- Bu konu 4 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
24 Nisan 2012: 19:22 #676879
Anonim
﴿ اُولٰۤئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ
1 ﴾
Bu cümledeki nüktelere işaret eden me’hazlar şunlardır:
1. Evvelki cümle ile bu cümlenin nazmı.
2. اُولٰۤئِكَ
2 ile işaret-i hissiye.
3. اُولٰۤئِكَ ’deki uzaklık.
4. عَلٰى
3 ’daki ulviyet.
5. هُدًى
4 ’deki tenkir.
6. مِنْ
5
7. رَبِّهِمْ
6 ’deki terbiyeden ibaret yedi me’hazdır.BİRİNCİSİ: Bu cümleyi mâkabliyle bağlayan münasebetlerdir.
Birinci münasebet: Bu cümle mâkablinden neş’et eden üç suale cevaptır.
Birincisi: Hidayetten neş’et eden o güzel vasıfları lâbis olarak hidayet tahtı üstünde oturan o şahısları görmek isteyen sâile cevaptır.
İkincisi: “O adamların hidayete istihkak ve ihtisasları nedendir?” diye sual eden sâmie cevaptır. Yani illet, sebep, اُولٰۤئِكَ ile işaret edilen vasıflardır.
S – Sâbıkan mezkûr vasıfların tafsilen zikirlerini اُولٰۤئِكَ kelimesindeki icmalden daha vâzıh bir surette sebebi gösteriyor.
C – İcmal, bazan tafsilden daha vâzıh olur. Bilhassa matlup, birkaç şeyden mürekkep olduğu zaman, sâmiin gabaveti veya nisyanı dolayısıyla, o mürekkebin eczasını mezc etmekle sebebi çıkarmak müşkül olur.
[NOT]Dipnot-1 “İşte onlar, Rablerinden gelen bir hidayet üzeredirler.” Bakara Sûresi, 2:5.
Dipnot-2 İşte onlar… (bk. n-ḥ-v: İsm-i işaret)
Dipnot-3 …üzere, …üzerinde (bk. ḥ-r-f: Cerf harfleri)
Dipnot-4 Bir hidâyet.
Dipnot-5 …den (bk. ḥ-r-f: Cer harfleri)
Dipnot-6 Rableri.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]ecza: parçalar, kısımlar, bölümler[/TD]
[TD]gabavet: anlayıştaki kıtlık, zayıflık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hidayet: doğru ve hak olan yol, İslâmiyet[/TD]
[TD]icmal: özet, öz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtisas: mahsus kılınma, özel olma[/TD]
[TD]illet: asıl sebep, maksat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istihkak: lâyık olma, hak etme[/TD]
[TD]işaret-i hissiye: somut işaret; hislere, duygulara hitap eden işaret[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lâbis olma: giyme, takınma[/TD]
[TD]matlup: istenen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mezc etme: birbirine katıp, kaynaştırma[/TD]
[TD]mezkûr: zikredilen, bahsedilen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]me’haz: kaynak[/TD]
[TD]mâkabli: öncesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mürekkep: birden fazla unsurdan oluşmuş; birleşik[/TD]
[TD]müşkül: zor, güç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazm: dizme, tertip edip düzenleme; Kur’ân-ı Kerîmin Allah Teâlâ tarafından dizilen mübârek sözleri, ifadeleri[/TD]
[TD]neş’et etme: doğma, ortaya çıkma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nisyan: unutkanlık[/TD]
[TD]nükte: ince ve derin mânâ[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sâbıkan: geçen, geçmiş[/TD]
[TD]sâil: soran[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sâmi: işiten, dinleyen[/TD]
[TD]tafsil: ayrıntı, detay[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]taht: makam[/TD]
[TD]tenkir/tenvin-i tenkir: gr. nekre tenvini; kelime sonlarına gelerek o kelimeye kapalılık ve belirsizlik mânâsı veren iki üstün (en), iki esre (in) ve iki ötre (ün) işareti[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ulviyet: yükseklik, yücelik[/TD]
[TD]vâzıh: açık, âşikâr[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
24 Nisan 2012: 19:27 #803671Anonim
Üçüncüsü: “Hidayetin neticesi, semeresi ve hidayetteki lezzet ve nimet nedir?” diye sual eden sâile cevaptır. Yani, hidayette saadet-i dâreyn vardır. Hidayetin neticesi, nefs-i hidayettir. Hidayetin semeresi, ayn-ı hidayettir. Zira, hidayet haddizatında büyük bir nimettir ve vicdanî bir lezzettir ve ruhun cennetidir. Nasıl ki dalâlet ruhun cehennemidir; öyle de وَبِا ْلاٰخِرَةِ 1 âhiretin felâh ve saadetini intaç eder.İKİNCİ ME’HAZ: اُولٰۤئِكَ
2 ile yapılan işaret-i hissiye, birşeyin müteaddit sıfatlarını zikretmek, o şeyin zihinlerde tecessüm etmesine ve akılda hazır ve hayalde mahsus olmasına sebep olduğuna işarettir. Maahâzâ, sâbıkan zikirlerinden bir mâhudiyet çıkar. Bu mâhudiyet-i zikriye mâhudiyet-i hariciyelerine kapı açar. Haricî olan mâhudiyetlerinden, mümtaz ve müstesna insanlar oldukları tebarüz eder ki, nev-i beşer içinde gözünü açıp bakanların gözlerine en evvel onların parıltıları çarpar.ÜÇÜNCÜ ME’HAZ: Uzaklığı ifade eden اُولٰۤئِكَ onların filcümle yakın oldukları halde uzak gösterilmeleri, ulüvv-ü mertebelerine mecazî bir işaret olduğuna işarettir. Çünkü, uzakta bulunanlara bakıldığı zaman, boyca en uzunları görünür. Maahâzâ, zamanî ve mekânî olan bu’d, hakikî kastedilirse, belâgate daha uygun olur. Çünkü bütün asırlar Asr-ı Saadet gibi, bu âyeti zikrediyorlar.Öyleyse, اُولٰۤئِكَ ile yapılan işaret, safların evvellerine işarettir. Ve bu itibarla bu’d, hakikî olur, mecazî değildir. Binaenaleyh, onların hakikaten zaman ve mekânca uzak oldukları halde işaret-i hissiye ile gösterilmeleri, azametlerine ve ulüvv-ü mertebelerine işarettir.
DÖRDÜNCÜ ME’HAZ: Ulviyeti ifade eden عَلٰى kelimesidir.
[NOT]Dipnot-1 Ve âhirete…
Dipnot-2 İşte onlar (bk. n-ḥ-v: ism-i işaret)
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Asr-ı Saadet: Peygamberimizin (a.s.m.) yaşadığı dönem, mutluluk asrı
[/TD]
[TD]ayn-ı hidayet: hidayetin tâ kendisi; hak ve doğru yola erişmenin kendisi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]azamet: büyüklük, yücelik[/TD]
[TD]belâgat: sözün düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bu’d: yer ve zaman olarak uzaklık, mesafe[/TD]
[TD]dalâlet: hak ve doğru yoldan sapkınlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]felâh: kurtuluş[/TD]
[TD]filcümle: kısmen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haddizatında: gerçekte, zâten, aslında[/TD]
[TD]hakikî: gerçek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haricî: dışa ait, dış[/TD]
[TD]hidayet: doğru ve hak olan yol, İslâmiyet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]intaç etme: netice verme[/TD]
[TD]işaret-i hissiye: somut işaret; hislere, duygulara hitap eden işaret[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maahâza: bununla beraber, böyle olmakla birlikte[/TD]
[TD]mecazî: mecazla ilgili; mecaz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mekânî: yer ve mevki ile ilgili[/TD]
[TD]me’haz: kaynak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâhudiyet: bilinmiş olma; bilinip tanınacak hâl, nitelik[/TD]
[TD]mâhudiyet-i hariciye: dış dünyaya ait bilinme; başkalarının fark edip idrak ettiği bilinip tanınma niteliği [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâhudiyet-i zikriye: zikredilen belirlilik; sözle ifade edilmiş olan bilinip tanınma niteliği[/TD]
[TD]mümtaz: seçkin, üstün[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müstesna: seçkin
[/TD]
[TD]müteaddit: çeşitli, bir çok[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nefs-i hidayet: hidayetin kendisi; doğru ve hak yola erişmenin kendisi[/TD]
[TD]nev-i beşer: insan, insanlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]saadet: mutluluk[/TD]
[TD]saadet-i dareyn: dünya ve âhiret mutluluğu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]saf: sıra[/TD]
[TD]semere: meyve, netice[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sâbıkan: geçen, geçmiş[/TD]
[TD]sâil: soran[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tebarüz etmek: ortaya çıkmak, belirmek[/TD]
[TD]tecessüm: cisimleşme, şekillenme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ulviyet: yükseklik, yücelik[/TD]
[TD]ulüvv-ü mertebe: derecesinin yüksekliği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vicdanî: kalbe ait hislerin aynası olan vicdana ait, vicdanla ilgili[/TD]
[TD]zamanî: zamanla ilgili, zamana ait[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki ebedî hayat[/TD]
[TD]عَلٰى: (bk. ḥ-r-f[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
24 Nisan 2012: 19:30 #803673Anonim
Arkadaş! Eşya ve şeyler arasında öyle münasebetler vardır ki, onları âyine gibi yapıyor. Herbirisi, ötekisini gösteriyor. Birisine bakıldığı zaman, ötekisi görünür. Meselâ bir parça cam büyük bir sahrayı gösterdiği gibi, bazan olur ki, bir kelime, uzun ve hayalî bir macerayı sana gösterir. Bir kelime, pek acip bir vukuatı senin gözünün önüne getirir, temessül ettirir. Yahut bir kelâm, zihnini alır; misalî âlem-i misallere kadar götürür, gezdirir.Meselâ, بَارَزَ
1 kelimesi muharebe meydanını, ثَمَرَةَ
2 kelimesi büyük bir meyve bahçesini insanın fikrine getirir. Buna binaen, buradaki عَلٰى kelimesi, temsilî bir üslûba pencere açar, gösterir kastıyla zikredilmiştir. Şöyle ki: Sanki hidayet-i İlâhî, bir burak olup mü’minlere gönderilmiştir. Mü’minler tarik-i müstakimde ona binerek arş-ı kemalâta yürürler.BEŞİNCİ ME’HAZ: هُدًى
3 ’deki tenkirdir. Bir nekre, marife olarak mükerreren zikredilirse, o mârife, o nekrenin aynı olur. Fakat o nekre, nekre olarak zikredildiği takdirde, alelekser birbirinin aynı olamaz. Bu kaideye göre, nekre olarak tekerrür eden هُدًى evvelki هُدًى ’nin aynı değildir. Ancak, evvelki هُدًى masdardır; ikincisi hâsıl-ı bilmasdardır ve birincisinin semeresi hükmünde mahsus ve sâbit bir sıfattır.ALTINCI ME’HAZ: Hidayetin Allah’tan olduğunu ifade eden مِنْ kelimesinden burada bir cebir hissedilmekteyse de, hakikatte cebir değildir. Çünkü, onların cüz-i ihtiyarlarıyla hâsıl-ı bilmasdar olan hidayete yorumları üzerine, Cenâb‑ı Hak,
[NOT]Dipnot-1 Silâhlı mücadele yaptı, savaştı.
Dipnot-2 Bir meyve.
Dipnot-3 Bir hidâyet.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
[TD]alelekser: çoğunlukla[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]arş-ı kemâlât: mükemmelliklerin, faziletlerin arşı, zirvesi[/TD]
[TD]burak: binek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cebir hissedilme: Cebriye mezhebinin yorumununun görülmesi[/TD]
[TD]cüz-i ihtiyar: Allah tarafından insana verilen çok az irade serbestliği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikatte: gerçekte[/TD]
[TD]hidayet: doğru ve hak yola eriştirme; İslâmiyet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hidayet-i İlâhî: Allah’ın hak ve doğru yolu göstermesi, sevketmesi[/TD]
[TD]hâsıl-ı bilmasdar: mastarın sonucu, somut ürünü; meselâ, “katl=öldürmek” masdardır, “mevt=ölüm” hâsılı bilmasdardır[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kelâm: söz, ifade[/TD]
[TD]mahsus: özel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]marife: gr. başına, belirlilik işareti olan “el” takısını almış isim[/TD]
[TD]masdar: gr. şahıs ve zaman göstermeyen, ancak olumlu veya olumsuz bir fiil ve oluşa delâlet eden kelimedir ve bütün iş türevler kendinden doğar; kaynak kelime[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]me’haz: kaynak[/TD]
[TD]misalî: görüntüye dayalı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muharebe: savaş, harp[/TD]
[TD]mükerreren: tekrar tekrar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nekre: gr. başına belirlilik işareti olan “el” takısını almamış, belirsiz isim[/TD]
[TD]sahra: çöl, geniş alan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semere: netice, sonuç[/TD]
[TD]sâbit: değişmez, yerleşik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tarik-i müstakim: istikametli, dosdoğru yol[/TD]
[TD]tekerrür etme: tekrarlanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]temessül ettirme: yansıtarak gösterme[/TD]
[TD]temsilî: analojik, kıyaslamalı benzetme şeklinde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tenkir: gr. belirsiz kılma; bir kelimeyi nekre yapıp mânâyı kapalı, belirsiz yapma[/TD]
[TD]vukuat: olaylar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem-i misal: görüntü âlemi; bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem[/TD]
[TD]عَلٰى: (bk. ḥ-r-f[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]مِنْ: (bk. ḥ-r-f[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
24 Nisan 2012: 19:33 #803674Anonim
o sıfat-ı sâbite olan hidayeti halk ve ihsan etmiştir. Demek ihtida, yani hidayete doğru yürümek, onların kesb ve ihtiyarları dahilindedir; fakat sıfat-ı sâbite olan hidayet, Allah’tandır.YEDİNCİ ME’HAZ: Terbiyeyi ifade eden رَبِّ kelimesidir. Bu kelimenin burada ihtiyar edilmesi; onların rızık ile terbiyeleri, rububiyetin şe’ninden olduğu gibi, hidayetle de tagaddîleri rububiyetin şe’ninden olduğuna işarettir.
﴾
1 ﴿ وَاُولٰۤئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ Bu cümledeki nüktelerin me’hazları:
1.و ile atıf.
2. اُولٰۤئِكَ
2’nin tekrarı.3. Zamirü’l-fasl olan هُمْ4. اَلْ edatı.5. Felâh yollarının adem-i zikriyle مُفْلِحُونَ
3 ’nin âmm ve mutlak bırakılması gibi beş me’hazdan ibarettir.
Birincisi: و ile yapılan atıf, her iki cümle arasında bulunan münasebete binaen yapılmıştır. Zira birinci اُولٰۤئِكَ saadet-i âcile عَاجِلَهُ
4 olan hidayet semeresine işarettir. İkinci اُولٰۤئِكَ hidayetin semere-i âcilesine اٰجِلَهُ
5 işarettir.
[NOT]Dipnot-1 “Dünya ve âhirette saâdet ve kurtuluşa erenler de onlardır.” Bakara Sûresi, 2:5.
Dipnot-2 İşte onlar (bk. n-ḥ-v: ism-i işaret).
Dipnot-3 Kurtuluşa erenler.
Dipnot-4 Aceleyle, derhal gerçekleşen.
Dipnot-5 Ertelenerek sonradan gerçekleşen.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Zamirü’l-fasl: gr. munfasıl zamir; ayrık zamir; cümle içinde başka bir kelimeye bitişmeksizin kendi başına ayrı olarak gelen zamir[/TD]
[TD]adem-i zikr: zikredilmeme, söz edilmeme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]atıf: (Ar. gr.) kendinden öncesiyle sonraki kelime veya cümle grubu arasındaki irtibatı sağlayan edat; “vav” harfi gibi[/TD]
[TD]felâh: kurtuluş, selâmet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]halk: yaratma[/TD]
[TD]hidayet: doğru ve hak yola eriştirme; İslâmiyet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihsan: bağış, ikram, lütuf[/TD]
[TD]ihtida: doğru ve hak yolda gitme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtiyar: irade, seçim, tercih[/TD]
[TD]kesb: kazanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]me’haz: kaynak[/TD]
[TD]mutlak: kayıtsız, sınırsız; teklik, çokluk veya nitelik gibi şeylere bakılmaksızın kullanıldığı mânâya delâlet eden lâfız; kitap kelimesi gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nükte: ince ve derin mânâ, sır[/TD]
[TD]rububiyet-i İlâhiye/rububiyet: Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rızık: Allah’ın ihsan ettiği nimetler, yiyecekler[/TD]
[TD]saadet-i âcile: peşin mutluluk, dünya mutluluğu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semere: meyve, netice[/TD]
[TD]sıfat-ı sâbite: sabit sıfat, nitelik; burada Cenâb-ı Hakkın zatında sabit olan hidayet etme sıfatı kastediliyor[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tagaddî: gıdalanma, beslenme[/TD]
[TD]âmm: genel; aynı cinsten bir çok fertlere birden delâlet eden lâfız; cemaat, kavm lâfızları gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şe’n: özellik, nitelik[/TD]
[TD]اَلْ: (bk. ḥ-r-f[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]و: (bk. ḥ-r-f[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
24 Nisan 2012: 19:36 #803675Anonim
Evet, herbir اُولٰۤئِكَ
1 mâkabline bir fezleke, bir icmaldir. Fakat erkân-ı İslâmiye me’haz tutulmakla, birinci اُولٰۤئِكَ ’nin birinci وَالَّذِينَ
2 ’ye raptı; ikincisinin de ümmî mü’minlere tahsisi ve keza erkân-ı imaniye ile yakîn me’haz tutulmakla ikinci اُولٰۤئِكَ ’nin ikinci وَالَّذِينَ ’ye raptı ve ikisinin de ehl-i kitap mü’minlere ircaı daha evlâdır.
İkincisi: اُولٰۤئِكَ ’nin tekrarı, her iki saadetin gerek hidayete, gerek onların medih ve senâlarına müstakil ve ayrı ayrı gayeler ve sebepler olduklarına işarettir. Fakat ikinci اُولٰۤئِكَ ’nin hükmüyle beraber, birinci اُولٰۤئِكَ ’ye işareti daha evlâdır.
Üçüncüsü: Zamîrü’l-fasl olan هُمْ
3 ehl-i kitaptan olup Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâma iman etmeyenlere bir târiz olmak üzere bu cümle ile yapılan hasrı te’kit etmekle beraber, güzel bir nükteyi tazammun etmiştir. Şöyle ki:Müpteda ile haber arasında bulunan هُمْ zamiri, müptedayı, çok haberlere müpteda yapar. Ve bu gibi haberlerin tayinini de hayale havale eder. Yani haberlerin mahdut ve muayyen olmadığını hayale arz etmekle, hayali, münasip haberleri taharrî etmeye teşvik eder.Nasıl ki Zeyd’i ele almakla “Zeyd âlimdir, Zeyd fâzıldır, Zeyd güzeldir” gibi Zeyd’in sıfatlarından çok hükümleri dizebilirsin. Kezalik اُولٰۤئِكَ ’den sonra gelen هُمْ
4
[NOT]Dipnot-1 İşte onlar (bk. n-ḥ-v: ism-i işaret)
Dipnot-2 Ve onlar öyle kimseler ki… (bk. n-ḥ-v: İsm-i mevsûl) E
Dipnot-3 Onlar (bk. n-ḥ-v: zamir)
Dipnot-4 Onlar (bk. n-ḥ-v: zamir).
[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun[/TD]
[TD]Zamirü’l-fasl: gr. munfasıl zamir; ayrık zamir; cümle içinde başka bir kelimeye bitişmeksizin kendi başına ayrı olarak gelen zamir[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i kitap: Allah’ın gönderdiği kitaplara inanan Hıristiyan ve Yahudiler[/TD]
[TD]erkân-ı imaniye: İmanın rükünleri, esasları[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]erkân-ı İslâmiye: İslâmın rükünleri, esasları[/TD]
[TD]evlâ: daha uygun, iyi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fezleke: konunun özeti[/TD]
[TD]fâzıl: faziletli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haber: gr. genellikle isim cümlesinin sonunda yer alan nekre (belirsiz) isim, yüklem[/TD]
[TD]hasr: sınırlandırma, ait kılma; bir hükmün yalnızca bir şeye, veya bir şahsa verilmesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hidayet: doğru ve hak yola eriştirme; İslâmiyet[/TD]
[TD]icmal: öz, özet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]irca: döndürme, yöneltme[/TD]
[TD]keza: böylece, bunun gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kezalik: böylece, bunun gibi[/TD]
[TD]mahdut: sınırlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]me’haz: kaynak[/TD]
[TD]muayyen: belirli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâkabli: öncesi[/TD]
[TD]müpteda: gr. genellikle isim cümlesinin başında yer alan marife (belirli) isim, özne[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müstakil: bağımsız[/TD]
[TD]nükte: ince ve derin mânâ[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rapt: bağlanma[/TD]
[TD]saadet: mutluluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]senâ: övgü[/TD]
[TD]taharrî: araştırma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahsis: hâs kılma, özelleştirme; genel bir mânâ ve hüküm ifade eden bir sözü, belirli bir hükme mahsus kılma, belirli bir mânâda kullanma[/TD]
[TD]tayin: belirleme, belirli kılma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tazammun: içermek[/TD]
[TD]tekit etmek: güçlendirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]târiz: dokundurma, iğneleme, taşlama sözde bir yönü göstererek başka bir yönü kastetme sanatı, meselâ; insanlara zarar veren kimseye “İnsanların en hayırlısı onlara faydalı olandır.” diyerek o kimsenin hayırlı biri olmadığını söylemek[/TD]
[TD]yakîn: şüphe edilmeyecek derecede kesinlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlim: bilgin[/TD]
[TD]ümmî: tahsil görmemiş olan[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
24 Nisan 2012: 19:39 #803678Anonim
zamiri hayali harekete getirmekle “Onlar ateşten kurtulurlar,” “Onlar Cennete girerler,” “Onlar rüyete mazhar olurlar” ve daha bu gibi sıfatlarına münasip çok hükümleri ve cümleleri hayale yaptırır.Dördüncüsü: اَلمُفْلِحُونَ
1 kelimesindeki اَلْ hakikati tasvire işarettir. Sanki lisan‑ı haliyle diyor ki: “Eğer müflihlerin hakikatini görmek istersen, اُولٰۤئِكَ
2 ’nin âyinesine bak, sana temessül edecektir.” Yahut onların tayin ve temyizlerine işarettir. Sanki diyor: “Ehl-i felâh olanları tanımak istersen, اُولٰۤئِكَ ’ye bak, içindedirler.” Veya hükmün zâhir ve bedihî olduğuna işarettir.Beşincisi: Felâh ve necat yollarını tayin etmeyen اَلمُفْلِحُونَ kelimesindeki ıtlak, tâmim içindir. Şöyle ki:
Kur’ân’a muhatap olan, matlupları ve istekleri muhtelif pek çok tabakalardır ki, bir kısmı ateşten necat istiyorlar, bir kısmı Cennete girmek istiyorlar, bir kısmı rüyete mazhar olmak istiyorlar. Ve bunlar gibi o tabakaların pek çok dilekleri vardır. Kur’ân-ı Kerim, اَلمُفْلِحُونَ kelimesini âmm ve mutlak bırakmıştır ki, herkes istediğini takip etsin.


[NOT]
Dipnot-1 Kurtuluşa erenler.
Dipnot-2 İşte onlar.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]bedihî: apaçık, âşikâr[/TD]
[TD]ehl-i felâh: kurtuluşa, selâmete erenler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]felâh: kurtuluş, selâmet[/TD]
[TD]hakikat: mahiyet, esas, gerçek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lisan-ı hal: hâl dili[/TD]
[TD]malûm: bilinen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]matlup: istenilen, istek[/TD]
[TD]mazhar: nail olma, erişme, ulaşma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhatap: kendisine seslenilen, konuşulan[/TD]
[TD]muhtelif: farklı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mutlak: kayıtsız, sınırsız; teklik, çokluk veya nitelik gibi şeylere bakılmaksızın kullanıldığı mânâya delâlet eden lâfız; kitap kelimesi gibi[/TD]
[TD]müflih: kurtuluşa eren[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]necat: kurtuluş[/TD]
[TD]rüyet: Cennette Allah’ın cemâlini görme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasvir: canlandırarak anlatma, ifade etme, bildirme[/TD]
[TD]tayin: belirleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]temessül: görünme, belirme[/TD]
[TD]temyiz: ayırma, ayırd etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tâmim: umumileştirme, genelleme; bir hükmü aynı cinsin bütün fertlerine verme[/TD]
[TD]zâhir: açık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âmm: genel; sayısız şeyleri içine alan, aynı cinsten bir çok fertlere birden delâlet eden lâfız; cemaat, kavm lâfızları gibi[/TD]
[TD]ıtlak: mutlak olma; kayıtsız, sınırsız bırakma; teklik, çokluk veya nitelik gibi şeylere bakılmaksızın kullanıldığı mânâya delâlet eden lâfız; kitap kelimesi gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]اَلْ: (bk. ḥ-r-f[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.