD]
[TD]aziz: izzetler, aşağılığa tenezzül etmeyen kişi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cereyan eden: gerçekleşen
[/TD]
[TD]civanmert: yiğit, mert
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]câ-yı hayret: hayret verici nokta
[/TD]
[TD]cömert: eli açık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]delâlet etme: delil olma, işaret etme
[/TD]
[TD]ehl-i israf ve tebzîr: israf edenler, savurgan kişiler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gedâ: fakir
[/TD]
[TD]geven: dikenli bir tür çalı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: doğru gerçek
[/TD]
[TD]hâşâ: asla
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hücre: oda
[/TD]
[TD]hısset: cimrilik, hasislik
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihsas ettirmek: hissettirmek
[/TD]
[TD]iktisat: tutumluluk
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iktisatçı: tutumlu kimse
[/TD]
[TD]israf: savurganlık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ittiham etmek: suçlamak
[/TD]
[TD]izzet: değer, itibar, şeref
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâl-i kerem: tam ve mükemmel cömertlik
[/TD]
[TD]kemâl-i lezzetle: tam bir lezzet olarak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keyfiyet: özellik, nitelik
[/TD]
[TD]lezzet-i nimet: nimetin lezzeti
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]merdâne: mert kişiye yakışır şekilde
[/TD]
[TD]minnet: iyilik karşısında kendini borçlu hissetmek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muktesit: iktisatlı, tutumlu
[/TD]
[TD]mübezzir: lüzumsuz, gereksiz harcayan
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mühim: önemli
[/TD]
[TD]müsrif: israf eden, savurgan
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nükte: ince ve derin anlamlı söz
[/TD]
[TD]risale: kitap
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sahrâ: çöl
[/TD]
[TD]sebeb-i izzet ve kemâl: değer, itibar ve olgunluk sebebi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sehâvet: cömertlik
[/TD]
[TD]telif: yazma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teyid eden: destekleyen
[/TD]
[TD]vakıa: olay
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vasıtasıyla: aracılığıyla
[/TD]
[TD]zillet: hor, hakir, aşağılanma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziyade: çok, fazla
[/TD]
[TD]zâhirî: dış görünüş itibariyle
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlâ: en üstün
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
7 Ağustos 2011: 14:22 #795201Anonim
Kaideme ve düstur-u hayatıma muhalif bir surette, bir talebem iki buçuk okkaya yakın bir balı, bana hediye kabul ettirmeye ısrar etti. Ne kadar kaidemi ileri sürdüm, kanmadı. Bilmecburiye, yanımdaki üç kardeşime yedirmek ve Şâbân-ı Şerif ve Ramazan’da o baldan iktisatla otuz kırk gün üç adam yesin ve getiren de sevap kazansın ve kendileri de tatlısız kalmasın diyerek, “Alınız” dedim. Bir okka bal da benim vardı. O üç arkadaşım, gerçi müstakim ve iktisadı takdir edenlerdendi. Fakat, her ne ise, birbirine ikram etmek ve herbiri ötekinin nefsini okşamak ve kendi nefsine tercih etmek olan, bir cihette ulvî bir hasletle iktisadı unuttular. Üç gecede iki buçuk okka balı bitirdiler. Ben gülerek dedim: “Sizi otuz kırk gün o bal ile tatlandıracaktım. Siz otuz günü üçe indirdiniz. Afiyet olsun!” dedim. Fakat ben, kendi o bir okka balımı iktisatla sarf ettim. Bütün Şâban ve Ramazan’da hem ben yedim, hem, lillâhilhamd, o kardeşlerimin herbirisine iftar vaktinde birer kaşık HAŞİYE-1 verip, mühim sevaba medar oldu.
Benim halimi görenler, o vaziyetimi belki hısset telâkki etmişlerdir. Öteki kardeşlerimin üç gecelik vaziyetlerini bir civanmertlik telâkki edebilirler. Fakat, hakikat noktasında, o zâhirî hısset altında ulvî bir izzet ve büyük bir bereket ve yüksek bir sevap gizlendiğini gördük. Ve o civanmertlik ve israf altında, eğer vazgeçilmeseydi, bir dilencilik ve gayrın eline tamahkârâne ve muntazırâne bakmak gibi, hıssetten çok aşağı bir hâleti netice verirdi.
ALTINCI NÜKTE
İktisat ve hıssetin çok farkı var. Tevazu, nasıl ki ahlâk-ı seyyieden olan tezellülden mânen ayrı ve sureten benzer bir haslet-i memdûhadır. Ve vakar, nasıl ki kötü hasletlerden olan tekebbürden mânen ayrı ve sureten benzer bir haslet-i memdûhadır. Öyle de, ahlâk-ı âliye-i Peygamberiyeden olan ve belki kâinattaki nizam-ı hikmet-i İlâhiyenin medarlarından olan iktisat ise, 1 sefillik ve bahillik
[NOT]Haşiye-1 Yani, büyükçe bir çay kaşığı iledir.
Dipnot-1 Ebû Dâvûd, Edeb 2: Müsned 1:296.
[/NOT]
[TR]
[TABLE]
[TD]ahlâk-ı seyyie: kötü ahlâk
[/TD]
[TD]ahlâk-ı âliye-i Peygamberiye: Peygamberimizin yüce ahlâkı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bahillik: cimrilik
[/TD]
[TD]bereket: bolluk
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilmecburiye: zorunlu olarak
[/TD]
[TD]cihet: taraf, yön
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]civanmertlik: yiğitlik, mertlik
[/TD]
[TD]düstur-u hayat: hayat prensibi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gayr: başkası
[/TD]
[TD]hakikat: asıl, esas, gerçek mahiyet
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haslet: huy, karakter
[/TD]
[TD]haslet-i memdûha: övülmüş ve methedilmiş özellik
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haşiye: dipnot
[/TD]
[TD]hâlet: durum, hal
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hısset: cimrilik
[/TD]
[TD]ikram: bağış, ihsan
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iktisat: tutumluluk
[/TD]
[TD]israf: savurganlık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]izzet: değer, itibar, şeref
[/TD]
[TD]kaide: kural, prensip
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren
[/TD]
[TD]lillâhilhamd: ne kadar hamd ve şükür varsa ve olmuşsa, hepsi Allah’a aittir
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]medar: dayanak noktası, kaynak
[/TD]
[TD]muhalif: aykırı hareket eden
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muntazırâne: beklenti içinde
[/TD]
[TD]mânen: manevî olarak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mühim: önemli
[/TD]
[TD]müstakim: dosdoğru olan
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nefis: bir kimsenin kendisi
[/TD]
[TD]netice vermek: sonuçlanmak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nizam-ı hikmet-i İlâhiye: Cenâb-ı Hakkın hikmetle bu âleme yerleştirdiği düzen
[/TD]
[TD]nükte: ince ve derin anlamlı söz
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]okka: 1.283 grama karşılık gelen ağırlık ölçüsü
[/TD]
[TD]sarf etmek: harcamak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sefillik: yoksulluk
[/TD]
[TD]suret: biçim, görünüş
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sureten: görünüşte
[/TD]
[TD]tamahkârâne: aç gözlü bir şekilde
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tekebbür: büyüklenme
[/TD]
[TD]telâkki etmek: algılamak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevazu: alçakgönüllülük
[/TD]
[TD]tezellül: alçalma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ulvî: yüce
[/TD]
[TD]vakar: ağırbaşlılık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vaziyet: durum
[/TD]
[TD]zâhirî: dış görünüşte
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Şâban-ı Şerif: hicri ayların sekizincisi ve mübarek üç ayların ikincisi olan değerli ve şerefli Şâban ayı
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
7 Ağustos 2011: 14:24 #795202Anonim
ve tamahkârlık ve hırsın bir halitası olan hısset ile hiç münasebeti yok. Yalnız sureten bir benzeyiş var. Bu hakikati teyid eden bir vakıa:
Sahabenin Abâdile-i Seb’a-i meşhuresinden olan Abdullah ibni Ömer Hazretleri ki, Halife-i Resulullah olan Faruk-u Âzam Hazret-i Ömer’in (r.a.) en mühim ve büyük mahdumu ve Sahabe âlimlerinin içinde en mümtazlarından olan o zât‑ı mübarek çarşı içinde, alışverişte, kırk paralık bir meseleden, iktisat için ve ticaretin medarı olan emniyet ve istikameti 1 muhafaza için şiddetli münakaşa etmiş. Bir Sahabe ona bakmış. Rû-yi zeminin halife-i zîşânı olan Hazret-i Ömer’in mahdumunun kırk para için münakaşasını acip bir hısset tevehhüm ederek, o imamın arkasına düşüp, ahvâlini anlamak ister.
Baktı ki, Hazret-i Abdullah hane-i mübarekine girdi. Kapıda bir fakir adam gördü. Bir parça eğlendi, ayrıldı, gitti. Sonra hanesinin ikinci kapısından çıktı, diğer bir fakiri orada da gördü. Onun yanında da bir parça eğlendi, ayrıldı, gitti.
Uzaktan bakan o Sahabe merak etti. Gitti, o fakirlere sordu: “İmam sizin yanınızda durdu, ne yaptı?”
Herbirisi dedi: “Bana bir altın verdi.”
O Sahabe dedi: “Fesübhânallah! Çarşı içinde kırk para için böyle münakaşa etsin de, sonra hanesinde iki yüz kuruşu kimseye sezdirmeden, kemâl-i rıza-yı nefisle versin!” diye düşündü. Gitti, Hazret-i Abdullah ibni Ömer’i gördü, dedi:
“Ya imam, bu müşkülümü hallet. Sen çarşıda böyle yaptın, hanende de şöyle yapmışsın.”
Ona cevaben dedi ki: “Çarşıdaki vaziyet iktisattan ve kemâl-i akıldan ve alışverişin esası ve ruhu olan emniyetin, sadakatin muhafazasından gelmiş bir hâlettir, hısset değildir. Hanemdeki vaziyet, kalbin şefkatinden ve ruhun kemâlinden gelmiş bir hâlettir. Ne o hıssettir ve ne de bu israftır.”
[NOT]Dipnot-1 bk. Tirmizî, Büyû’ 3; İbni Mâce, Ticârât 1; Dârimî, Büyû’ 98.
[/NOT]
[TR]
[TABLE]
[TD]Abâdile-i Seb’a-i Meşhure: “Yedi Abdullahlar” ismiyle meşhur sahabeler
[/TD]
[TD]Faruk-u Âzam Hazret-i Ömer: hakla batılı birbirinden ayıranların en büyüğü olan Hz. Ömer [bk. bilgiler – Ömer (r.a.)]
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Fesübhânallah: “Allah’ı her türlü kusur, ayıp ve eksiklerden tenzih ederim” anlamında bir hayret ifadesi
[/TD]
[TD]Halife-i Resulullah: Peygamberimizin adına ve yerine icra makamında olan
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Hazret-i Abdullah ibni Ömer: [bk. bilgiler – Abdullah ibni Ömer (r.a.)]
[/TD]
[TD]Hazret-i Ömer: [bk. bilgiler – Ömer (r.a.)]
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sahabe: Hz. Peygamber’i (a.s.m.) hayattayken görüp Müslüman olanlar
[/TD]
[TD]acip: hayret verici
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ahvâl: haller, özellikler
[/TD]
[TD]emniyet: güven
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esas: temel
[/TD]
[TD]hakikat: doğru gerçek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]halife-i zîşân: şan ve şeref sahibi olan halife
[/TD]
[TD]halita: karışım, birden çok şeyin karışımıyla ortaya çıkan
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hane: ev
[/TD]
[TD]hane-i mübarek: bereketli ev
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâlet: durum, hâl
[/TD]
[TD]hısset: cimrilik
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iktisat: tutumluluk
[/TD]
[TD]israf: savurganlık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istikamet: doğruluk
[/TD]
[TD]kemâl: kusursuzluk, olgunluk
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâl-i akıl: aklın olgunluğa erişmesi
[/TD]
[TD]kemâl-i rıza-yı nefis: tam bir nefis rızası ile
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahdum: oğul
[/TD]
[TD]medar: dayanak noktası, kaynak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhafaza etmek: korumak, saklamak
[/TD]
[TD]mühim: önemli
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mümtaz: seçkin
[/TD]
[TD]münakaşa: tartışma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münasebet: bağlantı, ilgi
[/TD]
[TD]müşkül: problem, anlaşılmayan konu
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rû-yi zemin: yeryüzü
[/TD]
[TD]sadakat: doğruluk
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sureten: görünüşte
[/TD]
[TD]tamahkâr: aç gözlü, cimri
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevehhüm etmek: asılsız kuruntuya kapılmak
[/TD]
[TD]teyid eden: destekleyen
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vakıa: olay
[/TD]
[TD]vaziyet: durum
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zât-ı mübarek: mübarek kişi
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
7 Ağustos 2011: 14:27 #795203Anonim
İmam-ı Âzam, bu sırra bir işaret olarak لاَ اِسْرَافَ فِى الْخَيْرِ كَمَا لاَ خَيْرَ فِى اْلاِسْرَافِ demiş. Yani, “Hayırda ve ihsanda—fakat müstehak olanlara—israf olmadığı gibi, israfta da hiçbir hayır yoktur.”1
YEDİNCİ NÜKTE
İsraf, hırsı intaç eder. Hırs üç neticeyi verir:
BİRİNCİSİ: Kanaatsizliktir. Kanaatsizlik ise sa’ye, çalışmaya şevki kırar. Şükür yerine şekvâ ettirir, tembelliğe atar. Ve meşru, helâl, az malı HAŞİYE-1 terk edip, gayr-ı meşru, külfetsiz bir malı arar. Ve o yolda izzetini, belki haysiyetini feda eder.
HIRSIN İKİNCİ NETİCESİ: Haybet ve hasârettir. Maksudunu kaçırmak ve istiskale mâruz kalıp teshilât ve muavenetten mahrum kalmak, hattâ اَلْحَرِيصُ خَائِبٌ خَاِسرٌ 2 yani, “Hırs, hasâret ve muvaffakiyetsizliğin sebebidir” olan darbımesele mâsadak olur.
Hırs ve kanaatin tesiratı, zîhayat âleminde gayet geniş bir düsturla cereyan ediyor. Ezcümle, rızka muhtaç ağaçların fıtrî kanaatleri, onların rızkını onlara koşturduğu gibi, hayvânâtın hırsla meşakkat ve noksaniyet içinde rızka koşmaları, hırsın büyük zararını ve kanaatin azîm menfaatini gösterir.
Hem zayıf umum yavruların lisan-ı halleriyle kanaatleri, süt gibi lâtif bir gıdanın, ummadığı bir yerden onlara akması ve canavarların hırsla noksan ve mülevves rızıklarına saldırması, dâvâmızı parlak bir surette ispat ediyor.
[NOT]Dipnot-1 bk. Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn 1:262; Kurtubî, el-Câmi’ li Ahkâmi’l-Kur’ân 7:110; el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr 5:454.
Haşiye-1 İktisatsızlık yüzünden müstehlikler çoğalır, müstahsiller azalır. Herkes gözünü hükûmet kapısına diker. O vakit hayat-ı içtimaiyenin medarı olan san’at, ticaret, ziraat tenakus eder. O millet de tedennî edip sukut eder, fakir düşer.
Dipnot-2 bk. İbni Kays, Kura’d-Dayf 4:301; el-Meydânî, Mecmeu’l-Emsâl 1:214.
[/NOT]
[TR]
[TABLE]
[TD]azîm: büyük
[/TD]
[TD]cereyan etmek: meydana gelmek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]darbımesel: atasözü
[/TD]
[TD]dâvâ: iddia
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]düstur: kural
[/TD]
[TD]ezcümle: meselâ, örneğin
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fıtrî: doğal
[/TD]
[TD]gayr-ı meşru: helâl olmayan, dine aykırı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hasâret: zarara uğramak
[/TD]
[TD]hayat-ı içtimaiye: toplumsal hayat
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haybet: elindekilerden mahrum kalmak, kaybetmek
[/TD]
[TD]haysiyet: itibar
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayvânât: hayvanlar
[/TD]
[TD]hayır: iyilik, faydalı ve sevaplı amel
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haşiye: dipnot, açıklayıcı not
[/TD]
[TD]helâl: dinen yapılmasına ve yenmesine izin verilen şey
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihsan: bağış, iyilik, lütuf
[/TD]
[TD]iktisatsız: savurgan
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]intaç etmek: netice vermek
[/TD]
[TD]ispat etmek: kanıtlamak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]israf: savurganlık
[/TD]
[TD]istiskal: hor görme, küçümseme
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]izzet: şeref, değer
[/TD]
[TD]kanaat: razı olma, yetinme
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kanaatsizlik: elindekiyle yetinmeme
[/TD]
[TD]külfetsiz: zahmetsiz
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lisan-ı hal: hal ve beden dili
[/TD]
[TD]lâtif: güzel, hoş
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahrum: yoksun
[/TD]
[TD]maksud: istenilen, hedef alınan şey
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]medar: dayanak noktası, kaynak
[/TD]
[TD]menfaat: fayda, yarar
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meşakkat: güçlük, zorluk
[/TD]
[TD]meşru: dine uygun
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muavenet: yardım
[/TD]
[TD]muvaffakiyetsizlik: başarısızlık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâruz kalma: uğrama, hedef olma
[/TD]
[TD]mâsadak: bir söz veya hükmü doğrulayan husus, doğrulayıcı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mülevves: kirli, pis
[/TD]
[TD]müstahsil: üretici
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müstehak: hak etmiş
[/TD]
[TD]müstehlik: tüketici
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]netice: son, sonuç
[/TD]
[TD]noksaniyet: noksanlık, eksiklik
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nükte: ince ve derin anlamlı söz
[/TD]
[TD]rızk: yiyecek ve içecek şeyler, gıda
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sa’y: çalışma
[/TD]
[TD]sukut etmek: alçalmak, düşmek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: biçim, şekil
[/TD]
[TD]tedennî etmek: alçalmak, gerilemek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tenakus etmek: noksanlaşmak, eksilmek
[/TD]
[TD]teshilât: kolaylaştırmalar
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tesirat: tesirler, etkiler
[/TD]
[TD]umum: bütün
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zîhayat: canlı
[/TD]
[TD]âlem: dünya, evren
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]İmam-ı Âzam: (bk. bilgiler)
[/TD]
[TD]şekvâ: şikâyet
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şevk: istek, arzu
[/TD]
[TD]şükür: teşekkür etme, Allah’a karşı minnet duyma
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
7 Ağustos 2011: 14:31 #795204Anonim
Hem semiz balıkların vaziyet-i kanaatkârânesi, mükemmel rızıklarına medar olması ve tilki ve maymun gibi zeki hayvanların hırsla rızıkları peşinde dolaşmakla beraber kâfi derecede bulmamalarından cılız ve zayıf kalmaları, yine hırs ne derece sebeb-i meşakkat ve kanaat ne derece medar-ı rahat olduğunu gösterir.
Hem Yahudi milleti 1 hırs ile, ribâ ile, hile dolabı ile rızıklarını zilletli ve sefaletli, gayr-ı meşru ve ancak yaşayacak kadar rızıklarını bulması ve sahrânişinlerin, yani bedevîlerin, kanaatkârâne vaziyetleri, izzetle yaşaması ve kâfi rızkı bulması, yine mezkûr dâvâmızı kat’î ispat eder.
Hem çok âlimlerin HAŞİYE-1 ve ediplerin HAŞİYE-2 zekâvetlerinin verdiği bir hırs sebebiyle fakr-ı hale düşmeleri ve çok aptal ve iktidarsızların, fıtrî kanaatkârâne vaziyetleriyle zenginleşmeleri 2 kat’î bir surette ispat eder ki, rızk-ı helâl, acz ve iftikara göre gelir, iktidar ve ihtiyar ile değil.
Belki o rızk-ı helâl, iktidar ve ihtiyar ile mâkûsen mütenasiptir. Çünkü, çocukların iktidar ve ihtiyarı geldikçe rızkı azalır, uzaklaşır, sakilleşir.
3 اَلْقَنَاعَةُ كَنْزٌ لاَ يَفْنىَ hadisinin sırrıyla, kanaat bir define-i hüsn-ü maişet ve rahat-ı hayattır. Hırs ise, bir maden-i hasâret ve sefalettir.
[NOT]Dipnot-1 bk. Bakara Sûresi, 2:61, 96.
Haşiye-1 İran’ın âdil padişahlarından Nuşirevân-ı Âdil’in veziri, akılca meşhur âlim olan Büzürcmehr‘den (Büzürg-Mihr) sormuşlar: “Neden ulema, ümera kapısında görünüyor da, ümera ulema kapısında görünmüyor? Halbuki, ilim emâretin fevkindedir.” Cevaben demiş ki: “Ulemanın ilminden, ümeranın cehlindendir.” Yani, ümera, cehlinden ilmin kıymetini bilmiyorlar ki, ulemanın kapısına gidip ilmi arasınlar. Ulema ise, marifetlerinden, mallarının kıymetini dahi bildikleri için, ümera kapısında arıyorlar. İşte Büzürcmehr, ulemanın arasında fakr ve zilletlerine sebep olan zekâvetlerinin neticesi bulunan hırslarını zarif bir surette tevil ederek nâzikâne cevap vermiştir. (Hüsrev)
Haşiye-2 Bunu teyid eden bir hadise: Fransa’da ediplere, iyi dilencilik yaptıkları için dilencilik vesikası veriliyor. Süleyman Rüştü
Dipnot-2 bk. ed-Deylemî, el-Müsned: 4:385.Dipnot-3 “Kanaat, tükenmez bir hazinedir.” bk. et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat: 7:84; el-Beyhakî, ez-Zühd: 2:88; el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ: 2:133.[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Büzürcmehr: (bk. bilgiler)
[/TD]
[TD]Fransa: (bk. bilgiler)
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Hüsrev: (bk. bilgiler – Hüsrev Altınbaşak)
[/TD]
[TD]Nuşirevân-ı Âdil: adaletiyle ün salmış meşhur, eski bir İran Sâsânî Hükümdarı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Süleyman Rüştü: (bk. bilgiler)
[/TD]
[TD]Yahudi: (bk. bilgiler – Yahudilik)
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]acz: güçsüzlük
[/TD]
[TD]bedevî: çölde yaşayan, göçebe
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cehl: cahillik, bilgisizlik
[/TD]
[TD]define-i hüsn-ü maişet: iyi geçim kaynağı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dâvâ: iddia
[/TD]
[TD]edip: edebiyatçı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]emâret: amirlik, yöneticilik
[/TD]
[TD]fakr: fakirlik
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fakr-ı hal: fakirlik
[/TD]
[TD]fevkinde: üstünde
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gayr-ı meşru: helâl olmayan, dine aykırı
[/TD]
[TD]hadis: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadise: olay
[/TD]
[TD]haşiye: dipnot
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iftikar: fakirliğini gösterme
[/TD]
[TD]ihtiyar: dileme, istek, irade
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iktidar: güç ve kuvvete sahip olma
[/TD]
[TD]izzet: değer, itibar, şeref
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kanaat: razı olma, yetinme
[/TD]
[TD]kanaatkârâne: kısmetine razı olarak, yetinerek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kat’î: kesin
[/TD]
[TD]kâfi: yeterli
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maden-i hasâret: hüsrana uğrama kaynağı
[/TD]
[TD]marifet: bilme, ilim
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]medar: dayanak noktası, kaynak
[/TD]
[TD]medar-ı rahat: rahatlık sebebi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mezkûr: adı geçen
[/TD]
[TD]meşhur: bilinen
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâkûsen mütenasip: ters orantılı
[/TD]
[TD]nazikâne: nazik bir şekilde, kibarca
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rahat-ı hayat: rahat yaşama
[/TD]
[TD]ribâ: faiz
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rızk-ı helâl: helâl rızık
[/TD]
[TD]sahrânişin: çölde oturan, bedevî
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sakil: ağır
[/TD]
[TD]sebeb-i meşakkat: zorluk sebebi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sefalet: perişanlık, yoksulluk
[/TD]
[TD]semiz: besili, iri, büyük
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevil etmek: yorumlamak
[/TD]
[TD]teyid eden: destekleyen
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ulema: âlimler
[/TD]
[TD]vaziyet: durum, hal
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vaziyet-i kanaatkârâne: kanaatkâr bir durum
[/TD]
[TD]vesika: belge
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zekâvet: zeki oluş
[/TD]
[TD]zillet: hor, hakir, aşağılanma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âdil: adaletli
[/TD]
[TD]âlim: bilgin
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ümera: amirler, yöneticiler
[/TD]
[TD]İran: (bk. bilgiler)
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
7 Ağustos 2011: 14:33 #795205Anonim
ÜÇÜNCÜ NETİCE: Hırs, ihlâsı kırar, amel-i uhreviyeyi zedeler. Çünkü, bir ehl-i takvânın hırsı varsa, teveccüh-ü nâsı ister. Teveccüh-ü nâsı mürâât eden, ihlâs-ı tâmmı bulamaz. Bu netice çok ehemmiyetli, çok câ-yı dikkattir.
Elhasıl, israf, kanaatsizliği intaç eder. Kanaatsizlik ise, çalışmanın şevkini kırar, tembelliğe atar, hayatından şekvâ kapısını açar, mütemadiyen şekvâ ettirir. HAŞİYE-1 Hem ihlâsı kırar, riyâ kapısını açar. Hem izzetini kırar, dilencilik yolunu gösterir.
İktisat ise, kanaati intaç eder.
1 عَزَّ مَنْ قَنَعَ ذَلَّ مَنْ طَمَعَ hadisin sırrıyla, kanaat, izzeti intaç eder. Hem sa’ye ve çalışmaya teşcî eder. Şevkini ziyadeleştirir, çalıştırır. Çünkü, meselâ bir gün çalıştı. Akşamda aldığı cüz’î bir ücrete kanaat sırrıyla, ikinci gün yine çalışır. Müsrif ise, kanaat etmediği için, ikinci gün daha çalışmaz. Çalışsa da şevksiz çalışır.
Hem iktisattan gelen kanaat, şükür kapısını açar, şekvâ kapısını kapatır. Hayatında daima şâkir olur. Hem kanaat vasıtasıyla insanlardan istiğnâ etmek cihetinde, teveccühlerini aramaz. İhlâs kapısı açılır, riyâ kapısı kapanır.
İktisatsızlık ve israfın dehşetli zararlarını geniş bir dairede müşahede ettim. Şöyle ki:
Ben, dokuz sene evvel mübarek bir şehre geldim. Kış münasebetiyle o şehrin menâbi-i servetini göremedim. Allah rahmet etsin, oranın müftüsü birkaç defa bana dedi: “Ahalimiz fakirdir.” Bu söz benim rikkatime dokundu. Beş altı sene sonraya kadar, daima o şehir ahalisine acıyordum.
Sekiz sene sonra yazın yine o şehre geldim. Bağlarına baktım. Merhum müftünün
[NOT]Haşiye-1 Evet, hangi müsrifle görüşsen, şekvâlar işiteceksin. Ne kadar zengin olsa da yine dili şekvâ edecektir. En fakir, fakat kanaatkâr bir adamla görüşsen, şükür işiteceksin.
Dipnot-1 “Kanaat eden aziz olur; tamah eden zillete düşer.” bk. İbnü’l-Esîr, en-Nihâye fî Ğarîbi’l-Hadîs: 4:114; ez-Zebîdî, Tâcü’l-Arûs: 22:90.
[/NOT]
[TR]
[TABLE]
[TD]ahali: halk
[/TD]
[TD]amel-i uhreviye: âhireti kazanmak için yapılan amel, iş
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: taraf, yön
[/TD]
[TD]câ-yı dikkat: dikkat çekici, ilginç
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cüz’î: ferdî, az, sınırlı
[/TD]
[TD]ehemmiyet: değer, önem
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i takvâ: takvâ sahipleri
[/TD]
[TD]elhasıl: kısaca, özetle
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadis: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış
[/TD]
[TD]haşiye: dipnot, açıklayıcı not
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihlâs: ibadet ve davranışlarda sadece Allah’ın rızasını gözetme
[/TD]
[TD]ihlâs-ı tâmme: tam bir ihlâs ve samimiyet; ibadet ve davranışlarda sadece Allah’ın rızasını gözetme
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iktisat: tutumluluk
[/TD]
[TD]iktisatsızlık: tutumlu olmama, savurganlık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]intaç etmek: netice vermek, doğurmak
[/TD]
[TD]israf: savurganlık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istiğnâ etmek: eldekini yeterli bulup başkasına ihtiyaç duymamak, tokgönüllülük
[/TD]
[TD]izzet: değer, itibar, şeref
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kanaat: kısmetine razı olma, yetinme
[/TD]
[TD]kanaatkâr: kısmetine razı olan
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kanaatsizlik: elindekiyle yetinmeme
[/TD]
[TD]menâbi-i servet: zenginlik kaynakları
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]merhum: rahmete kavuşmuş, vefat etmiş
[/TD]
[TD]mübarek: bereketli, hayırlı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münasebet: bağlantı, ilgi
[/TD]
[TD]mürâât etmek: gözetmek, dikkate almak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müsrif: israf eden, savurgan
[/TD]
[TD]mütemadiyen: sürekli olarak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşahede etmek: gözlemlemek
[/TD]
[TD]netice: son, sonuç
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rikkat: acıma, yufka yüreklilik
[/TD]
[TD]riyâ: gösteriş, başkalarına iyi görünme
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sa’y: çalışma
[/TD]
[TD]teveccüh etmek: yönelmek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teveccüh-ü nâs: insanların teveccühü, ilgisi
[/TD]
[TD]teşcî etmek: cesaretlendirmek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vasıtasıyla: aracılığıyla
[/TD]
[TD]ziyade: çok, fazla
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şekvâ: şikâyet
[/TD]
[TD]şevk: şiddetli arzu ve istek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şâkir: şükreden
[/TD]
[TD]şükür: Allah’a karşı minnet duyma, teşekkür etme
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
7 Ağustos 2011: 14:38 #795206Anonim
sözü hatırıma geldi. “Fesübhânallah,” dedim. “Bu bağların mahsulâtı, şehrin hâcetinin pek fevkindedir. Bu şehir ahalisi pek çok zengin olmak lâzım gelir.” Hayret ettim. Beni aldatmayan ve hakikatlerin derkinde bir rehberim olan bir hatıra-i hakikatle anladım: İktisatsızlık ve israf yüzünden bereket kalkmış ki, o kadar menâbi-i servetle beraber, o merhum müftü “Ahalimiz fakirdir” diyordu. Evet, zekât vermek ve iktisat etmek, malda bittecrübe sebeb-i bereket olduğu gibi, 1 israf etmekle zekât vermemek, sebeb-i ref-i bereket olduğuna hadsiz vakıat vardır.
İslâm hükemasının Eflâtun’u ve hekimlerin şeyhi ve feylesofların üstadı, dâhi‑i meşhur Ebu Ali ibni Sina, yalnız tıp noktasında,كُلُوا وَاشْرَبوُا وَلاَ تُسْرِفُوا 2 âyetini şöyle tefsir etmiş. Demiş:
جَمَعْتُ الطِّبَّ فِى بَيْتَيْنِ جَمْعًا وَحُسْنُ الْقَوْلِ فِى قَصْرِ الْكَلاَمِفَقَلِّلْ اِنْ اَكَلْتَ وَبَعْدَ اَكْلٍ تَجَنَّبْ وَالشِّفَاۤءُ فِى اْلاِنْهِضَامِوَلَيْسَ عَلَى النُّفُوسِ اَشََدُّ حَالاً مِنْ اِدْخَالِ الطَّعَامِ عَلَى الطَّعَامِ
Yani, ilm-i tıbbı iki satırla topluyorum. Sözün güzelliği kısalığındadır. Yediğin vakit az ye. Yedikten sonra dört beş saat kadar daha yeme. Şifa hazımdadır. Yani, kolayca hazmedeceğin miktarı ye, nefse ve mideye en ağır ve yorucu hal, taam taam üstüne yemektir. HAŞİYE-1سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ 3[NOT]Dipnot-1 bk. et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr: 10:128; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat: 2:161, 274; el-Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ: 3:382, 4:84.
Dipnot-2 “Yiyin, için, fakat israf etmeyin.” A’râf Sûresi, 7:31.
Haşiye-1 Yani, vücuda en muzır, dört beş saat fasıla vermeden yemek yemek, veyahut telezzüz için mütenevvi yemekleri birbiri üstüne mideye doldurmaktır.
Dipnot-3 “Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Sensin.” Bakara Sûresi, 2:32.
[/NOT]
[TR]
[TABLE]
[TD]Ebu Ali ibni Sina: (bk. bilgiler – İbni Sina)
[/TD]
[TD]Eflâtun: (bk. bilgiler)
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Fesübhânallah: “Allah’ı her türlü kusur, ayıp ve eksiklerden tenzih ederim” anlamında bir hayret ifadesi
[/TD]
[TD]ahali: halk
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bereket: bolluk
[/TD]
[TD]bittecrübe: deneme yoluyla
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]derk etmek: anlamak, algılamak
[/TD]
[TD]dâhi-i meşhur: dehasıyla meşhur olmuş kişi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fasıla: ara
[/TD]
[TD]fevkinde: üstünde
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]feylesof: filozof, felsefe bilgini
[/TD]
[TD]hadsiz: sınırsız
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: doğru gerçek
[/TD]
[TD]hatıra-i hakikat: hakikate ulaşma yönünde yaşanmış bir hatıra
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haşiye: dipnot, açıklayıcı not
[/TD]
[TD]hâcet: ihtiyaç
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hükema: filozoflar
[/TD]
[TD]iktisat: tutumluluk
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iktisatsızlık: tutumlu olmamak
[/TD]
[TD]ilm-i tıb: tıp bilimi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]israf: savurganlık
[/TD]
[TD]mahsulât: ürünler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]menâbi-i servet: zenginlik kaynakları
[/TD]
[TD]muzır: zararlı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütenevvi: çeşit çeşit, çeşitli
[/TD]
[TD]nefis: bir kimsenin kendisi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sebeb-i bereket: bolluk nedeni
[/TD]
[TD]sebeb-i ref-i bereket: bereketin ortadan kalkmasının sebebi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]taam: yemek
[/TD]
[TD]tefsir: Kur’ân ayetlerinin çeşitli yönleriyle yorumlanması
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]telezzüz: lezzet alma, lezzetlenme
[/TD]
[TD]vakıat: olaylar, hadiseler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âyet: Kur’an’da yer alan her bir cümle
[/TD]
[TD]üstad: hoca
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şifa: iyileşme, sağlıklı olma
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
7 Ağustos 2011: 14:40 #795208Anonim
- Câ-yı hayret ve medar-ı ibret bir tevafuk: İktisat Risalesini, üçü acemî olarak, beş altı ayrı ayrı müstensih, ayrı ayrı yerde, ayrı ayrı nüshadan yazıp, birbirinden uzak, hatları birbirinden ayrı, hiç elif’leri düşünmeyerek yazdıkları herbir nüshanın elif’leri, duasız elli bir (51), dua ile beraber elli üç (53)’te tevafuk etmekle beraber, İktisat Risalesinin tarih-i telif ve istinsahı olan Rûmîce elli bir (51) ve Arabî elli üç (53) tarihinde tevafuku ise, şüphesiz tesadüf olamaz. İktisattaki bereketin keramet derecesine çıktığına bir işarettir. Ve bu seneye “Sene-i İktisat” tesmiyesi lâyıktır.
- Evet, zaman, iki sene sonra bu keramet-i iktisadiyeyi, İkinci Harb-i Umumiyede her taraftaki açlık ve tahribat ve israfatla ve nev-i beşer ve herkes iktisada mecbur olmasıyla ispat etti.

[TABLE]
[TR]
[TD]Arabî: Hicrî takvime göre
[/TD]
[TD]Rûmîce: Rûmî takvime göre
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sene-i İktisat: İktisat Yılı
[/TD]
[TD]acemî: göreve yeni başlamış
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bereket: bolluk
[/TD]
[TD]câ-yı hayret: hayret verici, şaşırtıcı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]elif: Arap alfabesinin ilk harfi
[/TD]
[TD]hat: yazı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iktisat: tutumlu olma
[/TD]
[TD]israfat: israflar, savurganlıklar
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istinsah etmek: el ile yazarak çoğaltmak
[/TD]
[TD]keramet: Allah’ın bir ikramı olarak, görülen olağanüstü hal ve hareket
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keramet-i iktisadiye: tutumlu olmanın ortaya çıkardığı keramet
[/TD]
[TD]mecbur: zorunlu
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]medar-ı ibret: ibret vesilesi
[/TD]
[TD]müstensih: el ile yazıp çoğaltan
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nev-i beşer: insanlar
[/TD]
[TD]nüsha: yazılı hale getirilen eser
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahribat: tahripler, yıkımlar
[/TD]
[TD]tarih-i telif: bir eserin yazılma tarihi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tesadüf: rastlantı
[/TD]
[TD]tesmiye edilen: isimlendirilen
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevafuk: uygunluk
[/TD]
[TD]İkinci Harb-i Umumi: İkinci Dünya Savaşı
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
[TABLE]
[TR]
[/TR]
[/TABLE]
18 Eylül 2015: 20:41 #818655Anonim
Furkân, 67. Ayet: Onlar, harcadıklarında ne israf ne de cimrilik edenlerdir. Onların harcamaları, bu ikisi arası dengeli bir harcamadır.
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.