• Bu konu 1 yanıt içerir, 1 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
  • Yazar
    Yazılar
  • #676399
    Anonim

      [TABLE]
      [TR]
      [TD=”colspan: 2″][HR][/HR][/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD=”colspan: 2″]B02b.jpg

      Bu yazı kimyanın aşkına değil, kimyası aşkla yoğrulmuş olanların kimyada bile gördükleri aşka dâirdir. Aşkın kimyasından kaynaklanan bir cazibenin aşkla yazılmış eserlerden taşarak, yalan söylemeyen fıtratlarda oluşturduğu muhabbet haleleridir. Mademki kâinat aşkla yazıldı, o halde aşkla okunmalı düşüncesinin satırları işgalidir.

      Onunla üniversite giriş sınavına hazırlandığım dönemde tanıştım. Risâle-i Nurları okumaya yeni başladığım günlerdi. Okuduğum ifadeler, beni derinden etkilemiş, tam kalbimden vurmuştu—yoksa aklımdan mı demeliyim? Sanırım, tek kurşunla ikisinden birden demek daha isabetli olacak.

      O, yani 32. Söz’ün 1. Mevkıf’ı, eğitim sistemimizin her birini ayrı bir yakaya savurduğu din ve bilimi tek safta birleştirmiş, ortaya gün doğumu kadar muhteşem bir tablo çıkmıştı. Nihayet ilim “en hakikî mürşit” vasfını bu tabloda bulmuştu.

      “İşte bu!… İşte bu!…” dedim içimden. Aradığım buymuş. Tabiî ya! Din de gerçek, bilim de… Birbirini nakzeden iki farklı gerçek olamayacağına göre dinin ve bilimin örtüşmesinden daha doğal ne olabilirdi ki… Sonradan görecektim ki; Risâle-i Nurlarda Kur’ân hakikatleri çizgisinde buluşur bu iki öğreti… İkisine farklı bakan eğitim sistemimizin oluşturduğu şaşılık ise, hep sırıtır durur genç zihinlerde. Zira “fıtrat yalan söylemez”. Bu asrın şaşkın zihinlerine devâ olur Risâle-i Nurlar.

      Bütün şirk ehillerinin var zannettikleri şerikler adına farazî bir manevî şahsın, zerrelerden yıldızlara kadar uzanan uzun bir seyahatte, kâinata yerleşme çabalarının sonuçsuzluğunu anlatan bahis, baştan sona gayet lâtif, ilmî ve mantıkî izahlarla dolu bir hikâye örgüsü içinde adeta nakış nakış işlenmiş gibi… Dinden uzaklaştırılmış ilmin ruhsuz ve kasvetli anlatımına inat; oldukça nurânî ve sevgi dolu:

      “Sâni-i Hakîm, havada iki unsur halk etmiştir: Biri azot, biri müvellidü’l-humuza. Müvellidü’l-humuza ise, nefes içinde kana temas ettiği vakit, kanı telvîs eden karbon unsur-u kesîfini kehribar gibi kendine çeker. İkisi imtizâc eder, buhar-ı hâmız-ı karbon denilen (semli havaî) bir maddeye inkılâb ettirir; hem hararet-i garîziyeyi temin eder, hem kanı tasfiye eder. Çünkü, Sâni-i Hakîm, fenn-i kimyâda AŞK-I KİMYEVÎ tâbir edilen bir münâsebet-i şedîdeyi müvellidü’l-humuza ile karbona vermiş ki; o iki unsur birbirine yakın olduğu vakit, o kanun-u İlâhî ile, o iki unsur imtizâc ederler. Fennen sabittir ki, imtizâcdan hararet hâsıl olur. Çünkü, imtizâc, bir nevî ihtiraktır.”

      Bu ifadelerin ruhumda oluşturduğu aşk-ı kimyevî ile hızımı alamamış, Fen-Edebiyat Fakültesi Kimya bölümünü tercih etmiştim. Ama ülke çapında kendi alanlarında otorite sayılan hocalarımız bile Bediüzzaman gibi anlatamadı kimyayı. Sözgelimi organik kimyada kâinatta cereyan eden kimyasal reaksiyonlar, bir savaş mekanizması mantığı ile açıklanır. Aşk ve savaş… İki anlatım tarzı arasındaki fark da, beslendikleri kaynaklar arasındaki farkı ortaya koyuyor olmalı; felsefe ve vahy-i semâvî…

      Risâle-i Nur’da geçen bu bahsin kendi âlemimde meydana getirdiği reaksiyona, ileriki yıllarda gençlerle yaptığımız lise okuma programlarında da çokça şahit oldum. Ders kitaplarından aşina oldukları mevzuları bu kadar insancıl, muhabbet dolu ve sıcacık ifadelerle farklı bir profilden dinlemek onlar için de heyecan verici olmuştu. Bunu liseli kardeşlerimin ışıl ışıl parlayan gözlerinden okumak mümkündü. Haftalar öncesinden, yapacağımız okuma programları için “ 32. Söz’ün 2. Mevkıf”ı siparişi verenler bile vardı.

      Eşsiz bir hazinenin içinden bir pırlantadır bu bahis. Aşkla yazılan bu hazineyi aşkla okuyabilmek ve böylece kâinatla aynı frekansı yakalayabilmek temennisiyle

      Alıntı….
      [/TD]
      [/TR]
      [/TABLE]

    1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
    • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.