• Bu konu 0 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
2 yazı görüntüleniyor - 1 ile 2 arası (toplam 2)
  • Yazar
    Yazılar
  • #674712
    Anonim

      [TABLE]
      [TR]
      [TD=”width: 100%, colspan: 6″]

      [FONT=&quot]Görerek[/FONT][FONT=&quot] [/FONT][FONT=&quot]iman[/FONT]

      [/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD=”width: 100%, colspan: 6″][/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD=”width: 100%, colspan: 6″]
      [FONT=&quot]Sual:[/FONT][FONT=&quot] Eğitimci bir arkadaş, (Görerek inanmak, iman olmaz) dedi. Bir öğrenci de, (Mucize ve keramet görerek iman eden kimse, görerek iman etmiş olmuyor mu? Mesela Peygamber efendimizin mucizelerini veya Abdülkadir Geylani hazretlerinin menkıbesindeki papazın Cenneti ve Cehennemi görüp inanması görerek iman değil mi?) dedi. Hangisinin sözü doğrudur?[/FONT]
      [FONT=&quot]CEVAP[/FONT]
      [FONT=&quot]Eğitimci arkadaşın söylediği doğrudur. Görerek inanmak iman değildir. Gördüğünü tasdik etmek olur. Bekara suresinin başında, salihler övülürken, (Onlar gayba inanırlar) buyuruluyor. Gayba inanmak esastır. Bir insanı Cennete, Cehenneme götürseler, o da gördüğü için inansa, iman etmiş olmaz. Gördüğünü söylemek olur. Onu herkes yapar. Marifet, görmeden iman etmektir. Şeytan da[/FONT][FONT=&quot], Cenneti gördü ve Cennetin olduğunu söylemesi, iman sahibi olduğunu göstermez.[/FONT]
      [FONT=&quot]Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri buyuruyor ki:[/FONT]
      [FONT=&quot]İman, Muhammed aleyhisselamın, Peygamber olarak bildirdiği şeyleri, akla, tecrübeye ve felsefeye danışmaksızın, inanıp tasdik etmektir. Akla uygun olduğu için tasdik ederse, aklı tasdik etmiş olur, Resulü tasdik etmiş olmaz. Yahut Resulle aklı birlikte tasdik etmiş olur ki, o zaman Peygambere itimat tam olmaz. İtimat tam olmayınca, iman olmaz. Çünkü iman parçalanamaz. (S. Ebediyye)[/FONT]
      [FONT=&quot]İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:[/FONT]
      [FONT=&quot]Akıl, kuruntu, ha[/FONT][FONT=&quot]yâl Allah’a yaklaşamaz. Hiçbir şeye benzemeyen ve akılla anlaşılamayan yaratıcıya, gayb yoluyla inanmaktan başka çare yoktur, çünkü görerek, düşünerek anlamaya kalkışmak, iman olmaz. Kendi yaptığına inanmak olur ki, bu da iman değildir. (2/9)[/FONT]
      [FONT=&quot]Bir kimse, gayba inandıktan sonra, Cenneti, Cehennemi ve melekleri görse, imanı daha çok kuvvetlenmiş olur. Mucize ve kerametler de, imanın kuvvetlenmesine sebep olur. Yine İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:[/FONT]
      [FONT=&quot]Eshab-ı kiram, Resulullah’ı, vahyi ve mucizeleri gördükleri, melekle birlikte bulundukları için onların imanları görerek inanmak oldu. Bu üstünlükler, diğer bütün üstünlüklerin temelidir. Eshab-ı kiramdan başkası bu üstünlüklere kavuşamadı. (1/120)[/FONT]
      [FONT=&quot]Mucizeye de inanmayan çok kimse oldu. Peygamber efendimizin bin kadar mucizesi görüldüğü hâlde, sihir dediler inanmadılar. Musa aleyhisselamın mucizesine Firavun ve adamları inanmadı.[/FONT]
      [FONT=&quot]Kerametlere de inanmayan çok kimse oldu. Kerameti görmek görerek iman değildir. Abdülkadir Geylani hazretlerinin kolunun içinde Cennetin ve Cehennemin görülmesi iman etmeyi gerektirmez. Sihir derler, büyü derler, inanmayan çıkar. Kimi hiçbir şey görmeden inanır, kimi de görünce imanı daha kuvvetlenir. Mucize ve keramet iman etmeyi kolaylaştırır, ama (Kesin olarak iman etmeyi gerektirir) denmez.[/FONT]

      [FONT=&quot]Vatanı aslinin değişmesi[/FONT]
      [FONT=&quot]Sual: [/FONT][FONT=&quot]Ankara’da doğdum, Eskişehir’de nikâhım, Bursa’da düğünüm oldu. Bolu’da zifaf oldu. Şimdi İstanbul’da ikamet ediyorum. Bir ay sonra temelli İzmir’e yerleşeceğim. Benim vatan-ı aslim neresidir?[/FONT]
      [FONT=&quot]CEVAP[/FONT]
      [FONT=&quot]Herkesin vatan-ı aslisi doğduğu yerdir. Evlenince, doğduğu yer vatan-ı asli olmaktan çıkar. İzmir’e yerleşene kadar vatan-ı asliniz Bolu’dur. Yerleşince vatan-ı asliniz İzmir olur.[/FONT]

      [FONT=&quot]Salih ana baba hakkı[/FONT]
      [FONT=&quot]Sual: [/FONT][FONT=&quot]Ana baba hakkı neden önemlidir?[/FONT]
      [FONT=&quot]CEVAP[/FONT]
      [FONT=&quot]Fâsık, sapık veya kâfir ana babanın, ana babalık hakkı olmaz, normal hizmet etme[/FONT][FONT=&quot], [/FONT][FONT=&quot]onları büyütme hakkı olur. Salih ana babanın ana babalık hakkı vardır. Salih ana babayı razı eden, Allahü teâlâyı razı eder. Allahü teâlânın rızası, salih ana babanın rızasındadır. Çünkü doğru imanımızı ilk olarak, salih ana babamızdan öğrendik. Onlar ilk mürşidimizdir. Onun için, salih ana babanın hakkı çok büyüktür.[/FONT]
      [/TD]
      [/TR]
      [/TABLE]

      #800177
      Anonim

        MESNEVİ-İ NURİYE DERSLERİ 4.4.REŞHALAR(DEVAMI)
        ÜÇÜNCÜ REŞHA
        [TABLE]
        [TR]
        [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Arkadaş! O zât (a.s.m.), delâil-i âfâkiye denilen haricî delillerle musaddak olduğu gibi, delâil-i enfüsiye denilen zâtında ve nefsinde sabit delil ve işaretlerle dahi musaddaktır. Çünkü o zât şems gibidir; zâtını, zâtıyla ziyalandırarak gösterir. Meselâ, bütün ahlâk-ı hamîdenin en yüksekleri o zâtta içtimâ etmiş olduğuna bütün âlem şehadet ediyor. Ve keza, en nezih hasletleri ve huyları ve en yüksek seciyeleri câmi bir şahsiyet-i mâneviye sahibi olduğuna icmâ vardır. Ve keza, o zâtın en yüksek derecede bulunan zühd ve takvâ ve ubudiyeti, şehadetleriyle mâlik olduğu kuvvet-i imaniyeyle musaddaktır. Ve keza, siyer-i nebeviyenin şehadetiyle derece-i vüsûku ve kemâl-i ciddiyet ve metaneti ve bütün işlerinde ve harekâtında kuvvet-i emniyeti, hakka mütemessik ve hakikate sâlik olduğunu tasdik eden kat’î delillerdir. Evet, yaprakların yeşilliği, çiçeklerin tarâvet ve güzelliği ve semerelerin tazeliği, ağacın canlı, hayatlı, hayy olduğuna sadık şahittirler.

        DÖRDÜNCÜ REŞHA:
        Arkadaş! Tûl-i zaman ve bu’d-i mekânın muhâkemat ı akliyede tesiri çoktur. Maahaza, 1 لَيْسَ الْخَبَرُ كَالْعَيَانِ düsturuna ittibâen, şu zaman ve muhitin hayalâtından çıkarak tayy-ı zaman ve mekânla, hayalen Ceziretü’l-Araba gidelim ve Medine-i Münevverede nurânî ve yüksek minber-i saadetine çıkmış, nev-i beşere hitaben irşadatta bulunan o zât-ı muallâyı bizzat görüp sözlerini dinlemeliyiz.

        İşte, hayalen oraya gittik. Bak, harika bir surette hüsn-ü suret ile hüsn-ü sîreti cem eden o mürşid-i umumî, o hatîb-i kudsî, cevâhir dolu bir kitab-ı mu’cizülbeyan eline alarak, bütün insanlara mele-i âlâdan nâzil olan bir hutbe-i ezeliyeyi okuyor. Ve bütün benî Âdemi ve cinleri ve mevcudatı dinletiyor. Evet, pek büyük bir emirden haber veriyor. Hilkat-i âlemin acip muammâsını açıyor. Kâinatın sırr-ı hikmetine dair tılsımı açıyor. Felsefe ve fenn-i hikmetin, nev-i beşere, “Siz kimlersiniz? Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz?” diye irad ettiği akılları acz ve hayrette bırakan üç suale cevap veriyor.
        Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
        1 : Haber, gözle görmeye benzemez, ikisi aynı şey değildir.

        [/TD]
        [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] [h=2]Lügatler : [/h] acip : hayret verici, şaşırtıcı
        ahlâk-ı hamîde : büyük övgülere lâyık olan güzel ahlâk
        âlem : dünya
        benî Âdem : Âdemoğulları; insanlık
        bizzat : doğrudan, aracısız olarak
        bu’d-i mekân : mekânın uzaklığı

        câmi : kapsamlı
        cem eden : toplayan, bir araya getiren
        cevâhir : her birisi paha biçilmez değer taşıyan mücevherler

        delâil-i âfâkiye : dış âlemde bulunan maddî deliller
        delâil-i enfüsiye : dahilî deliller; bir insanın doğrudan kendisinde bulunan deliller
        derece-i vüsûk : güvenilirlik derecesi
        düstur : kâide, kural
        fenn-i hikmet : varlıklardaki hikmetleri araştıran ilim, felsefe
        hak : doğru gerçek
        hakikat : doğru gerçek
        harekât : hareketler, davranışlar

        haricî : dışa ait
        haslet : huy, özellik
        hatib-i kudsî : insanlara hak ve hakikatleri anlatan kutsal hatip
        hayalât : hayaller
        hayalen : hayal ederek
        hayy : diri, canlı
        hilkat-i âlem : varlıklar âleminin yaratılışı
        hitaben : hitap ederek, seslenerek
        hutbe-i ezeliye : ezelî hutbe; Ezelî olan Allah’ın insanlara ve cinlere bir hutbesi olan Kur’ân
        hüsn-ü sîret : ahlâk ve sıfat güzelliği
        hüsn-ü suret : dış görünüş güzelliği

        icmâ : görüş birliği
        içtimâ etmek : toplamak
        irşadat : irşadlar; doğru yolu gösteren nasihat ve emirler
        ittibâen : tâbi olarak
        kâinat : evren
        kat’î : kesin bir şekilde
        kemâl-i ciddiyet : tam bir ciddiyet
        keza : aynı, aynı biçimde
        kitab-ı mu’cizülbeyan : açıklama ve izahları mu’cize olan kitap
        kuvvet-i emniyet : güven verme özelliği
        maahaza : bununla beraber, bununla birlikte
        mâlik : sahip
        mele-i âlâ : en yüce ve yüksek meclis
        metanet : sağlamlık, kararlılık
        mevcudat : varlıklar
        minber-i saadet : Hz. Peygamber’in (a.s.m.) saadet kaynağı olan yüce makâmı
        muammâ : anlaşılması zor olan sır
        muhâkemat-ı akliye : akıl yürütmeler, değerlendirmeler
        muhit : çevre, etraf
        musaddak : doğrulanmış, onaylanmış
        mürşid-i umumî : bütün insanlığı irşad edip doğru yolu gösteren
        mütemessik : sıkı sıkıya yapışan; bağlanan
        nâzil olan : inen, indirilen

        nefs : kişinin kendisi
        nev-i beşer : insanlık

        nezih : temiz, hoş
        nurânî : nurlu, etrafına nur saçan
        reşha : “sızıntı” mânâsını taşıyan başlıklardan her birisi
        sadık : doğru
        sâlik : bir yola giren, bir yolda gitmek

        seciye : huy, karakter
        semere : meyve
        sırr-ı hikmeti : gayelerinin esprisi
        siyer-i nebeviye : Peygamberimizin hayatı
        suret : biçim, şekil

        şahsiyet-i mâneviye : mânevî şahsiyet
        şehadet : şahitlik, tanıklık

        şems : Güneş
        takvâ : Allah’ın emirlerini tutup, günahlardan sakınma
        tarâvet : tazelik
        tayy-ı zaman ve mekân : zaman ve mekân sınırlarını ortadan kaldırma
        tılsım : sır, gizli gerçek
        tûl-i zaman : uzun zaman dilimi
        ubudiyet : kulluk

        zât : kişi; Hz. Muhammed (a.s.m.)
        zâtı : kişinin kendisinde
        zât-ı muallâ : yüce zât

        ziyalandırmak : aydınlatmak, parlatmak
        zühd : Allah korkusuyla günahlardan kaçınıp kendini ibadete verme

        [/TD]
        [/TR]
        [/TABLE]

      2 yazı görüntüleniyor - 1 ile 2 arası (toplam 2)
      • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.