• Bu konu 22 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 24)
  • Yazar
    Yazılar
  • #678417
    Anonim
      On Birinci Mesele

      Meyvenin On Birinci Meselesinin başı, bir meyvesi Cennet ve birisaadet-i ebediye ve biri rüyetullah olan iman şecere-i kudsiyesinin hadsiz,küllî ve cüz’i meyvelerinden yüzer nümuneleri Risale-i Nur’da beyan vehüccetlerle ispat edildiğinden, izahını Siracü’n-Nur’a havale edip küllîerkânının değil, belki cüz’î ve cüzlerin, cüz’î ve hususî meyvelerinden birkaçnümune beyan edilecek.

      Birisi: Bir gün bir duada, “Yâ Rabbi! Cebrâil, Mikâil, İsrafil, Azrail hürmetlerine ve şefaatlerine, beni cin ve insin şerlerinden muhafaza eyle!” meâlinde duayı dediğim zaman, herkesi titreten ve dehşet veren Azrail namını zikrettiğim vakit, gayet tatlı vetesellidâr ve sevimli bir hâlet hissettim, Elhamdü lillâh dedim. Azrail’i cidden sevmeye başladım. Melâikeye iman rüknünün bu cüz’î ferdinin pek çok meyvelerinden yalnız bir cüz’î meyvesine gayet kısa bir işaret ederiz.

      Birisi: İnsanın en kıymetli ve üstünde titrediği malı, onun ruhudur. Onu zâyiolmaktan ve fenadan ve başıboşluktan muhafaza etmek için kuvvetli ve emin bir ele teslimin derin bir sevinç verdiğini kat’î hissettim. Ve insanın amelini yazan melekler hatırıma geldi.

      Baktım, aynen bu meyve gibi çok tatlı meyveleri var.

      Birisi: Her insan kıymetli bir sözünü ve fiilini bâkileştirmek için iştiyakla kitabet ve şiir, hattâ sinema ile hıfzına çalışır. Hususan, o fiillerin Cennette bâki meyveleri bulunsa, daha ziyade merak eder. Kirâmen Kâtibin insanın omuzlarında durup onlarıebedî manzaralarda göstermek ve sahiplerine daimî mükâfat kazandırmak, o kadar bana şirin geldi ki, tarif edemem.

      Sonra, ehl-i dünyanın, beni hayat-ı içtimaiyedeki herşeyden tecrit etmek içinde bütün kitaplarımdan ve dostlarımdan ve hizmetçilerimden ve tesellî verici işlerden ayrı düşürmeleriyle beraber gurbet vahşeti beni sıkarken ve boş dünya

      [TABLE]
      [TR]
      [TD]Azrail (a.s.): (bk. bilgiler)[/TD]
      [TD]Cebrail (a.s.): (bk. bilgiler)[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]Elhamdü lillâh: “ezelden ebede her türlü hamd ve övgü Allah’a mahsustur”[/TD]
      [TD]Kirâmen Kâtibîn: sağ ve sol yanımızdaki günah ve sevap yazan melekler[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]Mikâil (a.s.): (bk. bilgiler)[/TD]
      [TD]Siracü’n-Nur: (bk. bilgiler)[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]amel: davranış, iş[/TD]
      [TD]beyan: açıklama[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]bâki: kalıcı, devamlı[/TD]
      [TD]bâkileştirmek: devamlı ve kalıcı hâle getirmek[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]cin ve ins: cinler ve insanlar[/TD]
      [TD]cüz: bölüm, kısım[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]cüz’î: ferdî, küçük, az[/TD]
      [TD]dehşet vermek: korku vermek[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]ebedî: sonsuz, sonu olmayan[/TD]
      [TD]ehl-i dünya: dünyaya dalıp, âhireti düşünmeyenler[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]fena: geçicilik, ölümlülük[/TD]
      [TD]gayet: son derece[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]hadsiz: sayısız, sınırsız[/TD]
      [TD]havale etmek: göndermek, yönlendirmek[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]hayat-ı içtimaiye: sosyal hayat[/TD]
      [TD]hususan: bilhassa, özellikle[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]hususî: özel[/TD]
      [TD]hâlet: durum, hal[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]hüccet: delil[/TD]
      [TD]hıfz: koruma, saklama[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]izah: açıklama[/TD]
      [TD]iştiyakla: arzu ve istekle[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]kat’î: kesin bir şekilde[/TD]
      [TD]kitabet: yazım[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]küllî: büyük, kapsamlı[/TD]
      [TD]melâike: melekler[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]muhafaza etmek: korumak[/TD]
      [TD]mükâfat: ödül[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]nam: ad[/TD]
      [TD]nümune: örnek, misal[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]rükn: esas, şart[/TD]
      [TD]rüyetullah: kulların âhirette Allah’ı görmesi[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk[/TD]
      [TD]tecrit etmek: soyutlamak[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]tesellidâr: teselli veren[/TD]
      [TD]vahşet: ürküntü, yabanilik[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]yâ Rabbi: ey Rabbim[/TD]
      [TD]zayi: kayıp, ziyan[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]ziyade: çok, fazla[/TD]
      [TD]İsrafil (a.s.): (bk. bilgiler)[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]şecere-i kudsiye: kutsal ağaç[/TD]
      [TD]şer: kötülük, fenalık

      [/TD]
      [/TR]
      [/TABLE]

      #807259
      Anonim

        başıma yıkılırken, melâikeye imanın pek çok meyvelerinden birisi imdadıma geldi;kâinatımı ve dünyamı şenlendirdi, melekler ve ruhânîlerle doldurdu,blank.gif1 âlemimi sevinçle güldürdü. Ve ehl-i dalâletin dünyaları vahşet ve boşluk ve karanlıkla ağladıklarını gösterdi.

        Hayalim bu meyvenin lezzetiyle mesrur iken, umum peygamberlere imanın pek çok meyvelerinden buna benzer birtek meyvesini aldı, tattı. Birden, bütün geçmiş zamanlardaki enbiyalarla yaşamış gibi onlara imanım ve tasdikim, o zamanları ışıklandırdı ve imanımı küllî yapıp genişlendirdi ve Âhirzaman Peygamberimizin imana ait olan dâvâlarına binler imza bastırdı, şeytanları susturdu.

        Birden, Hikmetü’l-İstiâze Lem’asında kat’î cevabı bulunan bir sual kalbime geldi ki:

        “Bu meyveler gibi hadsiz tatlı semereler ve faideler ve hasenatın gayet güzel neticeleri ve menfaatleri ve Erhamürrâhimînin gayet merhametkârane tevfikleri veinâyetleri ehl-i hidâyete yardım edip kuvvet verdikleri halde, ehl-i dalâlet neden çok defa galebe eder ve bazen yirmisi, yüz tane ehl-i hidâyeti perişan eder?” diye, mânen benden soruldu. Ve bu tefekkür içinde şeytanın gayet zayıf desiselerine karşı Kur’ân’ın büyük tahşidatı ve melâikeleri ve Cenâb-ı Hakkın yardımını ehl-i imana göndermesi hatıra geldi. Risale-i Nur’un onun hikmetini kat’î hüccetlerle izahınabinaen, o sualin cevabına gayet kısa bir işaret ederiz.

        Evet, bazen serseri ve gizli, muzır bir adamın bir saraya ateş atmaya çalışması yüzünden, yüzer adamın yapması gibi, yüzer adamın muhafazasıyla ve bazan devlete ve padişaha iltica ile o sarayın vücudu devam edebilir. Çünkü, onun vücudu, bütünşeraitin ve erkânın ve esbâbın vücuduyla olabilir. Fakat onun ademi ve harap olması, birtek şartın ademiyle vâki ve bir serserinin bir kibritiyle yanıp mahvolduğu gibi, ins ve cin şeytanları az bir fiil ile büyük tahribat ve dehşetli mânevî yangınlar yaparlar. Evet, bütün fenalıklar ve günahlar ve şerlerin mayası

        [NOT]Dipnot-1 Tirmizî, Zühd: 9; İbni Mâce, Zühd: 19; Müsned: 5:172, 173.[/NOT]

        [TABLE]
        [TR]
        [TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
        [TD]Erhamürrâhimîn: merhametlilerin en merhametlisi olan Allah[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]Hikmetü’l-İstiâze Lem’ası: Risale-i Nur’dan On Üçüncü Lem’a[/TD]
        [TD]adem: hiçlik, yokluk[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]binaen: –dayanarak[/TD]
        [TD]dehşetli: korkunç, ürkütücü[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]desise: hile, aldatma[/TD]
        [TD]ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapmış, inançsız kimseler[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]ehl-i hidâyet: doğru yolda olanlar, iman nimetine ermiş olanlar[/TD]
        [TD]ehl-i iman: iman edenler, mü’minler[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]enbiya: nebiler, peygamberler[/TD]
        [TD]erkân: esaslar, şartlar[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]esbab: sebepler[/TD]
        [TD]fenalık: kötülük[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]gayet: son derece[/TD]
        [TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]hasenat: iyilikler, güzellikler[/TD]
        [TD]hikmet: fayda, gaye, sır[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]hüccet: kesin delil[/TD]
        [TD]iltica: sığınma[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]imdad: yardım[/TD]
        [TD]inayet: yardım, ihsan, lütuf[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]ins ve cin: insanlar ve cinler[/TD]
        [TD]izah: açıklama[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]kat’î: kesin bir şekilde[/TD]
        [TD]kâinat: evren, yaratılan herşey[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]küllî: büyük, kapsamlı[/TD]
        [TD]melâike: melekler[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]merhametkârâne: merhametli bir şekilde[/TD]
        [TD]mesrur: sevinçli, mutlu[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]muhafaza: koruma[/TD]
        [TD]muzır: zararlı[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]ruhanî: maddî yapısı olmayan ve gözle görülemeyen ruh âlemine ait varlık[/TD]
        [TD]semere: meyve[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]tahribat: tahripler, yıkıp bozmalar[/TD]
        [TD]tahşidat: öneminden dolayı bir şeyin üzerinde fazla durma, yığınak yapma[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]tasdik: doğrulama, onaylama[/TD]
        [TD]tefekkür: düşünme, düşünce[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]tevfik: başarı, muvaffakiyet[/TD]
        [TD]vahşet: ürküntü, yabanilik[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]vâki: olmuş, meydana gelmiş[/TD]
        [TD]vücud: varlık, var oluş[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]Âhirzaman Peygamberi: dünya hayatının kıyamete yakın son devresinde gönderilen Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.m.)[/TD]
        [TD]şer: kötülük[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]şerâit: şartlar, belirtiler

        [/TD]
        [/TR]
        [/TABLE]

        #807260
        Anonim

          ve esasları ademdir, tahriptir. Sureten vücudun altında, adem ve bozmak saklıdır. İşte cinnî ve insî şeytanlar ve şerirler bu noktaya istinaden gayet zayıf bir kuvvetlehadsiz bir kuvvete karşı dayanıp, ehl-i hak ve hakikatı Cenâb-ı Hakkın dergâhınailticaya ve kaçmaya her vakit mecbur ettiğinden, Kur’ân, onları himaye için büyüktahşidat yapar. Doksan dokuz esmâ-i İlâhiyeyi onların ellerine verir. O düşmanlara karşı sebat etmelerine çok şiddetli emirler verir.

          Bu cevaptan, birden pek büyük bir hakikatin ucu ve azametli, dehşetli bir meselenin esası göründü. Şöyle ki:

          Nasıl ki Cennet, bütün vücut âlemlerinin mahsulâtını taşıyor ve dünyanın yetiştirdiği tohumları bâkiyâne sümbüllendiriyor. Öyle de, Cehennem dahi, hadsizdehşetli adem ve hiçlik âlemlerinin çok elîm neticelerini göstermek için, o ademmahsulâtlarını kavuruyor. Ve o dehşetli Cehennem fabrikası, sair vazifeleri içinde,âlem-i vücut kâinatını âlem-i adem pisliklerinden temizlettiriyor. Bu dehşetlimeselenin şimdilik kapısını açmayacağız; inşâallah sonra izah edilecek.Hem meleklere iman meyvesinden bir cüz’ü ve Münker ve Nekir’eblank.gif1 ait birnümunesi şudur:

          “Herkes gibi ben dahi muhakkak gireceğim” diye mezarıma hayalen girdim. Ve kabirde yalnız, kimsesiz, karanlık, soğuk, dar bir haps-i münferitte, bir tecrid-i mutlakiçindeki tevahhuş ve meyusiyetten tedehhüş ederken, birden Münker ve Nekirtaifesinden iki mübarek arkadaş çıkıp geldiler. Benimle münazaraya başladılar. Kalbim ve kabrim genişlediler, nurlandılar, hararetlendiler. Âlem‑i ervâha pencereler açıldı. Ben de, şimdi hayalen ve istikbalde hakikaten göreceğim o vaziyete bütün canımla sevindim ve şükrettim.

          Sarf ve nahiv ilmini okuyan bir medrese talebesinin vefat edip, kabirde Münker ve Nekir’in: “Men Rabbüke” (Senin Rabbin kimdir?) diye suallerine karşı,

          [NOT]Dipnot-1 bk. Tirmizî, Cenâiz: 70; İbni Mâce, Cenâiz: 65; Müsned: 3:126, 4:288.[/NOT]

          [TABLE]
          [TR]
          [TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
          [TD]Münker ve Nekir: sorgu melekleri, öldükten sonra insanları kabirde sorgulayan melekler[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]adem: hiçlik, yokluk[/TD]
          [TD]azametli: büyük[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]bâkiyâne: daimî, kalıcı bir şekilde[/TD]
          [TD]cinnî: cin taifesinden, cinler[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]cüz: kısım, parça[/TD]
          [TD]dehşetli: korkunç, ürkütücü[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]dergâh: Allah’ın yüce katı, huzuru[/TD]
          [TD]ehl-i hak ve hakikat: hak ve doğruluk üzere olan kimseler[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]elîm: acıklı, üzücü[/TD]
          [TD]esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]gayet: son derece[/TD]
          [TD]hadsiz: sayısız, sınırsız[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]hakikat: doğru, gerçek[/TD]
          [TD]hakikaten: gerçekten[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]haps-i münferit: tek başına hapis, hücre hapsi[/TD]
          [TD]himaye: koruma[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]iltica: sığınma[/TD]
          [TD]inşaallah: Allah’ın izniyle[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]istikbal: gelecek[/TD]
          [TD]istinaden: dayanarak[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]izah etmek: açıklamak[/TD]
          [TD]kâinat: evren, yaratılan herşey[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]mahsulât: ürünler[/TD]
          [TD]meyusiyet: ümitsizlik[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]muhakkak: gerçekliği kesin olarak bilinen[/TD]
          [TD]mübarek: bereketli, hayırlı[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]münazara: tartışma[/TD]
          [TD]nümune: örnek, misal[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]sair: diğer, başka[/TD]
          [TD]sarf-nahiv: Arapça dilbilgisi, gramer[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]sureten: görünüşü olarak[/TD]
          [TD]tahrip: bozup yıkma[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]tahşidat: yoğunlaşma, öneminden dolayı bir şeyin üzerinde fazla durma, yığınak[/TD]
          [TD]taife: grup, topluluk[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]tecrid-i mutlak: tam bir yalnızlık, yalnız başına bırakılma[/TD]
          [TD]tedehhüş: dehşete düşme, korkma[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]tevahhuş: korkma, ürküntü[/TD]
          [TD]vücud: varlık, var oluş[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]âlem: dünya[/TD]
          [TD]âlem-i adem: yokluk âlemi[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]âlem-i ervah: ruhlar âlemi[/TD]
          [TD]âlem-i vücud: varlık âlemi[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]şerir: şerliler, kötüler[/TD]
          [/TR]
          [/TABLE]

          #807261
          Anonim

            kendini medresede zannedip nahiv ilmiyle cevap vererek, “Men mübtedâdır,Rabbüke onun haberidir. Müşkül bir meseleyi benden sorunuz, bu kolaydır” diyerek, hem o melâikeleri, hem hazır ruhları, hem o vâkıayı müşahede eden orada bulunan bir keşfü’l-kubur velîsini güldürdü ve rahmet-i İlâhiyeyi tebessüme getirdi. Azaptan kurtulduğu gibi, Risale-i Nur’un bir şehid kahramanı olan merhum Hâfız Ali, hapiste Meyve Risalesini kemâl-i aşkla yazarken ve okurken vefat edip kabirde melâike-i suale mahkemedeki gibi Meyve hakikatleriyle cevap verdiği misillü, ben de ve Risale-i Nur şakirtleri de, o suallere karşı Risale-i Nur’un parlak ve kuvvetli hüccetleriyleistikbalde hakikaten ve şimdi mânen cevap verip onları tasdike ve tahsine ve tebrike sevk edecekler inşaallah.

            Hem meleklere imanın saadet-i dünyeviyeye medar cüz’î bir nümunesi şudur ki:

            İlmihalden iman dersini alan bir mâsum çocuğun, yanında ağlayan ve mâsum bir kardeşinin vefatı için vâveylâ eden diğer bir çocuğa, “Ağlama, şükreyle. Senin kardeşin meleklerle beraber Cennete gitti. Orada gezer, bizden daha iyi keyfedecek, melekler gibi uçacak, her yeri seyredebilir” deyip, feryat edenin ağlamasını tebessüme ve sevince çevirmesidir.

            Ben de aynen bu ağlayan çocuk gibi, bu hazin kışta ve elîm bir vaziyetimde gayetelîm iki vefat haberini aldım. Biri, hem âli mekteplerde birinciliği kazanan, hem Risale-i Nur’un hakikatlerini neşreden biraderzâdem merhum Fuad; ikincisi, hacca gidip sekerat içinde tavaf ederken, tavaf içinde vefat eden Âlime Hanım namındakimerhume hemşirem… Bu iki akrabamın ölümleri, İhtiyar Risalesinde yazılan merhumAbdurrahman’ın vefatı gibi beni ağlatırken, imanın nuruyla o mâsum Fuad, o salihaHanım insanlar yerinde meleklere, hûrilere arkadaş olduklarını ve bu dünyanın tehlike ve günahlarından kurtulduklarını mânen, kalben gördüm. O şiddetli hüzün yerinde büyük bir sevinç hissedip hem onları, hem Fuad’ın pederi kardeşimAbdülmecid’i, hem kendimi tebrik ederek

            [TABLE]
            [TR]
            [TD]Abdurrahman: (bk. bilgiler)[/TD]
            [TD]Abdülmecid: (bk. bilgiler)[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]Fuad: (bk. bilgiler)[/TD]
            [TD]Hâfız Ali: (bk. bilgiler)[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]Rabbüke: senin Rabbin[/TD]
            [TD]biraderzade: kardeş oğlu, yeğen[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]cüz’î: ferdî, az, küçük[/TD]
            [TD]elîm: acıklı, üzücü[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]gayet: son derece[/TD]
            [TD]hakikat: doğru, gerçek[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]hakikaten: gerçekten[/TD]
            [TD]hazin: hüzün veren, acıklı[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]hemşire: kızkardeş[/TD]
            [TD]hûri: Cennet kızı[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]hüccet: kesin delil[/TD]
            [TD]inşaallah: Allah’ın izniyle, Allah dilerse[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]istikbal: gelecek[/TD]
            [TD]kemâl-i aşk: büyük bir aşkla, arzu ile, istekle[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]keşfü’l-kubur velîsi: kabirdeki ölülerin hallerini anlayan ve bilen Allah dostu zât, evliya[/TD]
            [TD]medar: dayanak noktası, eksen[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]mektep: okul[/TD]
            [TD]melâike: melekler[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]melâike-i sual: sorgu melekleri[/TD]
            [TD]men: kim?[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]merhum: rahmete kavuşmuş, vefat etmiş[/TD]
            [TD]merhume: rahmete kavuşmuş, vefat etmiş kadın[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]misillü: gibi[/TD]
            [TD]mânen: mânevî olarak[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]mâsum: suçsuz[/TD]
            [TD]mübtedâ: Arapça dilbilgisinde isim cümlelerinde özne[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]müşahede etmek: görmek, gözlemlemek[/TD]
            [TD]müşkül: zor[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]nahiv: dilbilgisi, gramer[/TD]
            [TD]nam: ad[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]neşretmek: yaymak[/TD]
            [TD]nümune: örnek, misal[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]rahmet: İlâhî şefkat, merhamet ve ihsan[/TD]
            [TD]saadet-i dünyeviye: dünya hayatındaki mutluluk[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]saliha: dinin emir ve yasaklarına uygun hareket eden, takva sahibi kadın[/TD]
            [TD]sekerat: can çekişme[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]tahsin: beğenme, güzelliğini ilân etme[/TD]
            [TD]tasdik: doğruluğunu kabul etme, onaylama[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]tavaf etmek: haccın şartlarından olarak, hacıların Kâbe etrafında yedi kez dolaşmaları[/TD]
            [TD]vâkıa: olay, hâdise[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]vâveylâ: çığlık, feryad[/TD]
            [TD]Âlime Hanım: (bk. bilgiler)[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]âli: yüksek[/TD]
            [TD]şakirt: öğrenci[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]şehid: Allah yolunda canını feda eden Müslüman

            [/TD]
            [/TR]
            [/TABLE]

            #808781
            Anonim

              Erhamürrahimîne teşekkür ettim. Bu iki merhumeye rahmet duası niyetiyle buraya yazıldı, kaydedildi.

              Risale-i Nur’daki bütün mîzanlar ve muvazeneler, imanın saadet-i dünyeviyeye veuhreviyeye medar meyvelerini beyan ederler. Ve o küllî ve büyük meyveler, bu dünyada gösterdikleri saadet-i hayatiye ve lezzet-i ömür cihetiyle her mü’minin imanı ona bir saadet-i ebediyeyi kazandıracak, belki sümbül verecek ve o surette inkişafedecek diye haber verirler. Ve o küllî ve pek çok meyvelerinden beş meyvesi, meyve-i Mirac olarak Otuz Birinci Sözün âhirinde ve beş meyvesi Yirmi Dördüncü Sözün Beşinci Dalında nümune olarak yazılmış.

              Erkân-ı imaniyenin herbirinin ayrı ayrı pek çok, belki hadsiz meyveleri olduğu gibi,mecmuunun birden çok meyvelerinden bir meyvesi, koca Cennet ve biri de saadet-i ebediye ve biri de belki en tatlısı da rüyet-i İlâhiyedir diye, başta demiştik. Ve Otuz İkinci Sözün âhirindeki muvazenede, imanın saadet-i dâreyne medar bir kısımsemereleri güzel izah edilmiş.

              İman-ı bi’l-kader rüknünün kıymettar meyveleri bu dünyada bulunduğuna bir delil,umum lisanındaمَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ أَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ darb-ı mesel olmuştur. Yani, “Kadere iman eden gamlardan kurtulur.” Risale-i Kaderin âhirinde güzel bir temsil ile, iki adamın şâhâne bir sarayın bahçesine girmesiyle, bir küllî meyvesi beyan edilmiş. Hattâ ben kendi hayatımda binler tecrübelerimle gördüm ve bildim ki, kadere iman olmazsa hayat-ı dünyeviye saadeti mahvolur. Elîm musibetlerde, ne vakit kadere iman cihetine bakardım, musibet gayet hafifleşiyor görüyordum. Ve “Kadere iman etmeyen nasıl yaşayabilir?” diye hayret ederdim.

              Melâikeye iman rüknünün küllî meyvelerinden birisine, Yirmi İkinci Sözün İkinci Makamında şöyle işaret edilmiş ki:

              [TABLE]
              [TR]
              [TD]Erhamürrâhimîn: merhametlilerin en merhametlisi olan Allah[/TD]
              [TD]Risale-i Kader: Kader Risalesi; Yirmi Altıncı Söz[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]beyan etmek: açıklamak[/TD]
              [TD]cihet: taraf, yön[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]cihetiyle: yönüyle[/TD]
              [TD]darb-ı mesel: meşhur söz, atasözü[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]elîm: acıklı, üzücü[/TD]
              [TD]erkân-ı imaniye: imanın esasları, şartları[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]gam: sıkıntı, üzüntü[/TD]
              [TD]gayet: son derece[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]hadsiz: sayısız, sınırsız[/TD]
              [TD]hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]iman-ı bi’l-kader: kadere iman[/TD]
              [TD]inkişaf etmek: açığa çıkmak[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]izah etmek: açıklamak[/TD]
              [TD]kader: Allah’ın meydana gelecek hâdiseleri olmadan önce bilmesi, takdir etmesi, plânlaması[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]küllî: büyük, kapsamlı[/TD]
              [TD]kıymettar: kıymetli, değerli[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]lezzet-i ömür: yaşama lezzeti[/TD]
              [TD]lisan: dil[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]mecmu: bütün[/TD]
              [TD]medar: dayanak noktası, eksen[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]melâike: melekler[/TD]
              [TD]merhume: rahmete kavuşmuş, vefat etmiş kadın[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]meyve-i Mirac: Miraç meyvesi[/TD]
              [TD]musibet: belâ, dert, felâket[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]muvazene: karşılaştırma, mukayese[/TD]
              [TD]mîzan: tartı, ölçü[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]mü’min: Allah’a inanan[/TD]
              [TD]nümune: örnek, misal[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]rahmet: İlâhî şefkat, merhamet[/TD]
              [TD]rükn: esas, şart[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]rüyet-i İlâhî: Allah’ın cemâlini görme[/TD]
              [TD]saadet: mutluluk[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]saadet-i dâreyn: dünya ve âhiret mutluluğu[/TD]
              [TD]saadet-i dünyeviye: dünya hayatındaki mutluluk[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk[/TD]
              [TD]saadet-i hayatiye: hayatın mutluluğu[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]semere: meyve[/TD]
              [TD]suret: biçim, şekil[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]temsil: analoji, kıyaslama tarzında benzetme[/TD]
              [TD]uhreviye: âhirete ait[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]umum: bütün[/TD]
              [TD]âhir: son[/TD]
              [/TR]
              [/TABLE]

              #808782
              Anonim

                Azrail Aleyhisselâm Cenâb-ı Hakka münâcât edip demiş: “Kabz-ı ervâh vazifesinde senin ibâdın benden küsecekler, şekvâ edecekler?”

                Ona cevaben denilmiş: “Senin vazifene hastalıkları ve musibetleri perde yapacağım—tâ ibâdımın şekvâları onlara gitsin, sana gelmesin.”

                Aynen bu perdeler gibi, Azrail Aleyhisselâmın vazifesi de bir perdedir—tâ haksızşekvâlar Cenâb-ı Hakka gitmesin. Çünkü ölümdeki hikmet ve rahmet ve güzellik vemaslahat cihetini herkes göremez. Zâhire bakıp itiraz eder, şekvâya başlar. İşte buhaksız şekvâlar Rahîm-i Mutlaka gitmemek hikmetiyle, Azrail Aleyhisselâm perde olmuş.

                Aynen bunun gibi, bütün meleklerin, belki bütün esbab-ı zâhiriyenin vazifeleri, izzet-i rububiyetin perdeleridir. Tâ güzellikleri görünmeyen ve hikmetleri bilinmeyen şeylerde kudret-i İlâhiyenin izzeti ve kudsiyeti ve rahmetinin ihatası muhafaza edilsin, itiraza hedef olmasın ve hasis ve ehemmiyetsiz ve merhametsiz şeylerle kudretinmübaşereti nazar-ı zâhirîde görünmesin. Yoksa, hiçbir sebebin hakikî tesiri ve icada hiç kàbiliyeti olmadığını, herşeyde tevhid sikkeleri kat’î gösterdiğini, Risale-i Nurhadsiz delilleriyle ispat etmiş. Halk etmek, icad etmek Ona mahsustur. Esbab yalnız bir perdedir. Melâike gibi zîşuur olanların, yalnız cüz-i ihtiyarıyla cüz’î, icadsız, kesbdenilen bir nevi hizmet-i fıtriye ve amelî bir nevi ubudiyetten başka ellerinde yoktur.

                Evet, izzet ve azamet isterler ki, esbab, perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında.

                Tevhid ve ehadiyet isterler ki, esbab ellerini çeksinler tesir-i hakikîden.

                İşte, nasıl ki melekler ve umur-u hayriyede ve vücudiyede istihdam edilen zâhirî

                [TABLE]
                [TR]
                [TD]Aleyhisselâm: Allah selâmı onun üzerine olsun[/TD]
                [TD]Azrail (a.s.): (bk. bilgiler)[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
                [TD]Rahîm-i Mutlak: sınırsız şefkat ve merhamet sahibi olan ve rahmetinin çok özel tecellîleri olan Allah[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]amelî: amelle ilgili, eylemsel[/TD]
                [TD]azamet: büyüklük[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]cihet: taraf, yön[/TD]
                [TD]cüz-i ihtiyarî: insandaki az bir irade serbestliği[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]cüz’î: ferdî, bireysel, küçük[/TD]
                [TD]ehadiyet: Allah’ın birliğinin herbir varlıkta ayrı ayrı tecellî etmesi[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]ehemmiyetsiz: önemsiz[/TD]
                [TD]esbab: sebebler[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]esbab-ı zahiriye: görünürdeki sebepler[/TD]
                [TD]hadsiz: sayısız, sınırsız[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]hak: doğru, gerçek[/TD]
                [TD]hakikî: gerçek[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]halk etmek: yaratmak[/TD]
                [TD]hasis: âdi, basit[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]hikmet: fayda, gaye; herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması[/TD]
                [TD]hizmet-i fıtriye: yaratılıştan gelen hizmet[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]ibâd: kullar[/TD]
                [TD]icad: var etme, vücuda getirme[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]ihata: içine alma, kapsama[/TD]
                [TD]istihdam etmek: çalıştırmak[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]izzet: mağlup olmaz üstünlük, yücelik[/TD]
                [TD]izzet-i rubûbiyet: her varlığı yaratılış amacına hikmetli bir biçimde ulaştırarak terbiye ve idare eden Allah’ın şeref ve yüceliği[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]kabz-ı ervah: ruhları teslim alma[/TD]
                [TD]kat’î: kesin bir şekilde[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]kesb etmek: kazanmak[/TD]
                [TD]kudret: Allah’ın bütün varlığı kuşatan güç ve iktidarı[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]kudret-i İlâhiye: Allah’ın güç ve iktidarı[/TD]
                [TD]kudsiyet: kusur ve noksandan uzak oluş, kutsallık[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]kàbiliyet: yetenek[/TD]
                [TD]maslahat: fayda, gaye[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]melâike: melekler[/TD]
                [TD]muhafaza etmek: korumak[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]musibet: belâ, dert, felâket[/TD]
                [TD]mübaşeret: temas etme[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]münâcât etmek: yalvarmak, yakarmak[/TD]
                [TD]nazar: bakış, dikkat[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]nazar-ı zahirî: dışa dönük, yüzeysel bakış[/TD]
                [TD]nevi: tür[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]perdedar-ı dest-i kudret: kudret elinin perdecisi; hikmetli olduğu hâlde ilk bakışta çirkin gibi görünen hâdiselerde İlâhî kudreti gizleyen perde[/TD]
                [TD]rahmet: İlâhî şefkat, merhamet[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]sikke: damga, mühür[/TD]
                [TD]tesir-i hakikî: gerçek tesir[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma[/TD]
                [TD]ubûdiyet: Allah’a kulluk[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]umûr-u hayriye: hayırlı işler[/TD]
                [TD]vücudî: varlıkla ilgili[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]zâhir: açık, görünen[/TD]
                [TD]zîşuur: şuur sahibi, bilinçli[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]şekvâ: şikayet

                [/TD]
                [/TR]
                [/TABLE]

                #808783
                Anonim

                  sebepler, güzellikleri görünmeyen ve bilinmeyen şeylerde kudret-i Rabbâniyeyi kusurdan, zulümden muhafaza edip takdis ve tesbih-i İlâhîde birer vesiledirler.

                  Aynen öyle de, cinnî ve insî şeytanlar ve muzır maddelerin umur-u şerriyede veademiyede istimalleri dahi, yine kudret-i Sübhâniyeyi gadirden ve haksız itirazlardan ve şekvâlara hedef olmaktan kurtarmakla takdis ve tesbihat-ı Rabbâniyeye vekâinattaki bütün kusurattan müberrâ ve münezzehiyetine hizmet ediyorlar. Çünkü, bütün kusurlar ademden ve kàbiliyetsizlikten ve tahripten ve vazife yapmamaktan—ki birer ademdirler—ve vücudu olmayan ademî fiillerden geliyor. Bu şeytanî ve şerli perdeler o kusurata merci olup itiraz ve şekvâları bi’l-istihkak kendilerine alarakCenâb-ı Hakkın takdisine vesile oluyorlar.

                  Zaten şerli ve ademî ve tahripçi işlerde kuvvet ve iktidar lâzım değil. Az bir fiil vecüz’î bir kuvvet, belki vazifesini yapmamakla bazan büyük ademler ve bozmaklar oluyor; o şerir fâiller muktedir zannedilirler. Halbuki, ademden başka hiç tesirleri vecüz’i bir kesbden hariç bir kuvvetleri yoktur. Fakat o şerler ademden geldiklerinden, oşerirler hakiki fâildirler. Bi’l-istihkak, eğer zîşuur ise cezayı çekerler.

                  Demek seyyiatta o fenalar fâildirler. Fakat haseneler ve hayırlarda ve amel-i salihde vücut olmasından, o iyiler hakiki fâil ve müessir değiller. Belki kàbildirler,feyz-i İlâhîyi kabul ederler. Ve mükâfatları dahi sırf bir fazl-ı İlâhîdir diye, Kur’ân-ı Hakîmمَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللهِ وَمَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ blank.gif1
                  ferman eder.

                  [NOT]Dipnot-1
                  “Sana her ne iyilik erişirse Allah’tandır. Sana her ne kötülük gelirse, o da kendi nefsindendir.” Nisâ Sûresi, 4:79.[/NOT]

                  [TABLE]
                  [TR]
                  [TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
                  [TD]Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmetler bulunan Kur’ân[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]adem: hiçlik, yokluk[/TD]
                  [TD]ademî: yokluğa ait[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]amel-i salih: dince makbul olan iyi, güzel ve faydalı iş[/TD]
                  [TD]bil’istihkak: hakkıyla, lâyıkıyla, hak etmek suretiyle[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]cinnî ve insî: cinlerden ve insanlardan olan[/TD]
                  [TD]cüz’: bütünü bir parçası; az, küçük[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]cüz’î: ferdî, az, küçük[/TD]
                  [TD]fazl-ı İlahî: Allah’ın lütfu, ihsanı[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]fena: geçici, ölümlü[/TD]
                  [TD]ferman etmek: buyurmak, emretmek[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]feyz-i İlâhi: Allah’ın feyzi, lütfu[/TD]
                  [TD]fâil: işi yapan[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]gadir: zulüm, acımasızlık[/TD]
                  [TD]hakiki: gerçek[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]hasene: iyilik, sevap[/TD]
                  [TD]iktidar: güç, kudret[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]istimal: kullanma[/TD]
                  [TD]kesb: elde etme, kazanma[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]kudret-i Rabbâniye: herşeyi terbiye ve idare eden Allah’ın sonsuz kudreti[/TD]
                  [TD]kudret-i Samedâniye: her türlü kusur ve noksandan münezzeh olan Allah’ın sonsuz kudreti[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]kusurat: kusurlar[/TD]
                  [TD]kàbiliyetsizlik: yeteneksizlik[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]kâinat: evren, yaratılan herşey[/TD]
                  [TD]merci olmak: kaynak olmak[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]muhafaza etmek: korumak[/TD]
                  [TD]muktedir: güçlü, güç ve iktidar sahibi[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]muzır: zararlı[/TD]
                  [TD]müberrâ: temiz, pâk[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]müessir: tesir eden[/TD]
                  [TD]mükâfat: ödül[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]münezzehiyet: arınmış ve yüce olma[/TD]
                  [TD]seyyiat: günahlar, kötülükler[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]tahrip: bozup yıkma[/TD]
                  [TD]takdis: Allah’ı her türlü eksiklik ve çirkinlikten yüce tutma[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]tesbih-i İlâhî: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma[/TD]
                  [TD]tesbihat-ı Rabbâniye: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah’ı öven ve kusurdan yüce tutan sözler[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]umur-u şerriye: kötü işler[/TD]
                  [TD]vücud: varlık, var oluş[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]zâhirî: görünürde[/TD]
                  [TD]zîşuur: şuur sahibi, bilinçli[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]şekvâ: şikayet[/TD]
                  [TD]şer: kötülük, fenalık[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]şerir: şerliler, kötüler[/TD]
                  [/TR]
                  [/TABLE]

                  #808785
                  Anonim

                    Elhâsıl, vücut kâinatları ve hadsiz adem âlemleri birbirleriyle çarpışırken ve Cennet ve Cehennem gibi meyveler verirken ve bütün vücut âlemleri “Elhamdülillâh, elhamdülillâh” ve bütün adem âlemleri “Sübhânallah, sübhânallah” derken ve ihâtalıbir kanun-u mübareze ile melekler şeytanlarla ve hayırlar şerlerle, tâ kalbin etrafındaki ilham, vesvese ile mücadele ederken, birden meleklere imanın bir meyvesi tecellî eder, meseleyi halledip karanlık kâinatı ışıklandırır. blank.gif1 اَللهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ âyetinin envârından bir nurunu bize gösterir ve bu meyve ne kadar tatlı olduğunu tattırır.

                    İkinci bir küllî meyvesine, Yirmi Dördüncü ve elif ( ا)’ler kerametini gösteren Yirmi Dokuzuncu Sözler işaret edip parlak bir surette meleklerin vücudunu ve vazifesini ispat etmişler. Evet, kâinatın her tarafında, cüz’î ve küllî herşeyde, her nevide, kendini tanıttırmak ve sevdirmek içinde merhametkârane bir haşmet-i rububiyet, elbette o haşmete, o merhamete, o tanıttırmaya, o sevdirmeye karşı şükür ve takdisiçinde bir geniş ve ihatalı ve şuurkârâne bir ubudiyetle mukabele etmesi lâzım vekat’îdir. Ve şuursuz cemâdat ve erkân-ı azîme-i kâinat hesabına o vazifeyi ancakhadsiz melekler görebilir ve o saltanat-ı rubûbiyetin her tarafta, serâda, Süreyya’da,zeminin temelinde, dışında hakîmâne ve haşmetkârâne icraatını onlar temsiledebilirler.

                    Meselâ, felsefenin ruhsuz kanunları pek karanlık ve vahşetli gösterdikleri hilkat-ı arziye ve vaziyet-i fıtriyesini, bu meyve ile nurlu, ünsiyetli bir tarzda “Sevr” ve “Hut”namlarındaki iki meleğin omuzlarında, yani nezaretlerinde ve Cennetten getirilen vefâni küre-i arzın bâki bir temel taşı olmak, yani ileride

                    [NOT]Dipnot-1 “Allah göklerin ve yerin nûrudur.” Nur Sûresi, 24:35.[/NOT]

                    [TABLE]
                    [TR]
                    [TD]Elhamdü lillâh: “ezelden ebede her türlü hamd ve övgü Allah’a mahsustur”[/TD]
                    [TD]Hût: büyük balık[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]Sevr: öküz[/TD]
                    [TD]Sübhânallah: “Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir”[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]Süreyya: gök, sema, Ülker yıldızı[/TD]
                    [TD]adem: hiçlik, yokluk[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]bâki: devamlı, kalıcı[/TD]
                    [TD]cemâdat: cansız varlıklar[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]cüz’î: küçük, az, ferdî[/TD]
                    [TD]elhâsıl: kısacası, netice olarak, özetle[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]envâr: nurlar, ışıklar[/TD]
                    [TD]erkân-ı azîme-i kâinat: kâinattaki büyük temel unsurlar, varlıklar[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]fâni: geçici, ölümlü[/TD]
                    [TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]hakîmâne: hikmetli bir şekilde[/TD]
                    [TD]hayır: iyilik[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]haşmet: büyüklük, görkem[/TD]
                    [TD]haşmet-i rububiyet: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye eden Allah’ın idare ve egemenliğinin ihtişamı[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]haşmetkârâne: heybetli, görkemli bir şekilde[/TD]
                    [TD]hilkat-ı arz: yeryüzünün yaratılışı[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]ihâtalı: kuşatıcı, kapsamlı[/TD]
                    [TD]ilham: Allah tarafından kalbe gelen ve doğan mânâlar[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]kanun-u mübareze: karşılıklı mücadele, çatışma kanunu[/TD]
                    [TD]kat’î: kesin bir şekilde[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]keramet: Allah’ın bir ikramı olan olağanüstü hal[/TD]
                    [TD]kâinat: evren, yaratılan herşey[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]küllî: büyük, kapsamlı[/TD]
                    [TD]küre-i arz: yerküre, dünya[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]merhamet: acıma, şefkat[/TD]
                    [TD]merhametkârâne: merhametli bir şekilde[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]mukabele etmek: karşılık vermek[/TD]
                    [TD]nam: ad[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]nevi: tür[/TD]
                    [TD]nezaret: gözetim[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]saltanat-ı rububiyet: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye ve idare egemenliği hükümranlığı[/TD]
                    [TD]serâ: yer, dünya[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]suret: biçim, şekil[/TD]
                    [TD]takdis: kutsama, Allah’ı her türlü eksiklik ve çirkinlikten yüce tutma[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]tecellî etmek: yansımak, görünmek[/TD]
                    [TD]temsil: yansıtma[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]ubûdiyet: Allah’a kulluk[/TD]
                    [TD]vahşetli: ürkütücü[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]vazife-i fıtriye: yaratılıştan gelen görev[/TD]
                    [TD]vesvese: kuruntu, şüphe[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]vücut: varlık[/TD]
                    [TD]zemin: yer[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]ünsiyetli: canayakın, dost[/TD]
                    [TD]şer: kötülük, fenalık[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]şuurkârâne: şuurlu ve bilinçli bir şekilde[/TD]
                    [TD]şuursuz: bilinçsiz

                    [/TD]
                    [/TR]
                    [/TABLE]

                    #808786
                    Anonim

                      bâki Cennete bir kısmını devretmeye bir işaret için “sahret” namında uhrevî bir madde, bir hakikat gönderilip Sevr ve Hut meleklerine bir nokta-i istinad edilmiş diyeBenî İsrail’in eski peygamberlerinden rivayet var ve İbn-i Abbas’tan dahi mervîdir.Maatteessüf bu kudsî mânâ, mürûr-u zamanla bu teşbih, avâmın nazarında hakikattelâkki edilmekle aklın haricinde bir suret almış. Madem melekler havada gezdikleri gibi toprakta ve taşta ve yerin merkezinde de gezerler; elbette onların ve küre-i arzın üstünde duracak cismânî taş ve balığa ve öküze ihtiyaçları yoktur.

                      Hem meselâ küre-i arz, küre-i arzın nevileri adedince başlar ve o nevilerin fertleri sayısınca diller ve o ferdlerin âzâ ve yaprak ve meyveleri miktarınca tesbihatlaryaptığı için, elbette o haşmetli ve şuursuz ubudiyet-i fıtriyeyi bilerek, şuurdârâne temsil edip dergâh-ı İlâhiyeye takdim etmek için, kırk bin başlı ve her başı kırk bin dil ile ve herbir dil ile kırk bin tesbihat yapan bir melek-i müekkeli bulunacak ki, ayn-ıhakikat olarak Muhbir-i Sadık haber vermiş.

                      Ve hilkat-i kâinatın en ehemmiyetli neticesi olan insanlarla münasebât-ı Rabbâniyeyi tebliğ ve izhar eden Cebrâil Aleyhisselâm ve zîhayat âleminde enhaşmetli ve en dehşetli olan diriltmek ve hayat vermek ve ölümle terhis etmektekiHâlıka mahsus olan icraat-ı İlâhiyeyi, yalnız temsil edip ubudiyetkârâne nezaret eden İsrafil Aleyhisselâm ve Azrail Aleyhisselâm ve hayat dairesinde rahmetin encemiyetli, en geniş, en zevkli olan rızıktaki ihsanat-ı Rahmâniyeye nezaretle beraberşuursuz şükürleri şuurla temsil eden Mikâil Aleyhisselâm gibi meleklerin pek acipmahiyette olarak bulunmaları ve vücutları ve ruhların bekàları, saltanat

                      [TABLE]
                      [TR]
                      [TD]Aleyhisselâm: Allah’ın selâmı onun üzerine olsun[/TD]
                      [TD]Azrail (a.s.): (bk. bilgiler)[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]Benî İsrail: İsrailoğulları[/TD]
                      [TD]Cebrâil (a.s.): vahiy meleği[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]Hut: büyük balık[/TD]
                      [TD]Hâlık: her şeyi yaratan Allah[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]Mikâil (a.s.): (bk. bilgiler)[/TD]
                      [TD]Muhbir-i Sadık: doğru sözlü haber verici, Peygamber Efendimiz (a.s.m.)[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]Sevr: öküz[/TD]
                      [TD]acip: hayret verici, şaşırtıcı[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]avâm: halk tabakası, sıradan insanlar[/TD]
                      [TD]ayn-ı hakikat: gerçeğin ta kendisi[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]bekà: devamlılık, kalıcılık[/TD]
                      [TD]cemiyetli: geniş kapsamlı[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]cismanî: maddi vücuda sahip[/TD]
                      [TD]dehşetli: korkunç, ürkütücü[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]dergâh-ı İlâhiye: Allah’ın yüce katı[/TD]
                      [TD]ehemmiyetli: önemli[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]hakikat: gerçek[/TD]
                      [TD]haşmetli: ihtişamlı, görkemli[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]hilkat-i kâinat: kâinatın, evrenin yaratılışı[/TD]
                      [TD]icraat-ı İlâhiye: Allah’ın icraat ve faaliyeti[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]ihsânât-ı Rabbâniye: Allah’ın lütuf ve bağışları[/TD]
                      [TD]izhar etmek: göstermek, ortaya çıkarmak[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]kudsî: her türlü kusur ve noksandan uzak, kutsal[/TD]
                      [TD]küre-i arz: yer küre, dünya[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]maatteessüf: ne yazık ki[/TD]
                      [TD]mahiyet: asıl, esas, öz nitelik[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]mahsus: has, özel[/TD]
                      [TD]melek-i müekkel: görevli, vazifeli melek[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]mervî: rivâyet edilen, nakledilen[/TD]
                      [TD]münasebât-ı Rabbâniye: Rab olan Allah ile olan bağlantı, ilişki[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]mürur-u zaman: zamanın geçmesi[/TD]
                      [TD]nam: ad[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]nazar: bakış, dikkat[/TD]
                      [TD]nevi: tür[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]nezaret: gözetim[/TD]
                      [TD]nezaret etmek: gözetmek, idare etmek[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]nokta-i istinad: dayanak noktası[/TD]
                      [TD]rahmet: İlâhî şefkat, merhamet[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]rivâyet: nakletme[/TD]
                      [TD]sahret: Kudüs’te, Beyt-i Mukaddeste çok eski ve tarihi bir kaya. Bu kayaya “Hacer-i Muallak” da denir. Hz. Peygamberin (a.s.m.) Mîrac Gecesinde bu kayadan Burak’a binerek semâya çıktığı hakkında rivâyet vardır[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]tebliğ etmek: bildirmek, ulaştırmak[/TD]
                      [TD]telâkki: anlama, kabul etme[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]terhis etmek: göreve son vermek[/TD]
                      [TD]tesbihat: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]teşbih: benzetme[/TD]
                      [TD]ubudiyet-i fıtriye: yaratılıştan gelen kulluk[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]ubûdiyetkârâne: kulluk ederek[/TD]
                      [TD]uhrevî: âhirete ait[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]vücut: beden, varlık[/TD]
                      [TD]zîhayat: canlı, hayat sahibi[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]âzâ: azalar, organlar[/TD]
                      [TD]İbn-i Abbas: [bk. bilgiler – Abdullah ibni Abbas (r.a.)][/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]İsrafil (a.s.): (bk. bilgiler)[/TD]
                      [TD]şuur: bilinç[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]şuurkârâne: şuurlu bir şekilde, bilerek ve anlayarak[/TD]
                      [TD]şuursuz: bilinçsiz

                      [/TD]
                      [/TR]
                      [/TABLE]

                      #808787
                      Anonim

                        ve haşmet-i rububiyetin muktezasıdır. Onların ve herbirinin mahsus taifelerininvücutları, kâinatta güneş gibi görünen saltanat ve haşmetin vücudu derecesindekat’îdir ve şüphesizdir. Melâikeye ait başka maddeler bunlara kıyas edilsin.

                        Evet, küre-i arzda dört yüz bin nevileri zîhayattan halk eden, hattâ en âdi ve müteaffin maddelerden zîruhları çoklukla yaratan ve her tarafı onlarla şenlendiren ve mu’cizat-ı san’atına karşı, onlara dilleriyle “Mâşâallah, Bârekâllah, Sübhânallah” dediren ve ihsanat-ı rahmetine mukàbil “Elhamdü lillâh, Ve’ş-şükrü lillâh, Allahu ekber” o hayvancıklara söylettiren bir Kadîr-i Zülcelâli ve’l-Cemâl, elbette, bilâşek velâ şüphe, koca semâvâta münasip, isyansız ve daima ubudiyette olan sekeneleri ve ruhanîleri yaratmış, semâvâtı şenlendirmiş, boş bırakmamış ve hayvanatıntaifelerinden pek çok ziyade ayrı ayrı nevileri meleklerden icad etmiş ki, bir kısmı küçücük olarak yağmur ve kar katrelerine binip san’at ve rahmet-i İlâhiyeyi kendi dilleriyle alkışlıyorlar; bir kısmı, birer seyyar yıldızlara binip feza-yı kâinatta seyahat içinde azamet ve izzet ve haşmet-i rububiyete karşı tekbir ve tehlil ile ubudiyetlerini âleme ilân ediyorlar.

                        Evet, zaman-ı Âdem’den beri bütün semâvî kitaplar ve dinler meleklerin vücutlarına ve ubudiyetlerine ittifakları ve bütün asırlarda meleklerle konuşmalar ve muhavereler,kesretli tevatürle insanlar içinde vuku bulduğunu nakil ve rivayetleri ise, görmediğimiz Amerika insanlarının vücutları gibi meleklerin vücutlarını ve bizimle alâkadarolduklarını kat’î ispat eder.

                        İşte, şimdi gel, iman nuruyla bu küllî ikinci meyveye bak ve tat: Nasıl kâinatı baştan başa şenlendirip, güzelleştirip bir mescid-i ekbere ve büyük bir ibadethâneye çeviriyor! Ve fen ve felsefenin soğuk, hayatsız, zulmetli, dehşetli göstermelerine

                        [TABLE]
                        [TR]
                        [TD]Allahu ekber: “Allah en büyüktür”[/TD]
                        [TD]Bârekâllah: “Allah ne mübarek yaratmış”[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]Elhamdü lillâh: “ezelden ebede her türlü hamd ve övgü Allah’a mahsustur”[/TD]
                        [TD]Kadîr-i Zülcelâl ve’l-Cemâl: kudreti herşeyi kuşatan, sonsuz güzellik, haşmet ve yücelik sahibi olan Allah[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]Mâşâallah: “Allah dilemiş ve ne güzel yaratmış”[/TD]
                        [TD]Sübhânallah: “Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir”[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]Ve’ş-şükrü lillâh: “şükür Allah’a mahsustur”[/TD]
                        [TD]alâkadar: alâkalı, ilgili[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]azamet: büyüklük[/TD]
                        [TD]bilâşek velâ şüphe: şeksiz ve şüphesiz[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]dehşetli: korkunç, ürkütücü[/TD]
                        [TD]feza-yı kâinat: uzay[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]halk etmek: yaratmak[/TD]
                        [TD]hayvanat: hayvanlar[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]haşmet: büyüklük, görkem[/TD]
                        [TD]haşmet-i rububiyet: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye eden Allah’ın idare ve egemenliğinin büyüklüğü, ihtişamı[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]ibadethâne: ibadet yeri[/TD]
                        [TD]icad etmek: var etmek, yaratmak[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]ihsanat-ı rahmet: rahmetin, merhametin ihsanları[/TD]
                        [TD]ittifak: birleşme, birlik[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]izzet: mağlup olmaz üstünlük, yücelik[/TD]
                        [TD]katre: damla[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]kat’î: kesin olarak[/TD]
                        [TD]kesretli: pek çok[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]kâinat: evren, yaratılan herşey[/TD]
                        [TD]küllî: büyük, kapsamlı[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]küre-i arz: yerküre, dünya[/TD]
                        [TD]melâike: melekler[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]mescid-i ekber: büyük mescid, kâinat[/TD]
                        [TD]muhavere: karşılıklı konuşma[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]mukteza: bir şeyin gereği[/TD]
                        [TD]mukàbil: karşılık[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]mu’cize-i san’at: san’at mu’cizesi[/TD]
                        [TD]münasip: uygun[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]müteaaffin: kokuşmuş, çürümüş[/TD]
                        [TD]nakil: aktarma, anlatma[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]nevi: tür[/TD]
                        [TD]rahmet-i İlâhiye: Allah’ın merhamet ve şefkati[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]sekene: sakinler, oturanlar[/TD]
                        [TD]semâvât: gökler[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]semâvî: İlâhî, Allah’tan gelen[/TD]
                        [TD]seyyar: gezen, dolaşan[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]taife: grup, topluluk[/TD]
                        [TD]tehlil: “Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur” mânâsındaki “lâ ilâhe illallah” sözünü söylemek[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]tekbir: “Allah en büyüktür” mânâsında “Allahu Ekber” demek[/TD]
                        [TD]tevatür: çeşitli kanallardan gelen ve doğruluğu kesin olarak kanıtlanan haberi aktarma[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]ubûdiyet: Allah’a kulluk[/TD]
                        [TD]vuku bulmak: meydana gelmek[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]vücut: varlık[/TD]
                        [TD]zaman-ı Âdem: Âdem peygamberin zamanı[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]ziyade: çok, fazla[/TD]
                        [TD]zulmetli: karanlıklı[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]zîhayat: canlı, hayat sahibi[/TD]
                        [TD]zîruh: ruh sahibi[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]âdi: basit

                        [/TD]
                        [/TR]
                        [/TABLE]

                        #808788
                        Anonim

                          mukàbil, hayatlı, şuurlu, ışıklı, ünsiyetli, tatlı bir kâinat göstererek bâki hayatın bircilve-i lezzetini, ehl-i imana, derecesine göre dünyada dahi tattırır.

                          Tetimme: Nasıl ki vahdet ve ehadiyet sırrıyla kâinatın her tarafında aynı kudret, aynı isim, aynı hikmet, aynı san’at bulunmasıyla Hâlıkın vahdet ve tasarrufu ve icadve rububiyeti ve hallâkıyet ve kudsiyeti, cüz’î-küllî herbir masnuun hal diliyle ilân ediliyor. Aynen öyle de, her tarafta melekleri halk edip her mahlûkun lisan-ı hal ileşuursuz yaptıkları tesbihatı, meleklerin ubudiyetkârâne dilleriyle yaptırıyor. Meleklerin hiçbir cihette hilâf-ı emir hareketleri yoktur. Hâlis bir ubudiyetten başka hiçbir icad ve emirsiz hiçbir müdahale, hattâ izinsiz şefaatleri dahi olmaz. Tam بَلْ عِبَادٌ مُكْرَمُونَ blank.gif1 وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ blank.gif2 sırrına mazhardırlar.

                          endOfSection.gifendOfSection.gif

                          [NOT]Dipnot-1 “Hayır, (onların evlât dedikleri) Allah’ın ikramda bulunduğu kullardır.” Enbiyâ Sûresi, 21:26.

                          Dipnot-2 “Verilen emri yerine getirirler.” Tahrîm Sûresi, 66:6.[/NOT]

                          [TABLE]
                          [TR]
                          [TD]Hâlık: her şeyi yaratan Allah[/TD]
                          [TD]bâki: kalıcı, devamlı[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]cihet: şekil, yön[/TD]
                          [TD]cilve-i lezzet: lezzet veren tecelli, lezzetin bir yansıması[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]cüz’î: ferdî, az, küçük[/TD]
                          [TD]ehadiyet: Allah’ın birliğinin herbir varlıkta ayrı ayrı tecellî etmesi[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]ehl-i iman: iman edenler, mü’minler[/TD]
                          [TD]halk etmek: yaratmak[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]hallâkiyet: yaratıcılık[/TD]
                          [TD]hikmet: fayda, gaye; herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]hilâf-ı emir: emre aykırı[/TD]
                          [TD]hâlis: içten, katıksız, samimi[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]icad: var etme, vücuda getirme[/TD]
                          [TD]kudret: Allah’ın bütün varlığı kuşatan güç ve iktidarı[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]kudsiyet: kusur ve noksandan uzak oluş, kutsallık[/TD]
                          [TD]kâinat: evren, yaratılan herşey[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]küllî: büyük, kapsamlı[/TD]
                          [TD]lisan-ı hâl: hal dili[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]mahlûk: yaratık[/TD]
                          [TD]masnu: sanat eseri varlık[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]mazhar: ayna, yansıma yeri[/TD]
                          [TD]mukàbil: karşılık[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması[/TD]
                          [TD]tasarruf: dilediği gibi kullanma ve yönetme[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]tesbihat: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma[/TD]
                          [TD]tetimme: ek[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]ubûdiyet: kulluk[/TD]
                          [TD]ubûdiyetkârâne: kulluk ederek[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]vahdet: Allah’ın birliği[/TD]
                          [TD]ünsiyetli: canayakın, dost[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]şefaat: af için aracılık etme[/TD]
                          [TD]şuurlu: bilinçli[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]şuursuz: bilinçsiz

                          [/TD]
                          [/TR]
                          [/TABLE]

                          #808789
                          Anonim
                            Hâtime

                            Gayet ehemmiyetli bir nükte-i i’câziyeye dair, birden ihtiyarsız, mağripten sonra kalbe ihtar edilen ve Sûre-i قُلْاَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ blank.gif1 ın zâhir birmu’cize-i gaybiyesini gösteren uzun bir hakikate kısa bir işarettir.

                            besmele.jpg

                            قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَ وَمِنْ شَرِّ غَاسِقٍ اِذَا وَقَبَ وَمِنْ شَرِّ النَّفَّاثَاتِ فِى الْعُقَدِ وَمِنْ شَرِّ حَاسِدٍ اِذَا حَسَدَ blank.gif2

                            İşte, yalnız mânâ-yı işârî cihetinde bu sûre-i azîme-i hârika, “Kâinatta ademâlemleri hesabına çalışan şerirlerden ve insî ve cinnî şeytanlardan kendinizimuhafaza ediniz” Peygamberimize ve ümmetine emrederek, her asra baktığı gibi,mânâ-yı işarîsiyle bu acip asrımıza daha ziyade, belki zâhir bir tarzda bakar, Kur’ân’ın hizmetkârlarını istiâzeye dâvet eder. Bu mu’cize-i gaybiye, beş işaretle kısaca beyan edilecek. Şöyle ki:

                            Bu sûrenin herbir âyetinin mânâları çoktur. Yalnız mânâ-yı işarî ile, beş cümlesinde dört defaشَرِّ kelimesini tekrar etmek ve kuvvetli münasebet-i mâneviyeile beraber dört tarzda bu asrın emsalsiz dört dehşetli ve fırtınalı maddî ve mânevîşerlerine ve inkılâplarına ve mübarezelerine aynı tarihle parmak basmak ve mânen“Bunlardan çekininiz” emretmek, elbette Kur’ân’ın i’câzına yakışır bir irşad-ı gaybîdir.

                            Meselâ, baştaقُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ cümlesi, bin üç yüz elli iki veya dört (1352-1354) tarihine hesab-ı ebcedî ve cifrî ile tevafuk edip nev-i beşerde en geniş

                            [NOT]Dipnot-1
                            “De ki: Sığınırım sabahın Rabbine.” Felâk Sûresi, 113:1.

                            Dipnot-2 “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. De ki: Sığınırım sabahın Rabbine. Yarattığı şeylerin şerrinden. Karanlığı çöktüğünde gecenin şerrinden. Düğümlere üfleyen büyücülerin şerrinden. Haset ettiğinde hasetçinin şerrinden.” Felâk Sûresi, 113:1-5.[/NOT]

                            [TABLE]
                            [TR]
                            [TD]acip: hayret verici, şaşırtıcı[/TD]
                            [TD]adem: hiçlik, yokluk[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]beyan etmek: açıklamak[/TD]
                            [TD]cihet: taraf, yön[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]dehşetli: korkunç, ürkütücü[/TD]
                            [TD]ehemmiyetli: önemli[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]emsalsiz: benzersiz[/TD]
                            [TD]gayet: son derece[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]hakikat: doğru, gerçek[/TD]
                            [TD]hesab-ı ebcedî ve cifrî: (bk. bilgiler – Ebced ve Cifir İlmi)[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]hizmetkâr: hizmetçi[/TD]
                            [TD]hâtime: sonuç, son bölüm[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]ihtar edilmek: hatırlatılmak[/TD]
                            [TD]ihtiyarsız: irade dışı, istemeden[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]inkılâp: büyük değişim, dönüşüm[/TD]
                            [TD]insî ve cinnî: insanlardan ve cinlerden olan[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]irşad-ı gaybî: gaybî irşad; gelecekteki hâdiselere işaret etmek suretiyle rehberlik yapma[/TD]
                            [TD]istiâze: Allah’a sığınma[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]i’câz: mu’cize oluş[/TD]
                            [TD]kâinat: evren, yaratılan herşey[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]mağrib: akşam[/TD]
                            [TD]muhafaza etmek: korumak[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]mu’cize-i gaybiye: gerçekleri önceden bildirme şeklindeki mu’cize[/TD]
                            [TD]mânen: mânevî olarak[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]mânâ-yı işârî: işaretlerle ifade edilen mânâ[/TD]
                            [TD]mübareze: karşılıklı mücadele, çatışma[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]münasebet-i mâneviye: mânevî ilişki, bağlantı[/TD]
                            [TD]nev-i beşer: insanlar[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]nükte-i i’câziye: mu’cizeliğe ait ince mânâ[/TD]
                            [TD]sûre-i azîme-i hârika: harika olan büyük sûre[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]tevafuk etmek: denk gelmek[/TD]
                            [TD]ziyade: çok, fazla[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]zâhir: açık, görünen[/TD]
                            [TD]şer: kötülük, fenalık[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]şerir: şerliler, kötüler

                            [/TD]
                            [/TR]
                            [/TABLE]

                            #808790
                            Anonim

                              hırs ve hasetle ve Birinci Harbin sebebiyle vukua gelmeye hazırlanan İkinci Harb-iUmumiye işaret eder ve ümmet-i Muhammediyeye (a.s.m.) mânen der: “Bu harbe girmeyiniz ve Rabbinize iltica ediniz.” Ve bir mâna-yı remziyle, Kur’ân’nınhizmetkârlarından olan Risale-i Nur şakirtlerine hususi bir iltifatla, onların Eskişehir hapsinden, dehşetli bir şerden aynı tarihiyle kurtulmalarına ve haklarındaki imha plânının akîm bırakılmasına remzen haber verir, mânen “İstiâze ediniz” emreder gibi bir remiz verir.

                              Hem meselâمِنْ شَرِّ مَا خَلَقَ blank.gif1 cümlesi (şedde sayılmaz) bin üç yüz altmış bir (1361) ederek bu emsalsiz harbin merhametsiz ve zâlimâne tahribatına Rûmî ve Hicrî tarihiyle parmak bastığı gibi, aynı zamanda bütün kuvvetleriyle Kur’ân’ın hizmetine çalışan Nur şakirtlerinin geniş bir imha plânından ve elîm ve dehşetli bir belâdan veDenizli hapsinden kurtulmalarına tevafukla, bir mânâ-yı remzî ile onlara da bakar, “Halkın şerrinden kendinizi koruyunuz” gizli bir îmâ ile der.

                              Hem meselâاَلنَّفَّاثَاتِ فِى الْعُقَدِ blank.gif2 cümlesi (şeddeler sayılmaz) bin üç yüz yirmi sekiz (1328), eğer şeddedeki ل sayılsa, bin üç yüz elli sekiz (1358) adediyle buumumî harpleri yapan ecnebî gaddarların, hırs ve hasetle bizdeki Hürriyet inkılâbının Kur’ân lehindeki neticelerini bozmak fikriyle tebeddül-ü saltanat ve Balkan ve İtalyan harpleri ve Birinci Harb-i Umumînin patlamasıyla maddî ve mânevî şerlerini, siyasîdiplomatların, radyo diliyle herkesin kafalarına sihirbaz ve zehirli üflemeleriyle vemukadderat-ı beşerin düğme ve ukdelerine gizli plânlarını telkin etmeleriyle bin senelik medeniyet terakkiyatını vahşiyâne mahveden şerlerin vücuda gelmeye hazırlanmaları tarihine tevâfuk ederekاَلنَّفَّاثَاتِ فِى الْعُقَدِ’in tam mânasına tetâbuk eder.

                              [NOT]Dipnot-1 “Yarattığı şeylerin şerrinden.” Felâk Sûresi, 113:2.

                              Dipnot-2 “Düğümlere üfleyen büyücüler…” Felak Sûresi, 113:4.[/NOT]

                              [TABLE]
                              [TR]
                              [TD]Birinci Harb/Birinci Harb-i Umumî: (bk. bilgiler – Birinci Dünya Savaşı)[/TD]
                              [TD]Denizli Hapsi: (bk. bilgiler – Denizli)[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]Eskişehir Hapsi: (bk. bilgiler – Eskişehir)[/TD]
                              [TD]Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]akîm: neticesiz, sonuçsuz[/TD]
                              [TD]dehşetli: korkunç, ürkütücü[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]diplomat: memleket ve millet meseleleri hakkında siyasî söz sahibi[/TD]
                              [TD]ecnebî: yabancı[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]elîm: acıklı, üzücü[/TD]
                              [TD]emsalsiz: benzersiz[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]haset: kıskançlık[/TD]
                              [TD]hizmetkâr: hizmetçi[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]iltica etmek: sığınmak[/TD]
                              [TD]iltifat: önem ve değer vererek, lütufla hitap ve muamele etme[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]inkılâb: değişim, dönüşüm[/TD]
                              [TD]istiâze etmek: Allah’a sığınmak[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]mahvetmek: yok etmek[/TD]
                              [TD]mukadderat-ı beşer: insanlığın geleceği, kaderi; Allah tarafından takdir olunmuş işler, başa gelecek olaylar[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]mânen: mânevî olarak[/TD]
                              [TD]mânâ-yı remzî: işaret mânâsı[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]remiz: ince işaret[/TD]
                              [TD]remzen: işareten[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]tahribat: tahripler, yıkıp bozmalar[/TD]
                              [TD]tebeddül-ü saltanat: saltanatın el değişmesi[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]telkin etmek: fikir aşılamak, fikren yönlendirmek[/TD]
                              [TD]terakkiyat: ilerlemeler, yükselmeler[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]tetâbuk etmek: uygun düşmek[/TD]
                              [TD]tevafuk: denk gelme, uygunluk[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]ukde: düğüm, çözümü zor iş[/TD]
                              [TD]umumî: genel, herkese ait[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]vahşiyâne: vahşice[/TD]
                              [TD]vuku: gerçekleşme, meydana gelme[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]vücuda gelmek: var olmak[/TD]
                              [TD]zâlimâne: zâlimce[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]îmâ etmek: işaret etmek[/TD]
                              [TD]ümmet-i Muhammediye: Hz. Muhammed’e inanıp onun yolundan giden Müslümanlar[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]İkinci Harb-i Umumiye: (bk. bilgiler – İkinci Dünya Savaşı)[/TD]
                              [TD]şakirt: öğrenci[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]şedde: Arapça’da bir harfin üzerine konan ve o harfi iki kez okutan işaret[/TD]
                              [TD]şer: kötülük, fenalık[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]şâkir: şükreden

                              [/TD]
                              [/TR]
                              [/TABLE]

                              #808791
                              Anonim

                                Hem meselâ وَمِنْ شَرِّ حَاسِدٍ اِذَا حَسَدَ blank.gif1 cümlesi (şedde ve tenvin sayılmaz) yine bin üç yüz kırk yedi (1347) edip, aynı tarihte, ecnebî muahedelerin icbarıyla bu vatanda ehemmiyetli sarsıntılar ve felsefenin tahakkümüyle bu dindar millette ehemmiyetli tahavvüller vücuda gelmesine ve aynı tarihte, devletlerde İkinci Harb-i Umumîyi ihzar eden dehşetli hasetler ve rekabetlerin çarpışmaları tarihine bu mânâ-yı işârî ile tam tamına tevafuku ve mânen tetabuku, elbette bu kudsî sûrenin birlem’a-i i’câz-ı gaybîsidir.

                                endOfSection.gifendOfSection.gif


                                Bir İhtar


                                Herbir âyetin müteaddit mânâları vardır. Hem herbir mânâ küllîdir; her asırdaefradı bulunur. Bahsimizde bu asrımıza bakan yalnız mânâ-yı işârî tabakasıdır. Hem o küllî mânada, asrımız bir ferttir. Fakat hususiyet kesb etmiş ki, ona tarihiyle bakar.


                                Ben dört senedir, bu harbin ne safahatını ve ne de neticelerini ve ne de sulholmuş, olmamış bilmediğimden ve sormadığımdan, bu kudsî sûrenin daha ne kadar bu asra ve bu harbe işareti var diye daha onun kapısını çalmadım. Yoksa bu hazinede daha çok esrar var olduğunu Risale-i Nur’un eczalarında, hususanRumuzât-ı Semaniye risalelerinde beyan ve ispat edildiğinden onlara havale edip kısa kesiyorum.

                                Hatıra gelebilen bir sualin cevabıdır

                                Bu lem’a-i i’câziyede, baştakiمِنْ شَرِّ مَا خَلَقَ blank.gif2 da, hem مِنْ, hem شَرِّ kelimeleri hesaba girmesi ve âhirde وَمِنْ شَرِّ حَاسِدٍ اِذَا حَسَدَ yalnız شَرِّ kelimesi girmesi وَمِنْ girmemesi ve وَمِنْ شَرِّ النَّفَّاثَاتِ فِى الْعُقَدِ blank.gif3 ikisi de hesap


                                [NOT]Dipnot-1 “Haset ettiğinde hasetçinin şerrinden.” Felâk Sûresi, 113:5.

                                Dipnot-2 “Yarattığı şeylerin şerrinden.” Felâk Sûresi, 113:2.

                                Dipnot-3 “Düğümlere üfleyen büyücülerin şerrinden.” Felâk Sûresi, 113:4.[/NOT]

                                [TABLE]
                                [TR]
                                [TD]Rumuzât-ı Semâniye: Risale-i Nur’un Yirmi Dokuzuncu Mektubunda yer alan Sekizinci Kısım[/TD]
                                [TD]asr: yüzyıl[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]beyan: açıklama, izah[/TD]
                                [TD]dehşetli: korkunç, ürkütücü[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]ecnebî: yabancı[/TD]
                                [TD]ecza: kısımlar, parçalar[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]efrad: fertler, bireyler[/TD]
                                [TD]esrar: sırlar, gizemler[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]haset: kıskançlık[/TD]
                                [TD]hususan: bilhassa, özellikle[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]hususiyet: özellik[/TD]
                                [TD]icbar: zorlama[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]ihtar: hatırlatma, uyarı[/TD]
                                [TD]ihzar etmek: hazırlamak[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]kesb etmek: kazanmak[/TD]
                                [TD]kudsî: kutsal, bereketli, mukaddes[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]küllî: bütün fertleri içine alan; büyük, kapsamlı, tür[/TD]
                                [TD]lem’a-i i’câz-ı gaybî: gaybî mu’cizelik parıltısı[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]lem’a-i i’câziye: mu’cizelik parıltısı[/TD]
                                [TD]muahede: iki ya da daha çok devlet arasında yapılan antlaşma[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]mânâ-yı işârî: işaretlerle ifade edilen mânâ[/TD]
                                [TD]müteaddit: bir çok, çeşitli[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]safahât: safhalar, aşamalar, gelişmeler[/TD]
                                [TD]sulh: barış[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]tahakküm: baskı, zorbalık[/TD]
                                [TD]tahavvül: değişim, başkalaşma[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]tenvin: Arapça’da kelimenin sonunu nun gibi okutmak üzere konulan işaret (iki üstün, iki esre, iki ötre)[/TD]
                                [TD]tetabuk: uygunluk[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]tevafuk: denk gelme, uygunluk[/TD]
                                [TD]vücuda gelmek: var olmak[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]âhir: son[/TD]
                                [TD]İkinci Harb-i Umumî: (bk. bilgiler – İkinci Dünya Savaşı)[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]şedde: Arapça’da bir harfin üzerine konan ve o harfi iki kez okutan işaret

                                [/TD]
                                [/TR]
                                [/TABLE]

                                #808792
                                Anonim

                                  edilmemesi gayet ince ve lâtif bir münasebete ima ve remz içindir. Çünkü, halklar da şerden başka hayırlar da var. Hem bütün şer herkese gelmez. Buna remzen, bazıyeti ifade eden مِنْ ve شَرِّ girmişler. Hâsid hased ettiği zaman bütün şerdir. Bazıyete lüzum yoktur. Veاَلنَّفَّاثَاتِ فِى الْعُقَدِ blank.gif1 remziyle, kendi menfaatleri için küre‑i arza ateş atan üfleyicilerin ve sihirbaz o diplomatların tahribata ait bütün işleri ayn-i şerdir diye, daha شَرِّ kelimesine lüzum kalmadı.

                                  Bu sûreye ait bir nükte-i i’câziyenin haşiyesidir

                                  Nasıl bu sûre, beş cümlesinden dört cümlesiyle bu asrımızın dört büyük şerliinkılâplarına ve fırtınalarına mânâ-yı işârî ile bakar. Aynen öyle de, dört defa tekraren مِنْ شَرِّ (şedde sayılmaz) kelimesiyle, âlem-i İslâmca en dehşetli olan Cengizve Hülâgu fitnesinin ve Abbâsî Devletinin inkıraz zamanının asrına dört defa mânâ-yı işârî ile ve makam-ı cifrî ile bakar ve parmak basar.

                                  Evet, şeddesiz شَرِّ beş yüz (500) eder; مِنْ doksandır (90). İstikbale bakan çok âyetler, hem bu asrımıza, hem o asırlara işaret etmeleri cihetinde istikbalden haber veren İmam-ı Ali (r.a.) ve Gavs-ı Âzam (k.s.) dahi, aynen hem bu asrımıza, hem o asra bakıp haber vermişler. غَا سِقٍ اِذَا وَقَبَ blank.gif2 kelimeleri bu zamana değil, belkiغَا سِقٍ bin yüz altmış bir (1161) ve اِذَا وَقَبَ sekiz yüz on (810) ederek, o zamanlarda ehemmiyetli maddî mânevî şerlere işaret eder. Eğer beraber olsa, Milâdi bin dokuz yüz yetmiş bir (1971) olur. O tarihte dehşetli bir şerden haber verir. Yirmi sene sonra, şimdiki tohumların mahsulü ıslah olmazsa, elbette tokatları dehşetli olacak.

                                  endOfSection.gifendOfSection.gif

                                  Dipnot-1 “Düğümlere üfleyen büyücüler…” Felâk Sûresi, 113:4.

                                  Dipnot-2 “Karanlığı çöktüğünde gecenin…” Felâk Sûresi, 113:3.

                                  [TABLE]
                                  [TR]
                                  [TD]Abbâsî Devleti: (bk. bilgiler – Abbâsiler)[/TD]
                                  [TD]Cengiz: (bk. bilgiler)[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]Gavs-ı Âzam: [bk. bilgiler – Abdülkadir-i Geylânî (k.s.)][/TD]
                                  [TD]Hülâgu: (bk. bilgiler)[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]ayn-i şer: kötülüğün ta kendisi, tam bir kötülük[/TD]
                                  [TD]bâzıyet: bir parça olma[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]cihet: taraf, yön[/TD]
                                  [TD]dehşetli: korkunç, ürkütücü[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]ehemmiyetli: önemli[/TD]
                                  [TD]gayet: son derece[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]hased: kıskançlık[/TD]
                                  [TD]haşiye: dipnot, açıklayıcı not[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]hâsid: hased eden[/TD]
                                  [TD]ima: işaret[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]inkılâp: ihtilâl, büyük değişim, dönüşüm[/TD]
                                  [TD]inkıraz: dağılıp yok olma, son bulma[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]istikbal: gelecek[/TD]
                                  [TD]küre-i arz: yer küre, dünya[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]lâtif: güzel, hoş[/TD]
                                  [TD]mahsul: ürün, sonuç[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]makam-ı cifrî: cifir ilmine göre harflerin aldığı sayısal değer[/TD]
                                  [TD]mânâ-yı işârî: işaretlerle ifade edilen mânâ[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]münasebet: bağlantı, ilişki[/TD]
                                  [TD]nükte-i i’câziye: mu’cizeli ince mânâ[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]remz: ince işaret[/TD]
                                  [TD]tahribat: tahripler, yıkıp bozmalar[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]âlem-i İslâm: İslâm dünyası[/TD]
                                  [TD]İmam-ı Ali: [bk. bilgiler – Ali (r.a.)][/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]ıslah: düzelme, iyileşme[/TD]
                                  [TD]şedde: Arapça’da bir harfin üzerine konan ve o harfi iki kez okutan işaret[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]şer: kötülük, fenalık

                                  [/TD]
                                  [/TR]
                                  [/TABLE]

                                15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 24)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.