• Bu konu 0 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
2 yazı görüntüleniyor - 1 ile 2 arası (toplam 2)
  • Yazar
    Yazılar
  • #674524
    Anonim

      TEŞRİK TEKBİRLERİNİ UNUTMAYALIM…
      Teşrik tekbiri, Kurban bayramı günlerinde farz namazlardan sonra getirilen tekbirlerdir. Kurban Bayramının ilk gününe “yevm-i nahr”, diğer üç güne ise “eyyâmü’t-teşrîk (teşrîk günleri)” denir. Bayramdan bir gün önceki güne de “arefe günü” denir.

      Arefe günü sabah namazından itibaren bayramın dördüncü gününün ikindi namazına kadar, yirmiüç farz namazının arkasından birer defa

      “Allahu ekber Allahu ekber, Lâ ilâhe illallahu vallahu ekber. Allahu ekber ve lillahi’l-hamd” diye tekbir getirilir ki, buna “teşrîk tekbiri” denir.
      Anlamı şöyledir: “Allah herşeyden yücedir, Allah herşeyden yücedir. Allah’tan başka ilâh yoktur. O Allah herşeyden yücedir, Allah herşeyden yücedir. Hamd Allah’a mahsustur”. Tekbirlerin bu şekli Hz. Ali ve Abdullah b. Mes’ûd (r. anhümâ)’ya dayanır.

      #799433
      Anonim

        HUTUVÂT-I SİTTE 1.3.TAKDİM(DEVAMI)
        [TABLE]
        [TR]
        [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] “31 Mart hâdisesinde Hareket Ordusunun Başkumandanı Mahmud Şevket Paşa bana karşı fazla hiddetli iken ve Divan-ı Harb-i Örfîde beni muhakeme ettikleri gün, on beş adam karşımda darağacında asılı bir vaziyette Divan-ı Harb-i Örfî Reisi Hurşid Paşa benden sordu: ‘Sen şeriatı istedin mi? İşte şeriatı isteyenler böyle asılırlar.’
        “Ben de ‘Şeriatın bir meselesine bin ruhum olsa feda ederim’ dediğim hâlde ve beni mahkûm etmeye pek çok esbap—muhbirlerin iftiralarıyla—varken, benim müstesna bir sûrette müttefikan beraatime karar vermeleri..
        “Hem eski Harb-i Umumînin nihayetinde, İstanbul’da İngilizlerin Başkumandanının eline benim İngiliz aleyhine şiddetli yazdığım Hutuvât-ı Sitte ve Başpapazına tahkirkârâne sözlerim eline geçtiği hâlde, beni mahvetmek yüzde yüz ihtimali varken, hiddetini geri alıp ilişmemesi…
        “Hem Ankara’da, divan-ı riyasetinde pek çok meb’uslar varken Mustafa Kemâl şiddetli bir hiddetle divan-ı riyasetine girip, bana karşı bağırarak: ‘Seni buraya çağırdık ki, bize yüksek fikir beyan edesin. Sen geldin, namaza dair şeyler yazıp içimize ihtilâf verdin.’ Ben de onun hiddetine karşı dedim: ‘Namaz kılmayan haindir, hainin hükmü merduddur.’ Dehşetli bir put kırdım.
        “Hazır mebus dostlarım telâş ettikleri ve herhalde beni ezeceklerini tahmin ettikleri sırada, bana karşı bir nev’i tarziye verip o mecliste hiddetini geri alması, âdetâ dehşetli bir kuvveti ve hakikati hissedip geri çekilmesi, ikinci gün hususî riyaset odasında, Hücumat-ı Sitte’nin Birinci Desise içinde bulunan ‘Meselâ, Ayasofya Camii ehl-i fazl ve kemâlden, ilâ âhir…’ cümlesinden başlayan, ta İkinci Desiseye kadar, bir saat tamamen ona söyledim.
        “Bütün hissiyatını ve prensibini rencide ettiğim hâlde bana ilişmemesi, hatta taltifime çok çalışması, kat’iyen bu üç cebbar kumandanların bu üç acip hâletleri, âdeta Eski Said’den korkmaları, şüphesiz ki Risale-i Nur’un, ileride kahraman şakirtlerin şahs-ı mânevîsinin harika bir kuvveti ve Risale-i Nur’un parlak bir kerametidir.”

        [/TD]
        [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
        acip : acayip, şaşırtıcı
        beraat : temize çıkma, suçsuz olduğunun anlaşılması
        cebbar : zorba, zâlim
        darağacı : idam sehpası
        desise : hile, aldatma
        Divan-ı Harb-i Örfî : Sıkıyönetim Mahkemesi
        divan-ı riyaset : reislik, başkanlık makamı
        ehl-i fazl ve kemâl : fazilet ve kemâl sahibi olanlar
        esbap : sebepler
        hakikat : gerçek
        hâlet : durum, hâl
        Harb-i Umumî : Birinci Dünya Savaşı
        hiddet : öfke
        hissiyat : duygular, hisler
        Hutuvât-ı Sitte : “Altı Adım” anlamına gelen bu risalenin adı
        Hücumat-ı Sitte : “Altı Hücum” anlamına gelen ve şeytanın desiselerine karşı yazılan bir eser; Yirmi Dokuzuncu Mektup Altıncı Risale olan Altıncı Kısım
        ihtilâf : anlaşmazlık, uyuşmazlık
        ilâ âhir : sonuna kadar
        keramet : Allah’ın bir ikramı olan olağanüstü hal
        Mahmud Şevket Paşa : 31 Mart Hâdisesi patlak verdiği sırada Selânik’te buluna Redif Tümeninin kumandanı
        meb’us : milletvekili
        merdud : reddedilmiş, geri çevrilmiş
        muhakeme etme : sorgulayıp hükme bağlama
        muhbir : ihbarcı, haber veren
        müstesna : istisna, farklı
        müttefikan : birleşerek, fikir birliğiyle
        nevi : çeşit, tür
        riyaset : başkanlık
        şeriat : Allah tarafından bildirilen hükümlerin hepsi, İslâmiyet
        tahkirkârâne : hakaret eden bir tavırla söyleyen
        taltif : hoş ve şirin hareket; iyilikte bulunma
        tarziye verme : özür dileme
        vakıa : olay, hâdise
        vaziyet : durum, hâl

        [/TD]
        [/TR]
        [/TABLE]

        MESNEVİ-İ NURİYE DERSLERİ 3.2.LEM’ALAR(DEVAMI)
        [TABLE]
        [TR]
        [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Evet, Sultan-ı Ezelînin memurları vardır, ama icraatçıları değillerdir ki, saltanat ve rububiyetinde ortak olsunlar. Ancak o memurların vazifesi dellâllıktır ki, kudretin icraatını ilân ediyorlar. Veya o memurlar, nâzır müşahitlerdir ki, gördükleri evâmir-i tekviniyeye karşı yaptıkları itaat ve inkıyad ile istidatlarına göre bir nevi ibadet yapmış olurlar. Demek esbab, ancak ve ancak kudretin izzetini, rububiyetin haşmetini izhar için vaz edilmiş birtakım vasıtalardır. Yoksa, kudretin acz ve ihtiyacı için muavenet eden yardımcı değillerdir. Beşer sultanlarının memurları ise, sultanların ihtiyaç ve aczlerini def için tayinlerine zaruret hasıl olan yardımcı ve ortaklarıdır. Binaenaleyh, Allah’ın memurlarıyla insanın memurları arasında münasebet yoktur. Yalnız gafil ve cahil olanlar hâdiselerde ve vukuattaki hikmetleri, güzellikleri göremediklerinden, Cenâb-ı Haktan şekva ve şikâyetlere başlarlar. İşte o şekva ve şikâyetlerin hedefini değiştirmek için esbab vaz edilmiştir. Çünkü, kusur onlardan çıkıyor, onların kabiliyetsizliğinden ileri geliyor. Bu sırra bir misal-i lâtif sûretinde bir temsil-i mânevî rivayet ediliyor ki:
        Hazret-i Azrail Aleyhisselâm, Cenâb-ı Hakka demiş ki:
        “Kabz-ı ervah vazifesinde Senin ibâdın benden şekva edecekler. Benden küsecekler.”

        Cenâb-ı Hak, lisan-ı hikmetle ona demiş ki:
        “Seninle ibâdımın ortasında musibetler, hastalıklar perdesini bırakacağım. Tâ şekvaları onlara gidip sana küsmesinler.”
        Evet, nasıl ki hastalıklar perdedir, ecelde tevehhüm olunan fenalıklara mercidirler. Ve kabz-ı ervahta hakikî olarak hikmet ve güzellik, Hazret-i Azrail Aleyhisselâm’ın vazifesine mütealliktir. Öyle de, Hazret-i Azrail Aleyhisselâm da bir perdedir. Kabz-ı ervahta zahiren merhametsiz görünen ve rahmetin kemâline münasip düşmeyen bazı hâlâta merci olmak için o memuriyete bir nâzır ve kudret-i İlâhiyyeye bir perdedir.
        Evet, izzet ve azamet ister ki, esbab perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında. Tevhid ve celâl ister ki, esbab ellerini çeksinler tesir-i hakikîden.

        [/TD]
        [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
        acz : acizlik, güçsüzlük
        azamet : büyüklük, yücelik
        beşer : insanlık
        binaenaleyh : bundan dolayı
        celâl : azamet, haşmet
        def : uzaklaştırma

        dellâl : ilân edici; duyuran
        ecel : ölüm vakti
        esbab : sebebler
        evâmir-i tekviniye : Cenâb-ı Hakkın yaratmaya yönelik emirleri ve ka-nunları
        fenalık : kötülük, şer
        gafil : Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranan
        hâlât : durumlar, haller
        hasıl olan : meydana gelen
        haşmet : büyüklük, görkem
        hikmet : bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olma
        ibâd : kullar

        icraat : faaliyet, uygulamalar
        inkıyad : boyun eğme
        istidat : yetenek; temel özellikler
        izhar : göstermek, açığa vurmak
        izzet : değer, itibar, şeref, yücelik, üstünlük
        kabz-ı ervah : ruhları teslim alma
        kemâl : olgunluk, mükemmellik
        kudret : Allah’ın bütün varlığı kuşa-tan güç ve iktidarı
        kudret-i İlâhiye : Allah’ın sonsuz güç ve iktidarı
        lisan-ı hikmet : hikmet dili
        memuriyet : memurluk
        merci : kaynak, başvurulacak yer
        misal-i lâtif : güzel ve hoş bir örnek
        muavenet eden : yardım eden
        münasebet : alâka, ilgi
        münasip : uygun

        müşahit : şahit olan
        müteallik
        : alâkalı, ilgili
        nazar : bakış, görüş, düşünce
        nâzır : bakan, gözlemci
        nev : çeşit, tür
        perdedar-ı dest-i kudret : kudret elinin perdecisi; sebepler
        rahmet : İlâhî şefkat ve merhamet
        rivayet : bir sözü nakletme
        rububiyet : Rablık; Allah’ın her bir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması

        saltanat : egemenlik, hâkimiyet, sultanlık
        sultan : hükümdâr, yönetici
        Sultan-ı Ezelî : hüküm ve saltanatının başlangıcı olmayan ve bütün zamanlara hükmeden Allah
        sûretinde : şeklinde, biçiminde
        şekva : şikayet
        tayin : belirleme, belirli kılma
        temsil-i mânevî : mânevi örnek, benzetme
        tesir-i hakikî : gerçek tesir sahibi
        tevehhüm olunan : sanılan
        tevhid : Allah’ın birliği
        vaz edilmek : konulmak, yerleştiril-mek
        vukuat : meydana gelen olaylar
        zahiren : dış görünüş itibariyle


        [/TD]
        [/TR]
        [/TABLE]


      2 yazı görüntüleniyor - 1 ile 2 arası (toplam 2)
      • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.