• Bu konu 1 yanıt içerir, 1 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
  • Yazar
    Yazılar
  • #673266
    Anonim

      Kendimize göre ne kadar emîniz. Hayatımızda hiç kimseyi
      aldatmadık! Belki alenen kimseyi aldatmadık, oyalamadık. Fakat farkına varmadan
      oyaladığımız, aldattığımız birisi var: Kendimiz…
      Her zaman sığındığımız bir kelime: “Biraz sonra yaparım.” Dilimizde küçük bir cümle… O
      anda rahatlatıcı bir ilaç gibi.

      Çocukken alışmışızdır; annemiz çağırdığında, “Biraz sonra giderim.”
      “Ödevlerimi yarın yaparım.” Derken gençlik zamanımız
      geldi. Ertelemekten hiçbir şey yapamadık! Kazandığımız bir tek kuytu kafes var:
      “AZ SONRA!”
      Yememizde, içmemizde kısacası fânî ömrümüzde hiç aksama yok. Hatta
      sipariş verdiğimiz bir yemek on dakika gecikse kıpır kıpır olur, yerimizde
      duramaz,
      “Vücûdumuzun gıdası!” deriz. Peki, ya rûhumuzun gıdası olan
      namazımız, ibâdetlerimiz gecikince neler oluyor? O kadar huzursuz oluyor muyuz?
      Niye huzursuz olalım ki, ilâcımız hazır: “AZ SONRA!”

      “Bugünün
      işini yarına bırakma!”,”Bir günün öncekinden daha mükemmel olsun!”
      düsturlarına rahatlıkla göz yumabiliyoruz! Derken bir gün, bir ay, bir yıl, bir
      ömür geçip gidiyor…

      Az bir ömür olan dünya hayatı için “Az sonra!”
      denilebilir. Fakat ilim veya ibâdet cihetinde bu kafes bizi hüsrâna sürüklüyor.
      Söz gelimi ibâdetteki sabrımızı sağa sola dağıtırsak, merkezi zayıflatırız.
      Yani o andaki vakti öldürür, nefis düşmanının silahını kuvvetlendiririz.
      Gençliğini hep ertelemekle geçiren bir insan sayısız nimetleri kaybeder. Başta
      Peygamberimiz (sav)’in, “Sancağımdan başka hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyâmet gününde
      Allah’a ibâdet ile büyüyen gençler benimledir.”
      mükâfatından mahrum kalır. “İhtiyarlayınca yaparım!” der, ömür biter!
      İşlediği bir kusurda tövbesini erteleyen kimse kiri birikmiş çamaşır gibidir.
      Bedîüzzaman Hazretleri’nin dediği gibi “Günah, kalbi siyahlandıra siyahlandıra nûr-ı îmânı kalpten
      çıkarır.” Tövbesiz bir seher vakti, bir Berat, bir Kadir, geçer
      giderken diğer Berata kadar belki ömrü biter. Beynimizde yine aynı efsunlu bir
      levha: “BİR
      DAHAKİ SENEYE!”
      Hiç düşündük mü? Sahâbe-i Kirâm, Kur’ân ve sünneti yaşamakta bizim gibi
      değillerdi. Doğrusu biz onlar gibi hiç olamadık! Onlar, kızgın kumlarda namaz
      kıldılar, oklar arasında tövbe ettiler. Hatta bazı sahâbeler îman ettiler,
      cihat ettiler, bir namaz vaktine dahi erişemeden şehit oldular.
      Rahmetli dedem anlatırdı: Bir gün dokuma tezgâhında çalışan bir işçi,
      patronundan namaz kılmak için izin ister. Îman ve itâatten nasipsiz zavallı
      patron, işçiye der ki: “Namaz kazâ olur, iş kaza olmaz!” Bu hâtıra zaman zaman
      aklıma gelir. Bizim namazımız, ilmimiz gibi uhrevî hayatımız hep kazalarla
      süslü, hep ertelemelerle dolu. Oysa dünya hayatımız dakik mi dakik. Dünyamızla
      ilgili neleri erteliyoruz Hak aşkına? Uhrevî işlere gelince, “Ebedî dünyada kalacak gibi” nazlanıyoruz
      maalesef! “Hiç kat î
      senedimiz var mı ki gelecek seneye belki yarına çıkacağız!”
      Ne bir dakika geri ne bir dakika ileri; ertelenmeyen ölüm zamanı gelince kimse
      demiyor, diyemiyor: “AZ SONRA!”
      Daha önce hiç karşılaşmadığımız ve îfâ etmediğimiz gibi aceleci bir tavırla
      işlemlerin tamamlanıyor. Ertelediğin amellerin, ilimlerin, tövbelerin ile baş
      başa kalıyorsun! O anda, yepyeni bir nidâ yükseliyor:

      “BU FANİ ÖMÜR BİTTİ; AZ ÖNCE!”

    1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
    • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.