• Bu konu 15 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 17)
  • Yazar
    Yazılar
  • #684124
    Anonim

      BİRİNCİ REŞHA:
      Arkadaş! Hâlıkımızı tarif eden, pek büyük bir şahsiyet-i maneviyeye mâlik, bürhan-ı nâtık dediğimiz “Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm kimdir?” diye yapılan suale cevaben deriz ki:

      Hazret-i Muhammed (A.S.M.) öyle bir zâttır ki; azamet-i maneviyesinden dolayı sath-ı arz, o zâtın Mescid-i Aksa’sıdır. Mekke-i Mükerreme onun mihrabı, Medine-i Münevvere onun minber-i fazl-ı kemalidir. Cemaat-ı mü’minîne en son ve en âlî imam ve nev’-i beşerin hatib-i şehîridir; saadet düsturlarını beyan ediyor. Ve bütün enbiyanın reisidir; onları tezkiye ve tasdik ediyor. Çünki dini bütün dinlerin esasatına câmi’dir. Ve bütün evliyanın başıdır. Şems-i risaletiyle onları terbiye ve tenvir ediyor.

      Hâlık: Yaratıcı Allah (cc), yoktan en güzel şekilde yaratan Allah.
      Şahsiyet-i maneviye: Menevi şahsiyet, manevi kişilik.
      Bürhan-ı nâtık: Konuşan delil, söyleyen delil.
      Aleyhissalâtü Vesselâm: Salât ve selam O’nun üzerine olsun.
      Cevaben: Cevap olarak.

      Azamet-i maneviye: Menevi büyüklük.
      Sath-ı arz: Dünya yüzü, yerin yüzü, arzın sathı.
      Mescid-i Aksa: Hz. Süleyman (as) tarafından yapılan ve yedi senede tamamlanan Kudüs’teki ibadet yeri.
      Mekke-i Mükerreme: Mükkerrem Mekke, şerefli Mekke.
      Mihrab: Camide imamın namaz kıldırırken durduğu yer.
      Medine-i Münevvere: Nurlu şehir, nurlanmış şehir, aydınlanmış parlak şehir.
      Minber-i fazl-ı kemal: Son derecede mükemmel üstün vasıf ve özelliklerin mimberidir(bildirme ve tanıtma yeridir).
      Cemaat-ı mü’minîn: Müminler cemaatı, inananlar topluluğu.
      Nev’-i beşer: İnsan türü, insanlar.
      Tezkiye: Temize çıkarmak, aklamak, doğruluğuna şahitlik yapmak.
      Şems-i risalet: Peygamberlik güneşi.
      Tenvir: Nurlandırma, aydınlatma, ışıklandırma.

      #819628
      Anonim

        O zât (A.S.M.) öyle bir kutub ve nokta-i merkeziyedir ki, onun halka-i zikrinde bulunan bütün enbiya u ahyar, ebrar u sadıkîn onun kelimesine müttefik ve kelâm-ı nutkuyla nâtıktırlar. Ve öyle bir şecere-i nuraniyedir ki, damar ve kökleri, enbiyanın esasat-ı semaviyesidir. Dal ve budakları, evliyanın maarif-i ilhamiyesidir.

        Bu itibarla, herhangi bir davayı iddia etmiş ise, bütün enbiya mu’cizelerine istinaden ve bütün evliya kerametlerine müsteniden ona şehadet etmişlerdir. Evet bütün davalarının tasdiklerini iş’ar eden, bütün kâmillerin hâtem ve mühürleri vardır. Ezcümle:

        Nokta-i merkeziye: Merkeze ait nokta, merkezdeki nokta.
        Halka-i zikr: Zikir dairesi.
        Enbiya u ahyar: Peygamberler ve hayırlı iyi kimseler.
        Ebrar u sadıkîn: Hayırlılar ve sadıklar, iyiler ve doğrular(dürüstler)
        Kelâm-ı nutk: Nutuk kelamı, söylenen söz, konuşulan söz.
        Nâtık: Konuşan, söyleyen.
        Şecere-i nuraniye: Nurlu ağaç.
        Enbiya: Peygamberler.
        Esasat-ı semaviye: Semavi esaslar, Allah(cc) tarafından gönderilen temel kurallar.
        Evliya: Veliler, ermişler, Allah(cc) dostu ermiş kimseler.
        Maarif-i ilhamiye: İlhama ait maarif, ilham ile gelen bilgiler.

        İstinaden: Dayanarak.
        Müsteniden: Dayanarak, dayalı olarak.
        İş’ar: Haber verme, bildirme, anlatma.
        Hâtem: Mühür.* Son, en son.

        #819629
        Anonim

          O zâtın (A.S.M.) davalarından biri “Tevhid”dir. Bu davayı tasrih ve ifade eden Lâ ilahe illallah kelime-i mübarekesidir. O zâtın halka-i din ve zikrine giren bütün geçmiş ve gelecek insanlar o kelime-i mukaddeseyi rükn-ü iman ve vird-i zeban etmişlerdir. Demek, o davanın hak ve hakikat olduğuna kanaat ve itminan ve iz’anları hasıl olmuş ki, zaman ve mekâna şamil bir tarzda, o kelime-i mübareke, meşrebleri, meslekleri, an’aneleri mütehalif, mütebayin insanların ağızlarında Mevlevîler gibi semavî deveran ve cevelan ediyor.

          Binaenaleyh gayr-ı mütenahî şahidlerin tasdikiyle hak ve hakkaniyeti tahakkuk eden bir davaya, hiçbir vehmin haddi değildir ki, ona dest-i itirazı uzatabilsin!

          Tevhid: Birleme, birlik, bir tek Allah’tan (cc) başka ilah olmadığına inanmak.
          Tasrih: Açıklama, belirtme, açıkça anlatma, açık açık söyleme.
          Lâ ilahe illallah: Allah’dan (cc) başka İlah yoktur.
          Kelime-i mübareke: Mübarek kelime, mübarek söz.
          Rükn-ü iman: İman rüknü, iman temeli, imanın esası.
          Vird-i zeban: Dilden düşürülmeyen vird, sık sık tekrar edilen dua.
          İtminan: Tatmin olma, inanma.
          İz’an: Anlayış, basiret, benimseme, inanıp itaat etme.
          Şamil: Çevreleyen, içine alan, kaplayan, içeren.
          An’ane: Gelenek, âdet, örf. Ağızdan ağza söylenerek gelen söz, haber.
          Mütehalif: Birbirine uymayan, birbirini tutmayan.
          Mütebayin: Birbirinden ayrı, birbirine zıt olan.
          Semavî: Semaya ait, gökle ilgili. *Allah(cc) katına ait.
          Cevelan: Dolaşma.

          Binaenaleyh: Bundan dolayı.
          Hakkaniyet: Haklılık, doğruluk, gerçeklik.
          Tahakkuk: Doğruluğu meydana çıkma, gerçeklik kazanma.
          Dest-i itiraz: İtiraz eli.

          #819630
          Anonim

            İKİNCİ REŞHA:
            Arkadaş! Tevhidi isbat ve nev’-i beşeri irşad eden o nuranî bürhan; biri sağında, diğeri solunda, biri mütevatir, diğeri mecma-i aleyh bulunan nübüvvet ve velayetle mücehhezdir. Ve aynı zamanda, irhasat denilen kabl-en nübüvvet kendisinden zuhur eden hârika hallerin rumuzatıyla ve kütüb-ü semaviyenin beşaratıyla ve hevatif denilen -gaybdan verilen- tebşirat-ı müteaddide ile musaddaktır.

            Ve keza o bürhan-ı nuranîden zuhur eden inşikak-ı Kamer, parmaklarından fışkıran sular, ağaçların onun davetine icabetleri, duasının akabinde yağmurun nüzulü, pek az bir yemekten çokların yiyip doymaları ve kurt, ceylan, deve, taş ve sairenin konuşmaları gibi mu’cizelerinin delalet ve şehadetiyle tasdik edilmiş bir zâttır. (A.S.M.)

            Ve keza dünya ve âhiret saadetlerini temine kâfil ve kâfi olan şeriatı, nübüvvetini tasdik ve isbata kâfidir. Geçen derslerde, şems-i şeriatından bazı şuaları gördük. Tatvil-i kelâmı mûcib tekrarları lâzım değildir.

            İrşad: Doğru yolu gösterme.
            Bürhan: Kesin delil, isbat vasıtası.
            Mütevatir: Bir çok kimseler tarafından aktarılan yalan olamaz sağlam haber.
            Mecma-i aleyh: Hakkında bir araya gelinip birleşilen, üzerinde toplanılan.
            Nübüvvet: Peygamberlik.
            Velayet: Velilik, ermişlik, dinde üstün derecede manevî olgunluk.
            Mücehhez: Cihazlanmış, donatılmış.
            İrhasat: Peygamberlikle görevlendirilmeden önce Peygamberimiz’le (asm) ilgili olarak meydana gelen mucizeler ve harikalar.
            Kabl-en nübüvvet: Peygamberlikten önce.
            Zuhur: Meydana çıkma, ortaya çıkma, görünme.
            Rumuzat: Remizler, işaretler, ince manalar, gizli ve kapalı işaretler.
            Kütüb-ü semaviye: Allah (cc) katından gönderilmiş kitaplar (Kur’an, incil, Tevrat, Zebur).
            Beşarat: Beşaretler, müjdeler.
            Hevatif: Hatifler, görünmedi halde sesleri işitilen cin türü varlıklar.
            Tebşirat-ı müteaddide: Çok sayıda müjdelemeler.
            Musaddak: Doğrulanmış, doğruluğu kabul edilmiş.

            Keza: Böylece, bunun gibi, bu dahi öyle.
            Bürhan-ı nuranî: Nurlu delil.
            İnşikak-ı Kamer: Ayın ikiye ayrılması.
            Delalet: Delil olma, yol gösterme.

            Şems-i şeriat: Şeriat güneşi, islâm dini güneşi.
            Tatvil-i kelâm: Kelamı tatvil etme, sözü uzatma.

            #819631
            Anonim

              ÜÇÜNCÜ REŞHA:
              Arkadaş! O zât (A.S.M.), delail-i âfâkıye denilen haricî deliller ile musaddak olduğu gibi, delail-i enfüsiye denilen zâtında ve nefsinde sabit delil ve işaretler ile dahi musaddaktır. Çünki O zât şems gibidir; zâtını zâtı ile ziyalandırarak gösterir. Meselâ: Bütün ahlâk-ı hamîdenin en yüksekleri o zâtta içtima etmiş olduğuna bütün âlem şehadet ediyor. Ve keza en nezih hasletleri ve huyları ve en yüksek seciyeleri câmi’ bir şahsiyet-i maneviye sahibi olduğuna icma vardır. Ve keza o zâtın en yüksek derecede bulunan zühd ve takva ve ubudiyeti şehadetleriyle mâlik olduğu kuvvet-i imaniye ile musaddaktır. Ve keza siyer-i Nebeviyenin şehadetiyle derece-i vüsuku ve kemal-i ciddiyet ve metaneti ve bütün işlerinde ve harekâtında kuvvet-i emniyeti, hakka mütemessik ve hakikate sâlik olduğunu tasdik eden kat’î delillerdir. Evet yaprakların yeşilliği, çiçeklerin taravet ve güzelliği ve semerelerin tazeliği; ağacın canlı, hayatlı, hayy olduğuna sadık şahiddirler.

              Delail-i âfâkıye: Hariçteki deliller, görünen varlıklar ve olaylardaki deliller.
              Musaddak: Doğrulanmış, doğruluğu kabul edilmiş.
              Delail-i enfüsiye: İnsanın yaratılışında ve maddi ve manevî yapısında Allah’ın (cc) varlığına ve birliğine ait deliller.
              Ahlâk-ı hamîde: Beğenilen ve övülen ahlâk.
              Seciye: Huy, karakter, ahlâk durumu.
              İcma: Fikir birliği.
              Zühd: Dünya zevklerinden ve arzularından kendini çekip ibadete ve dinde ilgili çalışmalara vermek.
              Kuvvet-i imaniye: İmana ait kuvvet, inancın gücü.
              Siyer-i Nebeviye: Peygamberimizin (asm) yaşayışını, ahlâkını, gayesini ve gittiği yolu konu edinen ve anlatan kitab.
              Derece-i vüsuk: Güvenme ve sağlamlılık derecesi.
              Metanet: Sağlamlık, kararlılık.
              Mütemessik: Temessük eden, sımsıkı yapışan, sarılan.
              Sâlik: Giden, takip eden, izleyen, yürüyen.
              Taravet: Tazelik, körpelik.
              Semere: Meyve, netice, sonuç.

              #819632
              Anonim

                Arkadaş! Tûl-i zaman ve bu’d-i mekânın muhakemat-ı akliyede tesiri çoktur. Maahâza, ﻟَﻴْﺲَ ﺍﻟْﺨَﺒَﺮُ ﻛَﺎﻟْﻌَﻴَﺎﻥِ Haber, gözle görmeye benzemez, ikisi aynı şey değildir.) düsturuna ittibaen, şu zaman ve muhitin hayalâtından çıkarak tayy-ı zaman ve mekân ile, hayalen Ceziret-ül Arab’a gidelim ve Medine-i Münevvere’de nuranî ve yüksek minber-i saadetine çıkmış, nev’-i beşere hitaben irşadatta bulunan o zât-ı muallâyı bizzât görüp, sözlerini dinlemeliyiz.

                İşte hayalen oraya gittik. Bak hârika bir surette hüsn-ü suretle hüsn-ü sîreti cem’eden o Mürşid-i Umumî, o Hatib-i Kudsî cevahir dolu bir kitab-ı mu’ciz-ül beyan eline alarak, bütün insanlara mele-i a’lâdan nâzil olan bir hutbe-i ezeliyeyi okuyor. Ve bütün benî-Âdemi ve cinleri ve mevcudatı dinletiyor. Evet pek büyük bir emirden haber veriyor. Hilkat-i âlemin acib muammasını açıyor. Kâinatın sırr-ı hikmetine dair tılsımı açıyor. Felsefe ve fenn-i hikmetin, nev’-i beşere “Siz kimlersiniz? Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz? diye îrad ettiği, akılları acz ve hayrette bırakan üç suale cevab veriyor.

                Tûl-i zaman: Zaman uunluğu, uzun zaman.
                Bu’d-i mekân: Yer uzaklığı.
                Muhakemat-ı akliye: Aklın düşünmeleri, akıl ile tartıp değerlendirmeler.
                Maahâza: Bununla beraber, bununla birlikte.
                İttibaen: Uyarak.
                Muhit: İhata eden, kuşatan, çevreleyen.
                Hayalât: Hayaller, hülyalar.
                Tayy-ı zaman: Zamanı kaldırmak, zaman atlama, bir anda başka bir zamana geçmek.
                Ceziret-ül Arab: Arap yarımadası.
                Minber-i saadet: Saadet minberi.
                Nev’-i beşer: Beşer nevi, insan türü.
                İrşadat: Doğruyu ve gerçeği göstermeler.
                Zât-ı muallâ: Mualla zat, yüksek zat, yüce zat.

                Hüsn-ü suret: Yüz ve görünüş güzelliği.
                Hüsn-ü sîret: Ahlak güzelliği.
                Mürşid-i Umumî: Bütün herkesin yol göstericisi.
                Kitab-ı mu’ciz-ül beyan: Beyanı (anlatma şekli) mucize olan kitab (Kur’an).
                Mele-i a’lâ: Büyük meleklerin âlemi.
                Nâzil: İnen, yukarıdan aşağıya inen.
                Benî-Âdem: Âdem oğulları.
                Hilkat-i âlem: Alemin hilkati, dünyanın yaratılışı.
                Îrad: Söyleme.

                #819634
                Anonim

                  BEŞİNCİ REŞHA:
                  Arkadaş! Şu zât-ı nuranî (A.S.M.), mürşid-i imanî, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, bak nasıl neşrettiği hakikatın nuruyla, hakkın ziyasıyla, nev’-i beşerin gecesini gündüze, kışını bahara çevirerek, âlemde yaptığı inkılab ile âlemin şeklini değiştirerek nuranî bir şekle sokmuştur. Evet o zâtın nuranî gözlüğüyle kâinata bakılmazsa, kâinat bir matem-i umumî içinde görünecekti. Bütün mevcudat birbirine karşı ecnebi ve düşman durumunda bulunacaktı. Cemadat, birer cenaze suretini gösterecekti. Hayvan ve insanlar, eytam gibi zeval ve firakın korkusundan vaveylâlara düşeceklerdi. Ve kâinata, harekâtıyla, tenevvüüyle ve tegayyüratıyla, nukuşuyla tesadüfe bağlı bir oyuncak nazarıyla bakılacaktı. Bilhâssa insanlar, hayvanlardan daha aşağı, zelil ve hakir olacaklardı.

                  İşte, O Zât’ın telkin ettiği iman nazarıyla kâinata bakılmadığı takdirde, kâinat böyle korkunç, zulümatlı bir şekilde görünecekti. Fakat o mürşid-i kâmilin gözüyle ve iman gözlüğüyle bakılırsa; her taraf nurlu, ziyadar, canlı, hayatlı, sevimli, sevgili bir vaziyette arz-ı didar edecektir.

                  Evet kâinat iman nuruyla matem-i umumî yeri olmaktan çıkıp mescid-i zikir ve şükür olmuştur. Birbirine düşman telakki edilen mevcudat, birbirine ahbab ve kardeş olmuşlardır. Cenaze ve ölü şeklini gösteren cemadat, ünsiyetli birer hayatdar ve lisan-ı haliyle Hâlıkının âyâtını nâtık birer müsahhar memuru şekline giriyorlar. Ağlayan, müteşekki ve eytam kıyafetinde görünen insan, ibadetinde zâkir, Hâlık’ına şâkir sıfatını takınıyor. Ve kâinatın harekât, tenevvüat, tegayyürat ve nukuşu abesiyetten kurtuluyor. Rabbanî mektublar, âyât-ı tekviniyeye sahifeler, esma-i İlahiyeye âyineler suretine inkılab ederler.

                  Hülâsa:
                  İman nuruyla âlem öyle terakki eder ki: “Hikmet-i Samedaniye Kitabı” namını alıyor. Ve insan, zelil ve fakir ve âciz hayvanların sırasından çıkar; za’fının kuvvetiyle, aczinin kudretiyle, ubudiyetinin şevketiyle, kalbinin şuaıyla, aklının haşmet-i imaniyesiyle hilafet ve hâkimiyetin zirvesine yükselmiştir. Hattâ acz, fakr, ihtiyaç ve akıl onun sukutuna esbab iken, suud ve yükselmesine sebeb olurlar. Zulmetli, karanlıklı bir mezar-ı ekber suretinde görünen zaman-ı mazi, enbiya ve evliyanın ziyasıyla ziyadar ve nuranî görünmeye başlar. Karanlıklı gece şeklinde olan istikbal, Kur’anın ziyasıyla tenevvür eder. Cennet’in bostanları şekline girer. Buna binaen, O zât-ı nuranî olmasa idi kâinat da, insan da, her şey de adem hükmünde kalır, ne kıymeti olur ve ne ehemmiyeti kalırdı.

                  Binaenaleyh bu kadar garib, acib, güzel kâinat için böyle tarifat ve teşrifatçı bir mürşid-i hârika lâzımdır. “Eğer bu zât (A.S.M.) olmasa idi kâinat da olmazdı.” mealinde, ﻟَﻮْﻟﺎَﻙَ ﻟَﻮْﻟﺎَﻙَ ﻟَﻤَﺎ ﺧَﻠَﻘْﺖُ ﺍﻟْﺎَﻓْﻠﺎَﻙَ Sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım. (Ali el-Kari, Şerhü’ş-Şifa, 1:6; Acluni, Keşfü’l-Hafa, 2:164.) olan hadîs-i kudsî şu hakikatı tenvir ediyor.

                  Zât-ı nuranî: Nuranî zat, nurlu zat.
                  Mürşid-i imanî: İmanla ilgili doğru yol göstericisi.
                  Aleyhissalâtü Vesselâm: Salât ve selâm O’nun üzerine olsun.
                  Ziya: Işık.
                  Nev’-i beşer: Beşer nevi, insan türü, insanlar.
                  Matem-i umumî: Genel yas, herkesin yas tutması, Umumî matem.
                  Cemadat: Cansızlar.
                  Eytam: Yetimler.
                  Zeval ve firak: Sona erme ve ayrılık.
                  Vaveylâ: Yaygara, feryat.
                  Tenevvüü: Çeşitlenmesi, çeşit çeşit olması.
                  Tegayyürat: Tagayyürler, değişmeler, başkalaşmalar.
                  Hakir: Değersiz, önemsiz.

                  Zulümat: Zulmetler, karanlıklar.
                  Mürşid-i kâmil: Kamil mürşid, tam ve mükemmel doğru yol göstericisi.
                  Ziyadar: Işıklı, parlak.
                  Arz-ı didar: Yüz gösterme, yüzünün güzelliğini gösterme.

                  Mescid-i zikir: Zikir mescidi, Allah’ın (cc) sürekli anıldığı ibadet yeri.
                  Ünsiyet: Alışkanlık, ülfet, dostluk.
                  Hayatdar: Hayatlı, canlı.
                  Lisan-ı hal: Hal lisanı, durum ve görünüş konuşması.
                  Hâlık: Yaratıcı Allah (cc), yoktan en güzel şekilde yaratan Allah (cc).
                  Âyât: Ayetler. 1- Kur’an-ı Kerimdeki cümleler. 2- Allah’ı (cc) tanıtan varlıklar.
                  Nâtık: Konuşan, söyleyen.
                  Müsahhar: Boyun eğen, emir dinler, emir altına alınmış.
                  Müteşekki: Şikayet eden, şikayetçi, sızlanan.
                  Zâkir: Zikreden, Allah’ı (cc) anan.
                  Şâkir: Şükreden.
                  Harekât: Hareketler.
                  Abesiyet: Faydasızlık ve gayesizlik.
                  Rabbanî: Rabbe ait, herşeyin sahibi ve terbiyecisiyle ilgili.
                  Âyât-ı tekviniye: Allah’ı (cc) tanıtan, varlığına ve birliğine delil olan yaratılmış eserler.
                  Esma-i İlahiye: Allah’a (cc) ait isimler.
                  İnkılab: Kökten değişiklik, başka hale geçme.

                  Hülâsa: Özet.
                  Terakki: İlerleme, yükselme, yükseliş.
                  Hikmet-i Samedaniye: Samed olan Allah’ın (cc) hikmeti, hiçbir şeye hiçbir şekilde ihtiyacı olmayıp herşeyin her anda muhtaç olduğu Allah’ın (cc) gayesi.
                  Ubudiyet: Kulluk, Allah’ın (cc) emir ve yasaklarına uymak.
                  Şevket: Heybet, büyüklük, güç ve kuvvetten doğan haşmet.
                  Haşmet-i imaniye: İmanın büyüklük ve üstünlüğü.
                  Suud: Yükselme, yukarı çıkma.
                  Zulmet: Karanlık. *Sıkıntı.
                  Mezar-ı ekber: En büyük mezar.
                  Zaman-ı mazi: Geçmiş zaman.
                  Enbiya: Peygamberler.
                  Tenevvür: Nurlanma, aydınlanma, parlama.
                  Adem: Yokluk, hiçlik.

                  Binaenaleyh: Bundan dolayı.
                  Teşrifat: Kabul ve karşılama. *Şereflendirmeler.
                  Mürşid-i hârika: Olağanüstü yol göesterici.
                  Hadîs-i kudsî: Kudsî hadis. Yanlızca bildirilmesi Peygamberimize (asm) ait olup söz ve manası tam olarak Allah’a (cc) ait olan hadisler.
                  Tenvir: Nurlandırma.

                  #819638
                  Anonim

                    Arkadaş! O hutbe-i ezeliyeyi okuyan zât, kâinatın kemalâtını keşfeden canlı bir güneştir. Saadet-i ebediyeyi ihbar ve tebşir ediyor. Nihayetsiz rahmeti keşfetmiş, ilân ediyor. Saltanat-ı rububiyetin mehasininin dellâlı ve esma-i İlahiyenin gizli definelerinin keşşafıdır.

                    Evet! O Zât (A.S.M.) vazifesi itibariyle, hakkın bürhanı, hakikatın ziyası, hidayetin güneşi, saadetin vesilesidir. Şahsiyet ve hüviyet cihetiyle, muhabbet-i Rahmaniyenin misali, rahmet-i Rabbaniyenin timsali, hakikat-ı insaniyenin şerefi, şecere-i hilkatin en kıymetdar ve kıymetli bahadar bir semeresidir. Tebliğ ettiği dini de hârika bir sür’atle şark ve garbı ihata etmiş, nev’-i beşerin beşte biri kabul etmiştir. Acaba böyle bir zâtın davalarında, nefis ve şeytanın münakaşa ve itirazlarına bir imkân var mıdır?

                    Hutbe-i ezeliye: Ezelî hutbe, Kur’ân-ı Kerîm.
                    Kemalât: Kemaller, mükemmellikler, olgunluklar, üstünlükler.
                    Saadet-i ebediye: Ebedî saadet, bitmez ve tükenmez sonsuz mutluluk.
                    Tebşir: Müjdelemek.
                    Saltanat-ı rububiyet: Sahiplik ve terbiyeciliğin hakimiyeti, herşeyin sahibi ve terbiyecisi olma hakimiyeti.
                    Mehasin: İyilikler, güzellikler, iyi ahlaklar.
                    Esma-i İlahiye: Allah’a (cc) ait isimler.
                    Bürhan: Kesin delil, ispat vasıtası.
                    Hidayet: Doğruluk. Kur’anın gösterdiği doğru ve gerçek yol. iman edip islâm yoluna girmek.
                    Hüviyet: Kimlik, biçim, şekil ve özellikler.
                    Muhabbet-i Rahmaniye: Sonsuz merhamet sahibi olan Allah’ın (cc) sevgisi.
                    Rahmet-i Rabbaniye: Herşeyin sahibi ve terbiyecisi olan Allah’ın (cc) merhameti.
                    Hakikat-ı insaniye: İnsana ait hakikat, insanla ilgili temel gerçek.
                    Şecere-i hilkat: Yaratılış ağacı.
                    Bahadar: Pahalı, değerli.
                    Semere: Meyve, netice, sonuç.
                    İhata: Kuşatma, içine alma.

                    #819639
                    Anonim

                      Arkadaş! O zâtı harekete getirip o inkılabları kendisine yaptıran ancak bir kuvve-i kudsiyedir. Evet bilhâssa Ceziret-ül Arab’da yaptığı inkılab ve icraata bak!..

                      O sahralarda, o çöllerde, âdetlerini muhafazada çok mutaassıb ve asabiyetlerinde fevkalâde inadcı ve kasavet-i kalb ve merhametsizlikte emsalsiz ve hattâ diri diri kızlarını toprağa gömüp öldürürlerken müteessir bile olmayan pek çok vahşi kavimler oturmakta idiler. O zât-ı nuranî kısa bir zamanda o kavimlerin ahlâk-ı seyyielerini kaldırarak ahlâk-ı hasene ile tebdil ettirdi. Hattâ o zât-ı mürşidin (A.S.M.) telkin ettiği iman nuru sayesinde, o vahşi insanlar, insan âleminde insanlara muallim oldular. Ve medeniyet dünyasında, medenîlere üstad oldular. O zâtın (A.S.M.) şu kadar geniş ve azîm saltanatı, yalnız zahirî bir saltanat değildir. Daha geniş ve daha derin yerde saltanat-ı bâtıniyesi vardır ki, bütün kalbleri ve akılları kendisine cezb ve celbetmiştir. Ve bütün ruhları ve nefisleri teshir etmiştir ki, kalblere mahbub, akıllara muallim ve tenvir edici ve nefislere mürebbi ve ruhlara sultan olmuş ve olmaktadır.

                      Mutaassıb: Aşırı tutucu, kendi tarafını aşırı tutan.
                      Kasavet-i kalb: Kalp katılığı.
                      Zât-ı nuranî: Nuranî zat, nurlu zat.
                      Ahlâk-ı seyyie: Kötü ahlâk, islâm dininin yasakladığı ahlâk.
                      Ahlâk-ı hasene: Güzel ahlâk.
                      Zât-ı mürşid: Doğru yolu ve gerçekleri gösteren zat (kişi).
                      Azîm: Büyük, yüce.
                      Zahirî: Görünüşte olan, görünen, dış görünüşle ilgili.
                      Saltanat-ı bâtıniye: Görünmeyen manevî hakimiyet ve idare gücü.
                      Mahbub: Muhabbet edilen, sevilen, sevgili.
                      Mürebbi: Terbiyeci, terbiye eden.

                      #819640
                      Anonim

                        Arkadaş! Bilirsin ki, sigara gibi küçük bir âdeti, bir şeyi tiryakisinden ref’etmek pek zahmettir. Hattâ büyük bir hâkim, büyük bir azim ile küçük bir kavimde itiyad edilen bir hasleti kaldırmakta büyük müşkilâta rastgelir. Halbuki bu zât-ı nuranî, pek çok âdetleri, pek çok asabî, inadcı kavimlerden, cüz’î bir kuvvetle, kısa bir zamanda kaldırarak, yerlerini yüksek, nezih ahlâk ve âdetler ile doldurmuştur.

                        Evet Hazret-i Ömer İbn-ül Hattab (Radıyallahü teâlâ anh)ın İslâmiyetten evvel ve sonraki halleri bu mes’eleye güzel bir misaldir. Bunun gibi icraat-ı esasiyesinden binlerce hârikalar vardır. O zâtın o zamandaki icraatına hârika diyoruz. Acaba bu zamanın yüzlerce feylesofları, o zamanda o vahşet-âbâd cezireye gidip, pek uzun zamanlarda o vahşileri ıslah için çalışsalar, o zât-ı mürşidin bir senede muvaffak olduğu kadar, onlar elli senede muvaffak olabilirler mi? Hâşâ!..

                        #819641
                        Anonim

                          Arkadaş! Aklı başında olan bir adam münazaralı davalarda yalan söyleyemez. Çünki bilâhere yalanının açığa çıkıp mahcub olmasından korkar. Ve keza bir insan yalan söylediği takdirde pervasız, lâübali bir tarzda söyleyemez. Ve keza serbest, heyecanlı söylenmesine girişemez. Velev âdi bir mes’ele, küçük bir cemaat içinde, küçük bir vazifede bulunan küçük bir şahıs olsun.

                          Acaba büyük bir vazife ile vazifedar, pek büyük bir mes’elede, pek büyük bir şeref ve haysiyet sahibi, pek büyük bir cemaat içinde, pek şedid hasımların karşısında iddia ettiği bir davada yalan ve hilaf-ı hakikat söyleyebilir mi?

                          İşte o zât-ı nuranî, okuduğu o hutbe-i ezeliyeyi öyle bir tarz ile okuyor; ne tereddüdü var ne hicabı, ne korkusu var ne teessürü… Hem samimî bir safa-i kalble, hâlis bir ciddiyetle, hasımlarının damarlarına dokundurmak üzere akıllarını tezyif, nefislerini tahkir edip, izzetlerini kırıyor. Acaba böyle bir davada, böyle bir makamda, böyle bir şahıstan zerre miskal bir hilenin bu mes’eleye karışmasına imkân var mıdır? Hâşâ, ﺍِﻥْ ﻫُﻮَ ﺍِﻟﺎَّ ﻭَﺣْﻰٌ ﻳُﻮﺣَﻰ Evet hak hileye muhtaç değil, hakkı söylemekte hile ve iğfal ihtimali yoktur. Hakikatı gören bir nazar halkı iğfal etmez, hilaf-ı hakikat söylemez, hayal ile hakikatı temyiz eder; aralarında iltibas olamaz.

                          #819642
                          Anonim

                            Arkadaş! O zât-ı mürşid, nev’-i beşeri korkutmak için pek müdhiş hakikatlerden bahsediyor. Ve insanları tebşir için, kalbleri cezb ve akılları celbeden mes’elelerden haber veriyor.

                            Yahu! Hakaik ve garaibi keşf için insanlarda öyle bir şevk, öyle bir merak vardır ki, garib bir hakikati keşif yolunda canlarını, mallarını feda ediyorlar. Bu Zât’ın (A.S.M.) keşf ve ihbar ettiği hakaika ne için ehemmiyet vermiyorlar? Halbuki bütün enbiya ve evliya ve sıddıkîn gibi ehl-i şuhud ve ashab-ı ihtisas, bilittifak o zâtı tasdik etmiş ve ediyorlar.

                            Bu zât (A.S.M.), öyle bir sultanın şuunundan bahsediyor ki, kamer Onun mülkünde bir sinek gibidir. Acib hârikalardan bahsettiği gibi, pek müdhiş infilâk ve inkılablardan da haber veriyor. Bakınız! O hutbe-i ezeliyede ﺍِﺫَﺍ ﺍﻟﺸَّﻤْﺲُ ﻛُﻮِّﺭَﺕْ ٭ ﺍِﺫَﺍ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀُ ﺍﻧْﻔَﻄَﺮَﺕْ ٭ ﺍِﺫَﺍ ﺯُﻟْﺰِﻟَﺖِ ﺍﻟْﺎَﺭْﺽُ ﺯِﻟْﺰَﺍﻟَﻬَﺎ gibi tilavet ettiği âyetlere dikkat ediniz!

                            Ve beşer için öyle bir istikbalden haber veriyor ki, dünyevî istikbal ona nisbeten bir katre hükmündedir. Ve öyle bir saadetten müjde veriyor ki, dünya saadetleri ona nazaran rü’yalar gibi olur. Evet bu kâinatın perdesi altında çok acaib şeyler vardır, bizleri bekliyorlar. Biz de onları intizar ediyoruz. Binaenaleyh o acaibi görüp bize keyfiyetlerini hikâye etmek için hârikulâde bir insan lâzımdır ki, o hârika garaibi görsün ve gördüğü gibi bize de söylesin.

                            Ve keza o zât, Hâlıkımızın bizden taleb ettiği şeylerden bahsediyor ve çok hakikatlerden, mes’elelerden haber veriyor ki onlardan kurtuluş yoktur. Feya acaba! Ekser nâs neden böyle hak şeylerden göz yumuyorlar, hakikatlerden kulak tıkıyorlar?.

                            #819643
                            Anonim

                              Arkadaş! Şu minber-i âlîde Hutbe-i Ezeliyeyi okuyan ve şahsiyet-i maneviyesiyle bizlere meşhud ve yüksek şuunatıyla âlemde meşhur olan Zât-ı Nuranî (A.S.M.), vahdaniyet-i İlahiyeye bir bürhan-ı sadık-ı nâtık ve tevhidin hakikat olduğuna bir delil-i hak ve saadet-i ebediyenin de vücuda gelmesine kat’î bir delil ve zahir bir bürhandır.

                              Ve keza o zât, insanları hidayete davet etmekle saadet-i ebediyenin (husulüne sebeb olduğu gibi), vusulüne de sebebdir.

                              Ve keza o zât, duasıyla, ubudiyetiyle o saadetin vücuduna ve icadına vesiledir. Evet bak! O zât, nev’-i beşere imamdır.
                              Mescidi, yalnız Ceziret-ül Arab değildir, küre-i arzdır. Cemaati de yalnız o zamanın insanları değildir. Belki Âdem zamanından kıyamete kadar her bir asrın halkı bir saf olup, bütün asırlar safları onun arkasında, onun duasına “Âmîn” diyorlar.

                              Bilhâssa o zât, o cemaat-ı uzmada umum zevilhayata şamil pek şedid bir ihtiyac-ı azîm için dua eder. Ve onun duasına, yalnız o cemaat değil, belki arz ve sema ve bütün mevcudat “Âmîn” söyler. Yani “Yâ Rabbena! Onun duasını kabul eyle. Biz de o duayı ediyoruz. Biz de onun taleb ettiğini taleb ediyoruz.”

                              Bilhâssa o cemaat-ı uzma önünde kıldırdığı namazda, öyle bir tazarru’ ve tezellül ile, öyle bir iştiyakla, öyle bir hüzün ile niyaz ve dua eder ki, kâinat bile heyecana gelir; O Zât’ın duasına iştirak eder. Evet öyle bir maksad için niyaz eder ki, eğer o maksad husule gelmezse, yalnız mahlukat değil âlem bile kıymetsiz kalır, esfel-i safilîne düşer. Çünki o zâtın matlubuyla mevcudat yüksek kemalâta erişir. Acaba o zât, o matlubu kimden istiyor? Evet öyle bir zâttan taleb eder ki, en gizli ve en küçük bir hayvanın cüz’î bir ihtiyacı için lisan-ı haliyle yaptığı duayı işitir, kabul eder, ihtiyacını yerine getirir.

                              #819644
                              Anonim

                                Ve keza en edna bir emeli, en edna bir gaye için en edna bir zîhayatta görür ve onu ona yetiştirmekle ikram ve merhamet eder. Bu duaların neticesinde yapılan terbiye ve tedbirler öyle bir intizamla cereyan eder ki, o terbiyelerin ancak bir Semi’ ve Basîr, bir Alîm ve Hakîm’den olduğuna şübhe bırakmaz.

                                Acaba o zât, o minberde arşa müteveccihen ellerini kaldırarak yaptığı dua ile ne istiyor ki bütün mahlukat “Âmîn” söylüyor?

                                Evet o zât, Cenab-ı Hakk’ın rızasını ve Cennet’te mülâkat ve rü’yetiyle saadet-i ebediyeyi istiyor. Bu istenilen şeylerin icadına rahmet, hikmet, adalet gibi sayısız esbab olmadığı takdirde, o zât-ı nuranînin tek duası ve tazarru’ ile niyaz etmesi, Cennet’in icadına ve i’tasına kâfidir. Binaenaleyh o zât’ın risaleti, imtihan ve ubudiyet için şu dünyanın kurulmasına sebeb olduğu gibi, o zâtın ubudiyetinde yaptığı dua, mükâfat ve mücazat için dâr-ı âhiretin icadına sebeb olur.

                                Evet bu yüksek intizam ve geniş rahmet ve güzel san’at ve kusursuz cemal ile zulüm ve çirkinlik arasında tezad vardır. İçtimaları mümkün değildir.

                                Evet edna bir sesi, edna bir kimseden, âdi bir iş için işitip kabul etmekle; en yüksek bir savtı, en büyük bir iş için işitip kabul etmemek, emsalsiz bir kubh ve çirkinlik ve bir kusurdur. Bu ise, mümkün değildir. Çünki hüsn-ü zâtî, kubh-u zâtîye inkılab eder. İnkılab-ı hakaik ise muhaldir.

                                #819645
                                Anonim

                                  Arkadaş! O hatib-i mürşidden gördüğün, işittiğin kâfidir. Çünki ahvalini tamamıyla ihata etmek mümkün değildir. Öyle ise, ondan sonra gelen asırların o zâttan aldıkları feyizlere dikkat etmek üzere geri dönelim. Bak arkadaş! Bütün bu asırlar, o Asr-ı Saadet’in güneşinden Ebu Hanife, Şafiî, Ebu Yezid, Cüneyd-i Bağdadî, Abdülkàdir-i Geylanî, İmam-ı Gazalî, Muhyiddin-i Arabî, Ebu Hasen-i Şazelî, Şah-ı Nakşibend, İmam-ı Rabbanî (Radıyallahü anhüm ecmaîn) gibi binlerle nuranî ziyadar yıldızlar ayrılıp, âlem-i beşeri tenvir etmişlerdir.

                                  Meşhudatımızın tafsilâtını başka vakte te’hir ederek, mu’cizat sahibi o zât-ı nuranî Aleyhissalâtü Vesselâm’a bir salât ü selâm getirelim:

                                  ﺍَﻟﻠَّﻬُﻢَّ ﺻَﻞِّ ﻭَ ﺳَﻠِّﻢْ ﻋَﻠَﻰ ﻫَﺬَﺍ ﺍﻟﺬَّﺍﺕِ ﺍﻟﻨُّﻮﺭَﺍﻧِﻰِّ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﺍُﻧْﺰِﻝَ ﻋَﻠَﻴْﻪِ ﺍﻟْﻘُﺮْﺍَﻥُ ﺍﻟْﺤَﻜِﻴﻢُ
                                  ﻣِﻦَ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤَﻦِ ﺍﻟﺮَّﺣِﻴﻢِ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻌَﺮْﺵِ ﺍﻟْﻌَﻈِﻴﻢِ ﺍَﻋْﻨِﻰ ﺳَﻴِّﺪِﻧَﺎ ﻣُﺤَﻤَّﺪٍ ﺍَﻟْﻒُ ﺍَﻟْﻒِ ﺻَﻠﺎَﺓٍ ﻭَ ﺍَﻟْﻒُ ﺍَﻟْﻒِ ﺳَﻠﺎَﻡٍ ﺑِﻌَﺪَﺩِ ﺣَﺴَﻨَﺎﺕِ ﺍُﻣَّﺘِﻪِ ﻋَﻠَﻰ ﻣَﻦْ ﺑَﺸَّﺮَ ﺑِﺮِﺳَﺎﻟَﺘِﻪِ ﺍﻟﺘَّﻮْﺭَﻳﺔُ ﻭَ ﺍﻟْﺎِﻧْﺠِﻴﻞُ ﻭَ ﺍﻟﺰَّﺑُﻮﺭُ ﻭَ ﺑَﺸَّﺮَ ﺑِﻨُﺒُﻮَّﺗِﻪِ ﺍﻟْﺎِﺭْﻫَﺎﺻَﺎﺕُ ﻭَ ﻫَﻮَﺍﺗِﻒُ ﺍﻟْﺠِﻦِّ ﻭَ ﺍَﻭْﻟِﻴَٓﺎﺀُ ﺍﻟْﺎِﻧْﺲِ ﻭَ ﻛَﻮَﺍﻫِﻦُ ﺍﻟْﺒَﺸَﺮِ ﻭَﺍﻧْﺸَﻖَّ ﺑِﺎِﺷَﺎﺭَﺗِﻪِ ﺍﻟْﻘَﻤَﺮُ ﺳَﻴِّﺪِﻧَﺎ ﻭَ ﻣَﻮْﻟﺎَﻧَﺎ ﻣُﺤَﻤَّﺪٍ ﺍَﻟْﻒُ ﺍَﻟْﻒِ ﺻَﻠﺎَﺓٍ ﻭَ ﺍَﻟْﻒُ ﺍﻟْﻒِ ﺳَﻠﺎَﻡٍ ﺑِﻌَﺪَﺩِ ﺍَﻧْﻔَﺎﺱِ ﺍُﻣَّﺘِﻪِ ﻋَﻠَﻰ ﻣَﻦْ ﺟَٓﺎﺋَﺖْ ﻟِﺪَﻋْﻮَﺗِﻪِ ﺍﻟﺸَّﺠَﺮُ ﻭَ ﻧَﺰَﻝَ ﺳُﺮْﻋَﺔً ﺑِﺪُﻋَٓﺎﺋِﻪِ ﺍﻟْﻤَﻄَﺮُ ﻭَ ﺍَﻇَﻠَّﺘْﻪُ ﺍﻟْﻐَﻤَﺎﻣَﺔُ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﺤَﺮِّ ﻭَ ﺷَﺒِﻊَ ﻣِﻦْ ﺻَﺎﻉٍ ﻣِﻦْ ﻃَﻌَﺎﻣِﻪِ ﻣِﺌَﺎﺕٌ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﺒَﺸَﺮِ ﻭَ ﻧَﺒَﻊَ ﺍﻟْﻤَٓﺎﺀُ ﻣِﻦْ ﺑَﻴْﻦِ ﺍَﺻَﺎﺑِﻌِﻪِ ﺛَﻠﺎَﺙَ ﻣَﺮَّﺍﺕٍ ﻛَﺎﻟْﻜَﻮْﺛَﺮِ ﻭَ ﺳَﺒَّﺢَ ﻓِﻰ ﻛَﻔَّﻴْﻪِ ﺍﻟْﺤَﺼَﺎﺓُ ﻭَ ﺍﻟْﻤَﺪَﺭُ ﻭَ ﺍَﻧْﻄَﻖَ ﺍﻟﻠَّﻪُ ﻟَﻪُ ﺍﻟﻀَّﺐَّ ﻭَ ﺍﻟﻈَّﺒْﻰَ ﻭَ ﺍﻟﺬِّﺋْﺐَ ﻭَ ﺍﻟْﺠِﺬْﻉَ ﻭَ ﺍﻟﺬِّﺭَﺍﻉَ ﻭَ ﺍﻟْﺠَﻤَﻞَ ﻭَ ﺍﻟْﺠَﺒَﻞَ ﻭَ ﺍﻟْﺤَﺠَﺮَ ﻭَ ﺍﻟﺸَّﺠَﺮَ ﺻَﺎﺣِﺐُ ﺍﻟْﻤِﻌْﺮَﺍﺝِ ﻭَ ﻣَﺎ ﺯَﺍﻍَ ﺍﻟْﺒَﺼَﺮُ ﺳَﻴِّﺪِﻧَﺎ ﻭَ ﻣَﻮْﻟﺎَﻧَﺎ ﻭَ ﺷَﻔِﻴﻌِﻨَﺎ ﻣُﺤَﻤَّﺪٍ ﺍَﻟْﻒُ ﺍَﻟْﻒِ ﺻَﻠﺎَﺓٍ ﻭَ ﺍَﻟْﻒُ ﺍَﻟْﻒِ ﺳَﻠﺎَﻡٍ ﺑِﻌَﺪَﺩِ ﻛُﻞِّ ﺍﻟْﺤُﺮُﻭﻑِ ﺍﻟْﻤُﺘَﺸَﻜِّﻠَﺔِ ﻓِﻰ ﺍﻟْﻜَﻠِﻤَﺎﺕِ ﺍﻟْﻤُﺘَﻤَﺜِّﻠَﺔِ ﺑِﺎِﺫْﻥِ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤَﻦِ ﻓِﻰ ﻣَﺮَﺍﻳَﺎ ﺗَﻤَﻮُّﺟَﺎﺕِ ﺍﻟْﻬَﻮَٓﺍﺀِ ﻋِﻨْﺪَ ﻗِﺮَﺍﺋَﺔِ ﻛُﻞِّ ﻛَﻠِﻤَﺔٍ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻘُﺮْﺍَﻥِ ﻣِﻦْ ﻛُﻞِّ ﻗَﺎﺭِﺀٍ ﻣِﻦْ ﺍَﻭَّﻝِ ﺍﻟﻨُّﺰُﻭﻝِ ﺍِﻟَﻰ ﺍَٓﺧِﺮِ ﺍﻟﺰَّﻣَﺎﻥِ ﻭَ ﺍﻏْﻔِﺮْﻟَﻨَﺎ ﻭَﺍﺭْﺣَﻤْﻨَﺎ ﻳَﺎ ﺍِﻟَﻬَﻨَﺎ ﺑِﻜُﻞِّ ﺻَﻠﺎَﺓٍ ﻣِﻨْﻬَﺎ ﺍَﻣِﻴﻦَ ﺍَﻣِﻴﻦَ ﺍَﻣِﻴﻦَ

                                  Salat ve selam bu zat-ı nuraniye olsun ki, o zat, Rahnanü’r-Rahimden, Arş-ı Azamdan gelen Furkan-ı Hakimin kendisine indiği Efendimiz Muhammed’dir. Ümmetinin hasenatı adedince milyonlar salat ve milyonlar selam üzerine olsun.

                                  Risaleti Tevrat, İncil ve Zebur’da müjdelenen; nübüvveti irhasatla, cinlerin hatifleriyle, insanlık aleminin evliyalarıyla, beşer kahinleriyle müjdelenen; bir işaretiyle ay parçalanan Efendimiz Muhammed’e, ümmetinin nefesleri adedince milyonlar salat ve selam olsun.

                                  Davetine ağaçların koşup geldiği, duasıyla yağmurun hemen iniverdiği, sıcaktan korumak için bulutların ona gölge yaptığı, bir ölçek taamıyla yüzlerce insanın doyduğu, parmaklarının arasından üç defa kevser gibi suların çağladığı, onun hürmetine Allah’ın, kertenkeleyi, ceylanı, ağaç kütüğünü, zehirli keçinin kolunu, deveyi, dağı, taşı ve toprağı konuşturduğu, Miracın sahibi ve gözünün asla şaşmadığı o mucize-i kübrada rüyetullaha mazhar olan Efendimiz ve Şefiimiz Muhammed’e, Kur’an’ın bidayet-i nüzulünden zamanın nihayetine kadar onu okuyan herbir okuyucunun okuduğu herbir kelimenin temevvücat-ı havaiye aynalarında Rahman’ın izniyle temessül eden bütün kelimelerinin bütün harfleri adedince, milyonlar salat ve selam olsun.

                                  Bütün bu salavatlardan herbiri hürmetine bizi mağfiret et, ey İlahımız, bize merhamet et. Amin.

                                15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 17)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.