• Bu konu 1 yanıt içerir, 1 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
  • Yazar
    Yazılar
  • #681991
    Anonim

      [h=1]5. MÜSBET HAREKET NASIL TEMİN EDİLİR?[/h][h=2]5.1. İSTİŞARE İLE[/h]İstişareyi de müspet hareket grubunda saymak gerekir. Bunun zıddı olan, münferit hareketler ise menfîdirler. Çünkü bu ikincilerde, büyük bir hayrın oradan kalkması söz konusudur.

      Allah’ın rahmeti cemaat üzerinedir. Cemaat namazı bunun açık bir örneğidir. Cemaate iştirak etmeyen bir kişi, cemaat sevabını kendi amel defterinden adeta nefyetmiş gibi olur. Yirmi yedi kat sevabın kaybı ise menfî bir sonuçtur.

      Üstadımız, meşveret konusunda çok tahşidat yapmıştır. Mesela, Kastamonu Lahikasında şöyle der:
      “Meşveret-i şer’iyye ile reylerinizi teşettütten muhafaza ediniz. İhlas Risalesi’nin düsturlarını her vakit göz önünde bulundurunuz. Yoksa, az bir ihtilaf bu vakitte Risale-i Nur’a büyük zarar verebilir.”

      Hutbe-i Şamiye’de geçen şu cümle, bu ifadelerin bir yönüyle açıklaması gibidir:

      “Haklı şura ihlas ve tesanüdü netice verdiğinden, üç elif, yüz onbir olduğu gibi, ihlas ve tesanüd-ü hakiki ile üç adam yüz adam kadar millete fayda verebilir.”

      O halde, Üstadın İhlas Risalesindeki “üç elifin ittihat ettiklerinde yüz on bir olması” misali, ittihadın önemini vurgulaması yanında meşverete teşvik yönüyle de çok önemlidir. Münferit düşünen ve çalışan kişinin fikri isabetli de olsa, bu fikir tek başına kalan “uzunca bir dik çizgiyi” andırır. Bu kişi, fikirleri on yahut bir kıymetinde olan iki arkadaşıyla meşveret için bir araya geldiklerinde, ortaya çıkan yüz on bir’lik sonuçta her bir rakamın kıymeti, “bir” den yüze çıkar. Çünkü o üç tane “bir” rakamından hangisini çekseniz geriye sadece on bir kalır. Demek ki, birler basamağında bulunan bir rakamın gerçek hizmeti yüzdür. Yüzler basamağında bulanan bir rakam, arkadaşlarıyla birlikte olmayı bırakıp kenara çekildiğinde, değeri yüzden bire düşer.

      Aynı konuda geçen, “omuz omuza verme” ifadesi de çok önemlidir. Cemaat namazında olduğu gibi, burada da araya boşlukların girmemesi gerekir. Aksi halde, rakam okunmaz olur.

      Aşağıdaki ifadeler de meşveretin önemi ve ittifakın lüzumu noktasında çok net mesajlar vermektedir:

      “Müslümanların hayat-ı içtimaiye-i İslamiyedeki saadetlerinin anahtarı meşveret-i şer’iyyedir.” Hutbe-i Şamiye

      “Medar-ı niza bir mes’ele varsa, meşveret ediniz. Çok sıkı tutmayınız. Herkes bir meşrepde olmaz. Müsamaha ile birbirine bakmak şimdi elzemdir.” Kastamonu Lahikası

      [h=2]5.2. HÜRMET VE MERHAMET İLE[/h]Nur Külliyatında içtimaî hayatın iki mühim esasının hürmet ve merhamet olduğu defalarca nazara verilir. Bunlar sarsılırsa, yahut ortadan kalkarsa yerini zulümlü ve zulmetli bir anarşi alır.

      İman hizmetinin, bir vücudun azaları, yahut bir fabrikanın çarkları gibi yürümesi halinde bu hürmet ve merhamet hisleri de yerlerini bulurlar. Fakat, bir organın diğer organlara, yahut bir çarkın diğerlerine hükmetmeye kalkışması durumunda hürmet zedelenir, bunun sonucu olarak merhamet de yara alır.

      Her işi uhdesinde tutmaya çalışmak, bir organın bütün vücuda hükmetme hevesine kapılması gibidir. Bir organ her işi yapamayacağı gibi, bir kişi de her konuda mütehassıs olamaz.

      Vücudun azaları örneği çok yönüyle hikmet doludur. Buradan alacağımız ayrı bir ders de şu olabilir: Her şahıs, bu iman ve Kur’an hizmetinin bünyesi içinde bir yerde muhafaza edilmelidir. Meselâ, beyin görevi yapamıyor diye kişiyi hizmet dışı bırakmak yerine, onu bu bünyede bir başka görevde çalıştırmak gerekir. Bunu başarabilenlerin hizmetleri genişler ve yükselir. Aksi halde hizmet çok dar bir kalıba sıkıştırılmış olur. Halbuki Bediüzzaman, Nur hizmetinin dairesini geniş tutmuş, ana hatlarıyla talebe, kardeş, dost diye üç ayırmış, talebenin de yine birçok şubeleri olduğunu nazara vermiştir. “Talebe” dairesinin bir çok şubeleri olması gösteriyor ki, kardeş ve dost dairelerinin de yine birçok şubelere olacaktır.

      Tek tip nur mensubu olmayacağına bir örnek de yukarıda değindiğimiz fabrika misalinde vardır. Çatısından, penceresine, motoruna, çivisine kadar nice şeyler bir araya gelmiş ve bir fabrika
      olmuşlardır.
      İstidat ve kabiliyetler parmak izleri gibi farklılık gösterirler. Mesak ve mezak meselesi Nur dairesindeki farklı hizmet yolları için de geçerlidir. Kur’andan, birbiriden faklı birçok hak meşrepler çıktığı gibi, Nur hizmetinde de temel esaslarda birleşmiş bir çok farklı hizmet telakkileri çıkabilir ve çıkmıştır da. Önemli olan, farklı organların aynı ruhun emrinde çalışmalarıdır. Bu ruh, bir şahs-ı manevidir.

      İman hizmetinin ruhu, “ferid” makamına mahzar olan şahs-ı manevidir. Her nur talebesi o şahs-ı manevinin bir azasıdır.

      Ruhun o harika yaratılışı da meselemiz açısından çok önemlidir. Bilindiği gibi ruh basittir, yani terkip değildir. Akıl, hafıza, hayal, sevgi, korku ve daha nice hissiyat, sanki şahsî varlıklarını bir şahs-ı manevi içinde eritmiş ve tek bir varlık olarak ortaya çıkmışlardır.

      [h=2]5.3. İTTİFAK İLE[/h]Mazide, bazı kişiler kendilerine, “bütün İslamî hizmet gruplarını birleştirme ve aralarındaki farklılıkları giderme” gibi bir görev yüklemişlerdi. Bilmiyorlardı ki, “Meşreblerde ittifak lazım olmadığı gibi caiz de değildir.”

      Bunun gibi, Nur cemaati içindeki değişik hizmet tarzlarını birleştirmeye çalışmak da en azından gereksiz ve sonuç itibariyle boş bir teşebbüstür. Muhtaçların büyük çoğunluğuna henüz ulaşamadığımız bir ortamda, böyle şeyleri medar-ı bahis yapmak, en azından, zaman kaybıdır. Muhabbet ve uhuvvet hislerine vereceği zarar ise çok daha büyüktür.

      Bu tip tartışmalarda, birlik ve beraberlik çağrısına herkesten müspet cevap gelir. Ama uygulamada, her meslek ve meşrep sahibi ister ki diğerleri kendi etrafında birleşsinler. Halbuki, ittifak başka, iltihak daha başkadır. İttifak gayede olur. Vesilelerde ittifak inhisar zihniyetine yol açar; bu da Üstadın ifadesiyle hubb-u nefisten gelmektedir.

      Usul ve tarz farklılığının bir müsbet ihtilaf olarak görülmesi ve rahmeti netice vereceğinin ümit edilmesi bize çok şey kazandıracaktır.

      Farklı hizmet usullerinin bir problem kaynağı olmamasının en güzel ve mücerrep yolu meşverettir. Meşveret, ortak atmosferdir. Herkes onun içinde yürür, koşar ve uçar; kimse diğerinin hareketini tenkit etmez ve engellemez.
      [h=1]6. DEVLETİN NİZAM VE İNTİZAMI İTAATE BAĞLIDIR[/h]Bilindiği gibi, devlet bir şahs-ı manevidir. Şüphesiz en kötü bir devlet, devletsizlikten binler kat daha iyidir. Devleti olmayan ve başka devletlerin esareti altında inleyen milletlerin perişan ve sefil halleri herkesin malumudur.
      Vatanı olmayanın evi, barkı ve mülkü olmaz, namusu tarumar olur. Millet ile vatan, ruh ve ceset gibidir. Devletsiz, vatansız bir millet yetim; milletsiz vatan da harabe bir ev gibidir. İnsanın en esaslı vazifelerinden birisi de vatanını sevip sevdirmesi ve ona gereken hizmeti yapmasıdır. Çünkü devlet ve vatan, Cenab-ı Hakk’ın bizlere ihsan ettiği büyük nimetlerdir.
      Vatanı sevmenin sayısız sebepleri vardır. O, bizim şefkatli ve sevgili validemiz, bizler onun kıymetini bilen ve ona can feda eden hürmetkâr evlatlarıyız. Din, can, mal, namus ve evlat vatan ile muhafaza olunur. Kendi menfaatlerini vatanın ve milletin menfaatine tercih eden bir kimse vatan ve milletine ihanet etmiş olur.
      Vatan; tahassungâhımızdır, evimizdir ve ibadethanemizdir. Bu dünyanın nimetlerini o hanede kazandığımız gibi, cenneti ve ebedî saadetimizi de yine orada kazanacağız. Vatan cennetin bir salonudur. Bunun içindir ki, “Vatan sevgisi imandandır.” denilmiştir.
      Peygamber Efendimiz (s.a.v.) vatanını pek ziyade severdi. Düşmanları kendisini Mekke-i Mükerreme’den çıkarttıkları gün; “Ne yapayım? Ben seni çok seviyorum, ama düşmanlarım beni senden çıkarttılar.” diye teessürünü ifade etmiştir. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) yanında vatandan bahsedildiğinde mübarek gözleri yaşla dolardı.
      Bediüzzaman Hazretlerinin dediği gibi: “…Memleket dahi bir hanedir ve vatan dahi bir millî ailenin hanesidir.”[3] Bu hane içinde büyümüş, ilim ve irfandan nasibini almış vatanperver, şuurlu bir insanın hayatı boyunca bu nimete karşı şükretmesi dinî ve vicdanî bir borçtur. Bediüzzaman Hazretlerinin buyurduğu gibi: “Madem ben de bu vatanın bir evlâdıyım, bu vatanın saadetine hizmet etmek benim için farzdır.”[4]
      Topraklarımızın her karışı binlerce şehidin kanıyla yoğrulmuştur. “Bastığımız yerleri toprak diyerek geçmememiz, altında binlerce kefensiz yatanı düşünmemiz gerekir.” Evet, vatan muhabbeti ve onu muhafaza gayreti olmasa, memleketler harap olur, viraneye inkılap eder. Milleti ise esarete mahkûm olur. Vatanlarını muhafaza edemeyen milletler tarihten silinmişlerdir.
      Hamiyetperver her bir insan, vatanına, milletine, devletine faydalı bir fert olmak için gayret etmekten büyük bir zevk alır. Vatan ve milletini ve onun ihtiva ettiği ulvi değerleri, kara sevdalı bir âşık gibi sevmeyen bir insan veya bir millet izmihlale mahkûm olur.
      Bir insanın ailesine karşı fedakârlığı bir ise, devletine ve milletine karşı bin olmalıdır. Evet, “…Kimin himmeti milleti ise o tek başına bir millettir.”[5]
      Büyük bir âlicenaplık ve fedakârlık yaparak bize meziyetli bir tarih ve eşsiz bir miras bırakan necip ecdadımızı tazim etmek ve onlara layık bir nesil olmak vicdanî borçlarımızdan biridir.
      Asırlarca cihana medeniyette örnek olan, cesur, dirayetli, metanetli ve adaletli bir milletin gençlerini cehalet, cebanet, sefahet gibi ahlak-ı rezileden muhafaza etmek, onları millî ve manevi değerlerine bağlı, vatanperver, âlicenap, şecaatli ve edepli olarak yetiştirmek elzemdir.
      Dinimizde vatana hıyanet etmek, devlete karşı ayaklanmak ve fitne çıkarmak kesinlikle yasaktır. Bir ayette mealen şöyle buyurmaktadır: “Fitne katilden daha şiddetlidir.”[6]
      Başka bir ayette ise şöyle buyrulur: “Eğer müminlerden iki grup birbirleriyle vuruşurlarsa aralarını düzeltin. Şayet onlardan biri, hâlâ (Allah’ın hükmüne boyun eğmeyip) ötekine saldırırsa, Allah’ın emrine dönünceye kadar (bu) saldıran tarafla savaşın. Eğer (Allah’ın emrine) dönerse artık aralarını adaletle düzeltin ve (her işte) adaletli davranın. Şüphesiz ki Allah, âdil davrananları sever.”[7]
      Bu ayette geçen “baği” kelimesi, anarşi çıkarmak, isyan etmek ve haddi tecavüz anlamlarına gelmektedir. Ancak, devlet yöneticilerinden farklı düşündüğü hâlde isyana teşebbüs etmeyen kimseye dokunulmaz. Çünkü “İtaat etmemek başkadır, isyan etmek daha başkadır.”
      Başta Peygamber Efendimiz (s.a.v.) olmak üzere, bütün ehl-i sünnet âlimleri, devlete itaat edilmesi üzerinde ısrarla durmuş ve isyanı kesin olarak yasaklamışlardır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) adaletle hükmetmeyen devlet reislerine dahi isyan etmeyi yasaklamıştır.
      Devlet idarecilerine itaatin ehemmiyeti mükerreren teyit edilmiş, milletin birlik ve beraberliğini bozacak her türlü faaliyet İslam dininde men edilmiştir. Vatanın ve milletin muhafazası, namus ve iffetin hıfzı, mal ve canın emniyeti hep devletin varlığı ve devamı ile kaim olduğu için, Hz. Peygamber (s.a.v.) itaatin ehemmiyeti üzerinde ısrarla durmuş, Müslümanları her türlü isyan ve bozgunculuktan, nifak ve şikaktan şiddetle men etmiştir. İtaatteki hikmet ve maslahatı kavramayan nice milletler, Cenab-ı Hakk’ın en büyük ihsanlarından biri olan “devlet” nimetini ellerinden kaçırmışlar; birlik ve bütünlüklerini, istiklaliyetlerini muhafaza edememişlerdir. Tarih bunun acı misalleriyle doludur.
      Bunun içindir ki, Müslümanların birlik ve beraberliği yolunda, vatanın ve milletin bekası uğrunda feda-yı can eden, ittihad-ı İslam’ın öncüsü ve sevdalısı olan Yavuz Sultan Selim Han şöyle der:
      İhtilâf ü tefrika endişesi,
      Kûşe-i kabrimde hattâ bikarar eyler beni;
      İttihatken savlet-i a’dayı def’e çaremiz,
      İttihad etmezse millet, dağıdar eyler beni…”[8]
      Bugün bütün âlem-i İslam’ın kalbini derinden yaralayan ve vicdanlarını sızlatan Filistin, Suriye ve Mısır’da yaşanan elim hadiseler hep ihtilaf ve tefrikanın neticesidir.
      Peygamber Efendimiz (sav) müminlerin huzur ve sükûnuna, birlik ve beraberliğine büyük ehemmiyet vermiş, umumi asayişin devam etmesi için, devlet reislerinden gelebilecek zulüm ve baskılara karşı ümmetinin isyan etmeyip, tahammül göstermelerini tavsiye etmiştir. Hz. Huzeyfe’den nakledilen bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Benden sonra benim doğru yolumdan gitmeyen ve benim sünnetimle amel etmeyen hükümdarlar olacaktır.” buyurdular.
      Bunun üzerine sahabeden biri: “Ben buna yetişirsem ne yapayım, ya Resulallah?” diye sordu.
      Allah Resulü (s.a.v.): “Dinler ve itaat edersin. Sırtın dövülse ve malın alınsa bile dinle ve itaat et”, diye buyurdular.”[9]
      Resulullah Efendimizin (s.a.v.) ümmetine, devleti idare edenlerden gelecek haksızlık ve zararlara sabırla mukabele tavsiyesi, onları zulme boyun eğmeye davet değil; bilakis isyan yoluyla, devlet ve milletin bütünlüğünü zedeleyecek daha büyük zulüm ve zararlardan kaçındırmak hikmetine mebnidir.
      Malumdur ki, Kur’an-ı Azimüşşan, değil zulüm yapmayı, zulme edna bir meyil ve rıza göstermeyi bile şiddetle yasaklamıştır. Bu bakımdan, Peygamber Efendimizin (s.a.v.), zalim idarecilere itaat emrini, zulme razı olmak değil, zulmün büyümesine mani olmak şeklinde anlamak lazımdır. Bu emir, zulmün def’ine çalışmamak şeklinde de telakki edilmemelidir. Zira, zulmü giderecek çeşitli fırsatlar ve uygun yollar itaat içinde de bulunabilir. Ancak bütün çabalara rağmen, meşru bir çare bulunmazsa cüz’i ve şahsi hukukunu umumun selametine, ammenin menfaatine feda etmek idrak sahibi her Müslüman’dan beklenen olgun bir davranıştır.
      İbn-i Abbas’dan (ra.) rivayet edilen başka bir hadis-i şerifte ise şöyle buyrulur: “Bir kimse herhangi bir emirin yapmış olduğu zararlı bir şeyi görürse sabretsin (isyan etmesin). Çünkü her kim devlet başkanından (itaatten) bir arşın ayrılırsa cahiliyet ölümü ile ölür.”
      Hadis Profesörü Kâmil Miras bu hadisi şöyle açıklamaktadır: “Vahiy ile müeyyet olan Peygamberimiz (s.a.v.) amme velayetini taşıyan bir kısım amirlerin gayr-i meşru hareketlerde bulunacaklarını nübüvvet nuruyla görüyor ve biliyordu. Bu vaziyet karşısında Müslümanlara sabır ve sükûn ile hareket etmelerini ve bozgunculuktan kaçınmalarını vasiyet ediyordu.”
      Diğer bir hadis-i şerifte ise şöyle buyrulur: “Sizden her kim bir münkeri (kötülük) görürse onu eliyle düzeltsin. Eğer ona muktedir olamazsa diliyle, diliyle de yapamazsa ona kalbiyle (buğz etsin); bu da imanın en zayıf derecesidir.”
      Bu hadis-i şerif Feteva-i Hindiye’de şöyle izah edilmiştir: Bir kötülüğü kuvvet kullanarak defetmek devletin vazifesidir. Zira kuvvet kullanmak salahiyeti ferdin değil, devletindir. Dil ile düzeltmek, yani tebliğ vazifesini yapıp insanları irşat etmek âlimlerin vazifesi, kalben buğz etmek de avam-ı nasın görevidir.
      İslâm dini, sultana, devlet reisine ve idarecilere itaati emretmekle beraber, bu itaati mutlak da bırakmamıştır. İtaat ancak “Allah’ın emirlerine isyanı gerektirmeyen konularda” söz konusudur. Bu hususta pek çok hadis-i şerif vardır. Bunlardan bazılarını takdim edelim:
      Übade bin Sâmit, Resulüllah’ın (s.a.v.) kendilerini davet ederek şu manada biat aldığını haber vermektedir: “Emirlerinize (idarecilerinize, kumandanlarınıza) hem neş’eli, hem de kederli zamanlarınızda, hatta emirleriniz kendi nefislerini sizin nefisleriniz üzerine tercih etseler dahi onları dinleyecek ve itaat edeceksiniz. Ancak emirlerinizin açık bir küfrünü görmeniz ve onların küfrü hakkında yanlarınızda Allah’ın kitabında kuvvetli delil olması hâlinde, onları dinlemeyeceksiniz”[10]
      Nevevî bu hadisi şerh ederken şöyle der:“Yöneticilerle yönetim işleri hususunda münakaşa etmeyiniz. Ve onlara o konuda itiraz etmeyiniz. Ancak onlardan sarih küfür ve kesin bir münker görürseniz bunu inkâr ediniz. Yâni, kabul etmeyiniz ve hakkı, münasip bir dil ile söyleyiniz. Fasık ve zalim olsalar bile, onlara karşı ayaklanmak ve onlarla savaşmak tüm ulemanın icmaı ile haramdır.”
      Evet münkeri işleyen bir idareciye hakkı söylemek bir vazife olduğu gibi; onlara karşı ayaklanmamak da vatan ve millet namına en mühim bir vazifedir. Zira böyle bir isyan hareketinden ancak iç ve dış düşmanlar fayda görecekler, birçok masumların kanı dökülecektir.
      DİPNOTLAR:
      [1] Nursî, B.S Tarihçe-i Hayat
      [2] Nursî, B. S Barla Lahikası
      [3] Nursî, B.S Şualar
      [4] Nursî, B.S Emirdağ Lahikası
      [5] Nursî, B.S Hutbe-i Şamiye
      [6] Bakara Suresi, 2/19
      [7] Hucurat Suresi 49/9
      [8] Nursi, B.S. Tarihçe-i Hayat.
      [9] Tac Tercümesi, 3. cilt sayfa, 44-45
      [10] Müslim
      [11] Rum Suresi 30/42
      [12] Nursî B.S, Asar-ı Bediiye
      [13] Nursî, B.S. Tarihçe-i Hayat
      [14] Nursî, B.S Şualar (14. Şua)
      [15] Sorularlarisale.com Müsbet Hareket ve Meşveret
      [IMG]file:///C:/Users/IEK~1/AppData/Local/Temp/msohtmlclip1/01/clip_image002.jpg[/IMG]

    1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
    • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.