• Bu konu 1 yanıt içerir, 1 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
  • Yazar
    Yazılar
  • #672979
    Anonim

      [TABLE]
      [TR]
      [TD=”colspan: 2″]Kur’an Mealini Nasıl Okumalı?
      [/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD=”colspan: 2″]

      kapak01.jpg

      Kur’an ayı ramazan başladı; birçoğumuz yıl boyu ihmal ettiğimiz, ezelden gelip ebede giden Yüce Kitabımızla daha çok vakit geçirmeye çalışacağız. Kur’an-ı Hakîm’in iyi bir tefsirle, hiç değilse açıklamalı bir mealle beraber okunması tavsiye ediliyor. Bir Kur’an meali nasıl seçilmeli, meallere yaklaşım nasıl olmalı? Bu konuda söz sahibi isimlere sorduk. ***

      PROF. DR. SUAT YILDIRIM
      kapak02.jpg

      Son dönemde ülkemizde: 1. Örgün öğretimin yaygınlaşması, 2. Dinî eğitimde yaşanan bir fetret döneminden sonra aydınlarımızın önemli bir kısmının dinî bilgileri edinme ihtiyacı duymaları, 3. Özellikle Kur’an tefsiri ve hadis okuyarak İslam’ı ana kaynaklarından öğrenmek istemeleri, 4. Buna fazla vakit ayıramamaları sebebiyle birçoğunun Kur’an bilgisi namına sadece meal okuma durumunda kalmaları gibi sebeplerle meal okuma nispeti artmıştır.
      Meal, Kur’an-ı Kerim’in manalarını toplu ve kısa bir şekilde hedef dile aktarmaya çalışan eserdir. Tercüme işlemi yapıldıktan sonra ortaya çıkan metin artık Kur’an değildir. Kur’an’ın falan kişi tarafından yazılmış bir mealidir. Malum olduğu üzere hiçbir edebi metnin tamı tamına tercümesi mümkün değildir. Bu hüküm, Kur’an-ı Kerim için öncelikli olarak geçerlidir. İslam âlimleri Kur’an’ın kelimesi kelimesine tercümesinin mümkün olmaması sebebiyle böyle bir teşebbüsün caiz olmadığını da belirtmişlerdir. Onun içindir ki, her meal eksik olmaya mahkûmdur. Hiçbir meal, Kur’an’ın eksiksiz, mükemmel tercümesi olduğunu iddia edemez.

      Bütün İnsanlığa Rehber

      Bununla beraber Cenâb-ı Allah, gönderdiği Kur’an’ı sadece Arapça bilenlere değil, her dilden, her ırktan bütün insanlara göndermiştir. Allah Teâlâ, kitabının kıyamete kadar gelecek bütün insanlığa rehber olmasını dilediği için, insanların onu anlamaya çalışmasını, hatta tedebbür etmelerini, etraflıca düşünmelerini istemiştir: “Biz sana feyizli, kutlu bir kitap indirdik ki insanlar onun ayetlerini iyice düşünsünler ve aklı yerinde olanlar ders alsınlar” (Sad 38/29). Bir ayette de şöyle buyurmuştur: “Biz her peygamberi, hakikatleri iyice açıklaması için kendi milletinin lisanı ile gönderdik” (İbrahim 14/4). Müfessirlere göre bu ayetler, kitabın manalarının diğer dillere çevrilmesini gerektirir. Çünkü bu tefsir ve tercüme olmazsa, kitabın manası anlaşılamaz ve ayetleri üzerinde düşünülemez. Kur’an’ın manaları tefsir eserleriyle açıklanır. Geniş tefsir yapılmadığı takdirde tefsirî tercümeye, açıklamalı meal ile ayetlerin toplu manalarını Arapça dışındaki dillere tercümeye cevaz vermişlerdir. Kur’an’ın üslup hususiyetleri, özellikle veciz ifadesi sebebiyle birçok durumda ayette birden fazla mana ihtimali ortaya çıkar. Tefsirde bunlar ayrı ayrı yazılır. Fakat meal hazırlayan, o ihtimallerden bir manayı tercih ederek tercüme eder. Onun için, her mealin kısa bir tefsir olmaya mahkûm bulunduğunu unutmamamız gerekir.

      Kur’an-ı Kerim’in en bariz özelliği onun edebi bir mucize olmasıdır. Edebi zevkin; ilim, kültür ve sanattaki ilerlemelere paralel olarak gelişmesi de bilinen bir vakıadır. Fakat entelektüel kesimin bir kısmı, genel olarak İslami kitapları, özel olarak da Kur’an meallerini, anlaşılır olma yönünden cazip ve okunaklı bulmadıklarını söylemektedirler. Bu değerlendirmenin isabetsiz ve sübjektif tarafları elbette vardır. Fakat Türkçenin edebi ifade imkânlarını güzel kullanma yönünden meallerimizin noksanlarının olduğunu da itiraf etmemiz gerekir (Biz bu konuyu örnekleriyle geniş olarak Kur’an Mealleri Sempozyumu, 2003, c. II, s. 325-342’de sunmuştuk). Mükemmele ulaşmak mümkün değil. Ama üslup çilesi çeken bir titizlikle, mümkün olan başarı nispeti yükseltilebilir ve okuyucuya cazip gelecek meal hazırlanabilir.

      Okuyucu böyle bir meali dikkatle, iyice teveccüh ederek okumak suretiyle Kur’an’ın manaları üzerinde iyice düşünme görevini yerine getirebilir. İbn Abbas (ra) Hazretleri tefsirin dört bölüm olduğunu söyler: a- Ümmetten, bilmemekte kimsenin mazereti bulunmayan tefsir. b- Arapların kendi dillerinden anladıkları tefsir. c- Âlimlerin bilebilecekleri tefsir. d- Allah Teala’dan başkasının bilemeyeceği tefsir. Kanaatimce meali dikkatli okuyan kimse, bunlardan ilk iki bölümdeki tefsiri öğrenme imkânını bulur.

      Günde İki Sayfa Bile Okunsa…

      İnsan günde iki sayfa bile okusa, bir senede mealin tamamını bitirebilir. Surelerin muhtevalarını, konuların nerelerde geçtiğini bellemeye çalışır. Meal okuyan başka arkadaşları ile Kur’an hakkında müzakere yapabilir. Mesela ezan, abdest, teyemmüm, hac, oruç, tebliğ metodu, hicret vb. konular Kur’an’ın neresinde yer alıyor diye sorulduğunda cevap verecek bir seviyeye gelebilir ve gelmelidir. Bazı ayetlerin meallerini ezberine almaya gayret eder ki, gerektiğinde okuyup başkasına da tebliğ edebilsin. Bilhassa -günlük emir alan bir asker gibi- Rabb’inden günlük talimatını ve irşadlarını alma niyetiyle meal okuyarak hayatını Kur’an’la aydınlatabilir.
      ***
      ALİ ÜNAL
      Meal Çalışmaları İçin Temel Tespit

      kapak03.jpg

      Kur’an ayetlerinin her birinin ferdî varlığı ve manâsı olduğu gibi, her bir ayetin diğer ayetlerle ve Kur’an’ın tamamıyla da münasebeti vardır. Dolayısıyla, Kur’an’a meal verirken, Kur’an’ın tamamına çok büyük ölçüde hâkim olmak ve tefsir ve te’ville ortaya konulan manâlar arasında tercihte asla çelişkiye düşmemek gerekir.

      Kur’an-ı Kerim’in, kendisine ölümsüzlük ve erişilemezlik kazandırdığı Arapça aslından başka bir dile aktarılması üç şekilde olur: Tercüme, tefsir ve te’vil.

      Tercüme, merhum allâme Elmalılı Hamdi Yazır’ın tarifiyle, Kur’an’ı, manâsına tam uygun, yani “sarahatte–delâlette, icmalde–tafsilde, umumda–hususta, ıtlakta–takyidde, kuvvette–isabette, hüsn-ü edada–üslûb-u beyanda” orijinal metnine tam müsavi olarak başka bir dile aktarmaktır. Bu, bırakın “varlık kitabının İlâhî tercümesi; tekvînî emirlerin sesi–soluğu; eşya ve hadiselerin dillerinin tercümanı; dünya ve Ahiret’in apaçık konuşan müfessiri; göklerde ve yerde gizli İlâhî İsimler hazinesinin keşşafı; her şeyin arka planındaki esrarın sırlı anahtarı; öteler ve öteler ötesinin bu âlemde tecelli eden fasih lisanı; o pırıl pırıl haliyle İslamiyet manevî âleminin güneşi, temeli, hendesesi; Ahiret âlemlerinin her şeyi gayet açık çizgileriyle ortaya koyan mukaddes haritası; Cenâb-ı Hakk’ın Zâtı’nın, Sıfatları’nın, İsimleri’nin ve bütün yüce Şe’nlerinin sesi–sözü ve en açık, en kat’î beyanı; topyekün insanlık âleminin yanıltmayan biricik terbiyecisi ve rehberi; var olduğu günden beri İslâm âleminin havası, suyu, ışığı ve bütün âlemlerin Rabbi, Yaratıcısı bir Zât-ı Ecell ü A’lâ’nın kelâmı, fermanı, hitabı” Kur’an için mümkün olmayı, herhangi bir metin için de mümkün değildir. Dolayısıyla Kur’an’ın başka bir dile tercümesi imkânsızdır ve her tercüme, belli derecelerde tahriftir.

      Tefsir ve Te’vil

      Tefsir, “Arapça dilbilgisi, belâgat kuralları, Cenâb-ı Allah’ın her bir ayetteki muradı, Kur’an’ın tamamını oluşturan ayetler arasındaki münasebetler, İslam’ın temelini oluşturan ve değişmeyen itikad, ibadet, ahlâk, muamelât, siyaset–içtimaiyat–iktisat ve ukûbât esasları çerçevesinde, aklın nuru, kalbin ışığı ve Cenâb-ı Allah’ın tevkifi desteğinde” Kur’an’ın muhtevasını aktarma gayretidir.

      Te’vil ise Kur’an-ı Kerim’in bütünlüğü içinde ve ayet ayet sahip olduğu manâlardan bazılarını –çünkü tamamına kimse muvaffak olamaz– açıklama cehdidir. Meal, bir bakıma te’ville aynı manâya gelmekle beraber, tefsir ve te’ville ulaşılan manâlardan bir veya birkaçını tercih ederek meydana getirilir.

      Kur’an-ı Kerim, bütün insanlar ve cinler için dünyada ve Ahiret’te İlâhî kılavuz ve irşad kitabıdır. İnsanların da, cinlerin de büyük çoğunluğu bilgi ve idrak açısından “avam” olduğundan, Kur’an, öncelikle avamı nazara alır. Dolayısıyla, Arapça bilen aslından, bilmeyen iyi bir mealden Kur’an-ı Kerim’in zahirî manâsını, İslam’ın temellerini, Allah’ın bizden istediklerini belli ölçülerde anlar. Fakat Kur’an-ı Kerim, evrensel bir dinin evrensel kitabı olarak bütün zamanlara, çağlara, şartlara ve bütün idrak ve bilgi seviyelerine hitap ettiği gibi, halden hale geçen insanların ve cinlerin her hallerine, bütün problemlerine, bütün fizikî, zihnî, kalbî, ruhî ve vicdanî melekelerine de hitap ve bunların tamamını tatmin eder. Öyleyse, Kur’an-ı Kerim, sonsuz derinlikte ve genişlikte manâ katmanlarına sahiptir.

      İşte, ister tefsir, ister te’vil yapılırken Kur’an’ın bu özelliği ve bu özelliğinden çıkarılıp “Kur’an İlimleri” adıyla bir ilmin doğmasına kaynaklık eden “sarahat–delâlet, icmal–tafsil, umum/ta’mim–husus/tahsis, ıtlak/mutlak–takyid/mukayyed, nesh/nâsih–mensuh gibi hususlar, tefsir usulü, bunların yanı sıra bütün boyutlarıyla Arapça, yine bütün boyutlarıyla belâğat, ayrıca İslam’ın muhkemât denilen bütün itikad, ibadet, ahlâk, muamelât, siyaset–içtimaiyat–iktisat ve ukûbât esasları çok iyi bilinmeli, hattâ çok iyi bir hadis bilgisine sahip ve hadislere vâkıf olunmalıdır. Çünkü Kur’an’ı tefsir etmek, onun te’vilini yapmak, Cenâb-ı Allah’ı konuşturmak demektir ve Kur’an üzerinden söylediğimiz her şey, “Allah, böyle buyuruyor” manâsına gelir. Kur’an’a meal vermek ise, meali yazan eğer bütün şartlarını haiz bir tefsir ve te’vil ehli değilse, bir yanıyla elimizin altında kadri yüce ve işinin ehli çok sayıda müfessir tarafından kaleme alınmış tefsirler olduğu için tefsir ve te’vilden daha kolay, diğer yanıyla, tefsir ve te’vilde ortaya konan manâlar arasında tercihte bulunmak gerektirdiği için çok daha zordur. Çünkü, Kur’an ayetlerinin her birinin ferdî varlığı ve manâsı olduğu gibi, her bir ayetin diğer ayetlerle ve Kur’an’ın tamamıyla da münasebeti vardır. Dolayısıyla, Kur’an’a meal verirken, Kur’an’ın tamamına çok büyük ölçüde hâkim olmak ve tefsir ve te’ville ortaya konulan manâlar arasında tercihte asla çelişkiye düşmemek gerekir. O bakımdan, en iyi meal, ayrı ayrı tefsir ve te’vil ekollerine ait tefsirlerden ve te’villerden a’zamî dikkatle süzülmüş mealdir.
      Meal konusunda sadece giriş mahiyetindeki bu tespit etrafında mealleri incelemek ise elbette kapsamlı bir çalışmayı gerektirmektedir.
      ***
      AHMET KURUCAN
      Kur’an Mealleri Üzerine

      kapak04.jpg

      Kelime ve cümlelerin tercümeyle anlam kaybına maruz kaldığı bir gerçek. Kur’an’ın tasnifi, kendine özgü metodu, zaman, mekân ve tarih üstü mahiyeti bir usulü gerektiriyor. İdrakinde zorluk çekilen ayetlere başka ayet ve hadislerle ilave açıklamalar yapılmalı.

      Yıllar önce Hocaefendi’nin “meal yerine tefsir okunmalı” sözünü duyduğumda acaba ne kastediyor demiş ve hikmet avcılığı rolüne bürünerek bu tespitin gerekçelerini avlamaya durmuştum. Şöyle düşünüyordum ben: “Kur’an’ın diline vâkıf olmayan bir millet olarak Allah’ın kelamını anlamak için meal çok iyi bir fırsat. ‘En basit seviyede, kabataslak, ana hatları’ sözleriyle anlatılabilecek ölçüde Allah’ın muradına vâkıf olan insan, eğer daha detaylı bilgi istiyor, bilgide derinleşmeyi murat ediyorsa tefsirlere başvurur.” Sonra Hocaefendi’nin tespitine geri döndüm; “Meali anladım ama teklifini yaptığı bir tefsir nedir?” dedim ve araştırmaya koyuldum. Öğrendiğim gerçek beni daha çok şaşırttı, çünkü Hocaefendi tefsir derken Elmalılı, Seyyid Kutub, Vehbi Efendi, Ömer Nasuhi Bilmen gibi devasa şahsiyetlerin tefsirlerini değil de, genişletilmiş meali kastediyor, örnek olarak da Hasan Basri Çantay’ın üç ciltlik mealini veriyormuş. Merhum Çantay’ın meali Hocaefendi’ye göre meal değil, “meal üstü tefsir altı” yani meal ile tefsir arasında bir çalışma imiş. Fakat yeni neslin bu meali anlama konusunda dilden kaynaklanan problemi olduğu için aynı istikamette günümüz nesillerinin anlayabileceği yeni çalışmalar yapılması gerektiğini ısrarla vurguluyormuş.

      Bir Meal Usulü Olmalı

      İlerleyen zaman dilimlerinde Rabbim nasip etti, aynı tespitleri bizzat kendi ağzından dinleme imkânım oldu. İlave sorular sordum, cevaplarını aldım. Şöyle düşünüyor Hocaefendi: (Cümleler bana, ana fikir Hocaefendi’ye ait) İlahi bir kitaptan söz ediyoruz. Her ne kadar Rabbimiz tenezzülat buyurup bizim anlayabileceğimiz bir seviyede hitabını seslendirse de, O’nu kemaliyle idrak etmek için mutlaka bir usulün olması lazım. Kelime ve cümlelerin tercümeyle anlam kaybına maruz kaldığı bir gerçek. Kur’an’ın tasnifi, kendine özgü metodu, evrensel veya zaman, mekân ve tarih üstü mahiyeti bir usulü gerektiriyor. İdrakinde zorluk çekilen ayetlere başka ayet ve hadislerle ilave açıklamalar yapılmalı. Aksi halde anlamak ve anlaşılmak için okunan İlahi hitap ve kitap anlaşılmaz bir metin olarak karşımıza çıkar.

      Kısa birer cümle halinde ifade ettiğim bu yaklaşımların her biri üzerinde teker teker durmak icap eder. Hele hele günümüzde, okudukları meallerden hareketle ahkâm kesenlerin, tefsir usulünde İlahi muradın anlaşılmasına hizmet eden nasih-mensuh, mutlak-mukayyet vb. kavramlardan ve onların yönlendirdiği muhtevadan bihaber insanların bulunduğu bir ortamda sözü edilen tarzda bir çalışmanın gerekliliği inkâr edilemez.
      Şunu baştan kabullenelim, zannediyorum her bir meal yazarı da bunu kabul ediyor: Meal ile Kur’an az veya çok anlam kaybına maruz kalıyor. Çünkü Kur’an’da yer alan her bir kelimenin kendine özgü bir anlam çerçevesi var. Bu çerçeveyi oluşturan tarih var, coğrafya var, kültür var. Kur’an evrensel bir kitap olsa da, bu onun tarihsel bir zeminde nazil olduğu gerçeğini değiştirmiyor. İşte bu evrensel ve tarih üstü mesajı anlamak için yapılması gerekli olan ilk iş Kur’an kelimelerinin anlam dünyasına inmek. Bir başka ifadeyle, manayı doğru olarak anlamak için Kur’an’ın ilk muhataplarının zihnine sahip olmak gerek. Cahiliye edebiyatının İslami ilimlerde bu denli önemli olmasının altında yatan sebep de bu zaten. Aradan geçen 15 asırlık zaman farkı, kültür değişimleri, dile vâkıf olamama, bu süreci destekleyen ayrı faktörler. Kur’an’ı anlama yolunda bu büyük handikabı aşmanın yolu, her bir ayet için olmasa bile gerekli olan yerlerde dipnot halinde farklı tercihleri sunmak, kısa kısa açıklamalar yapmak, izah sadedinde başka ayetlere göndermelerde bulunmak ve gerektiğinde sayfa numarası vererek konuyu tefsirlere havale etmek. Hocaefendi’nin teklifi ile yapılması istenen tam da bu.

      Meallerle alâkalı bir başka önemli husus, ticari kaygılarla meal yazılmaması. Kimseyi itham etmek istemem, piyasada meali var olan yazarların niyetlerini okuma yanlışlığı içine düşmem ama piyasadaki genel algı maalesef bu. Tabii ki bu algıyı destekleyen bir manzara var karşımızda; meallerin bolluğu. Sayıları sanırım 2-3 düzineyi aşkın meal var bugün piyasada. İsterseniz internette kısa bir araştırma yapın; kamuoyunda tanınan-tanınmayan o kadar çok insan meale imza atmış ki, ister istemez bu algının doğruluğunu siz de sorgular hale geliyorsunuz.

      Heyet Çalışması Yapılmalı

      Bir taraftan bu algıyı aşmak, onun yersizliğini ve mümkünse haksızlığını fiilen ispat etmek, diğer taraftan literatürdeki tabirle “esbeh bi’l hak” yani murad-ı ilahiye en yakın olanı bulmak için bir heyetle meal çalışması yapılmasının uygun olacağını düşünüyorum. Bana, yeryüzünde muhtevasının anlaşılması için heyet çalışmasına gerek olan kitap nedir diye sorulsa, cevabım şeksiz şüphesiz Kur’an olur. Bir liste yap deseler, listenin ilk sırasında yine Kur’an’ı söylerim. Bu yaklaşımdan hareketle bir temennide bulunuyor ve diyorum ki, keşke her biri tek başına meal yazacak kapasiteye sahip insanlar kafa kafaya verip Müslümanların en temel ortak paydası olan Kur’an üzerinde bir çalışma yapsalar. Böylece hatalar bütün bütün yok olmasa bile en aza indirgense. Değişen ve gelişen dünya gerçeklerine bağlı olarak anlamadaki yenilik ve süreklilik sağlansa. Kur’an ekseni üzerine oturan İslami bilgi, temeldeki bu yeni manalar üzerine yeniden üretilse. Bütün bunlarla Kur’an’ı daha detaylı idrak ve iz’an için okunacak tefsirlere altyapı hazırlanmış olsa…

      Mealler Olmalı Ama Daha Derin Şekliyle

      Mealler ekseninde takdime çalıştığım bu iki nokta sakın ola ki meallere bütün bütün karşı olduğumuz şeklinde anlaşılmasın. Tam aksini düşünüyorum, mealler olmalı ama daha da derinleştirilmiş şekliyle. “Bütün bütün idrak edilemeyen şey, bütün bütün terk edilemez” fehvasınca da, söz konusu farklı ilmî disiplinlerden uzman olan kişilerin oluşturacağı heyet ve heyetler tarafından kaleme alınacak mealler piyasaya çıkıncaya kadar mevcut ile iktifa etmek şart. Zira başka çare yok. Mealler üzerine söylenecek daha çok şey var. Sanırım Kur’an mealleri hakkında yapılan bu kapak çalışmasında meselenin sair yönlerini başka kalemlerden okur ve öğreniriz.
      ***
      PROF. DR. MUHAMMED ÇELİK
      Hangi Meal Okunmalı?

      kapak05.jpg

      Kur’an-ı Kerim, “takva sahipleri için hidayet kaynağı”dır. Bakara Sûresi’nin başında bu husus vurgulanır: “Elif Lâm Mîm. Bu şüphesiz Kitap’tır. Onda Allah’a saygı gösterenler için hidayet düsturları mevcuttur.” Kur’an, geniş anlamlar yüklü olarak müminlerin bir nevi yol haritasıdır. Bundan dolayı, nazil olmaya başladıktan itibaren tefsir olunmaya başlandı.
      Allah Teala, “Aklınızı kullanıp anlayasınız diye Biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik” (Yusuf, 2) buyurur. Bu ayet, Kur’an’ın Arapça gelişinden maksadın, manalarının anlaşılması olduğunu bildirir. Arapça aslını bilmeyenler için de, “Kur’an’ı insanlara açıklayıp anlatacaksınız ve gizlemeyeceksiniz” (Âl-i İmrân: 3/187) emri gereğince, insanların kendi dilleri ile açıklamasını yapmalarının bir ihtiyaç olduğunu anlatır.

      Seçici olmak doğal…

      Kur’an hidayetini etkin bir tarzda toplumun daha geniş kesimlerine ulaştırmanın en pratik yollarından biri mealdir. Birçok dilde Kur’an meali hazırlandığı gibi Türkçede de hazırlanmıştır. Son yıllarda yazılan meallerde artış vardır.
      Türkçe meallerin çokluğu, okuyucuyu, hangi meali okumalıyım diye bir arayışa sokmuştur. Öğrencilerimiz ve çevremizdeki insanlar bu tür soruları sıklıkla sorarlar. Piyasada bu kadar çok meal olunca, seçici olmak tabiidir. Kur’an’ın en mühim hususiyeti Allah kelâmı oluşudur. Meal hazırlayanın Kur’an’ın Allah’ın kelâmı olduğunun itikadı içinde olması ve bunu mealine yansıtması beklenir. Kur’an metni İlahi’dir, meali ise elbette beşeridir. Ancak lâyıkıyla hazırlandığı takdirde meal, İlahi kelâmın çevirisi olduğunu bir şekilde okuyucuya hissettirir. Burada konu ile ilgili bir tecrübemi aktarmak istiyorum. Bundan 27 yıl önce ilahiyat fakültesinde öğrenci iken elime Türkçe bir meal geçmişti. Bir miktar okuduktan sonra bana insan sözü gibi geldi ve okumayı bıraktım. Bu meal, bir oryantalist tarafından Fransızca olarak hazırlanmış ve Türkçeye çevrilmişti. Yazarın, Kur’an hakkındaki inancının ve kanaatinin meale ve onun çevirisine geçtiğini hissetmiştim. İnsanın Kur’an hakkındaki inancı ve kanaati ne ise onu öyle görür ve dolayısıyla bu inancı mealine de yansır.

      Bu durumda “Hangi meali okumalı?” sorusu öne çıkmaktadır. Kur’an, iki ayette, getirdiği hükümlerin İbrahim ve Musa’nın (aleyhimüsselam) sayfalarında (A’lâ, 18-19), öncekilerin kitaplarında (Şu’arâ, 196) bulunduğunu haber verip İslam dininin köklü geleneğine işaret eder.

      Kur’an’ın bu metodunu göz önünde bulundurduğumuzda, tefsir geleneğine riayet eden mealleri tercih etmek gerektiği anlaşılır. Elmalılı M. Hamdi Yazır’ın tefsiri ile Hasan Basri Çantay’ın meali bu şartı haizdir. Prof. Dr. Suat Yıldırım’ın, Kur’an-ı Hakîm ve Açıklamalı Meali ile bu çizgiyi sürdürdüğünü görüyoruz.
      Adı “meal” olsa da esasında Hocamızın meali, eskilerin tabiriyle ihtisar-ı muhil tatvil-i mumil olmayan özlü bir tefsirdir. Ayetleri tefsir eden ayetlere işaret edildiği gibi, hadislere de yer verilmiştir. Okuyucunun ihtiyaç duyduğu ayetlerden sonra açıklama imdadına yetişir. Mesela, Nisa Suresi’nin ilk ayetinin mealini şu açıklama izler: “Bütün insanlığın aynı baba ve annede birleşen bir tek aile oluşturduğunu, dolayısıyla insanların bu hukuka uygun davranmaları gerektiğini bildir[ir].”

      Eserde indî mütalaalar değil, burhana dayalı hususlar ve sevâd-ı azamın (Müslümanların büyük çoğunluğunun) görüşü ön planda olup, “sahih dindar bakış açısı” hâkimdir. “Bu din, onunla tartışmaya giren kimseyi alt eder” uyarısına riayet edildiği görülür.

      Rasyonalist ve pozitivist bakış açılarına geçit verilmemesi de önemlidir. Din, pozitif bilimlerden farklıdır. Râzî’nin dediği gibi, “Nakil, sahih ve sabit olduğunda onu esas almak gerekir. Sahih nakil, sahih akla muhalif olmaz. Zira ikisi aynı kaynaktan gelmektedir.”

      Kur’an, “lâhûtî bir musiki parçası” değil, tükenmez anlamları vardır. Meal geniş kitle için hazırlandığına göre, doğru bilgileri kolay anlaşılır bir tarzda vermesi beklenir. Hocamızın meali sunilikten uzak, sade, munis ve yalın anlatımıyla bu hususiyeti haizdir.
      ***
      YAVUZ ULUTÜRK
      Kur’an Çevirilerinde Yöntem Sorunu

      kapak06.jpg

      Kur’an-ı Kerim çevirileri Dücane Cündioğlu tarafından yıllardan beri dile getirilen bir konu. 1993’te Elmalılı Hamdi Yazır’ın Hak Dini Kur’an Dili: Kur’an-ı Kerim ve Meali’ni hazırlayıp notlandıran Cündioğlu, 1995’ten beri yazdığı kitaplar ve sempozyumlarda sunduğu tebliğlerle Türkçede Kur’an meali konusunda çeşitli eleştiriler getiriyor. Cündioğlu, Kapı Yayınları’ndan yeni baskısı yapılan Kur’an Çevirilerinin Dünyası adlı eserinde bu konuyu geniş bir şekilde ele alıyor. Kur’an-ı Kerim çevirilerinin en önemli sorununun ‘yöntem sorunu’ olduğunu ve eldeki çevirilerin ciddi çeviri ilkelerine riayet etmeden ve yöntemsiz bir biçimde hazırlandığını söyleyen Cündioğlu, bu sebeple çevirilerin istifade edilemez olduklarını vurguluyor. Cündioğlu, kitabın “Türkçeye Kur’an-ı Kerim Çevirilerine İlişkin Tespitler” başlığında ise şu ifadelere yer veriyor: “Bir dilden bir dile yapılan çevirilerde karşılaşılacak güçlükler, dillerin birbirinden üstün olmasından değil, farklı olmasından kaynaklanmaktadır. Türkçe çevirilerde görülen başarısızlık, Türkçenin yetersizliğiyle izah edilmek isteniyorsa da bu makul ve makbul bir bahane değildir. Sorun mütercimlerin sadece Arapçaya değil Türkçeye de hâkim olmamalarından kaynaklanmaktadır.”

      Yakın zamanda, Cündioğlu’nun 2000 yılında yayımlanan Bir Kur’an Şâiri adlı kitabı, 2005’te müstakil olarak yayımlanan Mehmet Akif’in Kur’an Tercümeleri adlı kitabını da içine alan yeni bir baskıyla Kapı Yayınları tarafından okura sunuldu. Çalışma, Akif’in Kur’an mealinin hikâyesi ile başlıyor. İkinci bölümde ise Âkif’in 1910’dan itibaren ilk olarak Sırat-ı Müstakim ve Sebilürreşad dergilerinde yayımlanan tefsir yazıları ile münferit çevirileri yer alıyor. Âkif’in, TBMM’nin 1925’te aldığı bir karar ile 1926’da başlayıp yıllarca emek verdiği Kur’an meali her ne kadar bugün elimizde olmasa da, bu metinler onun yaptığı çevirinin genel karakteristiğini tahmin, hatta bir kısmını tayin etmek açısından önemli.
      (Zaman Kitap)[/TD]
      [/TR]
      [/TABLE]

    1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
    • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.