• Bu konu 1 yanıt içerir, 1 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
  • Yazar
    Yazılar
  • #676305
    Anonim

      [TABLE=”width: 856″]
      [TR]
      [TD]

      422995_300527983334050_114926201894230_749215_714083522_n.jpg


      Süâl: Avâm, araşdırma ve incelemeden men’ edilirse, delîli bilmez.
      Delîli bilmeyen delâlet olunanı tanımada câhil kalır.

      Hâlbuki Allahü teâlâ bütün kullarına:

      1– Kendisini tanımalarını, Ona îmân edip, varlığını tasdîk etmeği,

      2– Başkasına benzetme ve sonradan yaratılma alâmetlerinden
      münezzeh kılmağı,

      3– Vahdâniyyetini, bir olduğunu bilmeği,

      4– İlm, kudret, istediğini yapmak gibi sıfatlarını bilmeği emr buyurmuşdur.
      O hâlde delîlleri bilmek zarûrî değil, matlûbdur, ya’nî istenilir.

      Her ilm matlûbdur.

      İlm ancak delîllerin ağı ile delîlleri incelemekle, matlûba delâlet
      etdiği vechi anlamakla ve netîcenin nasıl olacağını düşünmekle ele
      geçirilir.

      Bu da ancak, delîllerin şartlarını, mukaddimelerin nasıl tertîb edildiğini ve netîcelerin nasıl elde edildiğini bilmekle temâm olur.

      Bu da yavaş yavaş insanı aklî ilmlerde dikkatli incelemeğe, kelâm ilmini öğrenmeğe ve araşdırmağı temâmlamağa götürür.

      Avâm üzerine vâcib olan, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” getirdiklerini
      tasdîk etmekdir. Bu tasdîki zarûrî değildir. Çünki Peygamber diğer insanlar gibi bir insandır.

      Onu yalancı Peygamberlik iddiâsında bulunanlardan
      ayıracak delîl lâzımdır. O da ancak mu’cizeyi çok dikkatli incelemekle,
      mu’cizenin hakîkatini ve şartlarını bilmek ve diğer Peygamberlerin Peygamberlik
      delîllerini incelemekle mümkindir.

      Bu da kelâm ilminin özüdür.

      Cevâb: Halk üzerine vâcib olan,yukarıda sayılan şeylere îmân etmekdir.

      Îmân da onda hiç tereddüd olmayacak ve sâhibinin hatâya düşme
      ihtimâlini akla getirmeyecek şeklde kat’î olarak tasdîk etmekden
      ibâretdir.

      Bu kat’î tasdîk, altı mertebede hâsıl olur.

      1. Tasdîkin en yüksek mertebesidir:

      Derece derece, kelime kelime usûlü ve mukaddimeleri yazılı olan en
      sağlam ve şartlarına uygun delîller ile, şübhe ve tereddüde ve hiç bir ihtimâle
      yer bırakmayacak şeklde elde edilir.

      Bu da istenilenin en sonudur.

      Tasdîkde bu mertebeye erişmiş her asrda ancak bir iki kişiye rastlanır.
      Ba’zan de hiç bulunmaz. Eğer kurtuluş bu derece ma’rifetle sınırlandırılsaydı,
      kurtulma imkânı azalır ve kurtulanlar az olurdu.

      2. Vehme götüren, takdîrî delîlleri ile hâsıl olan tasdîk:

      Büyük âlimler arasında meşhûr, inkârı çirkin, insanların onlar hakkında münâkaşa etmekden nefret etdikleri bir takım husûslara dayalı vehmî, takdîri delîllerle hâsıl olur.

      Bu cins delîller, ba’zı kimselerde, ba’zı husûslarda,
      hilâfına imkân verdirmeyen kat’î bir tasdîk hâsıl eder.

      3. Hitâbet delîlleri ile hâsıl olan tasdîk:

      Cem’iyyetde cereyân eden muhâvere, münâzara ve ilmî konuşmalarda
      ileri sürülen delîller ve isbâtlardan hâsıl olur. Bu da açık fikrli ve anlayışlı insanların çoğunda tasdîki ifâde eder.

      İçi teassub ile dolu olan, delîllerin
      îcâb etdirdiği şeylerin aksine tam inanmış olanlar, delîl ve isbâtları
      lâyıkı ile ta’kîb edemiyenler, aksi tezi savunanların sözlerine kapılarak
      şübhe ve tereddüde düşenler, mücâdelecilerin sözlerinin te’sîri ile hayretde
      kalanlar, bu konuşmalardan istifâde edemezler.

      Kur’ân-ı kerîmin ekserî
      delîlleri bu cinsdendir, ya’nî hitâbî delîllerdir.

      Tasdîkini gerekdiren açık delîllerden biri, bir yerin iki idârecisi olursa,
      düzen bozulur sözüdür. Nitekim Enbiyâ sûresi, yirmiikinci âyet-i kerîmesinde
      meâlen, (Eğer yerde ve gökde Allahdan başka ilâhlar bulunsaydı, yer
      ve gök [bunların nizâmı] kesinlikle bozulup gitmişdi)
      buyurulmuşdur.

      şimdi, kafası mücâdelecilerin tartışmaları ile karışmamış, fıtratı
      aynen kalmış her kalb sâhibi, bu delîl ile hemen Allahü teâlânın birliğini
      kat’î şeklde tasdîk eder. Fakat bir mücâdelecinin ona, “âlemi, iki ilâhın uyuşarak,
      aralarında ihtilâf olmadan idâre etmeleri mümkindir” diyerek, karşı
      sındakine bu kadarını işitdirmesi, onun tasdîkini bulandırır.

      Sonra bu
      mes’elenin çözülmesi ve zihninden çıkarıp atması zorlaşır. şek ve şübhe
      onu kaplar, bunu üzerinden atmak zor olur.

      Çok açık bilinmekdedir ki, yaratmağa kâdir olan, iâdeye, ya’nî öldükden
      sonra diriltmeğe dahâ da kâdirdir.

      Nitekim Yasîn sûresi, yetmişdokuzuncu
      âyet-i kerîmesinde meâlen, (De ki, onları ilk def’a yaratmış
      olan diriltir)
      buyurulmuşdur.

      Bunu işiten her zekî veyâ gabî olan avâm,
      hemen tasdîke koşar ve der ki:

      Evet, diriltmek, yaratmakdan dahâ zor değildir, hattâ dahâ kolaydır.

      [Böylece Allahü teâlânın, öldürdükden sonra dirilteceğini tasdîk etmiş olur.]

      Fakat onun, cevâb vermekde zorluk çekeceği bir süâl karşısında zihni karışıp tasdîki sarsılabilir.

      Tasdîki ifâde eden, her şeyi içine alan tam ve kat’î delîl, artık süâle
      mahal kalmayıncaya kadar bu mevzu’ ile alâkalı bütün süâl ve cevâbların temâmlandığı zemândaki delîldir.

      Tasdîk bundan önce hâsıl olur.

      4. İşitmekle hâsıl olan tasdîk:

      Halkın çok medh etmesi sebebi ile doğruluğuna inandığı, hüsn-i i’tikâd
      edilen kimseden işitmekle hâsıl olan tasdîkdir.

      Çünki herkes, doğruluğuna inandığı babasına, üstâdına veyâ fazîleti ile şöhret bulmuş bir zâta tam inanır, i’timâd eder.

      Bunlardan birinin, bir kimsenin ölmesi, bir gâib
      kimsenin gelmesi gibi, verdiği habere hiç araşdırmadan inanıp tasdîk
      eder. Kalbinde tasdîkden başka hiç bir şeye yer yokdur.

      Bu tasdîkde dayanağı,
      haberi verene hüsn-i i’tikâdıdır. Doğruluk, vera’ ve takvâ ile tecribe
      edilmiş birisi, Ebû Bekr “radıyallahü anh” gibidir.

      Ebû Bekr “radıyallahü
      anh”, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve selle” şöyle buyurdu dediğin-
      de, ona niceleri kat’î şeklde inanır, dediğini mutlaka kabûl eder. Bunda,
      hüsn-i i’tikâdından başka dayanağı yokdur.

      Bunun gibi sıdk, takvâ ve vera’
      ile meşhûr olan zât, bir âmîye, ya’nî avâmdan birisine,

      “Bil ki, âlemin
      yaratıcısı birdir. O âlim ve kâdirdir.
      Muhammed aleyhisselâmı Peygamber
      olarak göndermişdir”

      dediğinde, hemen o âmî, hiç şübhe etmeden
      inanır. Çocukların, babalarına ve hocalarına i’tikâdları da böyledir.

      Onlardan
      i’tikâd edilecek şeyleri işitdiklerinde, hiç bir huccet ve delîle lüzûm
      kalmadan tasdîk edip, bu inançlarını devâm etdirirler.

      5. İhtimâl ve karînelere dayanan tasdîk:

      İnsan bir şeyi, karîne ve işâreti ile birlikde duyduğunda, o haberin
      doğruluğuna kalbin inanmasından hâsıl olan tasdîkdir.

      Bu haber muhakkık, araşdırıcı âlimlerce kat’î bir kanâ’at hâsıl etmez.

      Ama avâmın kalbinde
      sağlam bir i’tikâd bırakır. Meselâ avâmdan biri vâlînin hastalığını tevâtür
      ile ya’nî bir çok kimseden duydukdan birkaç gün sonra vâlînin konağı
      ndan bağırma ve ağlaşmalar duysa, o sırada vâlînin hizmetcilerinden
      biri, vâlînin öldüğünü haber verse, avâmdan olan buna hemen kat’î sûretde
      inanır ve tedbîrini ona göre alır.

      Hizmetcinin yanlış işitmiş olacağını veyâ feryâd ve figânın hastanın bayılmasından veyâ hastalığının şiddetinden
      veyâ başka sebeblerden olabileceğini aslâ hâtırına getirmez.

      Vâlînin
      öldüğüne kalbinde sağlam bir inanç hâsıl olur.

      Nice a’râbî, kaba tabî’atlı bedevîler, Resûlullahın “sallallahü aleyhi
      ve sellem” güler yüzüne, tatlı sözüne, latîf şemâiline ve güzel ahlâkına bakıp, derhâl îmân etmişlerdir.

      Hiç şübhe karışdırmadan kesin olarak
      tasdîk etmişlerdir. Peygamberliğini isbât eden bir mu’cize ve mu’cizeye
      delâlet eden bir delîl istememişlerdir.

      6. Arzû ve tabî’atine uyan haberlere dayanan tasdîk:

      Bir kimse tabî’atine ve ahlâkına uyan bir söz duyduğunda, hemen
      onu tasdîk etmesidir.

      Bu tasdîki, sâdece haberin tabî’atine muvâfık geldiği içindir.

      Sözü söyleyene hüsn-i i’tikâdı olduğundan veyâ haberin
      doğruluğuna şâhid olacak bir karîne ve işâret bulunduğundan değildir.
      Sırf tabî’atine, arzûsuna uygun olmasındandır.

      Meselâ, düşmanı olduğu
      birisinin ölmesini, öldürülmesini ve işinden çıkarılmasını şiddetle arzû eden
      bir kimse, bunlardan birisine âid bir haber duyduğunda, çok az da olsa
      hiç bir tepki göstermeden hemen tasdîk eder ve git gide bu, o kimsede
      kat’î bir inanç hâlini alır.

      Eğer böyle bir haber, bir dostu hakkında olsa veyâ
      arzû ve isteğine muhâlif olsaydı, duraklar, inanmak istemez, temâmiyle
      red ve inkâr ederdi.

      Bu tasdîk, tasdîklerin en za’îfi, en aşağı derecesidir.
      Çünki öncekiler bir delîle dayanmakda, za’îf de olsa, bir karîneye veyâ
      haber veren hakkında hüsn-i i’tikâda, iyi inanca veyâ buna benzer delîllere
      istinâd etmekdedirler.

      Bunlar sâdece avâmın, haklarında delîl
      mu’âmelesi yapdıkları, delîl zan etdikleri emâreler, belirti ve işâretlerdir.
      Tasdîkin mertebeleri böylece anlaşıldıkdan sonra bilinmelidir ki, avâmı
      n îmânı bu sayılan sebeblere dayanmakdadır.

      Onlar hakkında bu sebeblerin
      en yüksek derecelisi, Kur’ân-ı kerîmin delîlleri ve kalbi tasdîk etmeğe
      götüren benzeri delîllerdir.

      Bir âmînin [avâmdan birinin] Kur’ân-ı kerîmin delîllerinden
      ileriye geçirilmemesi ve içindeki, kalbleri teskîn eden, avâmı
      tasdîk ve itmi’nâna çeken açık ma’nâlı âyet-i kerîmelerden uzaklaşdırılmaması
      lâzımdır. Bunların ötesindekiler, avâmın anlayamayacağı delîllerdir.

      İnsanların çoğu çocuk iken îmân etmekdedirler.

      Bunların tasdîklerinin sebebi, babalarını ve hocalarını taklîd etmekdir.

      Bunlara iyi zanda bulundukları,
      onları dahâ çok medh-ü senâ etdikleri ve başkalarının da onları
      övdükleri içindir. Bunlara muhâlif olanları şiddetle red ederler.

      Onlara
      kendileri gibi inanmıyanların çeşidli belâ ve musîbetlere uğradıklarını bildiren
      hikâyeler nakl ederler. Meselâ filan yehûdî kabrinde köpek şekline
      çevrilmiş ve falan râfizî domuz şekline girmiş gibi sözler nakl ederler.

      Bu gibi hikâyeler, rü’yâlar ve hâller, çocukların rûhlarında, bunlardan
      nefret, zıddına da meyl hâsıl eder. Hattâ kalblerinden bütün şübheleri
      söküp çıkarır.

      Çocuklukda öğrenilen, taş üstüne kazılan yazı gibidir.

      Çocuk bu inançla büyür.

      Rûhunda kuvvet bulur. Bülûğa erişdiği zemân bu kat’î inanç
      onda devâm eder ve içinde hiç bir şübhe karışmamış sağlam bir tasdîke
      varır.

      Hıristiyan, yehûdî, mecûsî ve müslimân çocuklarının hepsi, hak
      olsun, bâtıl olsun, kat’î olarak babalarının inanç ve i’tikâdları üzere yetişirler.
      Onları parça parça etseler de aslâ i’tikâdlarından dönmezler.

      Hakîkî olsun, şeklî olsun, inançlarının aleyhine hiç bir delîli kabûl etmezler.

      İslâmiyyeti bilmeyen müşrik köle ve câriyeler müslimânların esâretine
      düşdüklerinde, müslimânlarla bir müddet berâber kalınca, müslimânların
      islâmiyyete sıkı bağlılıklarını gördüklerinde, onlarla berâber islâmiyyete
      meyl edip, onların i’tikâdı gibi inanıp ve onların ahlâkı ile ahlâklanırlar.

      Bunların hepsi sâdece taklîd ve tâbi’ oldukları kimselere benzemenin
      netîcesidir. Zîrâ teşbîh, insan tabî’atinin yaratılışında vardır.

      Bilhâssa

      çocuklarda ve gençlerde dahâ fazladır.

      Böylece anlaşılmakdadır ki, kesin tasdîk araşdırmağa ve delîller aramağa bağlı değildir.

      İlcamlul Avam An İlm’il Kelam

      [/TD]
      [TD=”align: center”][/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TH][/TH]
      [/TR]
      [/TABLE]

    1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
    • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.