• Bu konu 1 yanıt içerir, 1 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
  • Yazar
    Yazılar
  • #682500
    Anonim

      “Din, samimiyettir.”
      اﻟﺪﻳﻦ اﻟﻨﺼﻴﺤﺔ ﻗﻠﻨﺎ ﳌﻦ ؟ ﻗﺎل ﻪﻠﻟ وﻟﻜﺘﺎﺑﻪ وﻟﺮﺳﻮﻟﻪ وﻷﺋﻤﺔ اﳌﺴﻠﻤﲔ وﻋﺎﻣﺎﻫﻢ
      Allah Resûlü, “Din, samimiyettir.” buyurunca biz: “Kime?” diye sorduk. O
      şöyle cevap verdi: “Allah’a, Kitabına, Resûlü’ne, Müslümanların yöneticilerine ve
      bütün Müslümanlara.”11
      Peygamberimizin bu hadisi, 5 maddelik içeriği ve vermiş olduğu mesajı
      sebebiyle bazı âlimler tarafından İslam’ın dörtte birine denk kabul edilmiştir.
      Hadisimizin dördüncü maddesi, Müslümanların idarecilerine karşı samimiyetini ifade
      etmektedir. İdeal bir idareden söz edebilmek için idareci ile tebaa arasında karşılıklı
      bir bağlılığın olması kaçınılmazdır. Yukarıdan aşağıya koruyan, kollayan, emanet
      bilinciyle ve adalet prensibiyle sevk ve idare eden, himaye edip yöneten bir bağlılık;
      aşağıdan yukarıya doğru ise meşru otoriteyi can u gönülden kabul edip ona itaat ve
      ittiba eden, hak ve hayr işlerde daima ona arka çıkan ve destek veren bir bağlılık.
      Ancak hemen belirtmeliyiz ki burada söz konusu olan, asla kayıtsız-şartsız körü
      körüne bir bağlılık değildir. Aksine, maruf olan işlerde itaat etmek, özden bağlanmak
      ve desteklemek demektir; münker olan işlerde ise samimi bir şekilde itiraz ve
      muhalefet etmek, onu uyarmaktır. Ayet-i kerimede Allah Resûlüne dahi “iyi işlerde
      isyan etmeme”12 kaydının düşülmesi; aynı şekilde “Allah’a isyan hususunda itaat
      yoktur. İtaat, ancak maruf işlerdedir”13 buyrulması, söz konusu itaatin mutlak bir
      itaat olmadığını ortaya koymaktadır.
      Bu ayetlerin nüzul ortamı ile bu hadislerin vürud ortamını Hz. Peygamberle
      birlikte yaşayan sahabiler, Mekke ve Medine’de bunun birçok canlı örneğini
      sergilemişlerdir. Onlar, peygamberleri olduğu kadar, liderleri ve yöneticileri olan
      Allah Resûlü’ne itaatin eşsiz örneklerinin yanı sıra samimi bir şekilde itirazların,
      eleştirilerin hatta muhalefetlerin de oldukça ilginç örneklerini gerçekleştirmişlerdir.
      Hz. Peygamber’e karşı sahabenin bağlılığını Hudeybiye’de müşahede imkânı
      bulan Kureyş’in ulularından Urve b. Mes’ud’un Kureyş’e aktardığı izlenimleri
      şöyledir: “Ey kavmim, vallahi ben birçok krallar gördüm, heyet olarak Kayser’e,
      Kisrâ’ya ve Necâşî’ye gittim. Vallahi, Muhammed’in ashabının ona tazim ettiği
      kadar, hiçbir kralın adamlarının tazim ettiğini görmedim…”14 Yine Hudeybiye
      sulhunu yenilemek için Medine’ye gelen, fakat ne Hz. Peygamberden, ne de
      sahabeden olumlu bir cevap alamayan Ebu Sufyan da Mekke’ye vardığında, “Size
      hepsinin kalpleri tek bir kalbe bağlı bir kavimden geldim” demekteydi.15
      Sahabenin Resûl-i Ekrem’in otoritesini kabullerinde iman, hidayet, muhabbet,
      teslimiyet ve samimiyet vardı. Onlar Allah Resûlü’nü her yönüyle kendilerine örnek
      ve rehber edinmişler, ona can u gönülden bağlanmışlardı.
      Yüce Allah, Kur’an’ın birçok ayetinde, inananlara Allah ile birlikte Resûlüne
      de itaat etmelerini emretmiş,16 hatta Resûle itaat eden kimsenin, Allah’a itaat etmiş
      olacağını,17 keza ona biat edenlerin de Allah’a biat etmiş olacaklarını haber
      vermiştir.18 Öyle ki, Allah’ı sevme iddiasında olanların, Allah sevgisine nail
      olabilmeleri için, Hz. Peygamber’e uymaları şart koşulmuştur.19
      Yine Hz. Peygamber’in Mekke’yi fethettiğinde, Kureyş’ten intikam almayıp
      onları affetmesi, Ebu Sufyan’ın evine sığınanlarla evlerine girip kapılarını
      kapatanların güvende olduğunu ilan etmesi, Ensar da, Hz. Peygamber’in ana yurdu
      Mekke’ye yerleşeceği endişesini uyandırmış ve bazıları “Adamı, şehrine karşı bir
      rağbet, aşiretine karşı bir merhamet aldı yürüdü!” demişlerdi. Bunun üzerine
      Resûlullah (s.a.s.) “Ey Ensar topluluğu! Ben Allah’ın kulu ve Resûlüyüm, Allah’a ve
      size hicret ettim. Hayatım da sizinle, ölümüm de sizinle olacak!” buyurarak onların
      endişelerini gidermişti.”20
      Zaman zaman bazı sahabiler, Hz. Peygamber’in birtakım tasarruflarına itiraz
      da edebilmişlerdi. H. 6. yılda Hz. Peygamber ve sahabe, ilk defa Kâbe’yi ziyaret
      etmek üzere yola çıktıklarında, Mekke’li müşrikler tarafından Hudeybiye’de
      durdurulmuşlar ve onlarla bir anlaşma imzalamak durumunda kalmışlardı. Zahiren
      şartları çok ağır ve Müslümanların aleyhine gibi gözüken bu anlaşmaya Hz. Ömer,
      Hz. Peygamber’e gelerek itiraz etti ve: “Sen Allah’ın hak Peygamberi değil misin?
      Biz hak üzere, düşmanımız bâtıl üzere değil mi? Niçin dinimizden taviz veriyoruz?”
      dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber, “Ben Allah’ın Resûlüyüm ve O’na isyan edecek
      değilim ve o bana yardım edecektir” buyurdu.21
      Hz. Ömer, Hz. Peygamber’in vadine o kadar inanmış ki, altı yıldır hasretini
      çektikleri Kâbe’ye gireceklerinden zerre miktarı şüphesi yoktu. Hakk’ın daima bâtıla
      üstün geleceğine o denli güvenmektedir ki, bâtıl tarafından engellenmeyi, yenilgiyi ve
      kendi ifadesiyle taviz vermeyi kabullenemiyordu. Bu inanç ve psikolojik şartlanma
      neticesinde, Hz. Peygamber’in gördüğü rüyasına dayanarak vadettiği Kâbe ziyaretinin
      gerçekleşmemesinin doğurduğu hayal kırıklığının ardından, tamamen aleyhlerine gibi
      gözüken böyle bir anlaşma yapılmasını, Hz. Ömer’in havsalası almıyordu. Ancak
      unutmamak lazımdır ki, Hz. Peygamber’in böylesi konularda ashabıyla istişare
      etmesi, bazen kendi reyiyle, bazen de sahabenin görüşleriyle hareket etmesi; onlara
      Hz. Peygamber’in savaş, barış vb. askerî ve siyasî tasarruflarına müdahale cesaretini
      vermişti. Elbette böylesi bir atmosfer içerisinde Hz. Ömer’in ne denli samimi
      olduğunu da, ne kadar cesur, gayûr ve acûl bir mizaca sahip olduğunu da unutmamak
      gerekir. Hz. Peygamber, samimiyetini ve mizacını çok iyi bildiği Hz. Ömer’in bu
      tavrını anlayışla karşılamış, onu dinledikten sonra kınama cihetine gitmemiş, inen
      Fetih Sûresi’ni ilk ona tebliğ etmek suretiyle onu teskin etmeye çalışmıştır.
      Netice olarak yöneticilerle yönetilenlerin aralarındaki mevcut ilişkileri, Resûlsahabe
      ilişkileri doğrultusunda yeniden gözden geçirmeleri gerekmektedir. Zira bize
      göre, Resûl-sahabe ilişkilerindeki bu tabiîlik ve samimiyet, bu anlayış ve hoşgörü,
      onların saadet asrını gerçekleştirmelerini sağlamıştır. Resûl-sahabe arasındaki
      ilişkilere benzer samimi bir ilişkinin ortaya konulması, modern çağda yeni bir saadet
      asrını, huzurlu ve temiz bir toplumu tesise büyük ölçüde katkıda bulunacaktır.
      Elfü elfi selatin ve elfü elfi selamün aleyke ya Rasulallah…
      Hatice BAŞKAN

      11 Müslim, İman, 95 12 Mümtehine, 60/12. 13 Müslim, İmâre, 39; Buharî, Ahkâm, 4; Ebu Dâvud, Cihad, 87. 14 Ahmed, Müsned, IV. 329-330. 15 Abdurrazzâk, Musannef, V. 375-6, no: 9739. 16 Bkz: Âl-i İmrân, 3/32, 132; Nisâ, 4/59; Mâide, 5/92; Enfal, 8/1, 20, 46. 17 Nisâ, 4/80. 18 Hucurât, 48/10. 19 Âl-i İmrân, 3/31.
      20 Müslim, Cihad 84-6; Ahmed, Müsned, II. 538.
      21 Abdurrazzâk, Musannef, V. 339-340; Buharî, Şurût 15.

    1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
    • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.