• Bu konu 6 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
8 yazı görüntüleniyor - 1 ile 8 arası (toplam 8)
  • Yazar
    Yazılar
  • #676551
    Anonim


      ﴿وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَاۤ اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَاۤ اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ وَبِاْلاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ blank.gif1


      Kur’ân-ı Kerim, bu âyet gibi çok âyetlerde terkiplerin, kelâmların muhtemel bulundukları ihtimallerden, vecihlerden bir ihtimalini veya bir vechini bir emare ile tayin etmemekle, nazm-ı kelâmı, mürsel ve mutlak bırakmıştır. Bu da i’câzı intaç eden îcâza menşe olarak lâtif bir sırdır. Şöyle ki:

      Belâgat, muktezâ-yı hale mutabakattan ibarettir. Kur’ân’ın muhatapları, muhtelif asırlarda mütefavit tabakalardır. Bu tabakalara mürâaten, muhavere ve mükâlemeyi o asırlara teşmil etmek üzere, çok yerlerde tâmim için hazf yapıyor, çok yerlerde nazm-ı kelâmı mutlak bırakıyor ki, ehl-i belâgat ve ulûm-u Arabiyece güzel görünen vecihler, ihtimaller çoğalsın ki, her asırda her tabaka, fehimlerine göre hissesini alsın.

      Bu âyeti mâkabliyle nazm ve rapteden münasebet:

      Kur’ân-ı Kerim, evvelki âyetle tâmim yaptıktan sonra, bu âyetle tahsis yapmıştır. Evet, bu âyet, ehl-i kitaptan iman edenleri tahsisle şereflerini ilân; ve imana gelmeyenleri imana teşvik ediyor. Abdullah ibn-i Selâm ele alınarak diğerlerinin Abdullah ibn-i Selâm gibi olmaları için yapılan teşvik gibi.

      Ve keza, Kur’ân-ı Kerimin bütün ümmetlere ve risalet-i Muhammediyenin bütün milletlere şâmil olduklarını tasrih etmek üzere, her iki اَلَّذِينَ blank.gif2 ile مُتَّقِينَ blank.gif3 ’nin her iki kısmına tansis edilmiştir.



      [NOT]Dipnot-1 “Onlar sana indirilen Kur’ân’a da, senden önceki peygamberlere indirilen kitaplara da inanırlar. Onlar, âhirete de kesin olarak iman etmiş kimselerdir.” Bakara Sûresi, 2:4.
      Dipnot-2 Öyle ki (bk. n-ḥ-v: İsm-i mevsûl).
      Dipnot-3 Allah’tan korkanlar; takvâ sahipleri.
      [/NOT]


      [TABLE]

      [TR]
      [TD]Abdullah İbni Selâm: (bk. bilgiler)[/TD]
      [TD]belâgat: sözün düzgün, kusursuz, yerinde, hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]ehl-i belâğat: belâgat âlimleri, edebiyatçılar, söz ve ifade uzmanları[/TD]
      [TD]ehl-i kitap: Allah’ın gönderdiği kitaplara inanan Hıristiyan ve Yahudiler[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]emare: işaret, alâmet[/TD]
      [TD]fehim: anlayış, idrak[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]hazf yapmak: bir sözü zikretmemek, düşürmek, kaldırmak[/TD]
      [TD]intaç etme: netice verme, sonucunu doğurma[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]i’câz: mu’cize oluş; bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstülük[/TD]
      [TD]kelâm: söz, ifade[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]keza: böylece, bunun gibi[/TD]
      [TD]lâtif: ince, güzel, hoş[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]menşe: kaynak[/TD]
      [TD]muhavere: karşısına alarak konuşma [/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]muhtelif: farklı, değişik[/TD]
      [TD]muhâtab: hitap edilen, kendisine karşı konuşulan[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]muktezâ-yı hale mutabakat: hâlin icabına ve gereğine uygunluk[/TD]
      [TD]mutlak: kayıtsız, sınırsız; teklik, çokluk veya nitelik gibi şeylere bakılmaksızın kullanıldığı mânâya delâlet eden lâfız; kitap kelimesi gibi[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]mâkabli: birşeyin öncesi[/TD]
      [TD]mükâleme: karışılıklı konuşma[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]mürsel: bir hükümle sınırlandırılmamış, kayıt altına alınmamış[/TD]
      [TD]mürâaten: riayet ederek, gözeterek[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]mütefavit: farklı[/TD]
      [TD]nazm: diziliş, tertip; Allah Teâlâ tarafından dizilen, Kur’ân-ı Kerîmin mübârek ifadeleri[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]nazm-ı kelâm: söz ve ifadenin tertip ve dizilişi[/TD]
      [TD]raptetmek: bağlamak[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]risalet-i Muhammediye: Hz. Muhammed’in (a.s.m.) peygamberliği[/TD]
      [TD]tahsis: hâs kılma, özelleştirme; genel bir mânâ ve hüküm ifade eden bir sözü, belirli bir hükme mahsus kılma, belirli bir mânâda kullanma[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]tansis: nas, delil getirmek, delili yerleştirmek; en açık mânâyı, en kesin ifade ile delile dayandırarak söz etmek [/TD]
      [TD]tasrih etmek: açıklamak, açıkça bildirmek[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]terkip: birkaç kelimeden oluşan ifade, birleşim, birleşik söz[/TD]
      [TD]teşmil etmek: kapsamına almak, genelleştirmek[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]tâmim: umumileştirme, genelleme; bir hükmü aynı cinsin bütün fertlerine verme[/TD]
      [TD]ulûm-u Arabiye: Arap dili ve edebiyatına ilişkin ilimler; belâgat ilmi gibi[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]vecih: yön, yüz[/TD]
      [TD]îcâz: sözü kısaltmak; maksadı açık ve net bir şekilde ifade etmek suretiyle, az sözle çok mânâları ifade etme[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]şâmil olmak: kapsamak, içine almak[/TD]
      [/TR]

      [/TABLE]

      #803218
      Anonim


        Ve keza, يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ blank.gif1 sadefinde bulunan imanın rükünlerini beyan etmek için, icmalden sonra tafsile geçmiştir. Çünkü bu âyet; kitaplara, kıyamete sarahaten; rusül ve melâikeye zımnen delâlet eder.

        Kur’ân-ı Azimüşşan burada blank.gif2 وَالْمُؤْمِنُونَ بِالْقُرْاٰنِ gibi îcazlı ifadeleri terk edip, وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَ ا اُنْزِلَ اِلَيْكَ blank.gif3 ile itnabı ihtiyar etmiştir. Şu itnab, bu makamı yüksek nükte ve letâifle tezyin etmek için ihtiyar edilmiştir.

        1. Esmâ-i mevsûle ve müphemeden bulunan اَلَّذِينَ burada hükmün medârı ve maksadın esası, iman sıfatı olduğuna ve mevsûfu ile sâir sıfatları iman sıfatına tâbi ve altında görünmez bir durumda olduklarına işarettir.

        2. Yalnız bir zamanda sübutu ifade eden مُؤْمِنُونَ blank.gif4 kelimesine bedel, fiil sigasıyla يُؤْمِنُونَ blank.gif5 tabiri, nüzul ve zuhur tekerrür ettikçe imanın teceddüt ettiğine işarettir.

        3. İphamı ifade eden مَا iman-ı icmâlînin kâfi geldiğine ve imanın, hadîs gibi bâtınî ve Kur’ân gibi zâhirî vahiylere şâmil olduğuna işarettir.

        [NOT]Dipnot-1 “Gayba inanırlar.” Bakara Sûresi, 2:3.
        Dipnot-2 Kur’ân’a iman edenler.
        Dipnot-3 “Onlar sana indirilen Kur’ân’a inanırlar.” Bakara Sûresi, 2:4.
        Dipnot-4 Mü’minler, Allah’a inananlar.
        Dipnot-5 İnanırlar.
        [/NOT]

        [TABLE]

        [TR]
        [TD]Kur’ân-ı Azîmüşşan: şan ve şerefi yüce olan Kur’ân[/TD]
        [TD]beyan etmek: açıklamak[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]bâtınî: görünmeyen, içe ait[/TD]
        [TD]delâlet: işaret etme, gösterme; söz ile kullanılmış olduğu mânâ arasındaki bağlantı[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]esmâ-i mevsûle ve müpheme: gr. ism-i mevsuller; mânâsı kapalı isimler; mânâsı kendisinden sonra gelen cümle ile açıklanan ve bir ismi başka bir cümleye bağlayan kelimedir.[/TD]
        [TD]hadîs: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]icmal: özetleme, kısaca ifade etme[/TD]
        [TD]ihtiyar edilme: seçilme, tercih edilme[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]iman-ı icmâlî: icmâl-i iman; Resûl-i Ekrem‘in (a.s.m.) tebliğ ettiği detaya girmeden genel olarak inanma [/TD]
        [TD]ipham: kapalılık, belirsizlik[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]itnab: sözü uzatma; yeni bir fayda için, maksadı alışılmamış şekilde uzun bir söz ile ifade etmek[/TD]
        [TD]keza: böylece, bunun gibi[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]kâfi: yeterli[/TD]
        [TD]kıyamet: kâinatın ölümünden sonra, âhirette bütün ölülerin dirilip ayağa kalkmaları, mahşerde toplanmaları[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]letâif: lâtifeler, incelikler, güzellikler[/TD]
        [TD]medâr: kaynak, sebep, dayanak[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]melâike: melekler[/TD]
        [TD]mevsûf: nitelenen; imanla nitelenen mü’min kimseler[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]nükte: ince ve derin mânâlı söz[/TD]
        [TD]nüzul: inme, iniş[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]rusül: peygaberler, nebiler[/TD]
        [TD]rükün: esas, şart[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]sadef: sedef; inci kabuğu[/TD]
        [TD]sarahaten: açıkça, açık bir şekilde[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]siga: gr. kip, kalıp[/TD]
        [TD]sâir: diğer, başka[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]sübut: sabit, kesinlik[/TD]
        [TD]sıfat: özellik, nitelik[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]tafsil: ayrıntı, detaylı açıklama[/TD]
        [TD]teceddüt: yenilenme, tazelenme[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]tekerrür etmek: tekrarlanmak[/TD]
        [TD]tezyin etmek: süslemek[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]tâbi: bir şeye bağlı, uyan[/TD]
        [TD]vahiy: Cenâb-ı Hak tarafından Cebrail (a.s.) vasıtası ile peygamberlere bildirilen emir ve yasaklar[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]zahirî: dış, görünen[/TD]
        [TD]zuhur: görünme, ortaya çıkma[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]zımnen: gizlice, dolaylı olarak[/TD]
        [TD]îcâz: sözü kısaltmak; maksadı az sözle açık ve net bir şekilde ifade etmek[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]şamil: içine alan, kapsamlı[/TD]
        [TD]اَلَّذِينَ: (bk. n-ḥ-v[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]مَا: (bk. ḥ-r-f[/TD]
        [/TR]

        [/TABLE]

        #803219
        Anonim


          4. اُنْزِلَ blank.gif1 maddesi itibarıyla, Kur’ân’a iman, Kur’ân’ın Allah’tan nüzulüne iman demek olduğunu gösteriyor. Kezalik, Allah’a iman, Allah’ın vücuduna iman; âhirete iman, âhiretin gelmesine iman demektir.

          5. اُنْزِلَ mâziye delâlet eden heyeti itibarıyla, henüz nâzil olmayanın nüzulü, nâzil olanın nüzulü kadar muhakkak olduğuna işarettir. Maahaza, يُؤْمِنُونَ blank.gif2 ’deki istikbâl, اُنْزِلَ ’nin mâziliğinden neş’et eden noksanı telâfi eder. Yani henüz nâzil olmayan kısım اُنْزِلَ ’nin şumulü dahilinde değilse de, يُؤْمِنُونَ ’nin şumulü altındadır. Bu tenzil meselesi, Kur’ân’ın çok yerlerinde vuku bulmuştur. Bazan mâzi, istikbale misafir gider; bazan de muzari; mâzinin memleketine gelir. Bunda, çok lâtif bir belâgat vardır. Şöyle ki:

          Bir adam, kendisine göre henüz geçmemiş birşeyi mâziye delâlet eden bir sîga ile işittiği zaman, zihni heyecana gelir, ayılır. Anlar ki, muhatap yalnız o değildir. Belki, arkasında muhtelif mesafelerde pek çok ayrı ayrı taifeler, saflar bulunmakla, kendisine tevcih edilen hitapları, nidaları, İlâhî hitabeleri, arkasında bulunan bütün o taifeler işitir gibi zihnine gelir.

          عَلَيْكَ blank.gif3 ’ye bedel اِلَيْكَ blank.gif4 ’nin zikri, Resul-i Ekremin (a.s.m.) teklif edilen risalet vazifesini cüz-i ihtiyarîsiyle haml ve kabul etmiş olduğuna ve bu hizmet Cibril tarafından görüldüğünden, Resul-i Ekremin (a.s.m.) daha yüksek olduğuna işarettir. Çünkü عَلٰى da ihtiyar olmadığı gibi, vasıta-i nüzulün daha yüksek



          [NOT]Dipnot-1 İndirildi.
          Dipnot-2 İnanırlar.
          Dipnot-3 Senin üzerine.
          Dipnot-4 Sana.
          [/NOT]


          [TABLE]

          [TR]
          [TD]Cibril: Cebrail (a.s.)[/TD]
          [TD]Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.)[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]belâgat: sözün düzgün, kusursuz, yerinde, hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi[/TD]
          [TD]cüz-i ihtiyarî: insandaki çok az seçim gücü, irade[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]delâlet: işaret etme, gösterme; söz ile kullanılmış olduğu mânâ arasındaki bağlantı[/TD]
          [TD]haml: yüklenme[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]heyet: genel yapı; burada Kur’ân’ın sûre ve âyetleri kastediliyor[/TD]
          [TD]hitap: seslenme[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]ihtiyar: irade, tercih [/TD]
          [TD]istikbâl: gr. gelecek zaman; müzari fiil hem şimdiki zaman hem de geniş ve gelecek zaman mânâsı taşır, yani “yu’minûn” müzari fiili “müminler indirilene inanıyorlar hem de indirilecek olana da inanıyorlar” mânâsı taşıdığını ifade eder[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]itibarıyla: özelliğiyle, bakımından[/TD]
          [TD]kezalik: böylece, bunun gibi[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]lâtif: ince, güzel, hoş[/TD]
          [TD]maahaza: bununla birlikte[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]mazi: gr. geçmiş zaman[/TD]
          [TD]muhakkak: kesin[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]muhtelif: çeşitli, farklı[/TD]
          [TD]muhâtab: hitap edilen, kendisine karşı konuşulan[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]muzari: gr. şimdiki, geniş ve gelecek zaman kipi[/TD]
          [TD]neş’et etmek: doğmak, meydana gelmek[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]nida: çağrı, sesleniş[/TD]
          [TD]nâzil olma: inme[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]nüzul: inme, iniş[/TD]
          [TD]risalet: peygamberlik[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]sîga: gr. kip, kalıp[/TD]
          [TD]taife: sınıf, tabaka[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]tenzil: peyderpey, yavaş yavaş indirme[/TD]
          [TD]tevcih edilme: yöneltilme[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]vasıta-i nüzul: iniş, inme vasıtası[/TD]
          [TD]vuku bulmak: meydana gelmek[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]vücud: varlık, var oluş[/TD]
          [TD]âhiret âlemi: öteki dünya, öldükten sonraki sonsuz hayat[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]şumul: kapsam[/TD]
          [TD]عَلٰى: (bk. ḥ-r-f[/TD]
          [/TR]

          [/TABLE]

          #803220
          Anonim


            olduğuna delâlet eder. اِلَيْكَ blank.gif1 ’deki zamirin ism-i zâhire tercih sebebi, Kur’ân ve Kur’ân’a ait hususat hususunda Hazret-i Muhammed (a.s.m.) yalnız muhatap olup, kelâm, Allah’ın kelâmı olduğuna işarettir. Bu kelâmın îcaz derecesi, şu zikredilen letâiften anlaşıldı.

            وَمَاۤ اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ blank.gif2 Bu gibi sıfatlarda bir teşvik vardır. Ve o teşvikten sâmileri imtisâle sevk eden emirler ve nehiyler doğuyor.

            Bu cümlenin mâkabliyle nazmına dair “dört letaif” vardır.

            1. Bu cümlenin mâkabline atfı, medlûlün delile olan bir atfıdır. Şöyle ki:

            “Ey insanlar! Kur’ân’a iman ettiğiniz gibi, kütüb-ü sâbıkaya da iman ediniz. Çünkü Kur’ân, onların sıdkına delil ve şahittir.”

            2. Yahut o atıf, delilin medlûle olan atfıdır. Şöyle ki:

            “Ey ehl-i kitap! Geçmiş olan enbiya ve kitaplara iman ettiğiniz gibi, Hazret-i Muhammed (a.s.m.) ile Kur’ân’a da iman ediniz. Zira onlar, Hazret-i Muhammed’in (a.s.m.) gelmesini tebşir ettikleri gibi, onların ve kitaplarının sıdkına olan deliller, hakikatiyle, ruhuyla Kur’ân’da ve Hazret-i Muhammed’de (a.s.m.) bulunmuştur. Öyleyse, Kur’ân Allah’ın kelâmı ve Hazret-i Muhammed (a.s.m.) de resulü olduğunu tarik-i evlâ ile kabul ediniz ve etmelisiniz.”

            3. Zaman-ı Saadette Kur’ân’dan neş’et eden İslâmiyet, sanki bir şeceredir. Kökü Zaman-ı Saadette sabit olmakla, damarları o zamanın âb-ı hayat menbalarından kuvvet ve hayat alarak her tarafa intişar ettikleri gibi, dal ve budakları da istikbal semâsına kadar uzanarak âlem-i beşere maddî ve mânevî semereleri yetiştiriyor.

            [NOT]Dipnot-1 Sana.
            Dipnot-2 Senden önce indirilen (kitaplara)… Bakara Sûresi, 2:4.
            [/NOT]

            [TABLE]

            [TR]
            [TD]atf: (Ar. gr.) bağlaç; kendinden öncekiyle sonraki arasındaki kelime veya cümle grubu arasındaki irtibatı kuran edat[/TD]
            [TD]delil: işaret, alâmet; kendisine, doğru bir bakış açısıyla bakıldığında istenilen hedefe ulaştıran şey[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]delâlet: işaret etme, gösterme[/TD]
            [TD]ehl-i kitap: Allah’ın gönderdiği kitaplara inanan Hıristiyan ve Yahudiler[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]enbiya: nebiler, peygamberler[/TD]
            [TD]hakikat: esas, gerçek mahiyet[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]hususat: husûsi şeyler, özel durumlar[/TD]
            [TD]imtisal: emre uyma[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]intişar etmek: yayılmak[/TD]
            [TD]ism-i zâhir: açıkça söylenen isim[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]istikbal: gelecek[/TD]
            [TD]kelâm: söz, ifade[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]kütüb-ü sabıka: Kur’ân’dan önce gelen semâvî kitaplar[/TD]
            [TD]letâif: lâtifeler, incelikler, güzellikler[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]medlûl: mânâ, anlam, işaret edilmiş olan[/TD]
            [TD]menba: kaynak[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]muhâtab: hitap edilen, kendisine karşı konuşulan[/TD]
            [TD]mâkabli: öncesi [/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]nazm: dizme, tertip edip düzenleme; Kur’ân-ı Kerîmin Allahü taâlâ tarafından dizilen mübârek sözleri, ifadeleri[/TD]
            [TD]nehiy: yasak[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]neş’et etmek: doğmak[/TD]
            [TD]resul: peygamber[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]ruh: öz, cevher[/TD]
            [TD]sabit: yerleşik[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]semere: meyve, netice[/TD]
            [TD]semâ: yükseklik, gökyüzü; burada teşbih olarak gelecek asırlar kastediliyor[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]sevk etmek: yöneltmek[/TD]
            [TD]sâmi’: işiten, dinleyen[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]sıdk: doğruluk[/TD]
            [TD]tarik-i evlâ: daha uygun, daha üstün yol[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]tebşir etmek: müjdelemek[/TD]
            [TD]zaman-ı Saadet: Peygamberimizin (a.s.m.) yaşadığı dönem, mutluluk asrı[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]zamir: gr. ismin yerini tutan kelime[/TD]
            [TD]âb-ı hayat: hayat suyu[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]âlem-i beşer: insanlık dünyası, insan âlemi[/TD]
            [TD]îcâz: sözü kısaltmak; maksadı az sözle açık ve net bir şekilde ifade etmek[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]şecere: ağaç[/TD]
            [/TR]

            [/TABLE]

            #803221
            Anonim


              Evet, İslâmiyet, mâzi ile istikbali kanatları altına almış, gölgelendirerek, istirahat-i umumiyeyi temin ediyor.

              4. Kur’ân-ı Kerim, o cümlede ehl-i kitabı imana teşvik etmekle, onlara bir ünsiyet, bir sühulet gösteriyor. Şöyle ki:

              “Ey ehl-i kitap! İslâmiyeti kabul etmekte size bir meşakkat yoktur; size ağır gelmesin. Zira, size bütün bütün dininizi terk etmenizi emretmiyor. Ancak, itikadatınızı ikmal ve yanınızda bulunan esasat-ı diniye üzerine bina ediniz diye teklifte bulunuyor. Zira Kur’ân, bütün kütüb-ü sâlifenin güzelliklerini ve eski şeriatlerinin kavaid-i esasiyelerini cem etmiş olduğundan usulde muaddil ve mükemmildir. Yani, tâdil ve tekmil edicidir. Yalnız, zaman ve mekânın tagayyür etmesi tesiriyle tahavvül ve tebeddüle maruz olan füruat kısmında müessistir. Bunda aklî ve mantıkî olmayan bir cihet yoktur. Evet, mevasim-i erbaada giyecek, yiyecek ve sair ilâçların tebeddülüne lüzum ve ihtiyaç hasıl olduğu gibi, bir şahsın yaşayış devrelerinde, talim ve terbiye keyfiyeti tebeddül eder. Kezalik, hikmet ve maslahatın iktizası üzerine, ömr-ü beşerin mertebelerine göre ahkâm‑ı fer’iyede tebeddül vardır. Çünkü, fer’î hükümlerden biri, bir zamanda maslahat iken, diğer bir zamana göre mazarrat olur. Veya bir ilâç, bir şahsa devâ iken, şahs-ı âhere dâ’ olur. Bu sırdandır ki, Kur’ân, fer’î hükümlerden bir kısmını neshetmiştir. Yani vakitleri bitti, nöbet başka hükümlere geldi, diye hükmetmiştir.”

              مِنْ قَبْلِكَ blank.gif1: Kur’ân’da hiçbir kelime bulunmuyor ki, mevkiiyle münasebettar olmasın veyahut mevkiinin başka bir kelimeye münasebeti daha çok olsun. Evet, Kur’ân’ın herhangi bir yerinde bulunan bir kelime, o mevkiin başında bir tâc-ı zerrin gibi görünür. Ve aralarındaki münasebetlerden dolayı, aralarında geçimsizlik yeri yoktur. Ezcümle, مِنْ قَبْلِكَ kelimesine bak. Bu âyetin her tarafından


              [NOT]Dipnot-1 Senden önce.
              [/NOT]

              [TABLE]

              [TR]
              [TD]ahkâm-ı fer’i: temele ait olmayan hükümler; iman esaslarına ait olmayan hükümler[/TD]
              [TD]aklî ve mantıkî: akla ve mantığa uygun[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]cem etmek: toplamak[/TD]
              [TD]cihet: yön, taraf[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]devâ: ilâç, şifa[/TD]
              [TD]dâ’: hastalık, dert[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]ehl-i kitap: Allah’ın gönderdiği kitaplara inanan Hıristiyan ve Yahudiler[/TD]
              [TD]esasat-ı diniye: dine ait esaslar, temeller[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]fer’î hüküm: temele ait olmayan hüküm, dallara ait hüküm[/TD]
              [TD]füruat: temel olmayan feri meseleler; namaz, oruç gibi ibadetler, alışveriş gibi muameleler[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]hasıl olmak: meydana gelmek[/TD]
              [TD]hikmet: fayda, gaye[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]ikmal: tamamlama[/TD]
              [TD]iktiza: gereklilik[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]istikbal: gelecek[/TD]
              [TD]istirahat-i umumiye: genel huzur, insanların dünya ve âhiret rahatı, mutlululuğu[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]itikadat: inançlar[/TD]
              [TD]kavaid-i esasiye: temel kurallar, prensipler[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]keyfiyet: nitelik[/TD]
              [TD]kezalik: böylece, bunun gibi[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]kütüb-ü sâlife: Kur’ân’dan önce gelen Tevrat, Zebur ve İncil gibi geçmiş semavi kitaplar[/TD]
              [TD]maruz olan: tesirine uğrayan, tesiri altında kalan[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]maslahat: fayda, yarar[/TD]
              [TD]mazarrat: zarar[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]mevasim-i erbaa: dört mevsim[/TD]
              [TD]meşakkat: zorluk, güçlük[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]muaddil: tadil eden, düzelten[/TD]
              [TD]mâzi: geçmiş zaman[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]müessis: tesis eden, kuran[/TD]
              [TD]mükemmil: tamamlayan, tamamlayıcı[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]münasebettar: bağlantılı, ilgili[/TD]
              [TD]nesh: değiştirme, hükmünü kaldırma; şer’i bir hükmün tatbikten kaldırılmış olduğunu bildirme[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]sair: diğer başka[/TD]
              [TD]sühulet: kolaylık[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]tagayyür: değişme[/TD]
              [TD]tahavvül: başka bir hâle geçme, dönüşme[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]talim ve terbiye: eğitim ve öğretim[/TD]
              [TD]tebeddül: değişim, değişme[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]tekmil: tamamlama[/TD]
              [TD]tâc-ı zerrin: altın tâc[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]tâdil: düzeltme[/TD]
              [TD]usul: asıllar, temeller; imanî meseleler[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]ömr-ü beşer: insanın ömrü[/TD]
              [TD]ünsiyet: yakınlık, dostluk[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]şahs-ı âher: diğer şahıs, başkası[/TD]
              [TD]şeriat: Allah tarafından bildirilen hükümlerin hepsi[/TD]
              [/TR]

              [/TABLE]

              #803222
              Anonim


                uçup bu kelimenin başına konan letâifi gör. Zira bu âyet, nübüvvet hakkındadır. Nübüvvet meselesinde beş maksat vardır. Bu maksatlar, beş nükte ve letâifden in’ikâs etmiştir. Bu beş letâif, مِنْ قَبْلِكَ blank.gif1 ’nin sadefindedir. Maksatlar ise:

                1. Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, resuldür.

                2. Ekmelü’r-Rusüldür.

                3. Hâtemü’l-Enbiyadır.

                4. Risaleti, âmmedir.

                5. Şeriati, sâir şeriatlerin mehâsinini cem ile onların nâsihidir.

                Birinci maksadın مِنْ قَبْلِكَ ’den veçh-i in’ikâsı: Meslekleri ve yolları bir olan bir cemaat, مِنْ قَبْلِكَ kelimesinden îmaen fehmolunur. Binaenaleyh, Hazret-i Muhammed’in (a.s.m.) مِنْ قَبْلِكَ ’deki zamire merci olması, o cemaatten mâdud olmasını iktiza eder. Ve onların meslekleri olan nübüvvetlerine ve kitaplarının sıdkına olan bütün deliller, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın risaletine ve Kur’ân’ın Allah’tan nâzil olduğuna bir hüccet-i katıa olduğu gibi, onların mu’cizeleri de Hazret-i Muhammed’in (a.s.m.) dâvâsına bir mu’cize hükmüne geçer.

                İkinci maksadın veçh-i in’ikâsı, üç kaideden tezahür eder.

                1. Sultanlar daima halkın, cemaatin, ordunun sonunda çıkarlar.

                2. Nev-i beşerde tekemmül vardır. Bu tekemmül kanunu, ikinci mürebbînin ve ikinci mükemmilin, evvelki mürebbîlerden daha ekmel olmasını iktiza eder.

                [NOT]
                Dipnot-1 Senden önce.
                [/NOT]

                [TABLE]

                [TR]
                [TD]Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun[/TD]
                [TD]Ekmelü’r-Rusül: peygamberlerin en mükemmeli[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]Hâtemü’l-Enbiyâ: peygamberlerin sonuncusu olan Hz. Muhammed (a.s.m.)[/TD]
                [TD]binaenaleyh: bundan dolayı, bunun üzerine[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]cem: toplamak[/TD]
                [TD]cemaat: topluluk, halk[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]delil: işaret, alâmet; kendisine, doğru bir bakış açısıyla bakıldığında istenilen hedefe ulaştıran şey[/TD]
                [TD]ekmel: daha mükemmel, daha iyi[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]fehmolunmak: anlaşılmak[/TD]
                [TD]hüccet-i katıa: kesin delil[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]iktiza etmek: gerektirmek[/TD]
                [TD]imaen: gizli ve ince bir mânâyı işaret ederek, göstererek[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]in’ikâs: yansıma, aksetme[/TD]
                [TD]kaide: kural, prensip[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]letâif: lâtifeler, incelikler, güzellikler[/TD]
                [TD]mehâsin: güzellikler, iyilikler[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]merci: kendisine dönülen şey[/TD]
                [TD]mu’cize: Allah’ın izniyle peygamberler tarafından ortaya konulup bir benzerini yapmakta başkalarını aciz ve hayrette bırakan olağanüstü hâl ve fiil ve eser[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]mâdud: sayılan, sayılmış[/TD]
                [TD]mükemmil: ikmal eden, tamamlayan, mükemmelleştiren[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]mürebbî: eğitici, terbiye edici[/TD]
                [TD]nev-i beşer: insanlık, insan türü[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]nâsih: değiştiren, bir hükmü ortadan kaldıran[/TD]
                [TD]nâzil olmak: inmek[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]nübüvvet: peygamberlik[/TD]
                [TD]nükte: ince ve derin mânâlı söz[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]resul: gönderilen, peygamber[/TD]
                [TD]risalet: peygamberlik[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]sadef: içinde inci bulunan kabuk[/TD]
                [TD]sair: diğer, başka[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]sıdk: doğruluk[/TD]
                [TD]tekemmül: olgunlaşma, mükemmelleşme, ilerleme[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]tezahür etme: ortaya çıkma, meydana çıkma[/TD]
                [TD]veçh-i in’ikâs: yansıma yönü, akseden tarafı [/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]zamir: gr. ismin yerini tutan kelime[/TD]
                [TD]âmme: umuma ait, genel[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]şeriat: Allah tarafından bildirilen İlâhî emir ve yasaklara dayanan hükümlerin hepsi, İslâmiyet[/TD]
                [/TR]

                [/TABLE]

                #803223
                Anonim


                  3. Alelekser, halefin mahareti, selefinden daha ziyadedir.

                  İşte bu üç kaideden, Hazret-i Muhammed’in (a.s.m.) ekmel-i enbiya olduğu tezahür eder.

                  Üçüncü maksadın vech-i in’ikâsı: Meşhur bir kaidedir ki, bir vâhid çoğalsa, teselsül eder, gittikçe gider, bir yerde durmaz. Fakat çoklar ve kesir olanlar ittihad etse, kuvvetlenir, istikrar peyda eder, yerinde kalır, daha değişmez. Demek, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, hâtemü’l-enbiyadır. Mefhum-u muhalifiyle işmam eder ki, ondan sonra peygamber gelmez; hâtemiyetine hâtem ve imza basar.

                  Dördüncü maksadın veçh-i in’ikâsı: مِنْ قَبْلِكَ blank.gif1 kelimesinin ifade ettiği gibi, Hazret-i Muhammed (a.s.m.), onların halefidir ve onlar, tamamen o hazretin selefleridir. Binaenaleyh, halefin, selefe ait vazifeyi tamamıyla üzerine alarak onların yerine kaim olması, o hazretin bütün seleflerine nâip ve bütün ümmetlerine resul olduğunu iktiza eder.

                  Evet, bu kaide, hükmüne uygun fıtrî bir kaidedir. Zira, Zaman-ı Saadetten evvel insan âleminin ihtiva ettiği ümmetler, milletler arasında maddeten ve mânen, istidaden ve terbiyeten pek muhtelif ve geniş mesafeler vardı. Bunun içindi ki, terbiye-i vâhide ve dâvet-i münferide kâfi gelmiyordu. Vakta ki âlem-i insaniyet Zaman-ı Saadetin şems-i saadetiyle uyandı ve müdavele-i efkâr ile, an’anelerinin terkiyle, tebdiliyle ve kavimlerin birbirine ihtilâtlarıyla ittihada meyil gösterdi ve aralarında münakale ve muhabere başladı; hattâ küre-i arz bir memleket, belki bir vilâyet, belki bir köy gibi oldu; bir dâvet ve bir nübüvvet umum insanlara kâfi görüldü.


                  [NOT]Dipnot-1 Senden önce.
                  [/NOT]

                  [TABLE]

                  [TR]
                  [TD]Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun[/TD]
                  [TD]Hâtemü’l-Enbiyâ: peygamberlerin sonuncusu olan Hz. Muhammed (a.s.m.)[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]Mefhum-u muhalif: zıt anlam, ters mânâ[/TD]
                  [TD]alelekser: çoğunlukla, genellikle[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]an’ane: gelenek[/TD]
                  [TD]binaenaleyh: bundan dolayı, bunun üzerine[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]dâvet-i münferide: tek bir dâvet, çağrı[/TD]
                  [TD]ekmel-i enbiya: peygamberlerin en mükemmeli[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]fıtrî: tabii, doğal[/TD]
                  [TD]halef: sonraki, sonra gelen, birinin yerine geçen[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]hazret: saygıdeğer mübarek; burada peygamberimiz (a.s.m.) kastedilir[/TD]
                  [TD]hâtem: mühür[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]hâtemiyet: son olma[/TD]
                  [TD]ihtilât: birbirinin içine girip karışma[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]ihtiva etmek: kapsamak, içine almak[/TD]
                  [TD]iktiza etmek: gerekli kılmak[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]istidaden: kabiliyet, yetenek olarak[/TD]
                  [TD]istikrar: yerleşme, karar kılma[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]ittihad: birleşme[/TD]
                  [TD]işmam: hissettirme, çıtlatma, kokusunu hissettirme[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]kaide: kural, prensip[/TD]
                  [TD]kaim olmak: makam ve görevi üstlenmek[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]kavim: millet, halk[/TD]
                  [TD]kesir: çok[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]kâfi: yeterli[/TD]
                  [TD]küre-i arz: yerküre, dünya[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]muhabere: haberleşme[/TD]
                  [TD]muhtelif: farklı[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]mânen: mânevî olarak[/TD]
                  [TD]müdavele-i efkâr: fikirlerin dolaşımı, aktarımı, karşılıklı fikir alışverişinde bulunma[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]münakale: karşılıklı iletişim, etkileşim, alış-veriş[/TD]
                  [TD]nâip: başkasının yerine geçip onun işini yürüten, yerine getiren[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]nübüvvet: peygamberlik[/TD]
                  [TD]peyda etme: kazanma[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]resul: peygamber[/TD]
                  [TD]selef: önceki, önce gelen[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]tebdil: değiştirme[/TD]
                  [TD]terbiye-i vâhide: tek bir terbiye ve eğitim[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]terbiyeten: eğitim, yetişme itibariyle[/TD]
                  [TD]teselsül etme: zincirleme uzayıp gitme[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]tezahür etme: ortaya çıkma, meydana çıkma[/TD]
                  [TD]umum: bütün[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]vakta: ne zaman ki[/TD]
                  [TD]vech-i in’ikâs: aksetme, yansıma yönü[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]vilâyet: il, şehir[/TD]
                  [TD]vâhid: bir[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]zaman-ı Saadet: Peygamberimizin (a.s.m.) yaşadığı dönem, mutluluk asrı[/TD]
                  [TD]ziyade: çok, fazla[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]âlem: dünya[/TD]
                  [TD]âlem-i insaniyet: insanlık âlemi, dünyası[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]şems-i saadet: mutluluk güneşi[/TD]
                  [/TR]

                  [/TABLE]

                  #803224
                  Anonim


                    Beşinci maksadın vech-i in’ikâsı: مِنْ قَبْلِكَ blank.gif1 ’deki مِنْ iptidâ mânâsını ifade eder. İptidâ ise, bir intihâya bakar. İntihâ, adem-i ihtiyaca delâlet eder. Öyleyse, o hazret, Hâtemü’l-Enbiyadır ve âlem-i insaniyetin başka bir resule ihtiyacı yoktur.

                    مِنْ قَبْلِكَ kelimesinin bu beş letâife mâkes ve mazhar olmasına nazar-ı belâgatçe delâlet eden emare şudur ki: Bu beş maksat, bir nehir gibi şu âyetlerin altında cereyan etmekle, âyetten âyete intikal neticesinde مِنْ قَبْلِكَ havuzunda içtima etmiştir.

                    Evet, kelimenin sathında görünen bir tereşşuh, bir yaşlık, kelimenin altında havuzun bulunduğuna delâlet ve ima eder. Maahaza, bu maksatların beyanına ayrı ayrı âyetler tahsis edilmiştir.

                    [NOT]Dipnot-1 Senden önce.
                    [/NOT]

                    [TABLE]

                    [TR]
                    [TD]Hâtemü’l-Enbiyâ: peygamberlerin sonuncusu olan Hz. Muhammed (a.s.m.)[/TD]
                    [TD]abes: gayesiz, faydasız, boş[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]adem-i ihtiyaç: ihtiyaçsızlık, ihtiyacı olmama[/TD]
                    [TD]burhan: güçlü ve sarsılmaz delil[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]cereyan etmek: akmak; gerçekleşmek, meydana gelmek[/TD]
                    [TD]delâlet etme: işaret etme, gösterme; söz ile kullanılmış olduğu mânâ arasındaki bağlantı[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]emare: işaret, alâmet[/TD]
                    [TD]fehmetmek: anlamak[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]feyz-i Kur’ân: Kur’ân’ın verdiği ilham, bereket ve ilim bolluğu[/TD]
                    [TD]fıtrat: yaratılış[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]hazret: saygıdeğer mübarek; burada peygamberimiz (a.s.m.) kastedilir[/TD]
                    [TD]haşir: yeniden diriliş; insanların öldükten sonra tekrar diriltilip Allah‘ın huzurunda toplanması[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratılması[/TD]
                    [TD]hilkat: yaratılış[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]hükümfermâ: hüküm süren[/TD]
                    [TD]hülâsa: özet[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]intihâ: son, netice[/TD]
                    [TD]intikal: geçme[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]iptidâ: başlama, başlangıç[/TD]
                    [TD]israf: savurganlık[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]istikrâ-ı tam: bütün cüz’î olaylardan hareket ederek küllî bir hükme varma; tümevarım; endüksiyon; burada bütün ilimlerin hep birlikte aynı sonuca parmak basmaları kastediliyor[/TD]
                    [TD]içtima: toplanma[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]kast ve irade: yönelme ve isteme; burada herşeyi kuşatan, Allah’ın küllî iradesi kastediliyor[/TD]
                    [TD]letâif: incelikler, güzellikler[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]maahaza: bununla birlikte[/TD]
                    [TD]mazhar: görünme yeri[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]mevzu: konu
                    [/TD]
                    [TD]mâkes: yansıma yeri, [/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]nazar-ı belâgat: belâgat ilminin bakışı[/TD]
                    [TD]nev’i: tür, çeşit[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]nizam: düzen, kanun[/TD]
                    [TD]nizam-ı ekmel: en mükemmel ve eksiksiz düzen[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]resul: peygamber[/TD]
                    [TD]risale: küçük kitap mektup; Risale-i Nur’un her bir bölümü[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]sath: yüzey, dış[/TD]
                    [TD]tafsilât: ayrıntılar, detaylar[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]tahsis: hâs kılma, özelleştirme, ait kılma[/TD]
                    [TD]tereşşuh: sızıntı[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]tezkiye: iyi hâl üzere şahitlik etme, temize çıkarma, haklı çıkarma[/TD]
                    [TD]vech-i in’ikâs: aksetme, yansıma yönü[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]âlem: kâinat, evren, yaratılmış herşey[/TD]
                    [TD]âlem-i insaniyet: insanlık âlemi[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi[/TD]
                    [TD]şahid-i âdil: adaletli tanık, delil[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]مِنْ: (bk. ḥ-r-f[/TD]
                    [/TR]

                    [/TABLE]

                  8 yazı görüntüleniyor - 1 ile 8 arası (toplam 8)
                  • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.