- Bu konu 13 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
17 Şubat 2012: 19:24 #676313
Anonim
Şemme
Hidayet-i Kur’âniyyenin nesîminden

اَلْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ عَلٰى رَحْمَتِهِ عَلَى الْعَالَمِينَ بِرِسَالَةِ سَيِّدِ الْمُرسَلِينَ مُحَمَّدٍ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَعَلٰۤى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ
1
İ’lem eyyühe’l-aziz! Şu âlem, görünen ve görünmeyen bütün tabakat ve envâiyle Lâ ilâhe illâ Hû diye tevhidi ilân ediyor. Çünkü aralarındaki tesanüt böyle iktizâ ediyor.
Ve o tabakat ile envâ, bütün erkânıyla Lâ rabbe illâ Hû diye ilân-ı şehadet ediyor. Çünkü aralarındaki müşabehet böyle istiyor.
Ve o erkân bütün âzâsıyla Lâ mâlike illâ Hû diye şehadetlerini ilân ediyorlar. Çünkü aralarındaki temâsül böyle iktizâ eder.
Ve o âzâ, bütün eczâsıyla Lâ müdebbire illâ Hû diye şehadet eder. Çünkü aralarında teâvün ve tedahül vardır.
Ve o eczâ, bütün cüz’iyatıyla Lâ mürebbiye illâ Hû diye olan şehadetini ilân eder. Çünkü, aralarındaki tevâfuk, kalemin bir olduğuna delâlet ediyor.
[NOT]
Dipnot-1 Peygamberlerin Efendisi Muhammed’in risaletini âlemlere rahmet kılan Âlemlerin Rabbine hamd olsun. Allah, ona ve bütün âl ve ashabına rahmet etsin.[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Lâ ilâhe illâ hû: Allah’tan başka ilâh yoktur[/TD]
[TD]Lâ müdebbire illâ Hû: idare eden, ilmiyle her şeyin sonunu görüp ona göre hikmetle iş yapan Allah’tan başka ilâh yoktur[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Lâ mürebbiye illâ Hû: terbiye edici olarak Allah’tan başka ilâh yoktur[/TD]
[TD]Rab: her bir varlığa muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cüz’iyat: fertler, kısımlar[/TD]
[TD]delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]eczâ: bütünü oluşturan parçalar[/TD]
[TD]envâ: çeşitler, türler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]erkân: rükünler, temel unsurlar[/TD]
[TD]eyyühe’l-aziz: ey aziz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hamd: şükür ve övgülerini sunma[/TD]
[TD]hidayet-i Kur’âniyye: Kur’ân’ın hak ve doğru yola erdirmesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]i’lem: bil[/TD]
[TD]iktizâ etmek: gerektirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ilân-ı şehadet: şahitliğini ilân etmek[/TD]
[TD]lâ mâlike illâ Hû: her şeyin hakiki sahibi olan Allah’tan başka ilâh yoktur[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lâ rabbe illâ Hû: her bir varlığı terbiye edip idaresi ve tasarrufu altında bulunduran Allah’tan başka ilâh yoktur[/TD]
[TD]müşabehet: benzeyiş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nesîm: hoş ve hafif rüzgâr[/TD]
[TD]rahmet: İlâhî şefkat ve merhamet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]risalet: peygamberlik[/TD]
[TD]tabakat: tabakalar, katmanlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tedahül: iç içe olma[/TD]
[TD]temâsül: benzerlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tesanüt: dayanışma[/TD]
[TD]tevhid: Allah’ı bir olarak bilme ve ilân etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevâfuk: uygunluk, denk gelme[/TD]
[TD]teâvün: yardımlaşma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âl ve ashab: sülâle ve arkadaşlar[/TD]
[TD]âlem: dünya; evren, kâinat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âzâ: uzuvlar, organlar[/TD]
[TD]şehadet: şahitlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şemme: en küçük miktar; bir defacık koklama; Mesnevî-i Nûriye’de yer alan bir risale[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
17 Şubat 2012: 19:28 #802521Anonim
O cüz’iyat bütün hüceyratıyla Lâ mutasarrife fi’l-hakikati illâ Hû diye şehadet eder. Ve o hüceyrat bütün zerratıyla Lâ nâzime illâ Hû diye ilân-ı şehâdet eder. Çünkü, cevâhir-i fert arasındaki haytın bir olduğu böyle iktiza eder.Ve o zerrat bütün esîriyle Lâ ilâhe illâ Hû cevheresiyle ilân-ı tevhid eder. Çünkü, esîrin besâteti, sükûnu, intizam ile emr-i Hâlıka sür’at-i imtisali böyle iktizâ eder.
İ’lem eyyühe’l-aziz! Hiçbir insanın Cenâb-ı Hakka karşı hakk-ı itirazı yoktur. Ve şekvâ ve şikâyete de haddi yoktur. Çünkü, şikâyet eden ferdin hilâf-ı hevesini iktizâ eden, nizam-ı âlemde binlerce hikmet vardır. O ferdi irzâ etmekte, o bin hikmetin iğdâbı vardır. Bir ferdi razı etmek için bin hikmet fedâ edilemez.
وَلَوِ اتَّبَعَ الْحَقُّ اَهْوَاۤءَهُمْ لَفَسَدَتِ السَّمٰوَاتُ وَاْلاَرْضُ
1
Eğer her ferdin keyfine göre hareket edilirse, dünyanın nizam ve intizamı fesada gider.Ey müteşekkî! Sen nesin? Neye binaen itiraz ediyorsun? Cüz’î hevesini külliyat-ı kâinata mühendis mi yapıyorsun? Kokmuş olan zevkini nimetlerin derecelerine mikyas ve mizan mı yapıyorsun? Ne biliyorsun ki, nakmet olarak gördüğün şey belki ayn-ı nîmettir? Senin ne kıymetin var ki, sineğin kanadına müvâzi olmayan hevesini tatmin ve teskin için felek çarklarıyla hareketten teskin edilsin?
İ’lem eyyühe’l-aziz! Cesedin bir uzvundaki bir hüceyrede yapılan tasarruf, en evvel cesedi tasavvur etmeye mütevakkıftır. Çünkü, küllün nakışlarıyla, ahvâliyle cüz’ün çok alâka ve münasebetleri vardır. Öyleyse, cüzde tasarruf, Hâlık-ı Küllün emri altındadır.
[NOT]Dipnot-1 “Eğer hak onların keyiflerine tâbi olsaydı, gökler ve yer fesâda uğrardı.” Mü’minûn Sûresi, 23:71.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
[TD]Hâlık-ı Küll: herşeyi yaratan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Lâ ilâhe illâ Hû: Allah’tan başka ilâh yoktur[/TD]
[TD]Lâ mutasarrife fi’l-hakikati illâ Hû: mülkünde istediği gibi tasarruf eden O’ndan başka ilâh yoktur[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Lâ nâzime illâ Hû: bütün kâinat ve varlık âlemini bir fayda ve gayeye göre düzenleyen Allah’tan başka ilâh yoktur[/TD]
[TD]ahvâl: haller, vaziyetler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]besâtet: basitlik, sadelik[/TD]
[TD]binaen: dayanarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cevher: asıl, temel, öz[/TD]
[TD]cevâhir-i fert: tek başına olan cevherler; atomlar, zerreler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cüz: parça[/TD]
[TD]cüz’iyat: kısımlar, küçük bireyler şeyler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cüz’î: ferdî, bireysel[/TD]
[TD]emr-i Hâlık: herşeyi yaratan Allah’ın emri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esîr: atomların öz maddesi; uzayı dolduran ince madde[/TD]
[TD]evvel: önce[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]eyyühe’l-aziz: ey aziz[/TD]
[TD]felek: kader[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ferd: kişi, şahıs[/TD]
[TD]fesad: bozukluk, karışıklık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakk-ı itiraz: itiraz hakkı[/TD]
[TD]hayt: bağ, ip[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]heves: gelip geçici arzu ve istek[/TD]
[TD]hikmet: amaç, gaye[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hilâf-ı heves: nefsin arzu ve isteklerinin aksine[/TD]
[TD]hüceyrat: hücreler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iktiza etmek: gerektirme[/TD]
[TD]ilân-ı tevhid: herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu ilân etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ilân-ı şehâdet: şahitliğini ilân etmek[/TD]
[TD]intizam: düzen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]irzâ etmek: bir kimseyi râzı etme, hoşnut etme[/TD]
[TD]iğdâb: öfke, öfkelendirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]i’lem: bil[/TD]
[TD]küll: bütün, genel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]külliyat-ı kâinat: bütün evren[/TD]
[TD]kıymet: değer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mikyas: ölçek[/TD]
[TD]mizan: tartı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münasebet: bağlantı, ilişki[/TD]
[TD]mütevakkıf: bağlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müteşekkî: şikâyet eden; itiraz eden[/TD]
[TD]müvâzi: denk, eşit[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nakış: işleme, süsleme[/TD]
[TD]nikmet: azap, nimetin tersi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nizam: düzen[/TD]
[TD]nizam-ı âlem: âlemin düzeni[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sükûn: hareketsiz durma, sabit olma[/TD]
[TD]sür’at-i imtisal: hızlıca uymak, yerine getirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasarruf: dilediği gibi kullanma[/TD]
[TD]tasavvur etmek: düşünmek, hayal etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teskin: sakinleştirme, rahatlatma[/TD]
[TD]zerrat: zerreler, maddenin en küçük parçaları[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şehadet etmek: şahitlik etme[/TD]
[TD]şekvâ: şikayet[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
17 Şubat 2012: 19:31 #802522Anonim
İ’lem eyyühe’l-aziz! Hevâm, balık gibi küçük hayvanların yumurtalarını, haşerat ve nebatatın tohumlarını, pek büyük bir rahmetle, bir lûtufla, bir hikmetle hıfzeden Sâni-i Hakîmin hafîziyetine lâyık mıdır ki, âhirette semere veren ağaçlara çekirdek olacak a’mâlinizi hıfzetmesin, ihmal etsin? Halbuki, sen hâmil-i emânet, halife-i arzsın.Evet, herbir zîhayatta bulunan hıfzu’l-hayat hissi, vücudun ebedî bir bekaya ism-i Hayy, Hafîz, Bâki’nin tecellîsiyle incirar edeceğine delâlet eder.
İ’lem eyyühe’l-aziz! Bir incir tohumunu tavırdan tavıra hıfzeden, devirden devire himaye eden, inhilâlden vikaye eden ve o tohumda incir ağacının teşkilâtına lâzım olan esasları kemâl-i ihtimam ile muhafaza eden, elbette ve elbette, halife-i arz ünvanını alan nev-i beşerin â’mâlini ihmal etmez, hıfzeder.
İ’lem eyyühe’l-aziz! Lâfızların tebeddülüyle mânâ tebeddül etmez, bâki kalır. Kabuk parçalanır, lüb bâki ve sağlam kalır. Libası yırtılır, cesedi sağlam, bâki kalır. Ceset ölüp dağılırsa da ruh bâki kalır. Cisim ihtiyarlanırsa, enâniyet genç kalır. Çokluk, cemaat dağılır, amma vahid-i fert bâki kalır. Kesret bozulur, vahdet bâkidir. Madde kırılır, nur bâkidir. Binaenaleyh, ömrün bidâyetinden sonuna kadar devam eden mânâ, çok cesetleri tebeddül ve tavırdan tavıra intikal ve devirden devire yuvarlandığı halde vahdetini, bekasını muhafaza ettiği gibi, ölüm hendeğini de atlayarak sâlimen ebed yoluna devam edecektir. Maahaza, her vakit “Fenâya hazır ol” emrini intizar eden zail ve bekasız maddiyatta, şu hıfz ve muhafaza düsturu, beka ile çok münasebettar olan ruh ve mânâda da câridir.
İ’lem eyyühe’l-aziz! Ulûhiyetin azameti, izzeti, istiklâliyeti, herşeyin küçük
[TABLE]
[TR]
[TD]Bâki: devamlı, kalıcı, ölümsüz; kendi varlığı sonsuza kadar devam eden ve dilediği varlığa bekà veren, onları sonsuz ve kalıcı hale getiren Allah[/TD]
[TD]Hafîz: esirgeyen, koruyan, yarattıklarını koruyup gözeten Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sâni-i Hakîm: herşeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah[/TD]
[TD]azamet: büyüklük, yücelik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]a’mâl: ameller, işler[/TD]
[TD]beka: devamlılık ve kalıcılık, sonsuzluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bidâyet: başlangıç[/TD]
[TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cisim: beden[/TD]
[TD]câri: geçerli, yürürlükte[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek[/TD]
[TD]düstur: kural[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ebed: sonsuzluk[/TD]
[TD]ebedî: sonsuz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]enâniyet: benlik[/TD]
[TD]eyyühe’l-aziz: ey aziz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fenâ: göçüp gitme, ölümlü olma[/TD]
[TD]hafîziyet: Allah’ın herşeyi koruyup saklaması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]halife-i arz: yeryüzünde Allah’ın emirlerini yerine getirip O’nun namına tasarrufta bulunan ve varlıklar üzerinde O’nun adına egemen olan insan[/TD]
[TD]haşerat: zararlı hayvanlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hevâm: böcekler[/TD]
[TD]hikmet: amaç, gaye[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâmil-i emânet: emâneti taşıyan[/TD]
[TD]hıfz: koruma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hıfzetmek: saklamak, korumak[/TD]
[TD]hıfzulhayat: hayatı koruma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihmal etmek: önemsememek[/TD]
[TD]incirar etmek: sonuçlanmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inhilâl: bozulma, dağılma[/TD]
[TD]intikal: geçme, yer değiştirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]intizar eden: bekleyen[/TD]
[TD]ism-i Hayy: Cenâb-ı Hakk’ın gerçek hayat sahibi olduğunu ve her canlıya hayat verdiğini ifade eden ismi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istiklâliyet: bağımsızlık, birşeye bağlı olmayış[/TD]
[TD]izzet: değer, itibar, yücelik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]i’lem: bil[/TD]
[TD]kemâl-i ihtimam: son derece dikkat, özen ve titizlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kesret: çokluk[/TD]
[TD]libas: elbise[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lâfız: ifade, kelime[/TD]
[TD]lûtuf: iyilik, ihsan, bağış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lüb: öz, iç[/TD]
[TD]maahaza: bununla birlikte[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maddiyat: maddi şeyler[/TD]
[TD]muhafaza: saklama, koruma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münasebettar: alâkalı, ilgili[/TD]
[TD]nebatat: bitkiler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nev-i beşer: insanlar, insanlık türü[/TD]
[TD]rahmet: İlâhî şefkat ve merhamet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semere: meyve[/TD]
[TD]sâlimen: zarar görmeyerek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tebeddül: değişim[/TD]
[TD]tecellî: yansıma, görünme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teşkilât: meydana gelme, oluşma[/TD]
[TD]ulûhiyet: Cenab-ı Allah’ın ilâhlığı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vahdet: birlik, teklik[/TD]
[TD]vahid-i fert: bir, tek kişi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vikaye etmek: korumak[/TD]
[TD]vücud: varlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zeval: geçip gitme, sona erme[/TD]
[TD]zîhayat: canlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
17 Şubat 2012: 19:34 #802523Anonim
olsun, büyük olsun, yüksek olsun, alçak olsun taht-ı tasarrufunda bulunduğunu istiyor. Senin hissetin veya hakaretin, Onun tasarrufundan hariç kalmasına sebep olamaz. Çünkü senin Ondan bu’dun varsa da, Onun senden bu’du yoktur. Veya senin bir sıfatının hakareti, vücudunun hakaretini istilzam etmez. Veya mülk cihetinin mülevves olması, melekût cihetinin de mülevves olmasını iktiza etmez. Ve keza, Hâlıkın azameti, çirkin şeylerin, tasarrufundan çıkmasını istilzam etmez. Bilâkis, azamet-i hakikiye, icad hususunda infiradı, tasarruf cihetiyle de ihatayı iktiza eder.İ’lem eyyühe’l-aziz! Maddî olan birşey, kesafeti ne kadar fazla olursa o nisbette ince ve gizli şeyleri göremez ve onları idrakten kasırdır. Fakat nur ve nurânî şeyler, ne kadar nurâniyette terakki ederse, o nisbette ince ve gizli şeylere nüfuzu tam ve keskin olur. Ve keza, ne kadar lâtif olursa, o derecede maddiyatın içlerini keşfeder: (Röntgen şuâı gibi.) Mümkinatta mesele bu merkezde ise, Vâcib, Vâhid olan Nûru’l-Envâr ne derece نَافِذُ الْخَفَايَا عَالِمٌ بِاْلاَسْرَار 1 olacağı bir derece anlaşıldı. Öyleyse, azameti, tam mânâsıyla ihata, nüfuz, şümulü iktiza ve istilzam eder.
İ’lem eyyühe’l-aziz! Ekseriyet-i mutlakayı teşkil eden avâm-ı nâsın fehimleri Kur’ân’ca o kadar mürâat edilmiştir ki, birkaç dereceyi, birkaç ciheti ihtivâ eden bir meselede, avâmın fehimlerine en me’nus, en karib ciheti ve nazarlarına en vâzıh, en zahir dereceyi söylüyor. Çünkü, öyle olmasa, delilin neticeden hafî olması lâzım gelir.
Kur’ân’ın kâinattan yaptığı bahis, Hâlıkın sıfatlarını ispat ve izah içindir. Binaenaleyh, ne kadar cumhurun fehmine yakın olursa irşada daha lâyık ve daha muvâfık olur. Meselâ, Hâlıkın tasarrufâtına delâlet eden âyetlerden en zahir, en âşikâr olan tabakayı
[NOT]Dipnot-1 Gizliliklere nüfuz eden, sırları bilen.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Hâlık: herşeyi yaratan Allah[/TD]
[TD]Nûru’l-Envâr: nurların nuru, sonsuz nur sahibi Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Vâcib: varlığı zorunlu olan[/TD]
[TD]Vâhid: bir olan ve birliği her şeyi kaplayan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]avâm: sıradan halk; fazla ilmi olmayan kimseler[/TD]
[TD]avâm-ı nâs: sıradan halk; fazla ilmi olmayan kimseler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]azamet: büyüklük, yücelik[/TD]
[TD]azamet-i hakikiye: gerçek büyüklük, yücelik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilâkis: aksine, tersine[/TD]
[TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bu’d: uzaklık[/TD]
[TD]cumhur: çoğunluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek[/TD]
[TD]ekseriyet-i mutlaka: genel, çoğunluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fehim: anlayış, kavrayış[/TD]
[TD]hafî: gizli, saklı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakaret: küçüklük, basitlik[/TD]
[TD]hisset: cimrilik, tamahkârlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]icad: var etme, yaratma[/TD]
[TD]ihata: içine alma, kapsama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtivâ eden: içinde bulunduran, içine alan[/TD]
[TD]iktiza etmek: gerektirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]infirad: tek başına olma[/TD]
[TD]irşad: doğru yolu gösterme, uyarma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istilzam etmek: gerektirmek[/TD]
[TD]i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]karib: yakın[/TD]
[TD]kasır: eksik, noksan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kesafet: yoğunluk, katılık[/TD]
[TD]keza: aynı, aynı biçimde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lâtif: şeffaf[/TD]
[TD]maddiyat: maddî şeyler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]melekût ciheti: iç yüzü; arka plânı[/TD]
[TD]me’nus: ünsiyet edilen, alışılmış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muvâfık: uygun, yerinde[/TD]
[TD]mülevves: kirli, bulaşık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mülk ciheti: dış yüzü[/TD]
[TD]mümkinat: varlığı ile yokluğu eşit olan varlıklar; Allah’ın var ettiği her şey.[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mürâat etmek: gözetmek[/TD]
[TD]nazar: düşünce, görüş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nisbette: oranda[/TD]
[TD]nurâniyet: nur özelliği, parlaklık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nurânî: nurlu, nurdan yaratılmış[/TD]
[TD]nüfuz: etkileme, içine girme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sıfat: özellik, vasıf[/TD]
[TD]taht-ı tasarruf: tasarrufu altında[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasarruf: tecellî, icraat; dilediği gibi kullanma[/TD]
[TD]tasarrufât: tasarruflar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]terakki etmek: ilerlemek, yükselmek[/TD]
[TD]teşkil etme: meydana gelme, oluşturma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vâzıh: açık[/TD]
[TD]vücud: varlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zahir: açık[/TD]
[TD]âşikâr: apaçık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şuâ: ışın, güçlü ışık hüzmesi[/TD]
[TD]şümul: kapsamlılık, kuşatıcılık[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
17 Şubat 2012: 19:39 #802524Anonim
وَمِنْ اٰيَاتِهِ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَ اْلاَرْضِ وَاخْتِلاَفُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ
1
âyetiyle zikretmiştir. Halbuki bu tabakanın arkasında vücuhun taayyünat, teşahhusat tabakası vardır. Evvelki tabakanın fehmi, ikinci tabakanın fehminden daha yakındır. Ve keza, en âşikâr dereceyi 2 اِنَّ فِى خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَاخْتِلاَفِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ âyetiyle zikretmiştir. Bu derecenin arkasında, arzın şems etrafında emir ve irade-i İlâhî kanunuyla tahrik ve tedvîri derecesi de vardır. Lâkin bu derece evvelki dereceden bir derece mahfî olduğundan terk edilmiştir.
Ve keza,
3 وَجَعَلْنَا الْجِبَالَ اَوْتَادًا cümlesiyle en okunaklı sahifeyi göstermiştir. Halbuki bu sahifenin arkasında, “Direk ve kazıklarla tehlikeden muhafaza edilen bir sefine gibi, arz da içerisinde vukua gelen hercümerçten dolayı parçalanmak tehlikesinden korumak için dağlarla kazıklanmıştır” sahifesi da vardır. Fakat bu sahife, avâm-ı nâsça o kadar okunaklı olmadığından terk edilmiştir. Ve bu sahifenin altında da şöyle bir haşiye vardır:Hayatı besleyip sağlamak üzere dağlar arza direk yapılmıştır. Çünkü, dağlar suların mahzenidir. Havanın tarağıdır, tasfiye ediyor. Toprağın hâmisidir, denizin istilâsından vikaye ediyor. Zaten hayatın direkleri bu unsurlardır. Bu sırra binaendir ki, şeriatça hilâlin tulû ve gurubu nazara alınmıştır. Çünkü, bu ise, ayları, günleri hesap etmekten avâmca daha kolaydır. Ve yine o sırra binaendir ki, ezhan-ı avâmda tesbit ve takrir için Kur’ân’da tekrarlar vukua gelmiştir.
İ’lem eyyühe’l-aziz! Âyetlerin bahsettikleri hakikatler, şiirlerin bahsettikleri hayalâttan pek vâsi ve pek yüksektir. Bu itibarla şiirden addedilmemiştir. Hem de,
[NOT]Dipnot-1 “Göklerin ve yerin yaratılışı; dillerinizin ve renklerinizin, (seslerinizin ve simalarınızın) farklılığı da yine Onun âyetlerindendir.” Rûm Sûresi, 30:22.
Dipnot-2 “Göklerin ve yerin yaratılmasında, gecenin ve gündüzün değişmesinde…” Bakara Sûresi, 2:164.
Dipnot-3 “Dağları birer kazık yaptık.” Nebe’ Sûresi, 78:7.
[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]addedilmek: sayılmak, tutulmak[/TD]
[TD]arz: dünya[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]avâm: sıradan halk; fazla ilmi olmayan kimseler[/TD]
[TD]avâm-ı nâs: sıradan halk; ilmi fazla olmayan kimseler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]binaen: -dayanarak[/TD]
[TD]evvelki: önceki[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ezhan-ı avâm: avamın zihinleri; sıradan halkın akılları[/TD]
[TD]fehm: anlayış ve kavrayış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gurub: batış[/TD]
[TD]hakikat: gerçek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayalât: hayaller[/TD]
[TD]haşiye: dipnot, açıklayıcı not[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hercümerç: karışıklık, dağınıklık
[/TD]
[TD]hilâl: yay şeklinde görülen ay[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâmi: koruyucu[/TD]
[TD]irade-i İlâhî: Allah’ın iradesi, dilemesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istilâ: kuşatma[/TD]
[TD]i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keza: aynı, aynı biçimde[/TD]
[TD]mahfî: gizli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahzen: depo[/TD]
[TD]muhafaza etmek: korumak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazara almak: dikkate almak[/TD]
[TD]sefine: gemi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]taayyünat: belirlenmeler; kadere ait şekillenmeler[/TD]
[TD]tabaka: sınıf, derece[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahrik: harekete geçirme[/TD]
[TD]takrir: yerleştirme, sağlamlaştırma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasfiye etmek: arıtmak, temizlemek[/TD]
[TD]tedvîr: döndürme; yönetme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tesbit: sağlam şekilde yerleştirme[/TD]
[TD]teşahhusat: somutlaşmalar, belirlenmeler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tulû: doğma[/TD]
[TD]unsur: madde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vikaye etmek: korumak[/TD]
[TD]vukua gelmek: meydana gelmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vâsi: geniş[/TD]
[TD]vücuh: vecihler, yönler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zikretmek: bildirmek, anlatmak[/TD]
[TD]âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âşikâr: apaçık[/TD]
[TD]şems: güneş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şeriat: Allah tarafından bildirilen emir ve yasaklara dayanan hükümlerin hepsi[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
17 Şubat 2012: 19:41 #802525Anonim
âyetler, sahibinin şuûnat ve ef’âlinden bahseder. Şiir ise, fuzulî olarak gayrdan bahseder. Hem de, filcümle âdi şeylerden bahsi harikulâdedir. Şiirin harikulâdelerden bahsi, alel-ekser âdidir.İ’lem eyyühe’l-aziz! Hâlıkın vahdetini gösteren ayineler ve delillerini okutan sahifelerin pek çok çeşitleri olduğu gibi, merkezleri bir ve birbirinin içine dahil olmuşlardır. Binaenaleyh, bir ayinede göründü veya bir sahifede okundu mu, hepsinde de görünür ve okunur. Fakat birisinde görünmemesi, hepsinde görünmemesini istilzam etmez.
İ’lem eyyühe’l-aziz! Bir kelimeyi yazan harfini yazanın gayrısı, bir sahifeyi yazan satırı yazanın gayrısı, kitabı yazan sahifeyi yazanın gayrısı olması mümkün olmadığı gibi; karıncayı halk eden cins-i hayvanı halk edenin gayrısı, hayvanı yaratan arzı yaratanın gayrısı, arzı halk eden, Rabbü’l-Âlemînin gayrısı olması muhaldir.
Rububiyet-i âmmenin işaretlerindendir ki, kâinat kitabında öyle büyük harfler vardır ki, o harflerin bir kısmında bir kelime yazılıdır. Bir kısmında bir kelam, bir kısmında bir kitap yazılıdır. Meselâ, o kitapta bahr, şecer, arz birer harf makamındadırlar. Birinci harfte semek kelimesi, ikincisinde şecer kelâmı, üçüncüsünde hayvan kitabı yazılmıştır. Hattâ, Yâsin suretinde tam Yâsin Sûresi yazıldığı gibi, bazı masnûatta, bir kelime olan isminde, çekirdeğinde o masnûun sûresi ve kitabı yazılmıştır.
İ’lem eyyühe’l-aziz! Yıldızlar, şemsler arasında mümâselet olduğu gibi filcümle müsâvat da vardır. Binaenaleyh, onlardan biri ötekilere rab olamaz. Ve onlardan birine rab olan, hepsine de rab olur. Ve keza, herşeye de rab olur.
İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsanın bir ferdinde bir cemaat-i mükellefîn bulunur. Evet, her bir uzuv, birşey için yaratılmıştır. O uzvu, o şeyde kullanmakla mükelleftir. Meselâ, herbir hasse için bir ibadet vardır. Onun hilâfında kullanılması dalâlettir. Meselâ, baş ile yapılan secde Allah için olursa ibadettir, gayrısı için
[TABLE]
[TR]
[TD]Hâlık: herşeyi yaratan Allah[/TD]
[TD]Rabbü’l-Âlemîn: âlemlerin Rabbi olan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Rububiyet-i âmme: Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği ve terbiyesi[/TD]
[TD]Yâsin Sûresi: Kur’ân’ın otuz altıncı sûresidir[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]alel-ekser: çoğunlukla[/TD]
[TD]arz: dünya[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bahir: deniz[/TD]
[TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cemaat-i mükellefîn: dinen sorumlu olanlar topluluğu[/TD]
[TD]cins-i hayvan: hayvan cinsi, türü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık, inkâr[/TD]
[TD]ef’âl: fiiler, işler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ferd: kişi, şahıs[/TD]
[TD]filcümle: kısmen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fuzulî: fazladan, lüzumsuz[/TD]
[TD]gayr: diğer, başka[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gayrısı: başkası[/TD]
[TD]halk eden: yaratan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]harikulâde: olağanüstü, hayranlık verici[/TD]
[TD]hasse: duyu, organ[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hilâf: zıt, ters[/TD]
[TD]ibadet: kulluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istilzam etmek: gerektirmek[/TD]
[TD]i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kelâm: kelime, söz[/TD]
[TD]keza: aynı şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren[/TD]
[TD]makam: yer, konum[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]masnûat: san’at eseri varlıklar[/TD]
[TD]masnû’: san’atlı şekilde yaratılmış varlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhal: imkânsız, olmayacak şey[/TD]
[TD]mükellef: yükümlü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mümâselet: benzerlik[/TD]
[TD]müsâvat: eşitlik, denklik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran[/TD]
[TD]secde: muhatabını yüceltmek maksadıyla başını yere koymak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semek: balık[/TD]
[TD]suret: biçim, görünüş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]uzuv: organ[/TD]
[TD]vahdet: Allah’ın birliği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âdi: basit, değersiz[/TD]
[TD]şecer: ağaç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şems: güneş[/TD]
[TD]şuûnat: Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecelliye sevk eden Zâtına ait mukaddes özellikler[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
17 Şubat 2012: 19:42 #802526Anonim
dalâlettir. Kezâlik, şuarânın hayalen yaptıkları hayret ve muhabbet secdeleri dalâlettir. Hayal, onunla fâsık olur.
İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsanları fikren dalâlete atan sebeplerden biri, ülfeti ilim telâkki etmeleridir. Yani melûfları olan şeyleri kendilerince mâlum bilirler. Hattâ, ülfet dolayısıyla âdiyâta teemmül edip ehemmiyet vermezler. Halbuki, ülfetlerinden dolayı malûm zannettikleri o âdi şeyler, birer harika ve birer mu’cize-i kudret oldukları halde, ülfet sâikasıyla onları teemmüle, dikkate almıyorlar; ta onların fevkinde olan tecelliyat-ı seyyâleye im’ân-ı nazar edebilsinler. Bunların meseli, deniz kenarında durup, denizin içerisindeki hayvanata ve sair garip hâlâtına bakmayarak, yalnız rüzgârla husule gelen dalgalara ve şemsin şuââtından peydâ olan parıltısına dikkat etmekle Mâlikü’l-Bihar olan Allah’ın azametine delil getiren adamın meseli gibidir.İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsanların arza âit malûmat ve müsellemât-ı bedihiyatları, ülfete mebnîdir. Ülfet ise, cehl-i mürekkep üstüne serilmiş bir perdedir. Hakikate bakılırsa, zannettikleri ilim, cehildir. Bu sırra binaendir ki, Kur’ân, âyetleriyle insanların nazarını melûfatları olan şeylere çeviriyor. Âyetler, necimler gibi ülfet perdesini deler, atar. İnsanın kulağından tutar, başını eğdirir. O ülfetin altındaki havâriku’l-âdât mu’cizeleri o âdiyat içerisinde gösterir.
İ’lem eyyühe’l-aziz! Aralarında münasebet, muamele, hattâ mükâleme bulunan iki şeyin, birbirine müşabih veya müsâvi olmasını istilzam etmez. Meselâ, yağmurun bir katresi veya semerenin bir çiçeğinin, küçüklüğüyle beraber, şemsle münâsebeti ve muamelesi vardır.
Binaenaleyh, ey insan, Senin hakaretin, seni Hallâk-ı Âlemin nazar-ı inâyetinden setredecek bir sebep olamaz.
İ’lem eyyühe’l-aziz! Denizlerde vukua gelen med ve cezir gibi, evliya arasında
[TABLE]
[TR]
[TD]Hallâk-ı âlem: âlemlerin yaratıcısı olan Allah[/TD]
[TD]Mâlikü’l-Bihar: denizlerin sahibi olan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]arz: yer, dünya[/TD]
[TD]azamet: büyüklük, yücelik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]binaen: -dayanarak[/TD]
[TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cehil: cahillik, bilgisizlik[/TD]
[TD]cehl-i mürekkep: bilmediğinden habersiz kimsenin cahilliği; katmerli bilgisizlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dalâlet: hak yoldan sapkınlık[/TD]
[TD]ehemmiyet: önem[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]evliya: Allah dostları velîler[/TD]
[TD]fevkinde: üstünde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fikren: düşünce olarak[/TD]
[TD]fâsık: günahkâr[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakaret: basitlik, küçüklük[/TD]
[TD]hakikat: gerçek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]havâriku’l-âdât: olağanüstü şeyler[/TD]
[TD]hayalen: hayale dayalı olarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayvanat: hayvanlar[/TD]
[TD]husule gelmek: meydana gelmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâlât: haller, durumlar[/TD]
[TD]im’ân-ı nazar: bir işi dikkatle düşünmek; bir şeye inceden inceye bakmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istilzam etmek: gerektirmek[/TD]
[TD]i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]katre: damla[/TD]
[TD]kezâlik: bunun gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]malûmat: bilgiler[/TD]
[TD]mebnî: bina edilmiş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]med ve cezir: denizlerdeki gel-git olayı[/TD]
[TD]melûf: alışılmış, ülfet edilmiş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]melûfat: alıştıkları, ülfet ettikleri şeyler[/TD]
[TD]mesel: örnek, benzer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muamele: davranış; karşılık[/TD]
[TD]muhabbet: sevgi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mu’cize: şaşkınlık uyandıran olağanüstü şey[/TD]
[TD]mu’cize-i kudret: Allah’ın kudret mu’cizesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâlum: bilinen, belli[/TD]
[TD]mükâleme: karşılıklı konuşma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münasebet: alâka, ilgi[/TD]
[TD]müsellemât-ı bedihiyat: apaçık oluşları sebebiyle itirazsız kabul edilen şeyler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müsâvi: eşit, denk[/TD]
[TD]müşabih: benzeyen, benzeşen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazar: bakış[/TD]
[TD]nazar-ı inâyet: önem ve özen ihtiva eden dikkatli bakış,[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]necim: yıldız[/TD]
[TD]peydâ olan: meydana gelen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sair: diğer[/TD]
[TD]secde: namazda yere kapanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semere: meyve[/TD]
[TD]setretmek: örtmek, gizlemek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sâikasıyla: sebebiyle[/TD]
[TD]tecelliyat-ı seyyâle: akıp giden yansımalar, görünümler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teemmül: düşünme, inceden inceye araştırma[/TD]
[TD]telâkki etmek: zannetmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vukua gelmek: meydana gelmek[/TD]
[TD]âdi: basit, değersiz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âdiyat: alışılmış olan sıradan şeyler[/TD]
[TD]âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ülfet: alışkanlık[/TD]
[TD]şems: güneş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şuarâ: şairler[/TD]
[TD]şuâât: parıltılar, ışıklar[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
17 Şubat 2012: 19:48 #802527Anonim
da bast-ı zaman,HAŞİYE-1 tayy-ı mekân meselesi şöhret bulmuştur. Ezcümle: Kitab-ı Yavâkit’in rivayetine göre, İmam-ı Şa’rânî bir günde iki buçuk defa kocaman Fütuhat-ı Mekkiye namındaki büyük mecmuayı mütalâa etmiştir. Bu gibi vukuat istiğrabla inkâr edilmesin. Zira bu gibi garip meseleleri tasdike yaklaştıran misaller pek çoktur. Meselâ, rüyada bir saat zarfında bir senenin geçtiğini ve pek çok işler görüldüğünü görüyorsun. Eğer o saatte o işlere bedel Kur’ân okumuş olsaydın, birkaç hatim okumuş olurdun. Bu hâlet evliya için hâlet-i yakazada inkişaf eder. Zaman inbisat eder. Mesele ruhun dairesine yaklaşır. Ruh zaten zamanla mukayyed değildir. Ruhu cismâniyetine galip olan evliyanın işleri, fiilleri, sür’at-i ruh mizanıyla cereyan eder.İ’lem eyyühe’l-aziz! Bir burhanla elde edilen netice-i tevhidi bazı insanlar isti’zamla dar zihinlerine sıkıştıramazlar. Veya bozuk hayalleri tahammül edemez. Bu hale karşı o kat’î, sahih burhanı reddetmek üzere, “Bu neticeyi, bu kadar
[NOT]Haşiye-1 Bast-ı zaman sırrıyla çok seneler hükmünde olan birkaç dakikalık zaman-ı Mirac, bu hakikatın vücudunu ispat eder ve bilfiil vukuunu gösteriyor. Mirac’ın birkaç saat müddeti, binler seneler hükmünde vüs’ati ve ihatası ve uzunluğu vardır. Çünkü, Mirac yoluyla beka âlemine girdi. Beka âleminin birkaç dakikası bu dünyanın binler senesini tazammun etmiştir. Hem, bu hakikate binaen, bazı evliya bir dakikada bir günlük işi görmüş. Bazıları, bir saatte bir senelik vazifesini yapmış. Bazıları, bir dakikada bir hatme-i Kur’âniye’yi okumuş oldukları gibi, Risale-i Nur’un telifinde de bu bast-ı zaman hakikati çok defa vukua gelmiş. Ezcümle: On Dokuzuncu Mektup yüz elli sahifedir. Üç yüzden fazla mu’cizatı, kitaplara müracaat edilmeden, ezber olarak, dağ, bağ köşelerinde dört gün zarfında hergün üçer saat meşgul olmakla, mecmûu on iki saatte telif edilmesi; Ramazan Risalesi kırk dakikada telif edilmesi; Yirmi Sekizinci Söz, yirmi dakikada telif edilmesi, bast-ı zamanın vukuunu ispat etmiştir. 1 قَالَ قَاۤئِلٌ مِنْهُمْ كَمْ لَبِثْتُمْ قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا اَوْ بَعْضَ يَوْمٍ âyeti tayy-ı zamanı gösterdiği gibi, 2 وَاِنْ يَوْمًا عِنْدَ رَبِّكَ كَاَلْفِ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ âyeti de bast-ı zamanı gösterir.1 “İçlerinden söze başlayan biri, ‘Bu halde ne kadar kaldık?’ diye sordu. ‘Bir gün, yahut daha da az’ dediler.” Kehf Sûresi, 18:19.
2 “Lâkin Rabbinin katında bir gün, sizin hesabınıza göre bin yıl gibidir.” Hac Sûresi, 22:47.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Fütuhat-ı Mekkiye: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]Kitâb-ı Yavâkit: İmâm-ı Şa’rânî’nin eseridir. Kitabın tam adı el-Yevakit ve’l-Cevahir fî Beyani Akaidi’l-Ekâbir’dir.[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Mirac: Peygamberimizin (a.s.m.) Allah’ın huzuruna yükselişi ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk[/TD]
[TD]bast-ı zaman: az bir zaman dilimi içine uzun bir zamanı sığdırmak ve onu yaşamış gibi olmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beka âlemi: sonsuzluk âlemi, âhiret hayatı[/TD]
[TD]bilfiil: fiilen, gerçekte[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]binaen: -dayanarak[/TD]
[TD]burhan: güçlü, açık delil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cereyan etmek: meydana gelmek[/TD]
[TD]cismâniyet: maddî vücuda sahip olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]evliya: Allah dostları velîler[/TD]
[TD]ezcümle: meselâ, örneğin[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]galip olmak: üstün gelmek[/TD]
[TD]hakikat: gerçek, doğru[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hatme-i Kur’âniye: Kur’ân’ın tamamını okumak, hatim[/TD]
[TD]haşiye: dipnot, açıklayıcı not[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâlet: durum, hâl[/TD]
[TD]hâlet-i yakaza: uyanıklık hali[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihata: içine alma, kapsama[/TD]
[TD]inbisat etmek: genişlemek, yayılmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inkişaf etmek: açığa çıkmak[/TD]
[TD]istiğrab: garip görme, acayip bulma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]isti’zam: büyütme[/TD]
[TD]i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kat’î: kesin, şüphesiz[/TD]
[TD]mecmua: kitap[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mecmûu: bütünü, tamamı[/TD]
[TD]misal: örnek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mizan: ölçü, denge[/TD]
[TD]mukayyed: kayıtlı, sınırlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mu’cizat: mu’cizeler[/TD]
[TD]müddet: süre[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müracaat etmek: başvurmak[/TD]
[TD]mütalâa etmek: dikkatle okumak, incelemek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]namında: isminde[/TD]
[TD]netice-i tevhid: birleme, her şeyin bir olan Allah’a ait olduğu sonucuna ulaşma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rivayet: bir sözü nakletme[/TD]
[TD]sahih: doğru, güvenilir[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sür’at-i ruh: ruhun hızı[/TD]
[TD]tahammül etmek: yüklenmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tayy-ı mekân: mekânı ortadan kaldırmak, bir şahsın bir anda çok uzak yerlere gidebilmesi[/TD]
[TD]tayy-ı zaman: zamanı ortadan kaldırma, kısaltma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tazammun etmek: içermek, içine almak[/TD]
[TD]telif: yazma; yazılma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vuku: gerçekleşme, meydana gelme[/TD]
[TD]vukua gelmek: meydana gelmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vukuat: meydana gelen olaylar[/TD]
[TD]vücud: varlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vüs’at: genişlik[/TD]
[TD]zaman-ı Miraç: Miraç zamanı; Peygamberimizin (a.s.m.) Allah’ın huzuruna yükselişi ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk süresi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi[/TD]
[TD]İmam-ı Şa’rânî: (bk. bilgiler – Şa’rânî)[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
17 Şubat 2012: 19:50 #802528Anonim
azametiyle, şu burhan onu intaç edemez” diye bahanelerle kabul etmez. O miskin bilmez mi ki, neticenin kayyûmu imandır. Burhan, ancak onu görmek için bir menfezdir. Veya bir süpürge gibi, o neticeye konan vehimleri süpürür. Maahaza, burhan bir değildir; bin değildir, zerrât-ı âlem adedince burhanlar vardır.Fesübhânallah! Mülk ile melekût arasındaki hicap ne kadar incedir, aralarındaki mesâfe ne kadar büyüktür! Dünya ile âhiret arasındaki yol ne kadar kısa ve ne kadar uzundur. İlim ile cehil arasındaki hicap ne kadar lâtif ve ne kadar kalındır! İman ile küfür arasındaki berzah ne kadar şeffaf ve ne kadar kesiftir! İbadet ile mâsiyet arasındaki mesafe ne kadar kısadır! Halbuki araları Cennet ile nârın araları kadardır. Hayat ne kadar kısa, emel ne kadar uzundur! Evet, hal ile mâzi arasında öyle ince bir perde vardır ki, ruhun mâzi cihetine geçmesine mâni değildir; cesede nisbeten bitmez bir mesafedir.
Kezâlik, mülk ile melekût, dünya ile âhiret arasında ehl-i kalb için şeffaf, ehl-i hevâ için kesif ince bir perde vardır.
Kezâlik, geceyle gündüz arasında lâtif bir perde var ki, gözün kapanmasıyla gece olup, açılmasıyla gündüz olduğu gibi; nefsin âlem-i mâneviyata gözü kapanırsa ebedî bir gece içinde kalır, gözü mâneviyata açılırsa neharı inkişaf eder.
Kezâlik, Allah’ın hesabına kâinata bakan adam her ne müşahede ederse ilimdir. Eğer gaflet ile esbab hesabına bakarsa, ilim zannettiği şey de cehl olur.
Kezâik, iman ve tevhid ile bakan, âlemi nurlu görür ve illâ âlemi zulümat içerisinde görecektir.
Kezâlik, ef’âl-i beşer için iki cihet vardır. Eğer niyet ile Allah’ın hesabına olursa, tecelliyata mâkes, şeffaf, parlak olur. Eğer Allah hesabına olmasa, zulmetli bir manzarayı göstermiş olur.
Kezâlik, hayatın da iki veçhi vardır. Biri siyah, dünyaya bakar; diğeri şeffaf, âhirete nâzırdır. Nefis, siyah veçhin altına girer, şeffaf veçhe terettüp eden saadet-i ebediyeyi ister.
[TABLE]
[TR]
[TD]Fesübhânallah: “Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir” anlamında hayret ifade etmek için kullanılmıştır[/TD]
[TD]aded: sayı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]azamet: büyüklük, yücelik[/TD]
[TD]berzah: aralık, mesafe[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]burhan: açık, güçlü delil, kanıt[/TD]
[TD]cehil: cahillik, bilgisizlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: yön, taraf[/TD]
[TD]ebedî: sonsuz, sonu olmayan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ef’âl-i beşer insanların fiilleri, hareketleri: (bk. f-a-l)[/TD]
[TD]ehl-i hevâ: nefsin isteklerine uyanlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i kalb: kalb ehli olanlar, kalbiyle mânevî makamlarda ilerleyenler[/TD]
[TD]emel: arzu, istek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esbab: sebepler[/TD]
[TD]gaflet: duyarsızlık, mânevî sorumluluklarından habersiz davranma hâli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hal: şimdiki zaman[/TD]
[TD]hicap: perde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inkişaf etmek: açığa çıkmak[/TD]
[TD]intaç etmek: sonuç vermek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kayyûm: ayakta tutan[/TD]
[TD]kesif: yoğun, katı, şeffaf olmayan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kezâlik: bunun gibi[/TD]
[TD]kâinat: evren[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lâtif: ince, şeffaf[/TD]
[TD]maahaza: bununla beraber[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]melekût: görünen maddî âlemin arka plânı, iç yüzü[/TD]
[TD]menfez: delik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]miskin: zavallı[/TD]
[TD]mâkes: yansıma yeri, ayna[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâneviyat: mânevi âleme ait olan şeyler[/TD]
[TD]mâsiyet: günâh, isyan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâzi: geçmiş zaman[/TD]
[TD]mülk: görünen maddî ve cismanî âlem[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşahede etmek: görmek, gözlemlemek[/TD]
[TD]nefis: bir kimsenin kendisi, insanda lezzetlerin kaynağı olan ve onu maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nehar: gündüz[/TD]
[TD]nâr: ateş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nâzır: bakar, yönelik[/TD]
[TD]saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk, Cennet mutluluğu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tecelliyat: tecelliler, yansımalar[/TD]
[TD]terettüp etmek: sonuç olarak ortaya çıkmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevhid: birleme, her şeyin bir olan Allah’a ait olduğuna inanma[/TD]
[TD]vech: yüz, yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vehim: kuruntu, varsayım[/TD]
[TD]zerrât-ı âlem: evrenin zerreleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zulmet: karanlık[/TD]
[TD]zulümat: karanlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki ebedî hayat[/TD]
[TD]âlem: dünya, evren[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem-i mâneviyat: mânevi âleme ait olan şeyler[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
17 Şubat 2012: 19:53 #802529Anonim
İ’lem eyyühe’l-aziz! Kâinatın miftahı, anahtarı insanın elindedir. Âlemin kapıları açık ise de mânen kapalıdır. Cenâb-ı Hak bütün o kapıları ve kenz-i mahfîyi açan ene namında bir miftahı insanın eline vermiştir. Fakat, ene de kapısı kapalı bir bilmecedir. Bunun kapısı açılıyorsa kâinatın da kapıları açılıyor.Evet, Cenâb-ı Hak insana bir benlik, bir nevi hürriyet vermiştir ki, Cenâb-ı Hakkın rububiyetine ait evsafı bilmek için mevhum, farazî bir vahid-i kıyasî yapsın.
Mahiyet-i beşerde pek ince bir ip, insanın vücudunda şuurlu bir kıl, şahsın kitabında bir elif kıymetinde ve miktarında olan ene’nin iki vechi vardır. Biri hayra bakar. Bu vecihle yalnız kabil-i feyizdir, fâil değildir. Diğer veçhi ise şerre bakar. Bu vecihle kendisini fâil bilir.
Ene’nin mâhiyeti mevhûmedir. Rububiyeti hayalîdir. Vücudu birşeye hâmil olamaz. Ancak mizânülhararet gibi, Vâcibü’l-Vücudun rububiyetine âit sıfât-ı mutlaka-i muhitayı bilmek için bir mizan vazifesini görüyor.
Eğer insan benliğine mizan nazarıyla bakarsa, kâinattan zihnine akıp gelen âfakî malûmatı kendi malûmatıyla, tasarrufat ve sıfât-ı İlâhiyeyi de kendi sıfâtıyla tasdik eder. Yine merciine iade eder. Ve bu sâyede
1 قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا’daki مَنْ 2 şümulüne dahil olarak, bihakkın emâneti ifâ etmiş olur. Fakat kendisine müstakil nazarıyla bakmakla kendisini mâlik itikad ederse, 3 وَقَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَا ’nın şümulüne dahil olmakla emânetle hıyânet etmiş olur. Zira semâvat ve arzın, hamlinden korkarak imtinâ ettikleri cihet, ene’nin
[NOT]Dipnot-1 “Nefsini günahlardan arındıran kurtuluşa ermiştir.” Şems Sûresi, 91:9.
Dipnot-2 Kim, kimse.
Dipnot-3 “Nefsini günaha daldıran da hüsrâna düşmüştür.” Şems Sûresi, 91:10.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
[TD]Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan ve var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı olmayan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]arz: dünya[/TD]
[TD]bihakkın: hakkıyla, gerçek anlamıyla[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: yön, taraf[/TD]
[TD]elif: Arap alfabesinin ilk harfi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ene: ben, benlik[/TD]
[TD]evsaf: vasıflar, nitelikler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]farazî: hayalî, var sayılmış[/TD]
[TD]fâil: bir işi yapan; fiilin sahibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haml: yüklenme, üstlenme[/TD]
[TD]hayalî: hayale dayalı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâmil: taşıyan[/TD]
[TD]ifâ etmek: yerine getirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]imtinâ etmek: çekinmek, yapmamak[/TD]
[TD]itikad etmek: inanmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]i’lemeyyühe’l-aziz: ey aziz kardeşim bil ki[/TD]
[TD]kabil-i feyiz: bolluğu, bereketi, lütfu kabul eden[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kenz-i mahfî: gizli hazine[/TD]
[TD]kâinat: evren[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kıymet: değer[/TD]
[TD]mahiyet-i beşer: insanın mahiyeti, niteliği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]malûmat: bilgiler[/TD]
[TD]merci: kaynak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevhum: gerçekte olmadığı halde var sayılan[/TD]
[TD]miftah: anahtar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mizan: ölçü, terazi[/TD]
[TD]mizânülhararet: termometre; sıcaklık ölçen âlet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâhiyet: her bir şeyin aslı, esası[/TD]
[TD]mâlik: sahip, herhangi bir şeye sahip olan kimse[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mânen: mânevî olarak[/TD]
[TD]müstakil: bağımsız, başlı başına[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]namında: isminde[/TD]
[TD]nazar: bakış, bakma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nevi: çeşit, tür[/TD]
[TD]rububiyet: Rablık; Allah’ın her bir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semâvat: gökler[/TD]
[TD]sıfât: nitelikler, özellikler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sıfât-ı mutlaka-i muhita: her tarafı kuşatan sınırsız sıfatlar, vasıflar, nitelikler[/TD]
[TD]sıfât-ı İlâhiye: Allah’ın sıfatları, mukaddes özellikleri, nitelikleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasarrufat: faaliyetler, uygulamalar[/TD]
[TD]tasdik etmek: doğruluğunu kabul etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vahid-i kıyasî: ölçü birimi[/TD]
[TD]vech: yüz, yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücud: varlık[/TD]
[TD]âfakî: dış dünyaya ait[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem: dünya, evren[/TD]
[TD]şer: kötülük[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şuur: bilinç, anlayış, idrak[/TD]
[TD]şümul: kapsamlılık, kuşatıcılık[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
17 Şubat 2012: 19:55 #802530Anonim
bu cihetidir. Çünkü, dalâletler, şirkler, şerler bu cihetten doğarlar. Eğer vaktiyle o ene’nin şiddetli bir terbiyeyle başı kırılmazsa büyür, insanın vücudunu yutar.Eğer milletin de enâniyeti inzimam ederse, Sâniin emrine karşı mübarezeye çıkar. Tam mânâsıyla bir şeytan olur. Sonra, halkı da kendisine kıyas eder, esbabı da o kıyasa dahil eder, büyük bir şirke düşer. El-iyâzü billâh!
Mühim bir mesele: Ene’nin iki veçhi vardır. Bir veçhini nübüvvet almıştır, bir veçhini de felsefe almıştır.
Birinci vecih, ubudiyet-i mahzâya menşedir. Mahiyeti harfiye olup müstakil değildir. Vücudu tebeî olup aslî değildir. Mâlikiyeti vehmî olup hakikî değildir. Vazifesi Hâlıkın sıfâtını fehmetmek için bir mîzan ve bir mikyas olmaktır. En-biya (aleyhimüsselâm) enâniyetin bu veçhine bakmakla, mülkü tamamen Allah’a teslim ederek ne mülkünde, ne rububiyetinde, ne ulûhiyetinde şeriki olmadığına hükmetmişlerdir. Ene’nin bu veçhinden, Cenâb-ı Hak şecere-i tûbâ-i ubudiyeti inbat edip dal ve budakları kâinat bahçesinde enbiya, evliya, sıddîkîn gibi mübarek semereleri vermiştir.
İkinci veçhi alan felsefe, ene’nin vücudunu aslî ve kendisini müstakil ve mâlik-i hakikî olduğunu zu’m etmişlerdir. Vazifesi de yalnız hubb-u zâtıyla tekemmül-ü hayattır. Ene’nin bu siyah yüzünden envâen şirkler, dalâletler çıkmıştır. Ezcümle: Kuvve-i behîmiye dalında sanemler doğmuşlardır. Kuvve-i gadabiye gusnundan firavunlar, nemrutlar çıkmıştır. Kuvve-i akliyeden dehriyun, maddiyun, felâsife çıkmışlardır ki, Vâcibü’l-Vücuda bir mahlûk-u vahidi verir, bâki kalan mülkünü gayra taksim ederler.
[TABLE]
[TR]
[TD]Cenab-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
[TD]Firavun: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Hâlık: herşeyi yaratan Allah[/TD]
[TD]Nemrut: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sâni: herşeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah[/TD]
[TD]Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan ve var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı olmayan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]aleyhimüsselâm: Allah’ın selâmı onların üzerine olsun[/TD]
[TD]aslî: asıl, esas[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bâki kalan: geride kalan[/TD]
[TD]cihet: yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dalâlet: doğru ve hak yoldan ayrılma, sapkınlık[/TD]
[TD]dehriyun: dünyanın sonsuz olduğuna inanıp, âhireti inkâr edenler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]el-iyâzü billâh: Allah korusun, Allah’a sığınırım[/TD]
[TD]enbiya: nebiler, peygamberler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ene: ben, benlik[/TD]
[TD]envâen: çeşit çeşit, türlü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]enâniyet: benlik, gurur[/TD]
[TD]esbab: sebepler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]evliya: Allah dostları velîler[/TD]
[TD]ezcümle: meselâ, örneğin[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fehmetmek: anlamak[/TD]
[TD]felâsife: felsefeciler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gayr: diğer, başkası[/TD]
[TD]gusn: dal[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]harfiye: harf mânâsında; tek başına bir mânâsı olmayıp başkasının mânâsını gösterme[/TD]
[TD]hubb-u zât: kendini sevme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inbat etmek: yeşertmek; büyütmek[/TD]
[TD]inzimam etmek: eklenmek katılmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kuvve-i akliye: akıl gücü, duygusu[/TD]
[TD]kuvve-i behîmiye: hayvânî güç, duygu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kuvve-i gadabiye: öfke gücü, duygusu[/TD]
[TD]kâinat: evren[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maddiyun: materyalistler, herşeyi madde ile açıklamaya çalışanlar[/TD]
[TD]mahiyet: esas nitelik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahlûk-u vahid: bir tek varlık[/TD]
[TD]menşe: esas, kaynak, kök[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mikyas: ölçek[/TD]
[TD]mâlik-i hakikî: birşeyin gerçek sahibi olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâlikiyet: sahiplik[/TD]
[TD]mîzan: tartı, ölçü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mübarek: bereketli, hayırlı[/TD]
[TD]mübareze: karşı koyma, çarpışma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mülk: sahip olunan ve hükmedilen yer[/TD]
[TD]müstakil: bağımsız, başlı başına[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nübüvvet: peygamberlik[/TD]
[TD]rububiyet: Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği, idaresi ve terbiyesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sanem: put[/TD]
[TD]semere: meyve[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sıddîkîn: sıddık olanlar, Allah yolunda sadakatte, doğrulukta en ileri olanlar[/TD]
[TD]sıfât: nitelikler, özellikler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]taksim etmek: bölüştürmek, paylaştırmak[/TD]
[TD]tebeî: başka birşeye tabi olan, ikinci derecede[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tekemmül-ü hayat: hayatın mükemmelleşmesi, tamamlanması, gelişmesi[/TD]
[TD]ubudiyet-i mahzâ: tam bir kulluk
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ulûhiyet: Cenab-ı Allah’ın ilâhlığı[/TD]
[TD]vech: yüz, yön
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vehmî: olmadığı halde varmış gibi görünen, hayal edilen[/TD]
[TD]vücud: varlık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zu’m etmek: sanmak, zannetmek; yanlışı doğru diye iddia etmek[/TD]
[TD]şecere-i tûbâ-i ubudiyet: kulluğun nurlu tûbâ ağacı; tûbâ ağacı gibi şekillenmiş ve dal budak salmış kulluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şer: kötülük[/TD]
[TD]şerik: Allah’a ortak koşulan şey[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şirk: Allah’a ortak koşma[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
17 Şubat 2012: 19:57 #802531Anonim
Hülâsa: Ene, haddizatında bir hava, bir buhar gibi iken, verilen ehemmiyete göre mâyi haline gelir. Sonra ülfetle kalınlaşır. Sonra gaflet ve isyan ile öyle kalınlaşır ki, sahibini yutar. Halkı, esbabı da kendisine kıyas ederek Hâlıkın evâmirine mübarezeye başlar. Küçük âlemde, yani insanda ene, büyük insanda, yani kâinatta tabiata benziyor. İkisi de tâğutlardandır.İ’lem eyyühe’l-aziz! Hayrat ve hasenâtın hayatı niyet iledir. Fesadı da ucub, riyâ ve gösteriş iledir. Ve fıtrî olarak vicdanda şuur ile bizzat hissedilen vicdaniyatın esası, ikinci bir şuur ve niyet ile inkıtâ bulur.
Nasıl ki amellerin hayatı niyet iledir. Onun gibi, niyet bir cihetle fıtrî ahvalin ölümüdür. Meselâ, tevâzua niyet onu ifsad eder; tekebbüre niyet onu izâle eder; feraha niyet onu uçurur; gam ve kedere niyet onu tahfif eder. Ve hâkezâ, kıyas et.
İ’lem eyyühe’l-aziz! Kâinat bir şeceredir. Anâsır onun dallarıdır. Nebatat yapraklarıdır. Hayvanat onun çiçekleridir. İnsanlar onun semereleridir. Bu semerelerden en ziyadar, nurlu, ahsen, ekrem, eşref, eltaf Seyyidü’l-Enbiyâ ve’l-Mürselîn, İmâmü’l-Müttakîn, Habîbi Rabbü’l-Âlemîn Hazret-i Muhammed’dir.
عَلَيْهِ اَفْضَلُ الصَّلَوَاتِ مَادَامَتِ اْلاَرْضُ وَالسَّموَاتُ
1


[NOT]Dipnot-1 Yer ve gökler devam ettikçe salâvatın en üstünü onun üzerine olsun.
[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]Habîbi Rabbü’l-Âlem: Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın sevgilisi, Hz. Muhammed (a.s.m.)[/TD]
[TD]Hâlık: herşeyi yaratan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Seyyidü’l-Enbiyâ ve’l-Mürselîn: nebî ve resûllerin reisi olan Peygamberimiz[/TD]
[TD]ahsen: en güzel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ahval: haller, davranışlar[/TD]
[TD]amel: iş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]anâsır: unsurlar (hava, su, toprak, ateş); bütün elementler[/TD]
[TD]bizzat: kendisi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: yön[/TD]
[TD]ehemmiyet: değer, önem[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ekrem: en cömert[/TD]
[TD]eltaf: en lâtif, çok hoş ve güzel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ene: ben, benlik[/TD]
[TD]esbab: sebepler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]evâmir: emirler[/TD]
[TD]eşref: en şerefli, en üstün[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ferah: sevinç, rahat, huzur[/TD]
[TD]fesad: bozulma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fıtrî: yaratılış gereği[/TD]
[TD]gaflet: duyarsızlık, mânevî sorumluluklarından habersiz davranma hâli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gam: sıkıntı, üzüntü[/TD]
[TD]haddizatında: esasen, aslında[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hasenât: sevaplar, iyilikler[/TD]
[TD]hayrat: hayırlar, iyilikler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayvanat: hayvanlar[/TD]
[TD]hâkezâ: böylece, bunun gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hülâsa: kısaca, özet[/TD]
[TD]ifsad etmek: bozmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inkıtâ: kesinti[/TD]
[TD]izâle etmek: gidermek, yok etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]i’lem eyyühe’l-aziz: ey aziz kadreşim bil ki[/TD]
[TD]keder: sıkıntı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren[/TD]
[TD]mâyi: sıvı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mübareze: karşı koyma, çarpışma[/TD]
[TD]nebatat: bitkiler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]riyâ: gösteriş[/TD]
[TD]semere: meyve[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tabiat: doğa[/TD]
[TD]tahfif etmek: hafifletmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tekebbür: kibirlenme, büyüklenme[/TD]
[TD]tevâzu: alçakgönüllülük[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tâğut: ibadet edilen bâtıl şey, put[/TD]
[TD]ucub: kendini beğenme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vicdaniyat: vicdanla hissedilenler[/TD]
[TD]ziyadar: parlak, aydınlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem: dünya, evren[/TD]
[TD]ülfet: alışkanlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]İmâmü’l-Müttakîn: Allah’tan korkan takvalıların önderi[/TD]
[TD]şecere: ağaç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şuur: bilinç, anlayış, idrak[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
17 Şubat 2012: 20:00 #802532Anonim
اِلٰهِى، اَلذُّنُوبُ اَخْرَسَتْنِى. وَكَثْرَةُ الْمَعَاصۤى اَخْجَلَتْنِى. وَشِدَّةُ الْغَفْلَةِ اَخْفَتَتْ صَوْتِى فَاَدُقُّ بَابَ رَحْمَتِكَ وَ اُنَادِى فِى بَابِ مَغْفِرَتِكَ بِصَوْتِ سَيِّدِى وَسَنَدِى الشَّيْخِ عَبْدِ الْقَادِرِ الْكَيْلاَنِى وَنِدَائِهِ الْمَقْبُولِ الْمَاْنُوسِ عِنْدَ الْبَوَّابِ.بِيَا مَنْ وَسِعَتْ رَحْمَتُهُ كُلَّ شَىْءٍ وَيَامَنْ بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ، وَياَمَنْ لاَ يَضُرُّهُ شَىْءٌ، وَلاَ يَنْفَعُهُ شَىْءٌ، وَلاَ يَغْلِبُهُ شَىْءٌ، وَلاَ يَعْزُبُ عَنْهُ شَىْءٌ، وَلاَ يَؤُدُهُ شَىْءٌ وَلاَ يَسْتَعِينُ بِشَىْءٍ ، وَلاَ يُشْغِلُهُ شَىْءٌ عَنْ شَىْءٍ ، وَلاَ يُشْبِهُهُ شَىْءٌ، وَلاَ يُعْجِزُهُ شَىْءٌ اِغْفِرْلِى كُلَّ شَىْءٍ حَتّىَ لاَ تَسْئَلَنِى مِنْ شَىْءٍ.
يَامَنْ هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَةِ كُلِّ شَىْءٍ، وَبِيَدِهِ مَقَالِيدُ كُلِّ شَىْءٍ، وَيَا مَنْ هُوَ اْلاَوَّلُ قَبْلَ كُلِّ شَىْءٍ، وَاْلاٰخِرُ بَعْدَ كُلِّ شَىْءٍ، وَالظَّاهِرُ فَوْقَ كُلِّ شَىْءٍ، وَالْبَاطِنُ دُونَ كُلِّ شَىْءٍ، وَالْقَاهِرُ فَوْقَ كُلِّ شَىْءٍ، اِغْفِرْلِى كُلَّ شَىْءٍ اِنَّكَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ.
وَيَا عَلِيمًا بِكُلِّ شَىْءٍ، وَمُحِيطًا بِكُلِّ شَىْءٍ، وَبَصِيرًا بِكُلِّ شَىْءٍ، وَيَا شَهِيدًا عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ، وَرَقِيبًا عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ، وَلَطِيفًا بِكُلِّ شَىْءٍ، وَخَبِيرًا بِكُلِّ شَىْءٍ، اِغْفِرْلِى كُلَّ شَىْءٍ مِنَ الذُّنُوبِ وَالْخَطِيئَاتِ حَتّٰى لاَ تَسْئَلَنِى عَنْ شَىْءٍ اِنَّكَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ.
اَللّٰهُمَّ اِنِّى اَعُوذُ بِعِزَّةِ جَلاَلِكَ وَبِجَلاَلِ عِزَّتِكَ وَبِقُدْرَةِ سُلْطَانِكَ وَبِسُلْطَانِ قُدْرَتِكَ مِنَ الْقَطِيعَةِ وَاْلاَهْوَاءِ الرَّدِيئَةِ.
17 Şubat 2012: 20:02 #802533Anonim
يَاجَارَ الْمُسْتَجِيرِينَ اَجِرْنِى مِنَ الشَّهَوَاتِ الشَّيْطَانِيَّةِ، وَطَهِّرْنِى مِنَ الْقَاذُورَاتِ الْبَشَرِيَّةِ، وَصَفِّنِى بِحُبِّ نَبِيِّكَ مُحَمَّدٍ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِالْمُحَبَّةِ الصِّدِّيقِيَّةِ مِنْ صَدَاءِ الْغَفْلَةِ وَاَوْهَامِ الْجَهْلِ حَتّٰى تَفْنَى اْلاَناَنِيَّةُ، وَيَبْقَى الْكُلُّ ِللهِ وَبِاللهِ وَاِلَى اللهِ وَمِنَ اللهِ، غَرْقًا بِنِعْمَةِ اللهِ فِى بَحْرِ مِنَّةِ اللهِ، مَنْصُورِينَ بِسَيْفِ اللهِ، مَحْظُوظِينَ بِعِنَايَةِ اللهِ، مَحْفُوظِينَ بِحِمَايَةِ اللهِ عَنْ كُلِّ شَاغِلٍ يُشْغِلُ عَنِ اللهِ.فَيَا نُورَ اْلاَنْوَارِ، وَيَا عَالِمَ اْلاَسْرَارِ، وَيَا مُدَبِّرَ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ، يَا مَلِكُ، يَا عَزِيزُ، يَا قَهَّارُ، يَا رَحِيمُ، يَا وَدُودُ، يَا غَفَّارُ، يَا عَلاَّمَ الْغُيُوبِ، يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ وَاْلاَبْصَارِ، يَا سَتَّارَ الْعُيُوبِ، يَا غَفَّارَ الذُّنُوبِ اِغْفِرْ لِي ذُنُوبِى، وَارْحَمْ مَنْ ضَاقَتْ عَلَيْهِ اْلاَسْبَابُ، وَغُلِّقَتْ دُونَهُ اْلاَبْوَابُ، وَتَعَسَّرَ عَلَيْهِ سُلُوكُ طَرِيقِ اَهْلِ الصَّوَابِ، وَانْصَرَمَتْ اَيَّامُهُ وَنَفْسُهُ رَاتِعَةٌ فِى مَيَادِينِ الْغَفْلَةِ وَالْمَعْصِيَّةِ وَدَنِىِّ اْلاِكْتِسَابِ.
فَيَا مَنْ اِذَا دُعِىَ اَجَابَ، وَيَاسَرِيعَ الْحِسَابِ، وَيَا كَرِيمُ يَا وَهَّابُ اِرْحَمْ مَنْ عَظُمَ مَرَضُهُ، وَعَزَّ شِفَائُهُ، وَضَعُفَتْ حِيلَتُهُ، وَقَوِىَ بَلاَئُهُ وَاَنْتَ مَلْجَئُهُ وَرَجَائُهُ.
اِلٰهِى اِلَيْكَ اَرْفَعُ بَثِّى وَحُزْنِى وَشِكَايَتِى.
اِلٰهِى حُجَّتِى حَاجَتِى وَعُدَّتِى فَاقَتِى وَانْقِطَاعُ حِيلَتِى.
اِلٰهِى قَطْرَةٌ مِنْ بِحَارِ جُودِكَ تُغْنِينِي وَذَرَّةٌ مِنْ تَيَّارِ عَفْوِكَ تَكْفِينِى يَا وَدُودُ يَا وَدُودُ يَا وَدُودُ يَاذَا الْعَرشِ الْمَجِيدِ يَامُبْدِئُ يَامُعِيدُ يَافَعَّالاً لِمَا يُرِيدُ.
اَسْئَلُكَ بِنُورِ وَجْهِكَ الَّذِى مَـَلأَ اَرْكَانَ عَرْشِكَ، وَاَسْئَلُكَ بِقُدْرَتِكَ الَّتِى قَدَرْتَ بِهَا عَلٰى جَمِيعِ خَلْقِكَ، وَبِرَحْمَتِكَ الَّتِى وَسِعَتْ كُلَّ شَـىْءٍ، لاَ اِلٰهَ اِلاَّ اَنْتَ، يَا مُغِيثُ اَغِثْنَا، وَاغْفِرْ جَمِيعَ ذُنُوبِى، وَسَقَطَاتِ لِسَانِى فِى جَمِيعِ
17 Şubat 2012: 20:05 #802534Anonim
عُمْرِى بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ. اٰمِين وَالْحَمْدُ للهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ.
1


[NOT]Dipnot-1 İlâhî! Günahlar beni lâl etti. İsyanımın çokluğu yüzünden mahcubum. Gafletin şiddeti ise sesimi kıstı. İşte, ben de, seyyidim ve senedim Şeyh Abdülkadir Geylânî’nin sesiyle Senin dergâh-ı rahmetinin kapısını çalıyor ve onun, kapıcıya âşinâ nidasıyla Senin mağfiret kapında nida ediyorum:Ey rahmeti herşeyi kuşatan ve ey herşeyin melekûtu elinde bulunan Zât; ey hiçbir şey Kendisine zarar veya fayda vermeyen Zât; ey hiçbir şey Kendisine galebe etmeyen ve hiçbir şey Kendisinden kaçıp gizlenmeyen, hiçbir şey Kendisine ağır gelmeyen ve hiçbir şeyin yardımına muhtaç olmayan, hiçbir şey Kendisini bir başka işten alıkoymayan, hiçbir şey Kendisine benzemeyen, ve hiçbir şey Kendisini hiçbir şeyden âciz bırakamayan Zât! Beni hiçbir şeyden hesaba çekmeyecek şekilde herşeyimi bağışla.
Ey herşeyi alnından tutup kudretine boyun eğdiren ve herşeyin anahtarları elinde bulunan Zât; ey herşeyden önce var olan Evvel, herşeyden sonra bâki kalan Âhir, herşeyin üstünde olan Zâhir, herşeyin içine ve arkaplanına nüfuz eden Bâtın, kudret ve galebesi herşeyin üstünde bulunan Kâhir! Benim herşeyimi bağışla. Şüphesiz Senin herşeye kudretin yeter.
Ey herşeyi her haliyle bilen Alîm ve herşeyi kuşatan Muhît ve herşeyi hakkıyla gören Basîr; ey herşey her an Kendisinin nazar-ı şuhudunda olan Şehîd ve herşeyi görüp gözeten Rakîb ve ilmi herşeyin bütün inceliklerine nüfuz eden Lâtif ve herşeyden hakkıyla haberdar olan Habîr! Beni hiçbir şeyden hesaba çekmeyecek şekilde, günah ve hatâ olarak her neyim varsa hepsini bağışla. Hiç şüphesiz, Senin herşeye kudretin yeter.
Allahım, gafletten ve kötü arzularımdan Senin izzet-i celâline ve celâl-i izzetine, Senin kudret-i saltanatına ve saltanat-ı kudretine sığınırım. Ey kurtuluş isteyenlerin tahassungâhı olan Allahım! Beni şeytanî şehvetlerden kurtar; beşeriyetin kazuratından temizle; Nebîn olan Muhammed’i (s.a.v.) sıddıkiyet muhabbetiyle bana sevdirmek suretiyle beni gaflet paslarından ve cehalet vehimlerinden ter temiz kıl—öyle ki, enaniyet fena bulsun ve Allah’ın minnet bahrinde Allah’ın nimetlerine gark olmuş, Allah’tan alıkoyan her meşgaleye karşı Allah’ın kılıcıyla mansur, Allah’ın inayetiyle mahzuz ve Allah’ın himayesiyle mahfuz olarak herşey Allah için, Allah ile, Allah’a ve Allah’tan olsun.
Ey Nurların Nuru; ey bütün sırların Âlimi; ey gecenin ve gündüzün Müdebbiri; ey Melik; ey Azîz; ey Kahhâr; ey Rahîm; ey Vedûd; ey Gaffâr; ey gayb âlemlerini her haliyle bilen, kalbleri ve gözleri dilediği gibi halden hale çeviren; ey ayıpları örten ve ey günahları bağışlayan, günahlarımı bağışla; esbabın tazyikatına mâruz ve bütün kapılar yüzüne kapanmış ve doğru yolda gidenlerin yoluna gitmek kendisine zorlaşmış ve bir kazanç elde edemeden ömrünü ve nefsini gaflet ve mâsiyet meydanlarında bâd-ı hava harcamış olan kuluna merhamet et.
Ey dua edildiğinde cevap veren; ey hesapları sür’atle gören; ey Kerîm; ey Vehhâb, hastalığı büyük ve şifası zor, çaresi zayıf ve belâsı kuvvetli olan ve Senden başka melce ve ümidi bulunmayan kuluna merhamet et.
İlâhî, derdimi, üzüntümü ve şikâyetimi Sana arz ediyorum.
İlâhî, Senin dergâhında hüccetim, hacetimdir; azığım ise fakrım ve çaresizliğimdir.
İlâhî, Senin cömertlik denizlerinden bir damla bana yeter; Senin af nehirlerinden bir zerre bana kâfi gelir; ey Vedûd; ey Vedûd; ey Vedûd; ey şan ve şerefi herşeyden yüce olan Arş-ı Mecîd Sahibi; ey Mübdi’; ey Muîd; ey herşeyi dilediği gibi yapan Fa’âlün limâ Yürîd!
Arşının rükünlerini kaplayan nur-u veçhin hürmetine, bütün mahlûkatını hükmüne râm ettiğin kudretin hürmetine ve herşeyi kuşatan rahmetin hürmetine Senden istiyorum. Senden başka ilâh yoktur; ey Muğîs, bize imdad et. Ve bütün ömrüm boyunca işlediğim bütün günahları ve lisanımın hatâlarını rahmetinle bağışla; ey Erhamü’r-Râhimîn. Âmin. Hamd, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.[/NOT]
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.