- Bu konu 1 yanıt içerir, 1 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
17 Şubat 2015: 15:09 #682783
Anonim
Dem Bu Demdir
“Fikr-i müstakbel ü maziyi bırak ârif isen
Böyledir hâl-i zaman, bir var imiş bir yoğ imiş.”
(Koca Ragıp Paşa)[Ârif isen geçmiş ve gelecek endişesini bırak, (içinde bulunduğun anı değerlendir. Zira) zamanın tabiatı böyledir; bir varmış bir yokmuş (misali geçiverir).]
Dünya hayatımız Cenab-ı Hakk’ın tayin ettiği ama vadesi bizce meçhul bir zamandan ibarettir. Zaman bizim ömür sermayemizdir. Ne yaparsak yapalım sürekli eriyen, sürekli akıp giden, akışı asla durdurulamayan, geri dönüşü olmayan bir sermayedir. Her geçen gün ömürdendir. Zamanı heba eyleyen kimse ömrünü heba eylemiştir. Zaman veya ömür nimetini heba etmek, bu nimeti veriliş maksadının dışında harcamaktır, nimetin kadrini bilmemektir.
Kıymetini bilmek için de öncelikle zaman idrakimizi düzeltmemiz gerekir. Her ne kadar “geçmiş, şimdi, gelecek” diye bölmek ve bunların tamamını zamandan saymak nazariyatta doğru ise de, bizim için tasarruf edilebilecek yegane zaman dilimi “şimdi”dir, hal-i hazırdır. Zira geçen geçmiştir, geleceğin ise geleceğine dair garantimiz yoktur. Vakit nakittir ama uygun şekilde kullanılmayınca tedavülden kalkıverir. Ömrümüz şu andan, şu andaki nefesten ibarettir. Tasavvufta bu idrake “vukûf-i zamanî” yani zamana vâkıf olmak denir. Böyle bir vukûfiyetin alameti, içinde bulunulan anın, dolayısıyla ömrün kıymetini bilmek; aldığımız nefesi gafletle zayi etmemek için geçmiş ve gelecekle oyalanmamaktır. İnsanların pek çoğu öteden beri ya geçmişe takılıp kalmak veya gelecek derdine düşmek suretiyle içinde bulundukları anı boşa geçirmekte, ömür sermayelerini ziyan etmektedirler. Büyükler böyle bir zarardan sakındırmak için “Gün bu gün, saat bu saat, dem bu dem!” buyurmuşlardır.
Osmanlı’nın 18. asırda yaşayan büyük devlet adamı ve şairlerinden Koca Ragıp Paşa da yukarıdaki beytiyle bizi bu hususta bir kere daha ikaz ederken, “bir varmış bir yokmuş” diyerek içinde bulunulan anın, o tek nefeslik “şimdi”nin çok çabuk geçtiğine bilhassa dikkat çekiyor. Hakikaten de öyledir. Şimdi varken az sonra maziye karışıp elden çıkacak şu an gibi, ömrümüz de bir göz açıp kapama aralığında geçiveren büyükçe bir an değil midir? Bugün varız, yarın yokuz. Ragıp Paşa da, bu “bir varmış bir yokmuş” demek kadar kısa zaman aralığını geçmiş veya gelecekle meşgul olup zayi etmeyin, fırsatı kaçırmayın, diyor.
Müslüman için dünya ahiretin tarlasıdır. Geçmişle gelecek arasındaki “şimdi”ye ahirette hasat edebileceğimiz hayırlı bir amel ekmemişsek vaktimiz ziyan olmuş demektir. Cenab-ı Mevlâ bize bu ömrü kendisine kulluk edelim, rızasına uygun değerlendirelim diye verdiğine göre, ömür sermayesi olan zamanın kıymeti ancak zikr-i daimî ile yani her an ve her nefeste O’nu hatırlamakla bilinir.
Zikir ehli ârifler vakitlerini Allah Tealâ’nın o vakte tahsis ettiği amelle geçirirler. Nitekim vakit, ibadetlerimizin şartlarındandır. Namazın, orucun, haccın, zekâtın vakti vardır. Hatta ibadetlerimiz dışında maişet kazanmanın, dinlenmenin dahi vakti tayin edilmiştir. Madem demir tavında dövülür, bütün bu vazife ve ihtiyaçların vaktine riayet gerekir. Bunun için de düzenli ve planlı yaşamak şarttır. Alim ve âriflerimizin Sünnet-i Seniyye’ye uyarak gün veya gecelerini planladıkları, bir kısmını ibadete, bir kısmını ilim veya maişet teminine, bir kısmını ise istirahate ayırdıkları malumdur.
İleriye dönük bir düzenleme olan böyle bir planlama gayretini, vakti zayi ettiren bir gelecek endişesinin ifadesi gibi anlamamalıdır. Geçmiş ve gelecekle alakadar olmaktan sakındırılmamız, hal-i hazırı ihmal şartına bağlıdır. Yoksa bu, mutlak manada geçmişi de geleceği de dikkate almayalım demek değildir. Geçmişten ders ve ibret almak, gelecek hususunda ise tedbirli olmak akletmenin icabıdır ve akletmek mümine mahsustur. Geçmişten ibret almanın alameti, içinde bulunduğu zamanda aynı hataları tekrarlamamak, yeni keşkelere yol açacak tutumlardan kaçınmak ve tevbeyi erteleyip geciktirmemektir.
Tedbir de geleceğe dönük bir yanı olmakla beraber şimdinin, yaşanılan anın fiilidir ve şairin fikr-i müstakbel dediği tûl-i emel (uzun emeller) kapsamına girmez. Lafzen “geleceğe yönelik uzun vadeli hedefler peşinde olmak” manasına gelse de peşinde olduğumuz her uzun vadeli hedef tûl-i emel değildir.
Tûl-i emel muhtemel geleceği mutlak geleceğe tercih ettiren bir gaflet halidir. Er veya geç öleceğimiz ve dünyada yaptıklarımızdan hesaba çekileceğimiz, mutlak olan, kaçınılmaz olan geleceğimizdir. Yarına sağ çıkacağımız ise sadece bir ihtimaldir. Şu halde tûl-i emel ölümü, ahireti ve hesap gününü unutarak, yarın ölmeyeceğinden eminmiş gibi dünyalık peşinde beş yıl sonrasının, on yıl sonrasının hesabıyla oyalanmaktır. Yani tûl-i emel ölümü unutup ölümden sonrasına hazırlığı ihmal ettiren bir dünya düşkünlüğüdür. Ehl-i irfan, ölüm rabıtasının bu hastalığa ilaç olabileceğini söylemişlerdir.
Meşru ölçüler içinde kalmak, inşallah demek ve en mühimi de ahireti gözeterek kulluk vazifelerimizi ertelememek şartıyla dünyalık da olsa yarınlara dair hedefler belirlemek tûl-i emel değildir. Yeter ki “dem bu demdir” anlayışıyla, her anı Allah Tealâ’yı unutmadan, o zikrin mucibince amel ederek değerlendirelim. Zaten bundan daha makul bir tedbir, bundan daha makul bir gelecek temennisi yoktur.
T. Ziya Ergunel semerkand Dergisi
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.