• Bu konu 1 yanıt içerir, 1 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
  • Yazar
    Yazılar
  • #678072
    Anonim

      Sünnete Uymanın Önemi

      1. Sahabenin Sünnete Uyma Hassasiyeti

      Peygamberimizi görüp ondan velev bir defa sohbetinde bulunarak ders alan sahabeler peygamberimizi gerçekten “üsve-i hasene” olarak görmüşler ve her konuda onun sünnetine uymayı kendilerine prensip edinmişlerdir. Yüce allah’ın “Şüphesiz Allah’ın resulünde sizin için güzel örnekler vardır”(Ahzap, 33:21) ayetine imtisal ederek her yaptığını taklit etmişlerdir. Yüce Allah’ın “Peygamber size ne verdiyse alın ve neyi yasaklamışsa ondan kaçının” (Haşr, 59:7) emrine imtisal etmişlerdir.

      Peygamberimiz (sav) ibadetilerin yapılması konusunda “Ben nasıl namaz kılıyorsam siz de öyle kılınız.” (Buhari, Ezan, 18) “Hac menâsikini benden alınız ve ben ne yapıyorsam siz de onu yapınız” (Nesai, Menâsik, 220) buyurarak Allah’ın emri ile kendisine uyulmasını istemiştir.
      Sahabeler buna o derece titizlik gösteriyorlardı ki bir defasında peygamberimiz (sav) ile namaz kılarken peygamberimiz (sav) aniden nalinlerini çıkardı ve kenara koydu. Sahabeler de yanı şekilde çıkardılar ve kenara koydular. Namazdan sonra peygamberimiz (sav) “Siz neden nalinlerinizi çıkardınız?” buyurdu. Onlar da “Siz çıkardınız, biz de size ittibaen çıkardık” dediler. Peygamberimiz (sav) “bana Cebrail geldi ve nalinimde bilmediğin bir necaset var” diye ikaz etti, ben de çıkardım kenara koydum” buyurdular. (Ebu Davud, Salat, 89) Ancak peygamberimiz (sav) sahabelerin bu durumundan hoşlandı. Zira yüce Allah Kur’ân-ı kerimde “Peygambere itaat edin” ferman ediyor, sahabeleri de buna imtisal ediyorlardı.

      2. Sünnet Düşmanlığının Sebebi:

      Peygamberimizin (sav) gelmesi ve Kur’an-ı Kerimin yeryüzüne nüzulü ile insanlığın çehresi birden değişti. Vahşet ve bedeviyet devri büyük bir medeniyete dönüştü ve insanlık İslam ile şeref kazandı. Peygamberimiz (sav) ve sahabe-i Kiram ile Hulefa-i Raşidin döneminde insanlık “Asr-ı Saadeti” yaşamıştı. Ancak zamanla gerek İslam düşmanları ve gerekse münafıkların başını çektiği fitnelere düşenler Kur’an-ı Kerime doğrudan hücum edemedikleri için peygamberimizin (sav) sünneti konusunda bir takım şüphe ve tereddütler oluşturmaya ve sünnet üzerinden İslam’a hücum etmeye başladılar. Çünkü Sünnet dinin uygulaması ve muhafızıdır. Sünnet terk edilirse dini yaşantı terk edilmiş olur.

      Sünnet üzerinde yapılan tartışmaların odağını ise sünnetin teşrî yani yasama konusunda delil olamayacağı, bu konuda Kur’anın yeterli olduğu düşüncesi teşkil etmektedir. Bu tartışma ilk olarak Kur’an müslümanı olduklarını iddia eden Hariciler tarafından başlatılmıştır. Hariciler “Hüküm Allah’ındır” (Yusuf, 12:40) ayetini delil kabul ederek hadislerden dini hükümlerin çıkarılamayacağını iddia etmişlerdir. Hz. Ali (ra) ile Hz. Muaviye (ra) arasında cereyan eden “Hakem” olayını bahane ederek Allah’ın hükmü yerine hakemin hükmüne razı olduklarını söyleyerek Allah’ın hükmünü kabul etmemekle suçlayarak onlara itaat edenlerin rivayetlerini büsbütün reddettiler.

      Şiaya mensup olanlar ise Ehl-i Beyt muhabbetini esas aldıkları için onlardan gelen rivayetleri kabul ettiler, diğerlerini reddettiler. Hz. Ali’ye ilk hilafeti vermedikleri için bütün sahabeleri suçladılar ve onların din konusunda hiçbir rivayetini kabul etmediler. Mutezileye mensup olanlar da meseleyi sadece akıl ve indî görüşlerine göre değerlendirdikleri için sahabenin hiçbirisini hesaba katmadılar. Sahabelerden gelen haberleri kabul etmediler.

      İslam dışı cereyalar ve Müslüman olmayanlar ise İslam’a düşmanlıklarını kendileri Müslüman olan Şia, Mutezile ve Haricilerin görüşlerini öne sürerek temelde İslam’a karşı olmaları ile beraber İslam’a hücum etmek için ayrılıkçı fikirleri kullandılar. Günümüz müsteşrikleri/ oryantalistleri de aynı bahane ile itirazlarını yapmaya devam etmektedirler. Müsteşrikler de öncelikle Müslümanların sünnet konusunda şüpheye düşürmeye, sonra da sünneti ortadan kaldırarak Müslümanların birlik ve dirliklerini bozmayı amaç edinmişlerdir. Zira dinin muhafızı sünnettir, sünneti ortadan kaldırdığınız zaman dini hayatı ortadan kaldırmış olursunuz.

      3. Sünneti Yaşama ve Yaşatma Görevi:

      Peygamberimiz (sav) her konuda “Üsve-i Hasene” olduğu için biz Müslümanların onun sünnetini yaşatma gibi bir görevimizin olduğu sonucu ortaya çıkmaktadır. Bu sadece Ahlak” olarak değil, her şeyden önce inanç, ibadet, muamelat ve hukuk olarak da sünnete uyma ve yaşatma zorunluluğu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle sünnet ilmi sadece Ahlak ilmi değildir. İbadet, alışveriş, hibe, nikah, talak, ariyet, vakıf, icare ve her nevi hukuki muameleyi de içine alan yaşanan hayatın kendisidir. Sünnet bütün bunları Allah rızasına uygun tanzim etmektedir.

      Sünnet ile amel etmenin amacı her şeyden önce Kur’an-ı Kerimde Allah’ın mü’minlere emir olan peygambere itaat etmektir. Peygamberimiz (sav) Kur’anın ve vahyin en zeki ve akıllı muhatabıdır. Allah’ın emirlerini sadece tebliğ etmekle kalmayan, uyan ve uygulayan ve mü’minlerin anlamadıkları konularda sordukları sorulara doğru cevaplar vererek beyan edip açıklayan Allah’ın Cebrail, vahiy ve ilhamla te’yid ettiği bir peygamberdir. Bu nedenle sünnete sarılmak Kur’ana uymak ve Allah’ın emirlerini uygulamak için vazgeçilmez temel şarttır. Sünneti yaşamak demek Kur’an-ı Kerimi yaşamak ve hayatımıza uygulamak demektir.

      Peygamberimiz (sav) bütün bu nedenlerden dolayı “Sünnetimden yüz çeviren benim ümmetimden değildir. Allah’ın ve nebilerin laneti benim sünnetimi terk eden ve sünnetim dışında başka bir yol edinenleredir” (Feyzu’l-Kadir, 4:96) buyurmuşlardır.

      Allah’a iman eden elbette onu sevecek ve ona itaat edecektir. Allah’a itaat de ancak sünnete uymak şeklindedir. Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde “Bizler Allah’ı seviyoruz” diyenler şöyle hitap eder. “Şayet Allah’ı seviyorsanız Allah’ın elçisine itaat ediniz ki Allah da sizi sevsin” (Al-i İmran, 3:31) buyurmaktadır.

      Bediüzzaman Said Nursi hazretleri peygamberimizin (sav) sünnetini ve uymanın önemini şöyle anlatmaktadır: “Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın Sünnet-i Seniyyesinin menbaı üçtür: Akvâli, ef’âli, ahvâlidir. Bu üç kısım dahi üç kısımdır: ferâiz, nevâfil, âdât-ı hasenesidir. Farz ve vâcip kısmında ittibâa mecburiyet var; terkinde azap ve ikab vardır. Herkes ona ittibâa mükelleftir. Nevâfil kısmında, emr-i istihbâbî ile, yine ehl-i iman mükelleftir; fakat terkinde azap ve ikab yoktur. Fiilinde ve ittibâında azîm sevaplar var. Ve tağyir ve tebdili bid’a ve dalâlettir ve büyük hatadır. Âdât-ı seniyyesi ve harekât-ı müstahsenesi ise, hikmeten, maslahaten, hayat-ı şahsiye ve nev’iye ve içtimaiye itibarıyla onu taklit ve ittibâ etmek gayet müstahsendir. Çünkü herbir hareket-i âdiyesinde çok menfaat-i hayatiye bulunduğu gibi, mütâbaat etmekle, o âdâb ve âdetler ibadet hükmüne geçer.

      Evet, madem dost ve düşmanın ittifakıyla, zât-ı Ahmediye (asm) mehâsin-i ahlâkın en yüksek mertebelerine mazhardır. Ve madem bil’ittifak nev-i beşer içinde en meşhur ve mümtaz bir şahsiyettir. Ve madem, binler mucizâtın delâletiyle ve teşkil ettiği âlem-i İslâmiyetin ve kemâlâtının şehadetiyle ve mübelliğ ve tercüman olduğu Kur’ân-ı Hakîmin hakaikinin tasdikiyle, en mükemmel bir insan-ı kâmil ve bir mürşid-i ekmeldir. Ve madem semere-i ittibâıyla milyonlar ehl-i kemal, merâtib-i kemâlâtta terakki edip saadet-i dâreyne vâsıl olmuşlardır. Elbette o zâtın sünneti, harekâtı, iktidâ edilecek en güzel nümunelerdir ve takip edilecek en sağlam rehberlerdir ve düstur ittihaz edilecek en muhkem kanunlardır. Bahtiyar odur ki, bu ittibâ-ı Sünnette hissesi ziyade ola. Sünnete ittibâ etmeyen, tembellik ederse hasâret-i azîme, ehemmiyetsiz görürse cinayet-i azîme, tekzibini işmam eden tenkit ise dalâlet-i azîmedir.” (Lem’alar, 1994, s.64)

      alinti

    1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
    • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.