• Bu konu 1 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
3 yazı görüntüleniyor - 1 ile 3 arası (toplam 3)
  • Yazar
    Yazılar
  • #683256
    Anonim

      Muhabbetler, Kur’anın irşad ettiği tarzda ve Cenab-ı Hakk’ın hesabına ve muhabbet-i Rahman namına olsalar, o zaman hem dünyada, hem âhirette güzel neticeleri var. Amma dünyada ise leziz taamlara, güzel meyvelere muhabbetin, elemsiz bir nimet ve ayn-ı şükür bir lezzettir.
      Muhabbet: Sevgi, sevme.
      İrşad: Doğru yol gösterme.
      Muhabbet-i Rahman: Sonsuz merhamet sahibi olan Allah(cc) sevgisi.
      Namına: Adına.
      Taam: Yemek.
      Elem: Acı, dert, kaygı.
      Ayn-ı şükür: Şükrün ta kendisi.

      Nefsine muhabbet ise:
      Ona acımak, terbiye etmek, zararlı hevesattan men’etmektir. O vakit nefis sana binmez, seni hevasına esir etmez. Belki sen nefsine binersin. Onu hevaya değil, hüdaya sevkedersin.

      Hevesat: Hevesler, gelip geçici istekler.
      Men’: Engel, yasak.
      Heva: Boş istek, gelip geçici heves, zararlı ve günaha iten istek ve özenti.
      Hüda: Doğruluk, doğruyu ve gerçeği görmek.

      Refika-i hayatına muhabbetin,
      madem hüsn-ü sîret ve maden-i şefkat ve hediye-i rahmet olduğuna bina edilmiş. O refikaya samimî muhabbet ve merhamet edersen, o da sana ciddî hürmet ve muhabbet eder. İkiniz ihtiyar oldukça o hal ziyadeleşir, mes’udane hayatını geçirirsin. Yoksa hüsn-ü surete muhabbet nefsanî olsa, o muhabbet çabuk bozulur, hüsn-ü muaşereti de bozar.

      Refika-i hayat: Hayat arkadaşı.
      Hüsn-ü sîret: Ahlak güzelliği.
      Maden-i şefkat: Şefkat madeni(kaynağı).
      Refika: Kadın eş, kadın arkadaş.
      Samimî: Gönülden, içten, candan.
      Ziyadeleşir: Çoğalır.
      Mes’udane: Mutluluk içinde, mutlu olarak.
      Hüsn-ü suret: Yüz ve görünüş güzelliği.
      Nefsanî: Nefsin hoşuna giden, bedenî arzu ve isteklerle ilgili.
      Hüsn-ü muaşeret: İyi münasebetler, karşılıklı iyi ve güzel ilişkiler.

      Peder ve vâlideye karşı muhabbetin,
      Cenab-ı Hak hesabına olduğu için hem bir ibadet, hem de onlar ihtiyarlandıkça hürmet ve muhabbeti ziyadeleştirirsin. En âlî bir his ile, en merdane bir himmet ile onların tûl-ü ömrünü ciddî arzu edip bekalarına dua etmek, tâ onların yüzünden daha ziyade sevab kazanayım diye samimî hürmetle onların elini öpmek, ulvî bir lezzet-i ruhanî almaktır. Yoksa nefsanî, dünya itibariyle olsa, onlar ihtiyar oldukları ve sana bâr olacak bir vaziyete girdikleri zaman; en süflî ve en alçak bir his ile vücudlarını istiskal etmek, sebeb-i hayatın olan o muhterem zâtların mevtlerini arzu etmek gibi vahşi, kederli, ruhanî bir elemdir.

      Ziyade: Fazla, çok.
      Âlî: Büyük, yüksek, yüce.
      Merdane: Erkekçesine, yiğitçesine.
      Tûl-ü ömr: Ömür uzunluğu, uzun yaşama.
      Arzu: İstek.
      Beka: Sonsuzluk, devamlılık.
      Samimî: Gönülden, içten, candan.
      Hürmet: Saygı.
      Bâr: Yük, eziyet, sıkıntı.
      Süflî: Alçak, adi, bayağı.
      İstiskal: Yük görüp hoşlanmama, beğenmeme.
      Sebeb-i hayat: Hayat sebebi, hayata kavuşma sebebi.
      Mevt: Ölüm.
      Ruhanî: Ruha ait.
      Elem: Acı, dert, kaygı.

      Evlâdına muhabbet ise:
      Cenab-ı Hakk’ın senin nezaretine ve terbiyene emanet ettiği sevimli, ünsiyetli o mahluklara muhabbet ise; saadetli bir muhabbet, bir nimettir. Ne musibetleriyle fazla elem çekersin, ne de ölümleriyle me’yusane feryad edersin. Sâbıkan geçtiği gibi; onların Hâlıkları hem Hakîm, hem Rahîm olduğundan, onlar hakkında o mevt bir saadettir dersin. Senin hakkında da, onları sana veren zâtın rahmetini düşünürsün, firak eleminden kurtulursun.

      Ünsiyet: Alışılmışlık, tanışıklık, yakınlık.
      Mahluk: Yaratılmış varlık.
      Me’yusane: Ümitsizce, ümitsiz şekilde.
      Sâbıkan: Bundan önce.
      Hâlık: Yoktan en güzel şekilde yaratan Allah(cc).
      Hakîm: Hikmet sahibi.
      Rahîm: Çok merhametli, çok acıyan, çok şefkatli.
      Firak: Ayrılık, ayrılma.

      Ahbablara muhabbetin ise:
      Madem “Lillah” içindir. O ahbabların firakları, hattâ ölümleri, sohbetinize ve uhuvvetinize mani olmadığı için, o manevî muhabbet ve ruhanî irtibattan istifade edersin. Ve mülâkat lezzeti daimî olur. “Lillah” için olmazsa, bir günlük mülâkat lezzeti, yüz günlük firak elemini netice verir.
      {(Haşiye): Lillah için bir sâniye mülâkat, bir senedir. Dünya için olsa; bir sene, bir sâniyedir.}

      Ahbab: Dost, sevilen kimseler.
      Lillah: Allah(cc) için.
      Firak: Ayrılık, ayrılma.
      Uhuvvet: Kardeşlik.
      İrtibat: Bağlanma, bağ ve ilgi.
      İstifade: Faydalanma, yararlanma.
      Mülâkat: Görüşme, buluşma, kavuşma.
      Elem: Acı, dert, kaygı.

      Said Nursî
      #818334
      Anonim

        Hakiki zevk ve elemsiz lezzet ve kedersiz sevinç ve hayattaki saadet yalnız imandadır ve iman hakikatleri dairesinde bulunur. Risale-i Nur

        #818440
        Anonim

          Hakikî bütün elem dalalette, bütün lezzet imandadır. Sözler

        3 yazı görüntüleniyor - 1 ile 3 arası (toplam 3)
        • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.