- Bu konu 13 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
8 Mayıs 2012: 20:01 #677079
Anonim
﴿ خَتَمَ اللهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَعَلٰى سَمْعِهِمْ وَعَلٰى اَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ
1 ﴾
MukaddemeBu âyetin üzerinde durmak icap ediyor. Ehl-i İ’tizal, Ehl-i Cebir, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat gibi ehl-i kelâmın şu âyet-i azimenin altında yaptıkları muharebe-i ilmiyelerini dinleyelim. Zira, bu gibi fikrî harpler, ehl-i nazarı dikkate dâvet eder. Binaenaleyh, onların bu âyette takip ettikleri cihetleri kontrol lâzımdır.
Evet, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaatin sırat-ı müstakim üzerine olduğunu, ötekilerin ya ifrata veya tefrite maruz kaldıklarını ispat için, bazı münasebetlerin zikri lâzımdır.
Birincisi: Tahakkuk etmiş hakaiktendir ki, tesir-i hakikî, yalnız ve yalnız Allah’ındır. Öyleyse, Ehl-i İ’tizalin abde verdiği tesir-i hakikî hilâf-ı hakikattir.
İkincisi: Allah Hakîmdir; öyleyse, sevap ve ikab abes değildir, ancak istihkaka göredir. Öyleyse ıztırar ve cebir yoktur.
Üçüncüsü: Herşeyin biri mülk, diğeri melekût, yani biri dış, diğeri iç olmak üzere iki ciheti vardır.
Mülk ciheti, bazı şeylerde güzeldir, bazı şeylerde de çirkin görünür: Âyinenin arka yüzü gibi.
Melekût ciheti ise, herşeyde güzeldir ve şeffaftır: Âyinenin dış yüzü gibi. Öyleyse, çirkin görünen şeyin yaratılışı, çirkin değildir, güzeldir. Ve aynı zamanda o gibi çirkinlerin yaratılışı, mehasini ikmal içindir. Öyleyse, çirkinin de bir nevi
[NOT]Dipnot-1 “İnkârlarında ısrar ettikleri için Allah onların kalblerini de, kulaklarını da mühürlemiştir. Gözlerinin üzerinde de, hakkı görmelerine mâni bir perde vardır. Âhirette ise onların hakkı pek büyük bir azaptır.” Bakara Sûresi, 2:7.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat: ehli sünnet mezhebinden olanlar
[/TD]
[TD]Hakîm: herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]abd: kul[/TD]
[TD]abes: boş, faydasız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cebir: zorlama[/TD]
[TD]cihet: yön, taraf[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i Cebir: Cebriye Mezhebi mensupları[/TD]
[TD]ehl-i kelâm: konusu daha çok inançla ilgili olan kelâm ilmiyle uğraşanlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i nazar: görüş sahibi olanlar[/TD]
[TD]ehl-i İ’tizal: Mu’tezile mezhebinden olanlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakaik: hakikatler, gerçekler, doğrular[/TD]
[TD]hilâf-ı hakikat: gerçek dışı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ifrat: aşırılık, doğru yolu bırakıp aşırılığa doğru sapma[/TD]
[TD]ikab: ceza[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ikmal: tamamlama[/TD]
[TD]istihkak: hak etme, lâyık olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maruz: tesirinde kalan[/TD]
[TD]mehasin: güzellikler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]melekût (ciheti): mânevî yön, iç yüz[/TD]
[TD]muharebe-i ilmiye: ilmî savaş, ilmî tartışma, mücadele[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukaddeme: giriş[/TD]
[TD]mülk (ciheti): maddî yön, dış yüz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nevi: tür, çeşit[/TD]
[TD]sırat-ı müstakim: dosdoğru yol, orta yol[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahakkuk: gerçekleşme[/TD]
[TD]tefrit: tersine aşırılık, doğru yolu bırakıp aşırılığın ters yönüne sapma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tesir-i hakikî: gerçek tesir; gerçek yaratma gücü[/TD]
[TD]âyet-i azîme: büyük ve yüce âyet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ıztırar: mecbur etme, zorlama[/TD]
[/TR]
[/TABLE]8 Mayıs 2012: 20:04 #804127Anonim
güzelliği vardır. Binaenaleyh, bu hususta Ehl-i İ’tizalin “Çirkin şeylerin halkı Allah’a ait değildir” dedikleri safsataya mahal kalmadı.Dördüncüsü: Meselâ darp ve katle terettüp eden elem ve ölüm gibi “hâsıl-ı bilmasdar” ile tabir edilen şey, mahlûk ve sabit olmakla beraber, câmiddir. İlm-i sarfta malûmdur ki, câmidlerden ism-i fâil gibi sıfatlar yapılamaz. Ancak kisbî, nisbî, itibarî olan mânâ-yı masdarîden yapılabilir. Öyleyse, ölümün halkı katl değildir. Öyleyse, Ehl-i İ’tizalin hatâlarına, hatâ nazarıyla bakılmalıdır.
Beşincisi: İnsanın katl gibi zahirî ve ihtiyarî olan fiilleri, nefsin meyelânına intiha eder. Cüz-i ihtiyarî denilen şu nefis meyelânı üzerine münazaalar deveran eder.
Altıncısı: Âdetullah üzerine, irade-i külliye-i İlâhiye, abdin irade-i cüz’iyesine bakar. Yani, bunun bir fiile taallûkundan sonra, o taallûk eder. Öyleyse cebir yoktur.
Yedincisi: İlim, malûma tâbidir. Bu kaziyeye göre, malûm, ilme tâbi değildir; çünkü devir lâzım gelir. Öyleyse, bir insan, amelen yaptığı bir fiilin esbabını kadere havale etmekle taallül ve bahaneler gösteremez.
Sekizincisi: Ölüm gibi hâsıl-ı bilmasdar denilen şey, kesb gibi bir masdara mütevakkıftır. Yani, âdetullah üzerine, o hâsıl-ı bilmasdarın vücuduna şart kılınmıştır. Kesb denilen masdarda, çekirdek ve ukde-i hayatiye meyelândır. Bu düğümün açılmasıyla, meseledeki düğüm de açılır.
Dokuzuncusu: Cenâb-ı Hakkın ef’alinde tercih edici bir garaza, bir illete ihtiyaç yoktur. Ancak tercih edici, Cenâb-ı Hakkın ihtiyarıdır.
[TABLE]
[TR]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
[TD]Ehl-i İ’tizal: Mu’tezile mezhebinden olanlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]abd: kul[/TD]
[TD]cebir: zorlama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]câmid: gr. donuk, kendisinden bir şey türetilmeyen[/TD]
[TD]cüz-i ihtiyarî: insanın elindeki seçim gücü, irade[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]darp: vurma[/TD]
[TD]deveran etme: dönüp dolaşma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]devir: kısır döngü; tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan çıktı gibi sürüp giden sonuçsuz iddialar[/TD]
[TD]ef’al: fiiller, yaratma işi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esbab: sebepler[/TD]
[TD]garaz: sebep, illet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]halk: yaratma[/TD]
[TD]havale etme: gönderme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâsıl-ı bilmasdar: bir şeyin kaynağından ortaya çıkan, gerçek tesir sahibinden meydana gelen sonuç. Yani “vurmak” masdardır, “acı” ise hâsıl-ı bilmasdardır[/TD]
[TD]ihtiyar: irade etme, isteme, dileme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtiyarî: iradeye ait, tercih etme gücüyle ilgili[/TD]
[TD]illet: asıl sebep[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]intiha etme: bitiş noktasına ulaşma[/TD]
[TD]irade-i cüz’iye: insanın elindeki çok az seçme gücü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]irade-i külliye-i İlâhiye: Allah’ın her şeyi kuşatan iradesi[/TD]
[TD]ism-i fâil: gr. bir iş, oluş veya durumu yüklenen şahsı bildiren kelimedir—kâtip (yazan, yazıcı)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]itibarî: var sayılan, gerçek ve fiilî olmayan; göreceli[/TD]
[TD]kader: Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce bilmesi, takdir etmesi, plânlaması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]katl: öldürme[/TD]
[TD]kaziye: önerme, hüküm[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kesb: kazanma, kazanım; bir fiil sonucu ortaya çıkan şey[/TD]
[TD]kisbî: kazanma ile ilgili, çalışarak elde edilen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahal: yer, mekân[/TD]
[TD]mahlûk: yaratılan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]malûm: bilinen[/TD]
[TD]masdar: gr. şahıs ve zaman göstermeyen, ancak olumlu veya olumsuz bir fiil ve oluşa delâlet eden kelimedir ve yani bütün fiil ve türevler kendinden doğar; kaynak kelime[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meyelân: eğilim, meyil[/TD]
[TD]mânâ-yı masdarî: masdarla ilgili mânâ, masdara ait mânâ[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münazaa: tartışma, çekişme[/TD]
[TD]mütevakkıf: bağlı, vâbeste[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazar: bakış, görüş[/TD]
[TD]nefs: insanı isteklere sevk eden kuvvet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nisbî: kıyaslama ile olan, iki şey arasındaki nispet, kıyas[/TD]
[TD]sabit: değişmez, kesin[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]safsata: temelsiz, asılsız uydurma söz[/TD]
[TD]taallûk: irtibat, bağlanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]taallül: illet ve sebep gösterme, bahane üretme[/TD]
[TD]terettüp etme: netice verme, sonuçlanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tâbi: bağlı[/TD]
[TD]ukde-i hayatiye: hayat düğümü, çekirdeği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücud: varlık[/TD]
[TD]zahirî: görünürde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âdetullah: Allah’ın tabiata koyduğu kanun ve prensipleri[/TD]
[TD]İlm-i sarf: sarf ilmi, morfoloji; Arap dilbilgisinde kelime yapısını ele alan ilim[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
8 Mayıs 2012: 20:06 #804128Anonim
Onuncusu: Bir emrin, behemehal bir müessirin tesiriyle vücuda gelmesi lâzımdır ki, tereccüh bilâ-müreccih lâzım gelmesin. Amma itibarî emirlerde tahsis edici birşey bulunmasa bile muhal lâzım gelmez.On birincisi: Birşey, vücudu vâcip olmadıkça vücuda gelmez. Evet, irade-i cüz’iyenin taallûkuyla irade-i külliyenin taallûku birşeyde içtima ettikleri zaman, o şeyin vücudu vacip olur ve derhal vücuda gelir.
On ikincisi: Birşeyi bilmekle, mahiyetini bilmek lâzım gelmez. Ve birşeyi bilmemekle, o şeyin adem-i vücudu lâzım gelmez. Binaenaleyh, cüz‑i ihtiyarînin mahiyetinin tabir edilememesi, vücudunun kat’iyetine münafi değildir.
Nazar-ı dikkatinize arz ettiğim şu esasları tam mânâsıyla anladıktan sonra, şu maruzatımı da dinleyiniz.
Biz Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat, Ehl-i İ’tizale karşı diyoruz ki: Abd, kesb denilen masdardan neş’et eden, hâsıl-ı bilmasdar olan esere hâlık değildir. Abdin elinde ancak ve ancak kesb vardır. Zira Allah’tan başka müessir-i hakikî yoktur. Zaten tevhid de öyle ister.
Sonra Ehl-i Cebre döner söyleriz ki: Abd, bir ağaç gibi bütün bütün ıztırar ve cebir altında değildir. Elinde küçük bir ihtiyar vardır. Çünkü Cenâb-ı Hak hakîmdir, cebir gibi zulümleri intaç eden şeylerden münezzehtir.
S – Cüz-i ihtiyarî denilen şey nedir? Ne kadar etrafı kazılırsa, altından cebir çıkıyor! Bu nasıl birşeydir?
C – Birincisi: Fıtrat ile vicdan, ihtiyarî emirleri, ıztırarî emirlerden tefrik eden
[TABLE]
[TR]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
[TD]Hakîm: hikmet sahibi; herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]abd: kul[/TD]
[TD]adem-i vücud: var olmama, meydana gelmeme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]behemehal: her durumda, ne olursa olsun, mutlaka[/TD]
[TD]cebir: mecbur kılma, zorlama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cüz-i ihtiyarî: insanın elindeki çok az seçme gücü[/TD]
[TD]ehl-i Cebr: Cebriye Mezhebine bağlı olanlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]ehl-i İ’tizal: Mu’tezile mezhebine bağlı olanlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fıtrat: yaratılış, mizaç[/TD]
[TD]hâlık: yaratıcı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâsıl-ı bilmasdar: bir şeyin kaynağından ortaya çıkan, gerçek tesir sahibinden meydana gelen fiilldir. Meselâ, “vurmak” masdardır, “acı” ise hâsıl-ı bilmasdardır[/TD]
[TD]ihtiyar: irade etme, isteme, dileme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtiyarî: seçme, istek ve iradeye bağlı olan[/TD]
[TD]intaç etme: netice verme, doğurma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]irade-i cüz’iye: insanın elindeki çok az seçme gücü[/TD]
[TD]irade-i külliye: Allah’ın herşeyi kaplayan iradesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]itibarî emir: gerçekte olmadığı halde varsayılan iş, olgu[/TD]
[TD]içtima: bir araya gelme, toplanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kat’iyet: kesinlik [/TD]
[TD]kesb: kazanma, kazanım; bir fiil sonucu ortaya çıkan durum[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahiyet: temel özellik, asıl nitelik[/TD]
[TD]maruzat: arz edilenler, takdim edilenler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]masdar: gr. şahıs ve zaman göstermeyen, ancak olumlu veya olumsuz bir fiil ve oluşa delâlet eden kelimedir ve bütün fiil ve türevler kendinden doğar; kaynak kelime, iş[/TD]
[TD]muhal: imkânsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müessir: tesir edici, gerçek tesir sahibi[/TD]
[TD]müessir-i hakikî: gerçek tesir sahibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münafi: zıt, aykırı[/TD]
[TD]münezzeh: her türlü kusur ve noksandan arınmış, temiz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazar-ı dikkat: dikkatli bakış, görüş[/TD]
[TD]neş’et etme: doğma, meydana gelme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]taallûk: bağlanma, irtibat[/TD]
[TD]tabir etme: ifade etme, yorumlama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahsis: bir hususta başkasına tercih etme, seçme, has ve ait kılma[/TD]
[TD]tefrik: ayırmak, ayırt etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tereccüh bilâ-müreccih: sebepsiz üstünlük. Yani, bir üstünlük sebebi ve niteliği olmadan üstünlüğün olması[/TD]
[TD]tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vacip: zorunlu[/TD]
[TD]vicdan: kalbe ait hislerin mazharı, aynası[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücud: varlık[/TD]
[TD]vücuda gelme: var olma, meydana gelme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zulüm: haksızlık[/TD]
[TD]ıztırar: mecburiyet, zorlama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ıztırarî: zorunlu olarak yapılan, kulun iradesinin rolü olmayan mecburi iş[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
8 Mayıs 2012: 20:10 #804129Anonim
gizli birşeyin vücuduna şehadet ediyorlar. Tayin ve tabirine olan acz, vücuduna halel getirmez.İkincisi: Abdin bir fiile olan meyelânı, Eş’arîlerin mezhebi gibi mevcut bir emir ise de, o meyelânı bir fiilden diğer bir fiille çevirmekle yapılan tasarruf, itibarî bir emir olup abdin elindedir.
Eğer Mâturidîlerin mezhebi gibi o meyelânın bizzat bir emr-i itibarî olduğuna hükmedilirse, o emr-i itibarînin sübut ve tayini, kendisinin bir illet-i tâmme olduğunu istilzam etmez ki, irade-i külliyeye ihtiyaç kalmasın. Çünkü çok defalar meyelânın vukuunda fiil vaki olmaz.
Hülâsa: Âdetullahın cereyanı üzerine hâsıl-ı bilmasdarın vücudu, masdara mütevakkıftır. Masdarın esası ise meyelândır. Meyelân veya meyelândaki tasarruf mevcudattan değildir ki, bir müessire ihtiyacı olsun. Mâdum da değildir ki, hâsıl-ı bilmasdar gibi mevcut olan birşeyin vücuduna şart kılınmasına veya sevap ve ikaba sebep olmasına cevaz olmasın.
S – İlm-i ezelînin veya irade-i ezeliyenin bir fiille taallûkları ihtiyara mahal bırakmıyor.
C – Birincisi: Abdin ihtiyarından neş’et eden bir fiile ilm-i ezelînin taallûku, o ihtiyara münafi ve mâni değildir. Çünkü müessir, ilim değildir, kudrettir. İlim, malûma tâbidir.
İkincisi: İlm-i ezelî, muhit olduğu için, müsebbebatla esbabı birlikte abluka eder, içine alır. Yoksa ilm-i ezelî, zannedildiği gibi uzun bir silsilenin başı değildir ki, esbabdan tegafül ile, yalnız müsebbebat o mebdee isnad edilsin.
Üçüncüsü: Malûm nasıl bir keyfiyet üzerine olursa, ilim öylece taallûk eder. Öyleyse, malûmun mekayisi ve esbabı, kadere isnad edilemez.
[TABLE]
[TR]
[TD]Eş’arî mezhebi: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]Mâturidî mezhebi: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]abd: kul[/TD]
[TD]abluka etme: kuşatma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]acz: acizlik, güçsüzlük[/TD]
[TD]cereyan etme: akma, sürüp gitme, devam etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cevaz olmama: caiz olmama[/TD]
[TD]emr-i itibarî: itibarî emir; gerçekte olmadığı halde varsayılan iş, olgu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esbab: sebepler[/TD]
[TD]halel: eksik, kusur[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâsıl-ı bilmasdar: bir şeyin kaynağından ortaya çıkan, gerçek tesir sahibinden meydana gelen fiil; meselâ, “vurmak” masdar, “acı” ise hâsıl-ı bilmasdardır[/TD]
[TD]hülâsa: kısaca, özet olarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtiyar: irade, seçim[/TD]
[TD]ikab: ceza[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]illet-i tâmme: tam illet; bir şeyin varlığı için gerekli olan sebeplerin tamamı[/TD]
[TD]ilm-i ezelî: Allah’ın herşeyi ve bütün zamanları kuşatan sonsuz ilmi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]irade-i ezeliye: ezelî olan Allah’ın iradesi[/TD]
[TD]irade-i külliye: Allah’ın herşeyi kaplayan iradesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]isnad: dayandırma[/TD]
[TD]istilzam etme: gerektirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]itibarî: gerçekten öyle olmadığı halde öyle sayılan; saymaca[/TD]
[TD]kader: Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce bilmesi, takdir etmesi, plânlaması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keyfiyet: nasıllık, nitelik[/TD]
[TD]kudret: Allah’ın güç ve iktidarı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]malumun mekayisi: bilinenin ölçüleri[/TD]
[TD]malûm: bilinen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]masdar: gr. şahıs ve zaman göstermeyen, ancak olumlu veya olumsuz bir fiil ve oluşa delâlet eden kelimedir ve bütün fiil ve türevler kendinden doğar; kaynak kelime[/TD]
[TD]mebde: başlangıç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcud: var olan[/TD]
[TD]mevcudat: varlıklar, yaradılmışlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meyelân: meyil, eğilim[/TD]
[TD]muhit: kapsamlı, kuşatıcı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâdum: yok olan[/TD]
[TD]mâni: engel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müessir: etki, tesir eden[/TD]
[TD]münafi: zıt, aykırı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müsebbebat: sebeplere bağlı olarak ortaya çıkan şeyler, neticeler, sonuçlar[/TD]
[TD]mütevakkıf: bağlı, vâbeste[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]neş’et etme: doğma, meydana gelme[/TD]
[TD]silsile: sıra, dizi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sübut: sabit olma, kesin olma[/TD]
[TD]taallûk: bağlanma, ilişki[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tabir: ifade etme[/TD]
[TD]tasarruf etmek: dilediği gibi kullanmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tayin: belirleme[/TD]
[TD]tegafül: gaflet etme, habersiz olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tâbi: bağlı[/TD]
[TD]vaki olma: olma, meydana gelme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vuku: meydana gelme[/TD]
[TD]vücud: varlık, var olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âdetullah: Allah’ın tabiata koyduğu kanun ve prensipleri[/TD]
[TD]şehadet: tanıklık[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
10 Mayıs 2012: 16:10 #804169Anonim
Dördüncüsü: Zannedildiği gibi, irade-i külliyenin bir defa müsebbebe, bir defa da sebebe ayrı ayrı taallûku yoktur. Ancak, müsebbeple sebebe bir taallûku vardır.Bu mezheplerin nokta-i nazarlarını bir misal ile izah edelim:
Bir adam, bir âletle bir şahsı öldürse, sebebin mâdum olduğunu farz edersek, müsebbebin keyfiyeti nasıl olur?
Ehl-i Cebrin nokta-i nazarları: “Ölecekti.” Çünkü, onlarca taallûk ikidir. Ve sebeple müsebbeb arasında inkıta câizdir.
Ehl-i İ’tizalce: “Ölmeyecekti.” Çünkü onlarca muradın iradeden tahallüfü câizdir.
Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaatçe, bu misalde sükût ve tevakkuf lâzımdır. Çünkü, irade-i külliyenin sebeple müsebbebe bir taallûku vardır. Bu itibarla, sebebin ademi farz edilirse, müsebbebin de farz-ı ademi lâzım gelir. Çünkü taallûk birdir. Cebir ve İ’tizal, ifrat ve tefrittir.

[TABLE]
[TR]
[TD]Cebir: Cebriye mezhebi
[/TD]
[TD]adem: yokluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]caiz: sakıncasız, doğru[/TD]
[TD]ehl-i Cebr: Cebriye mezhebine bağlı olanlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]ehl-i İ’tizal: Mu’tezile mezhebinden olanlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]farz-ı adem: yok farzetme, sayma[/TD]
[TD]ifrat: aşırılık, aşırı gidip sapma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inkıta: kesinti, kopukluk[/TD]
[TD]irade-i külliye: Allah’ın her şeyi kaplayan iradesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]izah etme: açıklama[/TD]
[TD]keyfiyet: nasıllık, nitelik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mezheb: ekol, dinde tutulan yol[/TD]
[TD]misal: örnek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâdum: yok, var olmayan[/TD]
[TD]müsebbeb: netice, eser, sebebin sonucu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nokta-i nazar: bakış noktası, açısı[/TD]
[TD]sükût: susma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]taallûk: bağlanma, ilişki, aksetme[/TD]
[TD]tahallüf: aykırı olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tefrit: tersine aşırılık, normalin altında kalıp sapma[/TD]
[TD]tevakkuf: durma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]İ’tizal: Mu’tezile mezhebi[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
10 Mayıs 2012: 16:13 #804170Anonim
İkinci Bir MukaddemeEhl-i tabiat, esbaba hakikî bir tesir veriyor.
Mecusîler, biri şerre, diğeri hayra olmak üzere iki hâlıka itikad ediyorlar.
Ehl-i İ’tizal de, “Ef’âl-i ihtiyariyenin hâlıkı abddir” diyor. Bu üç mezhebin esası, bâtıl bir vehm-i mahz, bir hatâ ve huduttan tecavüzdür.Bu vehmi izale için, birkaç meseleyi dinlemek lâzımdır.
Birincisi: İnsanın dinlemesi, konuşması, düşünmesi cüz’î olduğu için, teâkub suretiyle eşyaya taallûk ettiği gibi, himmeti de cüz’îdir; nöbetle eşya ile meşgul olabilir.
İkincisi: İnsanın kıymetini tayin eden, mahiyetidir. Mahiyetin değeri ise, himmeti nisbetindedir. Himmeti ise, hedef ittihaz ettiği maksadın derece-i ehemmiyetine bakar.
Üçüncüsü: İnsan hangi birşeye teveccüh ederse, onunla bağlanır ve onda fâni olur. Bu sırra binaendir ki, insanlar, hasis ve cüz’î şeyleri büyük adamlara isnad etmezler, ancak esbaba ve vesâile atfederler. Sanki, hasis insanlarla iştigal onların vakarına münasip olmadığı gibi, cüz’î şeyler de onların azîm himmetlerini işgal etmeye lâyık değildir!
Dördüncüsü: İnsan, birşeyin ahvalini muhakeme ettiği zaman, o şeyin rabıtalarını, esbabını, esaslarını evvelâ kendi nefsinde, sonra ebnâ-yı cinsinde, sonra etraftaki mümkinatta taharrî eder. Hattâ hiçbir suretle mümkinata müşabeheti olmayan Cenâb-ı Hakkı düşünecek olursa, kuvve-i vâhimesi ile bir insanın mekayisini, esasatını, ahvalini mikyas yaparak Cenâb-ı Hakkı düşünmeye başlar.
[TABLE]
[TR]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
[TD]Mecûsîler: (bk. bilgiler – Mecûsilik)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]abd: kul[/TD]
[TD]ahval: haller, durumlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]atfetme: bağlama, göndermede bulunma[/TD]
[TD]azîm: büyük[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bâtıl: hak olmayan, gerçek dışı, yalan[/TD]
[TD]cüz’î: ferdî, az, küçük[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]derece-i ehemmiyet: önem derecesi[/TD]
[TD]ebnâ-yı cins: kendi cinsinden olanlar; burada diğer insanlar kastediliyor[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ef’âl-i ihtiyariye: istek ve iradeyle yapılan davranışlar, fiiller[/TD]
[TD]ehl-i tabiat: herşeyin tabiatın tesiriyle meydana geldiğine inananlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i İ’tizal: Mu’tezile mezhebine bağlı olanlar[/TD]
[TD]esasat: esaslar, temeller[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esbab: sebepler
[/TD]
[TD]fâni olmak: yok olmak, bütün duygularıyla meşgul olmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikî: gerçek[/TD]
[TD]hasis: âdi, değersiz, basit[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]himmet: gayret, çalışma[/TD]
[TD]hudut: sınırlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâlık: yaratıcı[/TD]
[TD]isnad: dayandırma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]itikad etme: inanma[/TD]
[TD]ittihaz etme: edinme, alma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]izale: yok etme, giderme[/TD]
[TD]iştigal: meşgul olma, uğraşma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kuvve-i vâhime: hayal gücü, kuruntu gücü[/TD]
[TD]küfr: inançsızlık, inkâr[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahiyet: temel yapı, özellik[/TD]
[TD]mekayis: ölçüler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mezheb: tutulan yol, ekol[/TD]
[TD]mikyas: ölçü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhakeme: düşünme, akıl yürütme[/TD]
[TD]mukaddeme: giriş, hazırlık, önsöz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mümkinat: varlığı ile yokluğu imkân dahilinde olup Allah’ın var etmesine bağlı olan her şey[/TD]
[TD]münasip: uygun[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşabehet: benzeşme, benzerlik[/TD]
[TD]nefs: bir kimsenin kendisi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rabıta: bağ[/TD]
[TD]taallûk: bağlanma, ilişki, irtibat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]taharrî: araştırma[/TD]
[TD]tecavüz: aşma, ileri gitme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teveccüh etme: yönelme[/TD]
[TD]teâkub: arka arkaya gelme, takip etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vakar: ağırbaşlılık[/TD]
[TD]vehm: kuruntu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vehm-i mahz: tam bir kuruntu, zan, şüphe[/TD]
[TD]vesâil: vesileler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şer: kötülük, çirkinlik[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
10 Mayıs 2012: 16:15 #804171Anonim
Halbuki, Cenâb-ı Hakka bu gibi mikyaslarla bakılamaz. Zira, sıfâtı inhisar altında değildir.Beşincisi: Cenâb-ı Hakkın kudret, ilim, iradesi, şemsin ziyası gibi bütün mevcudata âmm ve şâmil olup, hiçbir şeyle muvazene edilemez; Arş-ı Âzama taallûk ettikleri gibi, zerrelere de taallûk ederler. Cenâb-ı Hak, şems ve kameri halk ettiği gibi, sineğin gözünü de O halk etmiştir. Cenâb-ı Hak, kâinatta vaz’ ettiği yüksek nizam gibi, hurdebînî hayvanların bağırsaklarında da pek ince ve lâtif bir nizam vaz’ etmiştir. Semadaki ecramı birbiriyle rapteden cazibe-i umumî kanunu gibi, cevahir-i ferdi de, yani zerratı da o kanunun bir misliyle nazmetmiştir. Sanki bu zerrat âlemi, o semavî âleme küçük bir misaldir. Hülâsa, aczin müdahalesi ile kudret mertebeleri ayrılır. Aczi mümteni olan kudretçe, büyük-küçük birdir.
Altıncısı: Kudret-i ezeliye, en evvel eşyanın melekût, yani içyüzüne taallûk eder. Bu yüz ise, alelumum güzel ve şeffaftır. Evet, şems ve kamerin yüzleri parlak olduğu gibi, gecenin ve bulutların da içyüzleri ziyadardır.
Yedincisi: Beşerin zihni ve fikri, Cenâb-ı Hakkın azametine bir mikyas, kemâlâtına bir mizan, evsafının muhakemesine bir vasıta bulmak vüs’atinde değildir; ancak cemi’ masnuatından ve mecmu-u âsârından ve bütün ef’âlinden tahassul ve tecellî eden bir vecihle bakılabilir. Evet, zerre mir’at olur, fakat mikyas olamaz.
Bu meselelerden tebarüz ettiği vecihle, Cenâb-ı Hakkın mümkinata kıyas edilmesi ve mümkinatın Onun şuunatına mikyas yapılması, en büyük cehalet ve hamakattir. Çünkü aralarındaki fark, yerden göğe kadardır.
[TABLE]
[TR]
[TD]Arş-ı Âzam: Cenab-ı Hakkın büyüklük ve yüceliğinin ve her şeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği yer[/TD]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]acz: zayıflık, güçsüzlük[/TD]
[TD]alelumum: genellikle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]azamet: yücelik, büyüklük[/TD]
[TD]cazibe-i umumî kanunu: genel çekim kanunu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cehalet: bilgisizlik, cahillik[/TD]
[TD]cemi’: bütün[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cevahir-i ferd: zerreler, atomlar[/TD]
[TD]ecram: gezegenler, gök cisimleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ef’âl: fiiller, işler[/TD]
[TD]evsaf: sıfatlar, vasıflar, özellikler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]halk: yaratma[/TD]
[TD]hamakat: ahmaklık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hurdebînî: mikroskopik, mikroskopla görülebilen[/TD]
[TD]hülâsa: kısaca, özet olarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inhisar: sınırlanma, kayıt altına alınma, tekel[/TD]
[TD]kamer: ay[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâlât: mükemmellik, kusursuzluk[/TD]
[TD]kudret: Allah’ın güç ve iktidarı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudret-i ezeliye: ezelî olan Allah’ın kudreti, sonsuz güç ve iktidarı[/TD]
[TD]kâinat: evren, yaratılmış her şey[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lâtif: ince, hoş, güzel[/TD]
[TD]masnuat: san’at eserleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mecmu-u âsâr: eserlerin tamamı[/TD]
[TD]melekût: birşeyin iç yüzü, aslı, esası[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudat: varlıklar, yaratılan her şey[/TD]
[TD]mikyas: ölçü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mir’at: ayna[/TD]
[TD]misl: gibi, benzer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mizan: ölçü, tartı, denge[/TD]
[TD]muhakeme: düşünme, akıl yürütme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muvazene edilme: ölçülme, karşılaştırma, denk tutulma[/TD]
[TD]mümkinat: varlığı ile yokluğu imkân dahilinde olup Allah’ın var etmesine bağlı olan her şey, kâinattaki bütün varlıkar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mümteni: imkânsız, olması düşünülemeyen[/TD]
[TD]nazmetme: tertip edip düzenleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nizam: düzen[/TD]
[TD]raptetmek: bağlamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sema: gök yüzü[/TD]
[TD]semavî: gökyüzüyle ilgili[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sıfât: sıfatlar, nitelikler, özellikler[/TD]
[TD]taallûk: bağlanma, ilişki, ilgili olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahassul: hasıl olma, çıkma, meydana gelme[/TD]
[TD]tebarüz etme: ortaya çıkma, belirip görünme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tecellî: yansıma, görünme[/TD]
[TD]vaz’etme: koyma, yerleştirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vecih: yön, yüz[/TD]
[TD]vüs’at: genişlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zerrat: zerreler, atomlar[/TD]
[TD]zerrat âlemi: atomlar dünyası[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zerre: atom, en küçük parça[/TD]
[TD]ziya: ışık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziyadar: ışıklı, aydınlık[/TD]
[TD]âmm: genel, umumî; sayısız şeyleri içine alan, aynı cinsten bir çok fertlere birden delâlet eden lâfız; cemaat, kavm lâfızları gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şems: güneş[/TD]
[TD]şuunat: işler, faaliyetler; Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecellîye sevk eden Zâtına ait mukaddes özellikler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şâmil: kapsayan, içine alan[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
10 Mayıs 2012: 16:18 #804172Anonim
Evet, vâcibi mümkine kıyas etmekten, pek garip ve gülünç şeyler çıkar. Meselâ, ehl-i tabiat, o aldatıcı kıyas ile, tesir-i hakikîyi, esbaba; Ehl-i İ’tizal, halk-ı ef’ali, abde; Mecusîler, şerri, ikinci bir hâlıka isnad etmeye mecbur olmuşlardır. Güya zuumlarınca Cenâb-ı Hak, azamet-i kibriya ve tenezzühü dolayısıyla, bu gibi hasis ve çirkin şeylere tenezzül etmez! Demek, akılları vehimlerine esir olanlar, bu gibi gülünç şeyleri doğururlar.İhtar: Mü’minlerden de, vesvese cihetiyle bu vehme maruz kalanlar vardır; dikkat etmek lâzımdır.

Bu âyetin kelimeleri arasında nazmı icap eden münasebetlere gelelim:
﴾ ﴿ خَتَمَ
1 ’nin لاَيُؤْمِنُونَ
2 ile irtibatı ve onun arkasında zikredilmesi, cezanın cürme terettübü kabilindendir. Yani onlar vaktâ ki cüz-i ihtiyarîlerini ifsad etmekle imana gelmediler; kalblerinin hatmiyle tecziye edildiler.خَتَمَ tabiri, onların dalâletlerini tasvir eden temsîlî bir üslûba işarettir. Şöyle ki:
Kalb gözü, sanki cevahire bir hazine olmak üzere Cenâb-ı Hak tarafından yapılan bir binadır. Vaktâ ki sû-i ihtiyarlarıyla ifsada uğradı ve cevherlere yapılan yerler, yılanlar ve akreplerle doldu; kapısı hatmedildi ki, o sârî hastalıktan başkaları mutazarrır olmasın.اَللهُ ﴾ ﴿: Zamir-i mütekellimin yerine ism-i zâhirin gelmesi, tekellümden gaybete
[NOT]Dipnot-1 Mühürledi.
Dipnot-2 İman etmezler.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
[TD]Mecusî: (bk. bilgiler – Mecûsîlik)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]abd: kul[/TD]
[TD]azamet-i kibriyâ: büyük ve yüce; büyüklüğün varlıkları kuşatması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cevahir: cevherler, değerli şeyler[/TD]
[TD]cihet: yön, taraf[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cürm: suç, günah[/TD]
[TD]cüz-i ihtiyarî: insanın elindeki seçim gücü, irade[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dalâlet: hak yoldan sapkınlık[/TD]
[TD]ehl-i tabiat: her şeyin tabiatın tesiriyle (yaratmasıyla) meydana geldiğine inananlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i İ’tizal: Mu’tezile mezhebi taraftarları[/TD]
[TD]esbab: sebepler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gaybet: gr. bulunmama, görünmeme; üçüncü şahıs[/TD]
[TD]halk-ı ef’âl: fiillerin halkedilmesi, yaratılması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hasis: âdi, değersiz, basit[/TD]
[TD]hatm: mühürleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâlık: yaratıcı[/TD]
[TD]icap etme: gerektirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ifsad: bozulma[/TD]
[TD]ifsad etme: bozma, kötüye kullanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtar: hatırlatma, uyarı, ikaz[/TD]
[TD]irtibat: ilgi, bağ, ilişki[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ism-i zâhir: açık isim[/TD]
[TD]isnad etme: dayandırma, verme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kabilinden: türünden, çeşidinden[/TD]
[TD]kıyas etme: karşılaştırma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maruz: uğrama, tesirinde kalma[/TD]
[TD]mutazarrır olma: zarar görme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mümkin (varlık): varlığı ile yokluğu imkân dahilinde olup Allah’ın var etmesine bağlı olan[/TD]
[TD]nazm: diziliş, tertip ve düzen; Kur’ân’ın mânâya delâlet eden söz ve kelimelerinin tertibi, dizilişi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sârî: bulaşıcı[/TD]
[TD]sû-i ihtiyar: iradeyi kötüye kullanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasvir etme: canlandırarak anlatma, açıklama[/TD]
[TD]tecziye edilme: cezalandırılma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tekellüm (zamanı): hazır muhatap ile konuşma[/TD]
[TD]temsilî: analojik, kıyaslamalı benzetme şeklinde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tenezzüh: kusur ve noksandan uzak olma[/TD]
[TD]tenezzül etme: seviyesine inme, alçalma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]terettüb: lâzım gelme, gerekme[/TD]
[TD]tesir-i hakikî: gerçek tesir, etki, yaratıcı güç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vaktâ: ne zaman, ne vakit[/TD]
[TD]vehim: kuruntu, zan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vesvese: şüphe, kuruntu[/TD]
[TD]vâcib (varlık): zorunlu olan; var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı olmayan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zamir-i mütekellim: birinci tekil şahıs, ben[/TD]
[TD]zuum: zan, inanç, kanaat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]üslûb: ifade tarzı[/TD]
[TD]şer: kötülük, çirkinlik[/TD]
[/TR]
[/TABLE]10 Mayıs 2012: 16:23 #804173Anonim
iltifattır. Ve bu iltifatta lâtif bir nükte vardır. Şöyle ki: لاَيُؤْمِنُونَ
1 ’den sonra بِاللهِ
2 mukadder ve menvî (maksut) olduğuna nazaran, sanki nur-u marifet onların kalblerinin kapılarına geldiği zaman kalblerini açıp kabul etmediklerinden, Allah da gadaba gelerek kalblerini hatmetti.﴾ خَتَمَ :﴿ عَلٰى
3 fiil-i müteaddî olduğu halde عَلٰى ile zikredilmesi, hatmedilen kalbin dünyaya bakan kapısı değil, ancak âhirete nâzır olan kapısı seddedilmiş olduğuna işarettir.Ve keza hatmin alâmet-i mânâsını ifade eden vesm’i (damga) tazammun ettiğine işarettir. Sanki o hatim, o mühür, kalblerinin üstünde sâbit bir damgadır ve silinmez bir alâmettir ki, dâima melâikeye görünür.
S – Bu âyette kalbin sem’ ve basara takdimindeki hikmet nedir?
C – Kalb, imanın mahalli olduğu gibi, en evvel Sânii arayan ve isteyen ve Sâniin vücudunu delâiliyle ilân eden, kalb ile vicdandır. Zira kalb, hayat malzemesini düşünürken, en büyük bir acze maruz kaldığını hisseder etmez, derhal bir nokta-i istinadı; kezalik, emellerinin tenmiyesi (nemalandırmak) için bir çare ararken, derhal bir nokta-i istimdadı aramaya başlar. Bu noktalar ise, iman ile elde edilebilir. Demek, kalbin sem’ ve basara hakk-ı takaddümü vardır.
İhtar: Kalbden maksat, sanevberî (çam kozalağı) gibi bir et parçası değildir. Ancak, bir lâtife-i Rabbaniyedir ki, mazhar-ı hissiyatı vicdan, mâkes-i efkârı dimağdır. Binaenaleyh, o lâtife-i Rabbaniyeyi tazammun eden o et parçasına kalb tabirinden şöyle bir letafet çıkıyor ki, o lâtife-i Rabbaniyenin insanın maneviyatına yaptığı hizmet, cism-i sanevberînin cesede yaptığı hizmet gibidir.
[NOT]Dipnot-1 İman etmezler.
Dipnot-2 Allah’a.
Dipnot-3 ..üzerine mühür vurdu, mühürledi.
[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]Sâni: herşeyi mükemmel ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah[/TD]
[TD]acz: zayıflık, güçsüzlük[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]alâmet-i mânâ: mânâyı gösteren belirti, işaret[/TD]
[TD]basar: görme, görme duyusu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cism-i sanevberi: çam kozalağı şeklinde olan cisim; kalb[/TD]
[TD]delâil: deliller; işaretler, alâmetler; kendisine, doğru bir bakış açısıyla bakıldığında istenilen hedefe ulaştıran şeyler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fiil-i müteaddî: gr. geçişli fiil[/TD]
[TD]gadab: Allah’ın gazap etmesi, musibet vermesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakk-ı takaddüm: öncelik, öne geçme, önde bulunma hakkı[/TD]
[TD]hatm: mühürleme, kapatma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet: sır, gaye, maksat[/TD]
[TD]ihtar: uyarı, ikaz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iltifat: bir sözde dinleyicinin zihnini canlı tutma, dikkatini çekme veya onu ikaz etme gibi inceliklere binaen ifade üslubunda yapılan geçiş sanatı; üçüncü şahıs (gaip) kipinden, hazır bulunan ikinci şahıs (muhatap) kipiyle bahsetme gibi[/TD]
[TD]keza/kezalik: bunun gibi, böylece[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]letafet: incelik, hoşluk, güzellik[/TD]
[TD]lâtif: ince, hoş, güzel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lâtife-i Rabbaniye: İlâhî hakikatleri hisseden ve mânevî zevkleri alan his, duygu; kalb[/TD]
[TD]mahal: yer, mekân[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maruz: uğrama, tesirinde kalma[/TD]
[TD]mazhar-ı hissiyat: hislerin ve duyuların aynası[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]melâike: melekler[/TD]
[TD]menvî: kastedilen, murad edilen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukadder: gr. lâfız olarak söylenmediği halde gizli olarak kastedilen mânâ; Kur’ân’da geçen “De ki” ifadelerinin altında “Ey Muhammed kullarıma de ki” mânâsının bulunması gibi[/TD]
[TD]mâkes-i efkâr: fikir ve düşüncelerin yansıdığı yer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazaran: bakarak, –göre[/TD]
[TD]nokta-i istimdad: yardım dileme noktası, yardım alınacak yer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nokta-i istinad: dayanak noktası[/TD]
[TD]nur-u marifet: Allah’ı bilme ve tanımadan doğan nur, aydınlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nâzır: bakan, yönelen[/TD]
[TD]nükte: ince ve derin mânâlı söz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sanevberî: çam kozalağı gibi[/TD]
[TD]seddedilme: kapatılma, örtülme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sem’: işitme, işitme duyusu[/TD]
[TD]takdim: öne geçirme, öne alma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tazammun: içine alma, kapsama[/TD]
[TD]tenmiye: nemalandırmak, canlı tutup geliştirme, büyütme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vesm: damga[/TD]
[TD]vicdan: kalbe ait hislerin mazharı, aynası[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücud: var olma varlık[/TD]
[TD]âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki sonsuz hayat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]عَلٰى: (bk. ḥ-r-f[/TD]
[/TR]
[/TABLE]10 Mayıs 2012: 16:26 #804174Anonim
Evet, nasıl ki bütün aktar-ı bedene mâü’l-hayatı neşreden o cism-i sanevberî, bir makine-i hayattır ve maddî hayat onun işlemesiyle kaimdir; sekteye uğradığı zaman cesed de sukuta uğrar.Kezalik, o lâtife-i Rabbaniye a’mâl ve ahvâl ve mâneviyatın hey’et-i mecmuasını hakikî bir nur-u hayat ile canlandırır, ışıklandırır; nur-u imanın sönmesiyle, mahiyeti, meyyit-i gayr-ı müteharrik gibi bir heykelden ibaret kalır.
﴾ وَعَلٰى سَمْعِهِمْ
1 ﴿ ’de عَلٰى’nın tekrarı, kalb ile sem’a vurulan hatemlerin herbirisi müstakil bir nevi delâile ait olduğuna işarettir. Evet, kalbin hatmi, delâil-i kalbiye ve vicdaniyeye aittir. Sem’in hatmi, delâil‑i nakliye ve hariciyeye aittir. Ve keza, her iki hatmin bir cinsten olmadığına bir remizdir.
S – Kalb ile basar’ın cem’ sîgasıyla, sem’in müfred suretinde zikirlerinde ne gibi bir hikmet vardır?
C – Kalb ile basarın taallûk ettikleri şeyler mütehalif, yolları mütebayin, delilleri mütefavit, talim ve telkin edicileri mütenevvidir. Sem’ ise, kalb ve basarın hilâfına, masdardır. İşittiren ferttir. Cemaatin işittikleri, ferttir. İşiten fert, ferd olur. Bunun için müfred olarak iki cem’in arasına düşmüştür.
S – Kalbden sonra tercihen sem’in zikredilmesi neye binaendir?
C – Melekât ve malûmat-ı kalbiye, alelekser kulak penceresinden kalbe girerler. Bu itibarla, sem’, kalbe yakındır. Ve aynı zamanda, cihât-ı sitteden malûmat aldığı cihetle kalbe benziyor. Zira göz, yalnız ön ciheti görür. Bunlar ise her tarafı görürler.
[NOT]Dipnot-1 Kulakları üzerine de…
[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]ahvâl: durumlar, haller
[/TD]
[TD]aktar-ı beden: bedenin her tarafı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]alelekser: çoğunlukla[/TD]
[TD]a’mâl: ameller[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]basar: görme; görme duyusu[/TD]
[TD]cemaat: topluluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cem’: gr. çoğul[/TD]
[TD]cem’ sigası: gr. çoğul kipi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: yön, taraf[/TD]
[TD]cihât-ı sitte: altı yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cism-i sanevberî: çam kozalağı şeklinde olan cisim; kalb[/TD]
[TD]delil: işaret, alâmet; kendisine, doğru bir bakış açısıyla bakıldığında istenilen hedefe ulaştıran şey[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]delâil: deliller[/TD]
[TD]delâil-i kalbiye ve vicdaniye: kalbe ve vicdana ait deliller[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]delâil-i nakliye ve hariciye: haber şeklinde aktarılan delillerle maddî deliller[/TD]
[TD]ferd: tek, bir, birey[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikî: gerçek[/TD]
[TD]hatem: mühür[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hatm: mühürlenme[/TD]
[TD]hey’et-i mecmua: bir şeyin bütünü, genel yapı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet: sır, gaye, maksat[/TD]
[TD]hilâfına: tersine, aksine[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kaim: ayakta duran[/TD]
[TD]keza: bunun gibi, böylece[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kezalik: böylece, bunun gibi[/TD]
[TD]lâtife-i Rabbaniye: İlâhî hakikatleri hisseden ve mânevî zevkleri alan his, duygu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahiyet: asıl nitelik, temel özellik
[/TD]
[TD]makine-i hayat: hayat makinesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]malûmat: bilgiler, bilinenler[/TD]
[TD]malûmat-ı kalbiye: kalbe ait bilgiler; kalb yoluyla bilinenler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]masdar: gr. şahıs ve zaman göstermeyen, ancak olumlu veya olumsuz bir fiil ve oluşa delâlet eden kelimedir ve yani bütün fiil ve türevler kendinden doğar; kaynak kelime[/TD]
[TD]melekât: melekeler; tekrarla yapılan iş veya tecrübelerden sonra elde edilen bilgi ve beceriler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meyyit-i gayr-ı müteharrik: hareketsiz ölü, ölü gibi hareketsiz[/TD]
[TD]mâü’l-hayat: hayat suyu; kan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müfred: gr. tekil[/TD]
[TD]müstakil: bağımsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütebayin: ayrı[/TD]
[TD]mütefavit: değişik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütehalif: farklı[/TD]
[TD]mütenevvi: çeşitli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]neşretmek: dağıtmak, yaymak [/TD]
[TD]nur-u hayat: hayat nuru, ışığı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nur-u iman: iman nuru, aydınlığı[/TD]
[TD]remiz: gizli bir mânâyı ince bir işaretle gösterme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sekteye uğrama: durma[/TD]
[TD]sem’: işitme, işitme duyusu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sukuta uğrama: düşme, yıkılma[/TD]
[TD]suret: şekil, biçim[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]taallûk etme: ilgili olma, bağlı olma[/TD]
[TD]talim: öğretme, eğitme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]telkin: fikir verme, öğüt verme, nasihat etme[/TD]
[TD]عَلٰى: (bk. ḥ-r-f[/TD]
[/TR]
[/TABLE]10 Mayıs 2012: 16:31 #804175Anonim
﴾ ﴿ وَعَلٰۤى اَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ
1 ’de, üslûbun tağyiriyle, cümle-i fiiliyeye tercihan cümle-i ismiyenin ihtiyar edilmesi, basar ile görünen delillerin sabit olduklarına, kalb veya sem’ ile alınan deliller ise müteceddit ve gayr-ı sabit olduklarına işarettir.S – خَتَمَ
2 ile غِشَاوَةٌ
3 arasında ne fark vardır ki, خَتَمَ اللهُ
4 isnad edilmiştir. غِشَاوَةٌ isnadsız bırakılmıştır?
C – خَتَمَ Allah tarafından onların kesblerine bir cezadır. غِشَاوَةٌ ise, Allah tarafından olmayıp, onların meksubudur. Ve keza, mebde itibarıyla rüyette bir ıztırar vardır; sema’da, tahatturda ihtiyar vardır. Evet, gözün açılmasıyla eşyayı görmemek mümkün değildir. Fakat mesmuatı dinlemekte veya hâtıratı tahattur etmekte bu ıztırar yoktur. غِشَاوَةٌ tâbiri, gözün yalnız ön cihete hâkim ve nâzır olduğuna işarettir ki, eğer bir perde ile o cihetten alâkası kesilse, bütün bütün kör kalır.Tenkiri ifade eden غِشَاوَةٌ ’deki tenvin, onların gözleri üstündeki perde, malûm olmayan bir perde olup, ondan sakınmak onlar için mümkün olmadığına işarettir.
Câr ve mecrûrun غِشَاوَةٌ üzerine takdim edilmesi, en evvel nazar-ı dikkati onların gözlerine çevirtmekle, kalblerindeki sırları göstermek içindir. Zira göz, kalbin âyinesidir.
[NOT]Dipnot-1 “Gözlerinde de bir çeşit perde vardır.” Bakara Sûresi, 2:7.
Dipnot-2 Mühürledi.
Dipnot-3 Perde.
Dipnot-4 Allah mühürledi.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]basar: görme, görme duyusu[/TD]
[TD]cihet: yön, taraf[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]câr: (harf-i cer) başına geldiği ismin sonunu esre okutarak kendinden önceki fiilin mânâsını, başına geldiği isme çekip bağlayan harf[/TD]
[TD]cümle-i fiiliye: fiil cümlesi; fiil ile başlayan cümle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cümle-i ismiye: isim cümlesi; isim ile başlayan cümle[/TD]
[TD]delil: işaret, alâmet; kendisine, doğru bir bakış açısıyla bakıldığında istenilen hedefe ulaştıran şey[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gayr-ı sabit: değişken, sabit olmayan[/TD]
[TD]hâkim: egemen olan, hükmeden[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâtırat: hatıralar; zihinde olanlar, zihne gelenler[/TD]
[TD]ihtiyar edilme: tercih edilme, seçilme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]isnad: dayandırma[/TD]
[TD]kesb: kazanma, irade ile elde etme; kazanç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keza: bunun gibi, böylece[/TD]
[TD]malûm olmayan: bilinmeyen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mebde: temel, esas[/TD]
[TD]mecrûr: çekilen, sürüklenen; gr. başına geldiği câr harfiyle önündeki fiilin mânâsı kendine bağlanan ve daima esreli okunan kelime[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meksub: irade ile elde edilmiş olan; kazanım, kazanç[/TD]
[TD]mesmuat: duyulanlar, işitilenler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müteceddit: yenilenen, tazelenen[/TD]
[TD]nazar-ı dikkat: dikkat içeren bakış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nâzır: bakan, gören[/TD]
[TD]rüyet: görme, görüş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sabit: değişken olmayan, kesin[/TD]
[TD]sema’: işitme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sem’: işitme, işitme duyusu[/TD]
[TD]tahattur: hatırlama, zihinde ve ezberinde tutma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]takdim edilme: öne alınma, öne geçirilme[/TD]
[TD]tağyir: değiştirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tenkir: gr. belirsiz kılma; bir kelimeyi nekre yapıp mânâyı kapalı, belirsiz yapma[/TD]
[TD]tenvin: Arapça gramerde bir kelimenin sonunu nun gibi okutmak üzere konulan işaret; kelimenin sonuna iki üstün (en), iki esre (in), iki ötre (ün) gelmesi hâli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tâbir: ifade[/TD]
[TD]üslûb: tarz, şekil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ıztırar: zorunluluk, mecburiyet[/TD]
[/TR]
[/TABLE]10 Mayıs 2012: 16:35 #804176Anonim
﴾وَلَهُمْ عَذاَبٌ عَظِيمٌ
1 ﴿ Bu cümlenin mâkabliyle cihet-i münasebeti şudur ki: Evvelki cümledeki kelimat ile, şecere-i küfriyenin dünyaya ait acı semerelerine işaret edilmiştir. Bu cümle ile, o mel’un şecerenin âhirette vereceği semeresi zakkum-u Cehennemden ibaret olduğuna işaret yapılmıştır.S – Üslûbun mecrâ-yı tabiîsi
2 وَعَلَيْهِمْ عِقَابٌ شَدِيدٌ cümlesi iken, üslûbun muktezası olan şu cümlenin terkiyle وَلَهُمْ عَذاَبٌ عَظِيمٌ cümlesi ihtiyar edilmiştir. Halbuki bu cümledeki kelimeler, nimet ve lezzetler hakkında kullanılan kelimelerdir.C – Şu güzel kelimeleri hâvi olan şu cümlenin onlara karşı zikredilmesi, bir tehekkümdür (istihza), bir tevbihtir, yüzlerine gülmektir. Yani, onların menfaatleri, lezzetleri ve büyük nimetleri ancak ikabdır.
Menfaat ve faideyi ifade eden وَلَهُمْ
3 deki ل lisan-ı hal ile, “Amelinizin faideli olan ücretini alınız!” diye yüzlerine gülüyor.
“Tatlı” mânâsını tazammun eden عَذاَبٌ
4 lâfzı, onların küfür ve musibetleriyle istilzaz ettiklerini tezkir ile, sanki lisan-ı hal ile, “Tatlı amelinizin acısını çekin!” diye tevbih ediyor.Alelekser büyük nimetlere sıfat olan عَظِيمٌ
5 kelimesi, Cennette nimet-i azîme sahiplerinin hallerini o kâfirlere tezkir ettirmekle, kaybettikleri o nimet-i azîmeye bedel, elîm elemlere düştüklerini ihtar ediyor.
Sonra عَظِيمٌ kelimesi, tâzimi ifade eden عَذاَبٌ ’deki tenvine tekittir.
[NOT]Dipnot-1 Onlar için büyük bir azap vardır. Bakara Sûresi, 2:7.
Dipnot-2 Ahirette ise onları şiddetli bir ikâb kuşatacaktır.
Dipnot-3 Onlar için.
Dipnot-4 Bir azap.
Dipnot-5 Çok büyük.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]alelekser: çoğunlukla[/TD]
[TD]cihet-i münasebet: irtibat yönü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]elîm: acı veren[/TD]
[TD]hâvi: içine alan, kapsayan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtiyar edilme: irade edilme; tercih edilme, seçilme[/TD]
[TD]ikab: ağır ceza[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istilzaz etme: lezzet alma[/TD]
[TD]küfür: inkâr, inançsızlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lisan-ı hal: hal dili[/TD]
[TD]lâfz: söz, ifade[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mecrâ-yı tabiî: tabii yol, doğal akım kanalı[/TD]
[TD]mel’un: lanetlenmiş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukteza: bir şeyin gereği [/TD]
[TD]mâkabli: öncesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nimet-i azîme: büyük nimet[/TD]
[TD]semere: meyve, netice[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tazammun: kapsama, içine alma[/TD]
[TD]tehekküm: alay etme, hafife alma, küçümseme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tekit: pekiştirme[/TD]
[TD]tenvin: Arapça gramerde bir kelimenin sonunu nun gibi okutmak üzere konulan işaret; kelimenin sonuna iki üstün (en), iki esre (in), iki ötre (ün) gelmesi hâli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevbih: azarlama, tehdit etme[/TD]
[TD]tezkir: zikredip hatırlatma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tâzim: Allah’ın sonsuz azamet ve haşmetini dile getirme[/TD]
[TD]zakkum-u Cehennem: Cehennemdeki zakkum ağacının meyvesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki ebedî hayat[/TD]
[TD]üslûb: tarz, şekil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şecere: ağaç[/TD]
[TD]şecere-i küfriye: küfür ağacı, ağaç gibi dal budak vermiş olan inkâr[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ل: (bk. ḥ-r-f[/TD]
[/TR]
[/TABLE]10 Mayıs 2012: 16:44 #804177Anonim
S – Bir kâfirin mâsiyet-i küfriyesi, mahduttur, kısa bir zamanı işgal ediyor. Ebedî ve gayr-ı mütenahi bir ceza ile tecziyesi adalet-i İlâhiyeye uygun olmadığı gibi, hikmet-i ezeliyeye de muvâfık değildir; merhamet-i İlâhiye müsaade etmez.
C – O kâfirin cezası gayr-ı mütenahi olduğu teslim edildiği takdirde, kısa bir zamanda irtikâp edilen o mâsiyet-i küfriyenin, gayr-ı mütenahi bir cinayet olduğu altı cihetle sabittir:
Birincisi: Küfür üzerine ölen bir kâfir, ebedî bir ömürle yaşayacak olursa, o gayr-ı mütenahi ömrünü behemehal küfürle geçireceği şüphesizdir. Çünkü kâfirin cevher-i ruhu bozulmuştur. Bu itibarla, o bozulmuş olan kalbin gayr-ı mütenahi bir cinayete istidadı vardır. Binaenaleyh, ebedî cezası, adalete muhalif değildir.İkincisi: O kâfirin mâsiyeti mütenahi bir zamanda ise de, gayr-ı mütenahi olan umum kâinatın, vahdaniyete olan şehadetlerine gayr-ı mütenahi bir cinayettir.
Üçüncüsü: Küfür, gayr-ı mütenahi nimetlere küfran olduğundan, gayr-ı mütenahi bir cinayettir.
Dördüncüsü: Küfür, gayr-ı mütenahi olan zat ve sıfât-ı İlâhiyeye cinayettir.
Beşincisi: İnsanın vicdanı, zâhiren mütenahi ise de, bâtınen ebede bakıyor ve ebedi istiyor. Bu itibarla, gayr-ı mütenahi hükmünde olan o vicdan, küfürle mülevves olarak mahvolur, gider.
Altıncısı: Zıt, zıddına muânid ise de, çok hususlarda mümasil olur. Binaenaleyh iman, lezaiz-i ebediyeyi ismar ettiği gibi, küfür de âlâm-ı elîmeyi ve ebediyeyi âhirette intaç etmesi, şe’nindendir.
Bu altı cihetten çıkan netice ve gayr-ı mütenahi olan bir ceza, gayr-ı mütenahi bir cinayete karşı ayn-ı adalettir.
S – Kâfirin o cezasının adalete uygun olduğunu teslim ettik. Fakat azapları intaç eden şerlerden hikmet-i ezelîyenin ganî olduğuna ne diyorsun?
[TABLE]
[TR]
[TD]adalet: denge; hak sahibine hakkını verme, haksızı terbiye etme ve cezalandırma[/TD]
[TD]adâlet-i İlâhîye: Allah’ın adaleti[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ayn-ı adalet: adaletin tâ kendisi[/TD]
[TD]behemehal: her durumda, her halde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
[TD]bâtınen: görünmeyen, iç yüzü, mânâ âlemi itibariyle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cevher-i ruh: ruh cevheri[/TD]
[TD]cihet: yön, taraf[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cinayet: ağır suç işleme[/TD]
[TD]ebedî: sonu olmayan sonsuz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ganî: ihtiyaç sahibi olmaktan uzak, her cihetle sonsuz zenginlik sahibi olan[/TD]
[TD]gayr-ı mütenahi: sonsuz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet-i ezeliye: Allah’ın ezelî hikmeti, herşeyi yerli yerinde ve bir gaye ve faydaya yönelik yapması[/TD]
[TD]intaç etme: netice verme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]irtikâp etme: suç, günah işleme[/TD]
[TD]ismar: meyve verme, netice verme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istidad: bir şeyin genişlemeye, büyümeye müsait olması[/TD]
[TD]işgal etme: kapsama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâfir: Allah’ı veya Onun kesin olarak bildirdiği şeylerden herhangi birini inkâr eden kimse[/TD]
[TD]kâinat: evren, yaratılmış her şey[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]küfran: nimete nankörlük[/TD]
[TD]küfür: inkâr ve inançsızlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lezaiz-i ebediye: sonsuz lezzetler[/TD]
[TD]mahdut: sınırlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]merhamet-i İlâhiye: Allah’ın merhameti[/TD]
[TD]muhalif: zıt, aykırı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muvâfık: uygun[/TD]
[TD]muânid: karşı, zıt[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâsiyet: günah, suç[/TD]
[TD]mâsiyet-i küfriye: küfürden, inkârdan gelen günah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mülevves: kirli, kirlenmiş[/TD]
[TD]mümasil: benzer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütenahi: sınırlı, sonlu[/TD]
[TD]sıfât-ı İlâhiye: Allah’ın sıfatları, mukaddes özellikleri, nitelikleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tecziye: cezalandırma[/TD]
[TD]teslim edilme: kabul edilme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vahdâniyet: birlik; Allah’ın birliği, ortağının ve benzerinin olmayışı[/TD]
[TD]vicdan: kalbe ait hislerin mazharı, aynası[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zâhiren: görünüşte[/TD]
[TD]âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki ebedî hayat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlâm-ı elîme ve ebediye: sonsuz ve çok acı elemler, sıkıntılar[/TD]
[TD]şehadet: tanıklık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şe’n: hâl, durum, özellik[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
10 Mayıs 2012: 16:46 #804178Anonim
C – Kavaid-i esasiyedendir ki, “Ara sıra vukua gelen şerr-i kalil için hayr-ı kesir terk edilmez; terkedildiği takdirde şerr-i kesir olur.” Binaenaleyh, hakaik-i nisbiyenin sübutunu izhar etmek, hikmet-i ezeliyenin iktizasındandır. Bu gibi hakaikin tezahürü, ancak şerrin vücuduyla olur. Şerden, haddi tecavüz etmemek için, terhib ve tahvif lâzımdır. Terhibin vicdan üzerine tesiri, terhibi tasdik etmekle olur. Terhibin tasdiki ise, haricî bir azabın vücuduna mütevakkıftır. Zira vicdan, akıl ve vehim gibi haricî ve ebedî hakikat hükmüne geçmiş bir azaptan yapılan terhible müteessir olur. Öyleyse, dünyada olduğu gibi, âhirette de ateşin vücudundan yapılan terhib, tahvif, ayn-ı hikmettir.S – Pekâlâ, o ebedî ceza hikmete muvafıktır; kabul ettik. Amma merhamet ve şefkat-i İlâhiyeye ne diyorsun?
C – Azizim! O kâfir hakkında iki ihtimal var. O kâfir, ya ademe gidecektir veya daimî bir azap içinde mevcut kalacaktır. Vücudun—velev Cehennemde olsun—ademden daha hayırlı olduğu vicdanî bir hükümdür. Zira adem, şerr-i mahz olduğu gibi, bütün musibet ve mâsiyetlerin de merciidir. Vücut ise, velev Cehennem de olsa, hayr-ı mahzdır. Maahaza, kâfirin meskeni Cehennemdir ve ebedî olarak orada kalacaktır.
Fakat kâfir, kendi ameliyle bu duruma kesb-i istihkak etmişse de, amelinin cezasını çektikten sonra, ateşle bir nevi ülfet peyda eder ve evvelki şiddetlerden azade olur. O kâfirlerin dünyada yaptıkları a’mâl-i hayriyelerine mükâfaten, şu merhamet-i İlâhiyeye mazhar olduklarına dair işârât-ı hadîsiye vardır.
Maahaza, cinayetin lekesini izale veya hacaletini tahfif, veyahut icrâ-yı adalete iştiyak için cezayı hüsn-ü rıza ile kabul etmek, ruhun fıtrî olan şe’nidir.
Evet, dünyada, çok namus sahipleri, cinayetlerinin hicabından kurtulmak için, kendilerine cezanın tatbikini istemişlerdir; ve isteyenler de vardır.
[TABLE]
[TR]
[TD]adem: yokluk[/TD]
[TD]ayn-ı hikmet: hikmetin tâ kendisi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]azade olma: kurtulma[/TD]
[TD]a’mâl-i hayriye: hayırlı işler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
[TD]ebedî: sonu olmayan sonsuz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fıtrî: yaratılış gereği, doğal[/TD]
[TD]hacalet: utangaçlık, sıkılma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]had: sınır[/TD]
[TD]hakaik: hakikatler, gerçekler [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakaik-i nisbiye: göreceli olan hakikatler, bir diğerine göre hakikat olan şeyler[/TD]
[TD]haricî: dışa ait, dış ile ilgili, maddî[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayr-ı kesir: çok hayır, iyilik[/TD]
[TD]hayr-ı mahz: hayrın tâ kendisi, saf hayır[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hicab: sıkılma, utanma[/TD]
[TD]hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet-i ezeliye: Allah’ın ezelî hikmeti[/TD]
[TD]hüsn-ü rıza: kendi rızası, gönül hoşnutluğu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]icrâ-yı adalet: adaletin icrası, yerine getirilmesi, uygulanması[/TD]
[TD]iktiza: bir şeyin gereği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]izale: yok etme, giderme[/TD]
[TD]izhar etmek: göstermek, açıklamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iştiyak: aşırı isteme, arzulama[/TD]
[TD]işârât-ı hadîsiye: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) hadîslerinde bulunan işaretler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kavaid-i esasiye: temel kurallar, prensipler[/TD]
[TD]kesb-i istihkak: hak etmek, kazanmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâfir: Allah’ı veya Onun kesin olarak bildirdiği şeylerden herhangi birini inkâr eden kimse[/TD]
[TD]maahaza: bununla birlikte[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mazhar olma: nail olma, erişme[/TD]
[TD]merci: dönülecek yer, dönme yeri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]merhamet ve şefkat-i İlâhiye: Allah’ın merhamet ve şefkati[/TD]
[TD]merhamet-i İlâhiye: Allah’ın merhameti, şefkati[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mesken: kalma yeri, mekânı[/TD]
[TD]muvafık: uygun[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâsiyet: günah, isyan, suç[/TD]
[TD]mükâfaten: mükâfat, ödül olarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müteessir olma: etkilenme, tesir altında kalma[/TD]
[TD]mütevakkıf: –e bağlı olan, –in üzerine duran[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]peyda etme: kazanma[/TD]
[TD]sübut: kesinlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahfif: hafifletme, azaltma[/TD]
[TD]tahvif: korkutma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tecavüz: aşma, ileri gitme[/TD]
[TD]terhib: korkutma, dehşete düşürme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tezahür: ortaya çıkma, belirme [/TD]
[TD]vehim: kuruntu, zan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]velev: olsa bile, şayet, eğer[/TD]
[TD]vicdan: kalbe ait hislerin mazharı, aynası[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vicdanî: vicdana ait[/TD]
[TD]vukua gelme: olma, meydana gelme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücud: varlık[/TD]
[TD]ülfet: alışkanlık, alışma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şer: kötü[/TD]
[TD]şerr-i kalil: az bir şer, kötülük[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şerr-i kesir: çok şer, kötülük[/TD]
[TD]şerr-i mahz: kötülüğün ta kendisi, saf şer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şe’n: hâl, durum, özellik[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
10 Mayıs 2012: 20:11 #804181Anonim
Bismillahirrahmanirrahim
7.
Andolsun, onların çoğu üzerine o söz (azap) hak olmuştur. Artık onlar iman etmezler.8.
Onların boyunlarına demir halkalar geçirdik, o halkalar çenelerine dayanmıştır. Bu sebeple kafaları yukarıya kalkık durumdadır.9.
Biz onların önlerine bir set, arkalarına da bir set çekip gözlerini perdeledik. Artık görmezler.10.
Onları uyarsan da, uyarmasan da onlar için birdir, inanmazlar. YASİN-İ ŞERİF. -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.