• Bu konu 19 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 21)
  • Yazar
    Yazılar
  • #661635
    Anonim

      Kurata, Beni Lihyanve İs Seferleri ve Gabe Gazası

      KURATA SEFERİ

      (Hicret ‘in 6. senesi Muharrem ayı)

      Bu tarihte, Peygamber Efendimiz ashabtan Muhammed b. Mesleme Hazretleri kumandasındaki 30 kişilik bir süvari birliğini Necid diyarında bulunan Bekir b. Kilâb Oğulları üzerine gönderdi.

      Mücâhidler, bu kabileye âit Şerebbe mevkiine vardıklarında, Benî Muharip’ten bir toplulukla karşılaştılar. Aralarında çatışma vuku buldu. Muharip Oğullarından bazıları öldürüldü; sağ kalanlar ise kaçtılar. Mücâhidler, onların geride kalan çoluk çocuklarına ise dokunmadılar.

      Daha sonra mücâhidler, Benî Bekirlerin bulunduğu yere kadar ilerlediler. Anîden baskında bulunarak 10 kadar adamlarını öldürdüler. Bir kısım davar ve develerini de ganîmet olarak aldılar. Muhariplerle Benî Bekirlerden alınan ganîmet mallar, 150 deve ile üç bin davarı buluyordu.

      Birlik kumandanı Muhammed b. Mesleme (r.a.), bunların beşte birini Peygamber Efendimiz için ayırdı, geri kalanını ise mücâhidlere bölüştürdü.

      Mücâhidler, Medine’ye dönerken yolda Benî Hanife kabilesinden Sümame b. Üsal’ı yakaladılar. Sümame, Mekke’ye umre haccı yapmaya gidiyordu.

      Müslüman süvari birliği, Muharrem ayının son gecesinde Medine’ye döndü.401

      SÜMAME B. ÜSAL’IN MÜSLÜMAN OLUŞU

      Mücâhidler tarafından esir alınan Sümame b. Üsal, Yemame halkının ileri gelenlerindendi. Bir ara, Peygamber Efendimizin vücudunu ortadan kaldırma teşebbüsüne geçmiş ise de, amcası onu bu cinayeti işlemekten alıkoymuştu. Resûli Ekrem Efendimiz de, bunun üzerine Sümame’nin kanının dökülmesini mubah saymıştı.402

      Sümame’yi Peygamberimizin huzuruna getiren mücâhidler, onu tanımıyorlardı. Resûli Ekrem onlara, “Kimi yakalamış olduğunuzu biliyor musunuz? Yakaladığınız bu adam, Benî Hanife Kabilesi Efendisi Sümame b. Üsal’dir. Ona iyi davranınız.” diye buyurdu.

      Sahabîler, onu Mescidi Şerifte barındırdılar.

      Resûli Ekrem Efendimiz, mescide gidip Sümame’nin yanına vardı.

      “Ey Sümame!.. Gönlünde ne var, içinden ne geçiriyorsun?” diye sordu.

      Sümame mahçub bir eda içinde, “Yâ Muhammedi.. Gönlünde hayır var! Şayet beni öldürecek olursan, eli kanlı bir katilin hayatına son vermiş olursun! Eğer bana iyilik eder, beni affedersen, iyiliğe karşı teşekkür eden, iyilik bilen bir kimseye iyilikte bulunmuş olursun! Eğer, hürriyetime kavuşmam için benden mal istersen, dilediğin kadar iste, al!” diye cevap verdi.

      Efendimiz, başka bir şey demeden yanından ayrıldı.

      Daha sonra iki gün üst üste Peygamber Efendimiz, Sümame’ye aynı suali sordu. Sümame aynı cevabı verince, ashabına, “Sümame’yi serbest bırakınız.” diye emrederek onu fidyei necat almaksızın serbest bıraktı.Bu âlicenab hareket karşısında Sümame’nin gönül âlemi birden nurlandı. Hemen orada kelimei şehâdet getirerek Müslüman oldu.403

      Mekke ‘de Sümame ‘nin Başına Gelenler

      Müslüman olan Sümame, Peygamber Efendimizin müsaadesiyle niyetlenmiş olduğu umresini yapmak üzere Mekke’ye gitti. “Telbiye” getirerek şehre girince, Kureyş müşrikleri Müslüman olduğunu anladılar. Yakalayıp boynunu vurmak istediler. O sırada içlerinden birisi, “Bırakınız onu!.. Siz, yiyecek maddesi bakımından Yemame’ye her zaman muhtaçsınız!” deyince onu serbest bıraktılar.

      Buna rağmen Sümame onlara meydan okudu.

      “Vallahi,” dedi, “Resûlullah Muhammed müsaade etmezse, size Yemame’den bir buğday tanesi bile gelmeyecektir!”

      Gerçekten de, umresini yapıp Yemame’ye dönen Sümame, Yemame halkını Kureyşlilere herhangi bir şey yükleyip göndermekten menetti.404

      #768450
      Anonim

        Peygamber Efendimizin Şefkati

        Yemame halkı Sümame’nin emri üzerine Mekke’ye yiyecek bir şey göndermeyince, Kureyş müşrikleri son derece zor bir duruma girdiler. Kıtlık yüzünden olmadık şeyler yemeye başladılar.

        Sonunda, Resûli Kibriya Efendimize bir mektup yazmak zorunda kaldılar: “Sen, hem akraba haklarını gözetmeyi emretmektesin, hem de bizimle akrabalık bağlarını koparıp babalan kılıçtan geçirmekte, çocukları da açlıktan öldürmektesin! Sümame, bizim yiyeceklerimizi kesti. Son derece daraldık. Ne olur, Sümame’ye bu hususta bir mektup gönderiver!”405

        Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, onların yaptıkları bütün düşmanlık ve kötülükleri bir tarafa bırakarak, Yemame’den, Mekkelilere yiyecek satışına mâni olmaması için Sümame b. Üsal’e bir yazı gönderdi.

        Sümame, Hz. Resûlullah’ın bu emri üzerine Mekkelilere zahîre satışını serbest bıraktı.406

        Görülüyor ki, Peygamber Efendimiz, insan hayatına vermiş olduğu değerden dolayı, en şiddetli düşmanlarına karşı bile yiyecek içecek noktasında son derece şefkatli ve merhametli davranmıştır. Kureyş müşrikleri gibi en azgın düşmanlarının bile, açlık ve susuzlukla karşı karşıya kalıp yok olmalarına, şefkat ve merhamet ummanı olan mübarek gönülleri rıza gösterememiştir! Bu, onun, hayata hürmeti telkin eden en güzel davranışlarından sâdece birisidir! Mübarek hayatına bu nazarla baktığımızda buna benzer birçok hâdiseye rastlayacağımız şüphesizdir!

        BENÎ LİHYAN SEFERİ

        (Hicret ‘in 5. senesi Rebiülevvel ayı başlan)

        Benî Lihyanlar, Hicret’in 4. yılında Bi’ri Mauna mevkiinde 40’a (veya 70) yakın Müslüman mürşid ve muallimi hunharca şehid etmişlerdi. Reci mevkiine irşad için gönderilmiş bulunan İslâm birliğini kuşatıp birçoğunu şehid edenler de, yine bu kabîleden kimselerdi.407

        Peygamber Efendimiz, bu hain kabileye haddini bildirmek için, yerine Medine’de Abdullah b. Ümmü Mektum’u vekil bırakarak 200 kişilik bir kuvvetle yola çıktı. Efendimiz, Benî Lihyanları gafil avlamak istiyordu. Bu sebeple, Şam’a doğru gitmek istiyormuş gibi davrandı. Daha sonra yolunu değiştirerek, Benî Lihyanların konak yerlerinden olan Guran Vadisine kadar gitti. Asım b. Sabit ve diğer Müslüman muallim ve mürşidler burada şehid edilmişlerdi. Efendimiz, orada onları rahmetle andı, kendileri için dua etti.408

        Lihyan Oğulları, Peygamber Efendimizin gelişini duymuşlar ve korkup dağ başlarına sığınmışlardı. Kimse yakalanamadı.

        Peygamber Efendimiz, oradan Usfan denilen mevkie vardı. Burası Mekke’ye yakındı. Efendimizin maksadı, gelişini Mekkelilere bildirmekti. Nitekim, Mekkeliler bunu duymuşlar ve korkuya kapılmışlardı. Resûli Ekrem Efendimiz, 14 gece sonra tekrar Medine’ye döndü.409

        #768451
        Anonim

          GABE GAZASI

          (Hicret ‘in 6. senesi Rebiülâhir ayı)

          Ebû Zerr (r.a.), Medinei Münevvere’ye üç saat mesafesi olan Gabe Mer’asında oğluyla birlikte Peygamber Efendimizin 20 kadar devesini güderken, Uyeyne b. Hısne’lFezarî, 46 atlıyla gelip Ebû Zerr’in oğlunu şehid etmiş, develeri de alıp götürmüştü.

          Durum Peygamberimize haber verildi. Derhâl baskıncıların arkasından Hz. Sa’d b. Zeyd komutasında bir süvari birliği gönderdi. Hz. Sa’d’a, “Ben, sana halk ile birlikte gelip kavuşuncaya kadar, baskıncı müşrikleri takib et.” diye emretti.

          Süvari birliği yola çıktıktan sonra, Peygamber Efendimiz de Medine’de yerine Abdullah b. Ümmü Mektum’u vekil bıraktı ve 500 kişilik bir kuvvetle Gatafan’a doğru yola çıktı. Medine’ye iki günlük mesafesi olan Zu Kared mevkiinde düşmana yetişildi: Birkaçı öldürüldü; develerin bir kısmı da geri alındı.410

          Resûli Ekrem Efendimiz, etrafı araştırmak maksadıyla burada bir gün bir gece kadar bekledi, sonra Medine’ye geri döndü.411

          İS SEFERİ

          (Hicret ‘in 6. senesi Cemaziyelevvel ayı)

          Kureyş müşriklerine âit bir ticaret kervanının Şam’dan Mekke’ye doğru gitmekte olduğu, Medine’de işitildi.

          Peygamber Efendimiz, Kureyş müşriklerini istisaden güç durumda bırakmak maksadıyla, Hz. Zeyd b. Harise kumandasında 170 kişilik bir süvari birliğini bu kervanı ele geçirmek üzere yola çıkardı.

          Mücâhidler, İs denilen mevkide Kureyş kervanına rastgeldiler: Kervandaki mallara el koydular, adamları da esir aldılar. Resûli Ekrem Efendimizin kerîmesi Hz. Zeyneb’in kocası olan Ebû’lÂs b. Rebî de bu esirler arasındaydı.

          Mücâhidler, malları ve esirleri Medine’ye getirdiler. Peygamber Efendimiz, malları mücâhidler arasında taksim etti.412

          Ebû ‘lAs ‘in Serbest Bırakılması

          Ebû’lÂs, Hz. Zeyneb’e, “Babandan, benim için eman al.” diye haber göndererek himayesini istedi.

          Hz. Zeyneb de, onu himâyesi altına aldığını Müslümanlara bildirdi. Peygamber Efendimiz de, kerîmesine, “Senin himayeye aldığın kimseyi, biz de himayemiz altına aldık!” diye buyurdu.413

          Hz. Zeyneb, Resûli Ekrem Efendimizden, Ebû’lÂs’ın ganîmet alınan mallarının da geri verilmesini rica etti. Resûli Ekrem Efendimiz de bunu mücâhidlerden istedi. Mücâhidler de, aldıkları malların tamamını getirip ona geri verdiler.

          #768452
          Anonim

            Ebû ‘lÂs ‘in, Müslüman Olduğunu Açıklaması

            Ebû’lÂs, geri aldığı mallarla Mekke’ye döndü, sahiplerine haklarını teslim etti; sonra, “Ey Kureyşliler!.. Kimsenin bende malı veya hakkı kaldı mı?” diye sordu.

            “Hayır…” dediler, “Yanında hiçbir malımız ve hakkımız kalmadı!”

            Başta Resûlullah olmak üzere, zevcesi Hz. Zeyneb’ten ve Müslümanlardan gördüğü âlicenab muamele karşısında Ebû’lÂs’ın mânâ âlemi değişmişti. Bunu Kureyş müşriklerine de şöylece açıkladı:

            “Vallahi, yanınıza gelmeden önce, Müslüman olmamı engelleyen tek şey, ‘Mallarımızı götürmek için Müslüman oldu.’ diye yapacağınız dedikodudan duyduğum endişeydi. Fakat, şimdi mallarınızı teslim etmiş bulunuyorum. Şehâdet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur ve yine şehâdet ederim ki Muhammed, Allah’ın kulu ve Resulüdür!”414

            Daha sonra Ebû’lÂs, Medine’ye İslâmiyetle şereflenmiş hâlde döndü. Peygamber Efendimiz de yine Hz. Zeyneb’i ona verdi.415

            AŞDURRAHMÂN B. AVF’IN DÛMETÛ’LCENDEL’E GÖNDERİLMESİ

            (Hicret ‘in 6. senesi Şaban ayı)

            Bu tarihte Peygamber Efendimiz, Abdurrahmân b. Avf Hazretleri kumandasında 700 kişilik bir birlik hazırladı. Birliğin vazifesi, Dûmetû’lCendel beldesi halkını İslâmiyete davet etmekti.

            Resûli Ekrem Efendimiz, Abdurrahmân b. Avf Hazretlerine sancağını teslim ettiği sırada Allah’a hamd ve senada bulunduktan sonra, mücâhidlere şöyle hitab etti:

            “Hepiniz Allah yolunda, Allah’ın ismiyle gaza ediniz! Kâfirlerle çarpışınız! Ganimet mallarına hıyanet etmeyiniz! Ahdinizi bozmayınız! Öldürdüklerinizin burun, kulak gibi uzuvlarını kesmeyiniz! Küçük çocukları öldürmeyiniz!”416

            Efendimiz, sonra da bütün Müslümanlara şu umumî dersini verdi:

            “Ey insanlar!.. Zamanla size gelip çatacak beş musibetten Allah’a sığınırım:

            “* Bir kavimde çirkin hareketler yayılıp açığa vurulunca, şüphesiz, kendilerinden önce geçmiş kavimlerde görülmedik veba, acılar ve ağrılar onlar arasında ortaya çıkar!

            “* Bir kavim, ölçüde, tartıda eksiklik yaptı mı, muhakkak kuraklık ve kıtlık yıllarına, geçim sıkıntısına, hükümdar zulmüne uğrarlar!

            “* Mallarının zekâtını vermeyen kavimlerin, gökten yağan yağmurları kesilir!

            “* Allah ve Resulünün ahdini bir kavim bozdu mu, muhakkak düşmanları onların üzerine salınır. Onlar da, kavmin el ve avuçlarındakilerden bir kısmını çekip alırlar!

            “* Bir kavmin idarecileri, Allah’ın Kitabına uygun hareket etmediler mi, Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyi onurlarına yedirmediler mi, o zaman Allah da onların arasına tefrika ve harb sokar!”417

            Bundan sonra Abdurrahmân b. Avf Hazretleri, beraberindeki Müslümanlarla Dûmetû’lCendel’e hareket etti. Oraya varınca onları İslâmiyete davet etti. Bu davetini üç gün tekrarladı.

            Üçüncü günü Hıristiyan olan reisleri Asbağ b. Amre’lKelbî, İslâmiyetle müşerref oldu. Onunla birlikte birçok kimse de îmana geldi.418 Müslüman olmayanlar ise cizye [vergi] vermek üzere orada kaldılar.

            Peygamber Efendimiz, Medine’den uğurlarken Abdurrahmân b. Avf Hazretlerine, “Eğer onlar İslâmiyeti kabul ederlerse, reislerinin kızıyla evlen.” diye buyurmuştu.

            Hz. Abdurrahmân, Nebîyyi Muhterem Efendimizin bu emri üzerine reisleri Asbağ’ın kızı Tümandır’la evlendi ve onu da yanına alarak Müslümanlarla birlikte Medine’ye döndü.419



            402 İbni Sa’d, Tabakat, c. 2, s. 78.
            403 Ibni Sa’d, A.g.e., c. 5, s. 550.
            404 Ibni Hişam, Sîre, c. 4, s. 287288; Müslim, Sahih, c. 3, s. 1386. 404 Ibni Hişam, A.g.e., c. 4, s. 288; ibni Sa’d, A.g.e., c. 5, s. 550.
            405 İbni Abdi’lBerr, ellstiab, c. 1, s. 215.
            406 İbni Hişam, A.g.e., c. 4, s. 288; ibni Abdi’lBerr, A.g.e., c. 1, s. 215.

            407 İbni Hişam, Sîre, c. 3, s. 178193; ibni Sa’d, Tabakat, c. 2, s. 5556; Ahmed İbni Hanbel, Müsned, c. 2, s. 94.
            408 İbni Sa’d, A.g.e., c. 2, s. 79.
            409 İbni Sa’d, A.g.e., c. 2, s. 79.
            410 İbni Sa’d, Tabakat, c. 2, s. 8184; Müslim, Sahih, c. 3, s. 14381439.
            411 Ibni Sa’d, A.g.e., c. 2, s. 84; Taberî, Tarih, c. 3, s. 62.
            412 Ibni Sa’d, Tabakat, c. 2, s. 87.
            413 Ibni Sa’d, A.g.e., c. 8, s. 33; Ibni Seyyid, Uyûnû’lEser, c. 2, s. 106.
            414 İbni Sa’d, A.g.e., c. 8, s. 33; Halebî, Insanû’lUyûn, c. 3, s. 177.
            415 İbni Sa’d, A.g.e., c. 8, s. 33; Ibni Esir, Üsdû’lGabe, c. 5. s. 237; Halebî, A.g.e., c. 3, s. 177.
            416 ibni Hişam, Sîre, c. 4, s. 280; Halebî, Insanû’lUyûn, c. 3, s. 184.

            417 ibni Hişam, A.g.e., c. 4, s. 280.
            418 İbni Sa’d, Tabakat, c. 2, s. 89.
            419 İbni Sa’d, A.g.e., c. 2, s. 89, c. 3, s. 129; Halebî, A.g.e., c. 3, s. 184.

            #768493
            Anonim


              Umre Seferi ve İlk Yağmur Duası

              PEYGAMBERİMİZİN İLK YAĞMUR DUASI

              Hicret’in 6. yılında büyük bir kuraklık ve kıtlık her tarafı sarmıştı.

              Ramazan ayında bir Cuma günü, Resûli Ekrem Efendimiz hutbe îrad buyururken kendisinden, “Allah’a dua et de bize yağmur versin.” diye rica edildi.

              Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, “Allah’ım, bize yağmur ver! Allah’ım, bize yağmur ver! Allah’ım, bize yağmur ver!” diyerek dua etti.420

              Bir anda ayna gibi berrak olan gökyüzünde bulutlar belirdi ve yağmur yağmaya başladı.

              Peygamber Efendimiz bu sefer, “Allah’ım, bu yağmuru bardaktan boşanırcasına yağdır ve hakkımızda hayırlı kıl!”421 diye dua etti.

              Enes b. Mâlik der ki:

              “Üzerimize öyle yağmur yağdı ki, neredeyse evlerimize gitme imkânı bulamayacaktık! O gün, ertesi gün, daha ertesi gün, tâ öteki Cuma’ya kadar yağmur yağmaya devam etti.”422

              Cuma günü Peygamber Efendimiz yine hutbe îrad ederken, bu sefer yağmurun dinmesi için dua yapmasını rica ettiler.

              “Yâ Resûlallah!.. Evler, yağmurdan yıkılmaya başladı; yollar kapandı. Allah’a dua etsen de yağmuru kesse!”423

              Resûli Kibriya Efendimiz, tebessüm buyurdular, sonra da ellerini kaldırarak, “Allah’ım, çevremize yağdır, üzerimize değil!”424 diye dua etti.

              Yine Enes b. Mâlik der ki:

              “Resûlullah (a.s.m.) dua ederken de eliyle, semânın neresine işaret ettiyse orası açıldı ve Medine üstü, açık bir meydan gibi oldu. Medine çevresine yağmur yağarken, Medine’ye bir damla bile düşmüyordu. Etraftan gelenler, oralarda bol bol yağmur yağdığını haber vermekte idiler.”425

              Bu, Resûli Ekrem Efendimizin yaptığı ilk yağmur duasıdır. Bundan başka çeşitli zamanlarda beş yağmur duası yapmışlardır.

              UMRE SEFERİ

              (Hicret’in 6. senesi Zilkade ayı/Milâdî 13 Mart 628)

              PEYGAMBERİMİZİN RÜYASI

              Resûli Ekrem Efendimiz, bir gece rüyasında, hiçbir korku ve endişe duymadan ashabıyla birlikte gidip Kâbei Muazzama’yı tavaf ettiklerini, kimin başını kazıttığını, kiminin de saçını kısalttığını görmüştü.426

              Efendimiz, bu rüyasını anlatınca, Ashabı Kiram, görülmedik bir sevinç ve heyecan izhar etmişlerdi. Zîra, Muhacir Müslümanların Mekke’den Medine’ye hicretlerinin üzerinden kocaman bir altı yıl geçmişti. Bu altı yıl zarfında büyüklü küçüklü birçok hâdise cereyan etmişti, ama vatanlarının hasreti yine de gözlerinde tütüyordu. Doğup büyüdükleri vatanlarına bir gün tekrar kavuşacaklarını her an hayâllerinde yaşatıyorlardı. Hasret duydukları belde alelade bir yer de değildi; her gün beş vakit namazlarında yöneldikleri Kâbei Muazzama’nın bulunduğu mübarek bir belde idi.

              Resûli Ekrem Efendimizin, “Siz muhakkak Mescidi Haram’a gireceksiniz!” müjdesi, bu bakımdan Müslümanlar arasında büyük bir sevinçle karşılanmıştı. Hattâ, hemen o yıl gidip Kâbei Muazzama’yı tavaf edeceklerini zannettiler ve bunu umdular.Resûli Kibriya Efendimizin bu rüyasını Kur’ânı Kerîm de bize haber verir.427

              MEDİNE’DEN HAREKET

              Peygamber Efendimiz, yerine Medine’de Abdullah b. Ümmü Mektum’u bıraktı. Yemen işi giydiği iki elbisesiyle Pazartesi günü yola çıktı. Kendisiyle birlikte hazırlanan Müslümanların sayısı bin 400 idi. Kafilede dört de kadın sahabî vardı. Bunlardan biri, Efendimizin muhtereme hanımları Ümmü Seleme (r.a.) idi. Müslümanlardan sâdece 200’ü atlı idi. Yanlarında yolcu silâhı olan kılıçtan başka bir silâh da bulunmuyordu; onlar da kınlarında idi. Umre kafilesiyle birlikte ayrıca kurbanlık 70 de deve vardı.428

              #768495
              Anonim

                Hz. Ömer ‘le Sa ‘d b. Ubade ‘nin, Endişelerini İzhar Etmeleri

                Peygamber Efendimiz, ashabıyla Zûlhuleyfe mevkiine gelmişti.

                Bu sırada Hz. Ömer huzura çıkıp, “Yâ Resûlallah!.. Seninle harb hâlinde bulunan bir kavmin üzerine silâhsız ve atsız mı gireceksin? Gerektiğinde, onlarla çarpışmak için, yanımıza silâhlarımızı almayalım mı?” diyerek endişesini izhar etti.

                Resûli Ekrem Efendimiz, “Ben, umreye niyetlenmişim; silâh taşımak istemem.” diyerek, mübarek niyetlerinin muharebe olmayıp, Mücerred Umre, yâni Kâbei Muazzama’yı ziyaretten ibaret olduğunu ifade buyurdu.

                Aynı endişeyi bu sefer Ensâr’ın ileri gelenlerinden Sa’d b. Ubade Hazretleri izhar etti.

                Zûlhuleyfe Mescidi

                “Yâ ReshulallahL” dedi, “Keşke yanımızda silâh taşısaydık! Onların şüpheli bir hareketini gördüğümüz takdirde üzerlerine yürürdük!”

                Peygamber Efendimizin, bu sahabîye de cevabı aynı oldu: “Ben silâh taşımam; ben sâdece umreye niyetlenerek yola çıkmışımdır!”429

                Zûlhuleyfe, Medinelilerin mikatı, yâni ihrama girme yeridir. Peygamber Efendimiz de burada öğle namazını kıldıktan sonra ihrama girdi. Yetmiş kadar olan kurbanlık develere de işaret vurdurdu.

                Müslümanlardan bir kısmı da burada ihrama girdi.

                Peygamber Efendimiz, öğle namazını kıldıktan sonra, kıbleye döndü ve, “Lebbeyk! Allahümme Lebbeyk! Lebbeyke lâ şerike Leke Lebbeyk! İnnel Hamde ven’Nimete leke ve’lMülke lâ şerike leke.” diyerek telbiye etti.

                Bu ulvî seda, her tarafı nurânî bir havaya büründürdü. Sahabîlerin heyecanları zirvedeydi.

                Henüz Zûlhuleyfe’den ayrılmamışlarken, Resûli Ekrem Efendimiz müşriklerin durumunu öğrenmek ve kendi geliş gayesini de bildirmek üzere Büsr b. Süfyan’ı Mekke’ye gözcü olarak gönderdi. Büsr daha önce, Medine’ye Peygameber Efendimizi ziyarete gelmişti. Efendimizin arzusu üzerine kendisiyle birlikte Mekke’ye dönüyordu.

                KUREYŞ MÜŞRİKLERİNİN KARARI

                Müşrikler, Peygamber Efendimizin kalabalık bir sahabî topluluğuyla gelmekte olduğunu öğrenmiş ve kat’î karar almışlardı: “Muhammed ve beraberindekiler Mekke içine sokulmayacaktır.” Bunun için, Hâlid b. Velid emrinde 200 kişilik bir süvari birliğini sür’atle Küraü’lGamim denilen mevkiye göndermişlerdi. Diğer taraftan da Ahabiş kabilelerine ziyafetler vererek, herhangi bir çarpışma ihtimaline karşılık onları yanlarına almak için bir gayretin içine girmişlerdi.

                Müşriklerin bu kat’î karar ve gayretlerini, tecessüs için gönderilen Büsr b. Süfyan gelip Usfan mevkiinde Resûli Ekrem Efendimize haber verdi.

                Fahri Kâinat Efendimiz, bu haberi alınca, “Yazıklar olsun! Kureyş helak oldu. Zâten harb, onları yiyip bitirmiştir. Ne olurdu, benimle diğer Arap kabileleri arasına girmeselerdi, beni onlarla baş başa bıraksalardı. Onlar beni mağlûb edecek olurlarsa—zâten kendilerinin de istediği budur. Eğer Allah beni onlara galib getirecek olursa ve kendileri de isterlerse toptan İslâmiyete girerlerdi. Eğer böyle yapmazlarsa çarpışmayı göze almışlardır demektir. Heyhat! Kureyş müşrikleri kuvvetlerinin çok olduğunu mu zannediyor? Vallahi, Allah’ın, tebliği için beni göndermiş olduğu dini hâkim ve üstün kılıncaya kadar, şu başım şu gövdemden ayrılıncaya kadar onlarla savaşmaktan asla çekinmeyeceğim!” diye konuştu.430

                Kureyş müşriklerinin karşı koymak için hazırlanmaları, Peygamber Efendimizi fazlasıyla müteessir etti. Birbirleriyle kanlı bıçaklı olanlar bile Haram Aylar’da iki kardeş gibi yan yana gelip Kabe’yi tavaf edebiliyorlardı. Müşrikler buna mâni olmuyorlardı. Sâdece Peygamberimizin ve Müslümanların Kabe’yi ziyaret etmek gibi masum, ulvî, kutsî ve haklı arzusu karşısında, böylesine menfi bir tavır takınıyorlardı!

                #768496
                Anonim

                  Peygamberimizin Yol Güzergâhını Değiştirmesi

                  Resûli Ekrem Efendimizin mübarek niyetleri sâdece Kâbei Muazzama’yı ziyaret etmekti. Bunun için herhangi bir çatışmanın çıkmasını istemiyordu. Bu sebepledir ki, Hâlid b. Velid kumandasında bir Kureyş süvari birliğinin Gamim mevkiine gelmiş olduğunu duyunca, ashabına, “Hâlid b. Velid birtakım süvarilerle birlikte gözcü olarak Gamim mevkiinde bulunuyor! Bu bakımdan siz, yolun sağ tarafını tutup gidiniz.” buyurdu ve yol güzergâhını değiştirerek, Müslümanları bir başka yoldan götürdü. Hâlid b. Velid, İslâm Ordusunu uzaktan görünce, derhâl dönüp Kureyşlilere durumu haber verdi.

                  Ashabı Kiram la İstişare

                  Bu şartlar çerçevesinde Resûli Ekrem bir durum değerlendirmesi yapmak istedi. Sahabîleri toplayarak görüşlerini sordu.

                  Onlar, “Allah ve Resulü daha iyi bilir! Biz, ancak umre niyetiyle buraya gelmiş bulunuyoruz. Kimseyle çarpışmaya gelmedik; ama bu niyetimizin gerçekleşmesine mâni olmak isteyen çıkarsa, elbette onlarla çarpışırız!” diyerek fikirlerini beyan ettiler.

                  Sahabîlerin bu kararlılığından Peygamber Efendimiz memnun oldu ve, “Haydi, öyle ise, Allah’ın ismiyle yürüyünüz!” buyurdu.

                  Sâdece Kabe’yi ziyaret etmek gibi masum ve kutsî bir maksatla yola çıkmış olan Müslümanlar, tekbir ve telbiyelerle Mekke’ye, Kâbei Muazzama’ya doğru adım adım yol alıyorlardı.

                  KASVA’NFN ANÎDEN ÇÖKÜVERMESİ

                  Fahri Âlem Efendimiz, Kasva adındaki devesinin üzerindeydi. Kasva, Mekke haremi sınırına girince çökmek istedi. Sahabîler buna mâni olmaya çalıştılar; fakat sonunda Kasva galib geldi ve bir adım ileri atmadan Allah’ı hikmetiyle yere çöktü. Kaldırmaya uğraştılar, fakat bir türlü muvaffak olamadılar.

                  Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, “Onun böyle bir çökme âdeti yoktur. Fakat, bir zamanlar, filin Mekke’ye girmesine mâni olan, şimdi de Kasva’ya mâni oluyor. Hayatım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, Kureyş, Allah’ın Harem dâhilinde yapılmasını haram kıldığı şeylere hürmeti kastederek benden ne kadar zor istekte bulunursa bulunsun, ben onu muhakkak onlara vereceğim.” diye buyurdu.431

                  Gerçekten, Kasva çökmemiş olsaydı, Müslümanlar doğruca Kureyş müşriklerinin üzerine varacaklardı. Bu hâl ise bir çarpışmayı kaçınılmaz duruma getirebilirdi.

                  Hâlbuki, Müslümanlar beraberlerinde sâdece kılıç getirmişlerdi. Şâir harb silâhlarından tamamıyla mahrum bulunuyorlardı. Sayıları da azdı. Buna karşılık Kureyşliler daha tedbirli ve etraftaki kabileleri de yanlarına aldıklarından dolayı sayıca daha fazla idiler.

                  Bütün bunlara rağmen, elbette Müslümanlar çarpışmaktan geri durmayacaklardı. Tek bir kalb hâlinde çarpan bir avuç Müslüman, azlığı ve techizatlığına rağmen cesareti ve kahramanlığı ile ve Allah’ın da yardımıyla muzaffer de olabilirlerdi. Fakat bu durum, Haremi Şerife karşı bir hürmetsizlik mânâsını taşıyacaktı. Peygamberimiz ve Müslümanlar ise, böyle bir şeyi asla arzu etmezlerdi.

                  Ayrıca, Mekke’de îmanlarını gizlemekte devam eden, Müslümanların tanımadıkları erkek kadın birçok kimse vardı. Çarpışma vuku bulduğu takdirde bunlar da arada telef olabilirlerdi.

                  Kaldı ki, henüz îman etmemiş olan Kureyş ileri gelenlerinden birçok zâtın, yakın bir gelecekte îmana gelip İslâm dinine büyük hizmet etmeleri ve nice hayırlı evlâd yetiştirmeleri mukadderdi.

                  İşte, Kasva’nın âdeti olmadığı hâlde, Allah tarafından çöküvermesi, bu gibi hikmet ve inceliklere bir işaretti.

                  Sahabîlerin bütün gayretlerine rağmen yürümek için yerinden kımıldamayan Kasva, Peygamber Efendimizin şevkiyle kalkıp yürüyüverdi. Fakat, Kureyşlilere doğru gitmeyip başka tarafa saparak Hudeybiiye denilen mevkiin nihayetindeki suyu çekilmiş bir kuyunun başına indi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, Müslümanların da gelip oraya konmasını emir buyurdu.432

                  #768498
                  Anonim

                    On Musluklu Çeşme Gibi…

                    Hudeybiye’de Müslümanların yerleştiği saha susuz bir yerdi. Bu yüzden o gün susuz kalmışlardı.

                    Bir ara Peygamber Efendimizin abdest ibriğinden abdest almak istediğini görünce koşuştular. Resûli Ekrem, “Ne oluyor, size?..” diye sordu.

                    “Mahvolduk yâ ResûlallahL” dediler, “Yanımızda senin ibriğindeki sudan başka ne içecek, ne de abdest alacak su var!”

                    Resûli Ekrem Efendimiz, elini ibriğin üzerine koydu, “Alınız, Bismillah!” buyurdu. O anda çeşmelerden su akarcasına, mübarek parmaklarının arasından sular fışkırmaya başladı. Müslümanlar, o sudan doya doya içtiler, abdest aldılar ve su kırbalarını ağızlarına kadar doldurdular.

                    Resûli Kibriya Efendimizin bu mucizesini anlatan Cabir b. Abdullah Hazretlerine sonradan, “Siz, kaç kişiydiniz?” diye sorulunca, şu cevabı vermişti:

                    “Eğer, 100 bin kişi olsaydık, yine kâfi gelecekti! Fakat biz, bin 500 kadar idik.”433

                    İkinci Haber

                    Resûli Ekrem Efendimiz, ashabıyla Hudeybiye’de bulunurken Huzaa Kabilesi Reisi Büdeyl İbni Verka, kabilesinden birkaç kişiyle çıkıp huzura geldi. Tihame kabilelerinden olan Huzaalılar, Câhiliyye devrinde bir husustan dolayı Peygamberimizin mensup olduğu Benî Haşîm’le ittifak etmişlerdi. İslâmiyetin zuhurundan sonra da bu anlaşmaya sadâkat göstererek, Peygamber Efendimize taraftarlık göstermekten geri durmuyorlardı. Müslüman olsun, müşrik olsun hepsi, Kureyş’in hâl ve hareketlerine dair Mekke’de olup bitenleri Peygamber Efendimize gizlice haber verirlerdi.

                    Peygamberimizin huzuruna çıkan Büdeyl, “Kureyşliler, seninle çarpışmaya and içmişlerdir. Beytullah’ı ziyaret etmene asla müsaade etmeyeceklerdir.” dedi.

                    Resûli Ekrem Efendimiz, geliş maksadını tekrarladı: “Biz, buraya herhangi bir kimseyle çarpışmak için gelmedik! Maksadımız, umre yapmak, Beytullah’ı tavaf ve ziyaret etmektir! Harbler, Kureyş’i fazlasıyla yıpratmış, güçsüz hâle getirmiş ve birçok zarara uğratmıştır. Şayet arzu ederlerse, yine kendilerine bir mütâreke müddeti tâyin edeyim. Bu müddet zarfında, benden taraf emniyet içinde bulunsunlar. Kendileri, benimle şâir halklar arasına girmesinler; beni onlarla baş başa bıraksınlar! Eğer ben o topluluklara galib gelir ve onlar İslâm dinine girerlerse ve eğer Kureyş müşrikleri de o toplulukların girdikleri dine girmeyi isterlerse girebilirler. Şayet ben, zannettikleri gibi, diğer topluluklara galib gelemezsem, o zaman kendileri de rahata kavuşmuş ve kuvvet kazanmış olurlar. Eğer, Kureyş müşrikleri bunları kabul etmez ve benimle çarpışmaya kalkışırsa, varlığım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, şu tebliğ ettiğim dinin uğrunda başım gövdemden ayrılıncaya kadar onlarla çarpışacağım! O zaman Allah da, bana yardım edeceği hakkındaki va’dini muhakkak yerine getirecektir!'”134

                    Büdeyl, “Ben, senin söylediklerini Kureyşlilere ulaştırırım.” diyerek Peygamberimizin yanından ayrıldı.

                    Büdeyl, adamlarıyla Mekke’ye dönüp durumu Kureyşlilere bildirmek istediyse de, onlar önce, “Bizim, ondan gelecek bir habere ihtiyacımız yoktur! Onun bilmesini istediğimiz tek şey vardır: Bizden tek kişi sağ kalıncaya kadar o Mekke’ye giremeyecektir!” dediler.

                    Sonra büyükleri olan Urve b. Mes’ud araya girdi, “Siz ne diye Büdeyl ve arkadaşlarını dinlemek istemiyorsunuz? Dinleyiniz! Söyleyeceği şey hoşunuza giderse kabul edersiniz, hoşunuza gitmezse reddedersiniz!” dedi.

                    Bunun üzerine Büdeyl’i dinlediler. Büdeyl, Peygamber Efendimizin geliş maksadını ve yaptığı mütâreke teklifini anlattı.435

                    #768499
                    Anonim

                      KUREYŞ ELÇİSİ, PEYGAMBERİMİZİN HUZURUNDA

                      Kureyş’in ileri gelenlerinden biri olan Urve b. Mes’ud, Büdeyl’in sözlerini yerinde buldu.

                      “Doğrusu, Büdeyl size doğruluk ve sulh yolunu göstermek üzere gelmiştir. Siz, onun tekliflerini kabul ediniz; benim de, gidip onunla konuşmama, görüşmeme izin veriniz.” dedi.

                      Kureyş müşrikleri bu sözlerden hoşlanmadılar. “Muhammed’e git! Fakat, kendi görüşünü gelip bize haber verme.” diyerek Urve’yi bir nevi azarladılar.

                      Buna rağmen Urve, çıkıp Peygamberimizin yanına geldi. Müşriklerin hazırlıklarını, Hudeybiye Suyu başında beklediklerini ve hiçbir kimseyi Fv/Iekke’ye sokmamaya kararlı olduklarını tekrarladı.

                      Peygamber Efendimiz, “Ey Urve!.. Allah için söyle: Şu kurbanlık develerin kurban edilmelerine, şu Beytullah’ı ziyaret ve tavafa engel olunur mu?” dedikten sonra şöyle konuştu:

                      “Biz çarpışmak için gelmedik. Niyet ettiğimiz umremizi îfa etmek ve kurbanlık develerimizi kurban etmek arzusundayız.

                      “Sen, benim ailem, halkım olan kavmime şunu haber ver: Harb onları yiyip bitirmiştir. Kendileri, aramızda mütâreke ve savaşmaya ara vermek için bir müddet tâyin etsinler! Bir de, benimle Beytullah arasından çekilsinler! Bıraksınlar, umremizi yapalım, kurbanlarımızı keselim! Aksi takdirde, yemin ederim ki, Allah Teâlâ şu İslâm Dinini yeryüzünde yayacağı hakkındaki va’dini yerine getirinceye ve benim de başım gövdemden ayrılıncaya kadar, onlarla çarpışmaktan asla vazgeçmeyeceğim!”436

                      Urve b. Mes’ud, bir taraftan Peygamberimizle konuşuyor, diğer taraftan sahabîlerin Resûli Ekrem’e karşı davranış ve hareket tarzlarını göz ucuyla süzüyordu. Ashabın Peygamberimize karşı son derece hürmetkar ve kendisine teslimiyet içinde hareket edişlerine hayran kalmıştı.

                      Kureyş müşriklerinin yanına dönünce, Peygamber Efendimizin maksadını bildirdikten sonra, hayranlık duyduğu müşahedelerini anlatmaktan da kendisini alamadı.

                      “Ey kavmim!..” dedi, “Ben birçok hükümdarın huzuruna elçi olarak çıkmış bir kimseyim. Vallahi, ben bunlardan hiçbir hükümdarın adamlarının onları, ashabının Muhammed’e hürmet ettikleri, sayıp sevdikleri gibi görmedim! Ashabından herhangi biri, ondan izin almadan konuşmuyordu. Muhammed, onlara bir şey emrettiği zaman yerine getirmek için âdeta birbirleriyle yarışıyorlardı! Sahabîleri onun yanında konuşurlarken seslerini alçaltıyorlardı, kendisine olan hürmetlerinden dolayı yüzüne bile dikkatle bakamıyorlar, gözlerini yere indiriyorlardı. Ben öyle anladım ki, bu kavim hiçbir zaman onu yalnız bırakmayacak, onun bir tek kılını bile kimseye teslim etmeyecek, hiçbir kimseyi onun tenine dokundurmayacaktır! Gerisini siz düşünün!”437

                      Sonra da, “O, size bir sulh teklifinde bulunmuştur; gelin, bu teklifi kabul edelim.” dedi.

                      Urve’nin bu teklifi, Kureyş ileri gelenleri tarafından hoş karşılanmadı; hattâ, kendisini böyle konuştuğundan dolayı azarladılar. Bu azardan rahatsız olan Urve, kendilerini terk edip Taif yolunu tuttu.

                      Peygamberimizin Elçisi

                      Artık her iki taraf karargâh kurdukları yerde müzakereler yapıyor, birbirlerine gönderdikleri karşılıklı elçilerle tekliflerde bulunuyorlardı. Peygamber Efendimiz, geliş maksadını Kureyşlilere bildirmek üzere Huzaalı Hiraş b. Ümeyye’yi elçi olarak gönderdi. Böylece Hıraş, Resûli Ekrem’in Kureyş müşriklerine gönderdiği ilk elçi oluyordu.438

                      Hıraş b. Ümeyye gidip Hz. Resûlullah’ın geliş maksadını anlattiysa da, müşrikler anlamak istemediler. Kendisine kaba davrandılar, devesini boğazladılar, hattâ kendisini öldürmeye bile kalkıştılar. Ancak araya Ahabişliler girince bu hareketlerinden vazgeçtiler. Hıraş b. Ümeyye canını zor kurtararak Peygamberimizin yanına döndü ve başından geçenleri haber verdi.

                      Elçisini öldürmeye kalkıştıkları hâlde Resûli Ekrem Efendimiz üzerlerine yürümedi. Teenniyle hareket etti. Onlardan yeni teklifler bekledi. Çünkü, onun maksadı kan akıtmak değildi.

                      #768485
                      Anonim

                        KUREYŞ’İN BİR ELÇİSİ DAHA…

                        Peygamber Efendimizin bütün bu söylenenlere rağmen geri dönmediğini gören Kureyşliler, bu sefer Ahabişlerin reisi Huleys b. Alkame’yi elçi olarak gönderdiler. Efendimiz uzaktan Huleys’i tanıdı. Ashabına, “Bu gelen, kurbanlık inanç ve saygısı olan bir kavimdendir. Kurbanlık develerin hepsini ona karşı salıveriniz de görsün!”439 diye buyurdu.

                        Müslümanlar, kurbanlık develerini Huleys’e karşı sürüverdiler ve “Lebbeyk! Allahümme Lebbeyk!” diyerek telbiye getirdiler.

                        Bu ulvî ve masum manzara karşısında Huleys’in gözleri dolu dolu oldu.

                        “Sübhanallah! Bu muazzam cemaatin, Beytullah’ı tavaf ve ziyaretten menedilmesi ne kadar çirkin bir harekettir! Kabe’nin Rabbine andolsun ki, Kureyşliler, bu yanlış tutum ve davranışlarıyla helak olacaklardır! Hâlbuki bunlar, umre yapmaktan başka bir maksatla gelmemişlerdir!” diye bağırmaktan kendini alamadı.

                        Peygamber Efendimiz, Huleys’in bu sözlerini uzaktan işitti. “Evet, öyledir ey Benî Kinane’den olan kardeş..” diye buyurdu.

                        Huleys’in bu masum ve kutsî manzara karşısında söyleyecek başka bir şeyi yoktu. Resûli Ekrem Efendimize olan hürmetinden dolayı, yanına gelip konuşmak bile istemedi; doğruca Kureyşlilerin yanına döndü.

                        Huleys ve Kureyş Müşrikleri

                        Huleys’in ruh ve kalbini o ulvî manzara öylesine sarmış, kucaklamış ve yumuşatmıştı ki, müşriklere açıkça şöyle demekten çekinmedi:

                        “Ben onu (Hz. Peygamber’i) Kabe’yi tavaftan menetmemizin doğru olmayacağı fikrindeyim!”440

                        Ne var ki, Kureyş ileri gelenleri, kendilerinden başka doğru düşünen kimsenin bulunmadığı fikrinde idiler. Huleys’in bu sözleri karşısında şaşırdılar, hattâ hiddete geldiler.

                        “Sen nihayet bir çöl Arabisın! Cahilliğin ortada! Sus, bu işlere aklın ermez!” diyerek hakarette bulundular.

                        Bu sözler Huleys’i fena hâlde kızdırdı. Resûli Ekrem Efendimizi müdafaa sadedinde çekinmeden, “Beytullah’a hürmet maksadıyla çıkıp gelen kimseyi ondan nasıl alıkoyabiliriz?

                        Vallahi, biz sizinle bu hususta bir anlaşma yapmış değiliz! Yemin ederim ki, ya Muhammed’in yapmak istediğine mâni olunmayacak veya ben bütün Ahabiş’i tek kişi bile bırakmadan alıp gideceğim!”441 diye konuştu.

                        Fakat, bu tehdit bile Kureyş müşriklerini inatlarından vazgeçiremedi. Bin bir yalan ve dolanla tekrar Huleys’i kandırdılar ve ittifaklarının bozulmasına mâni oldular!

                        #768403
                        Anonim

                          İkinci Elçi: Hz. Osman

                          Elçiler vasıtasıyla görüşmeler devam ediyordu.

                          Resûli Ekrem Efendimiz ise, bir an evvel kat’î netice elde etmek istiyordu. Geliş maksadını tekrar Kureyşlilere güzelce anlatmak için bu sefer Hz. Ömer’i göndermek istedi.

                          Hz. Ömer, “Yâ Resûlallah!.. Kureyş reisleri, benim onlara ne derece şiddetli düşman olduğumu bilirler. Korkarım, bana suikastte bulunurlar! Mekke’de de kabîlemden hiç kimsem yoktur ki, beni himayesine alsın! Buna rağmen, muhakkak benim gitmemi istiyorsanız, giderim.” diye konuştu.

                          Peygamber Efendimiz, hiçbir şey söylemeden sustu.

                          Bunun üzerine Hz. Ömer, “Bu iş için Osman b. Affan gitse daha münasip olur. Zîra, onun Mekke’de aşiret ve akrabası çoktur!” diye teklifte bulundu.

                          Gerçekten de, Mekke’nin eşrafından olan Benî Ümeyye, hep Hz. Osman’ın amcazadeleri idiler.

                          Resûli Ekrem Efendimiz, Hz. Ömer’in bu teklifini kabul etti. Hz. Osman’ı yanına çağırdı.

                          “Kureyşlilere git! ‘Biz buraya hiç kimseyle çarpışmak için gelmedik; sâdece şu Beytullah’ı ziyaret için gelmiş bulunuyoruz. Yanımızdaki kurbanlık develeri kesip döneceğiz.’ diye söyle. Sonra da onları İslâmiyete davet et.” diye talimat verdi.

                          Peygamber Efendimiz ayrıca, Mekke’de Müslümanlıklarını gizleyen Müslümanlarla da görüşüp onlara teselli vermesini ve Mekke’nin yakında fetholunup îmanlarını gizlemeye ihtiyaç kalmayacağını da onlara haber vermesini, Hz. Osman’a emretti.

                          Hz. Osman, Kureyş müşriklerinin yanına vardı. Peygamberimizin geliş maksadını tek tek anlattı. Onları İslâm’a davet etti.

                          Fakat bu görüşmeden de bir netice alınamadı. Müşriklerin, Hz. Osman’a da cevapları menfî oldu. “Git, seni gönderene söyle: O, hiçbir zaman Mekke’ye girip, Kabe’yi tavaf edemeyecektir.”

                          Hz. Osman’la birlikte ayrıca 10 kadar Muhacir, Resûli Ekrem’in müsaadesiyle, akrabalarını ziyaret maksadıyla gitmişlerdi. Hz. Osman’la birlikte onlar da görüştükleri Müslüman akrabalarına Mekke’nin yakında fethedileceği müjdesini vererek, onları sevindirdiler.

                          Hz. Osman ‘in, Müsaade Edilmesine Rağmen Kabe ‘yi Tavaf Etmeyişi

                          Bu arada Kureyş ileri gelenleri, Hz. Osman’a, “Kabe’yi tavaf etmek istersen, et.” dediler.

                          Hz. Osman, “Hayır!..” dedi, “Resûlullah (s.a.v.) onu tavaf etmedikçe, ben de etmem!”

                          Kureyşliler bundan rahatsız oldular; hattâ, hiddete gelerek, Hz. Osman’ı bir müddet yanlarında tutup göz hapsine aldılar.

                          Fakat bu durum, Peygamber Efendimize, Hz. Osman ve beraberindeki Muhacir Müslümanların müşrikler tarafından öldürüldükleri tarzında ulaştı.442

                          RIDVAN BÎATI

                          Resûli Kibriya Efendimiz, Hz. Osman’ın müşrikler tarafından şehid edildiği haberini duyunca son derece müteessir oldu. Kureyş’in bu hareketi karşısında üzerlerine yürümekten başka bir çâre kalmıyordu.

                          “Madem böyle, bu kavimle çarpışmadıkça, buradan kat’îyyen ayrılmayacağız!” diye buyurdu.443

                          Zâten yapılabilecek başka bir şey de kalmış değildi. Sulh tekliflerine yanaşmadıkları gibi, üstelik elçisini şehid etme cür’etini bile gösterebiliyorlardı.

                          Ashabına, “Allah Teâlâ, bana bîat yapılmasını emretti!” diye seslendi.

                          Hâtemû’lEnbiya Efendimiz, Semüre (bîattan sonra “Rıdvan Ağacı” olarak adlandırılmıştır) Ağacı altında durdu. Müslümanlar da teker teker, çarpışmaktan yüz çevirmeyeceklerine, Allah ve Resulü yolunda canlarına feda edinceye kadar savaşacaklarına dair bîat ettiler.444 Bîattan tek bir kişi kaçındı: Münafıklardan Cedd b. Kays.4″5

                          Bu bîat, sahabîlere yeni bir cesaret, taze bir heyecan verdi. Yerlerinde âdeta duramaz hâle gelmişlerdi. Bir an evvel ya Kabe’yi tavaf etmek veya müşriklerle çarpışmak istiyorlardı.

                          Cenâbı Hakk, bu bîatta bulunan Müslümanlardan razı ve memnun olduğunu Kur’ânı Kerîm’de şöyle beyan eder:

                          “Andolsun ki Allah, mü’minlerden—seninle o ağacın altında bîat ederlerken—razı olmuştur da kalblerindeki sıdk ve ihlâsı bilerek üzerlerine kuvvei mânevîyeyi indirmiş ve onları yakın bir fetih (Hayber fethi) ve alacakları birçok ganimetle mükafatlandırmıştır. Allah, mutlak galibtir, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir.”446

                          Bu sebeple bîata “Rıdvan Bîatı” adı verildi.

                          Resûli Ekrem Efendimiz de bir hadîslerinde, “Ağaç altında gerçekten bîat edenlerden hiçbiri Cehennem’e girmeyecektir.”447 buyurarak, bu bîatta bulunan Müslümanların faziletini beyan etmişlerdir.

                          Hz. Osman ‘ın Geri Dönüsü

                          Bîat haberi Kureyş müşrikleri tarafından duyulunca, üç gün yanlarında alıkoydukları Hz. Osman’ı serbest bıraktılar.

                          Hz. Osman derhâl Hz. Resûlullah’ın huzuruna çıkıp geldi; böylece, şehâdetiyle ilgili haberin asılsız olduğu anlaşıldı.

                          Fakat, bey’at yapılmış ve tamamlanmıştı.

                          Sahabîler, Hz. Osman’a, “Herhalde Kabe’yi tavaf etmişsindir!” dediler.

                          Hz. Osman, “Vallahi, Mekke’de bir yıl kalsaydım ve Resûlullah da (s.a.v.) Hudeybiye’de otursaydı, o, Kabe’yi tavaf etmedikçe, ben yine tek başıma onu tavaf etmezdim!” diye karşılık verdi.448



                          420 Buharı, Sahih, c. 1, s. 179; Müslim, Sahih, c. 2, s. 613.
                          421 Buharı, A.g.e., c. 1,s. 179.
                          422 Buharî, A.g.e., c. 1, s. 179; Ahmed İbni Hanbel, Müsned, c. 3, s. 261.
                          423Ahmed İbni Hanbel, A.g.e., c. 3, s. 261.
                          424 Ahmed İbni Hanbel, A.g.e., c. 3, s. 104; Müslim, A.g.e., c. 2, s. 613.
                          425 Müslim, A.g.e., c. 2, s. 614.
                          426 İbni Hişam, Sîre, c. 3, s. 336.
                          427 Fetih, 27.
                          428 İbni Hişam, A.g.e., c. 3, s. 322; ibni Sa’d, Tabakat, c. 2, s. 95; Halebî,İnsanû’lUyûn, c. 2, s. 690.
                          429Taberî, Tarih, c. 3, s. 72; Halebî, İnsanû’lUyûn, c. 2, s. 689.
                          430 İbni Hişam, A.g.e., c. 3, s. 321.
                          431 İbni Hişam, A.g.e., c. 3, s. 324; Ibni Sa’d, A.g.e., c. 2, s. 96.
                          432 Ibni Hişam, A.g.e., c. 3, s. 324.
                          433 İbni Sa’d, A.g.e., c. 2, s. 98.
                          434 Taberî, Tarih, c. 3, s. 74.
                          435 Taberî, A.g.e., c. 3, s. 74.
                          436 Ahmed Ibni Hanbel, Müsned, c. 4, s. 324; Ebû Davud, Sünen, c. 3, s. 85.
                          437 Ibni Hişam, A.g.e., c. 3, s. 328; Ahmed ibni Hanbel, Müsned, c. 4, s. 324.
                          438 İbni Hişam, A.g.e., c. 3, s. 328; İbni Sa’d, A.g.e., c. 2, s. 96.
                          439 İbni Hişam, A.g.e., c. 3, s. 324; Ahmed İbni Hanbel, A.g.e., c. 4, s. 324.
                          440 Ahmed ibni Hanbel, A.g.e., c. 4, s. 324; Taberî, Tarih, c. 3, s. 75.
                          441 Ibni Hişam, A.g.e., c. 3, s. 326; Taberî, Tarih, c. 3, s. 7576.
                          442 ibni Hişam, A.g.e., c. 3, s. 329.
                          443 ibni Hişam, A.g.e., c. 3, s. 330; Taberî, Tarih, c. 3, s. 77.
                          444 ibni Hişam, A.g.e., c. 3, s. 330.
                          445 ibni Hişam, A.g.e., c. 3, s. 330

                          446 Fetih, 1819.
                          447Ahmed İbni Hanbel, Müsned, c. 3, s. 350.
                          448 İbni Kayyim, Zâdû’lMaad, c. 2, s. 137.

                          #768528
                          Anonim


                            Hudeybiye Anlaşması

                            (Hicret ‘in 6. senesi Zilkade ayı / Milâdî: 628)

                            Sulh Heyeti:

                            Rıdvan Bîatı, Kureyşlileri fazlasıyla korkutmuştu. Peygamberimizin üzerlerine yürüyeceği endişesine kapılarak, alelacele sulh teklifinde bulunmak gayesiyle bir heyet gönderdiler. Heyette şu isimler vardı: Süheyl b. Amr (başkan), Huveytip b. Abdû’1Uzza ve Mikrez b. Hafs…

                            Kureyş müşrikleri, üç kişilik bu heyete, “Gidin, Muhammed’le sulh anlaşmasında bulunun. Fakat bu yıl buradan dönüp gitmek şartıyla!.. Eğer bu şartı kabul etmezse anlaşmaya yanaşmayın!” direktifini vermişlerdi.449

                            Peygamber Efendimiz, Süheyl’in gelişini, isminin kolaylık ifade etmesinden dolayı hayra yorarak, sahabîlerine, “Artık, işiniz bir derece kolaylaştı! Kureyşliler, sulh yapmak istedikleri zaman hep bu adamı gönderirler.”450 diye buyurdu.

                            İslâm ve Asrı Saadet tarihinin bir dönüm noktası olan bu musalahanın adını,lügat, hadîs ve fıkıh âlimleri şeddeli olarak “Hudeybiyye” ve şeddesiz olarak “Hudeybiye” şeklinde iki türlü okumuşlardır. Hudeybiye, küçük bir köyün adıdır; bu köyün bu ismi alması da, orada Şecere Mescidi yanında bulunan bir kuyudan dolayıdır. Hudeybiye köyü ile Medine arasında dokuz konak, Mekke arasında da bir günlük mesafe vardır (Tecrid Tercemesi, c. 10, s. 240).

                            SULH HEYETİ, PEYGAMBERİMİZİN HUZURUNDA

                            Kureyş elçisi Süheyl b. Artır, Resûlullah’ın huzuruna vardı. Önünde iki dizinin üzerinde yere çöktü. Peygamber Efendimiz ise, bağdaş kurmuştu. Müslümanlar da çevresinde oturmuşlardı.

                            Süheyl b. Amr, uzun uzadıya konuştu, sonra Peygamber Efendimize sulh teklifinde bulundu. Peygamber Efendimiz, sulh tekliflerini kabul etti.

                            Bundan sonra, sulh şartlarının müzakeresi yapıldı. Onlarda da anlaşmaya varıldı. Sıra, anlaşma şartlarının yazılmasına gelmişti. Hz. Ali, musalahanın şartlarını yazmak üzere kâtip tâyin edildi.

                            Resûli Kibriya Efendimiz, Hz. Ali’ye, “Yaz!” dedi, “Bismillah irrahmânirrahîm!”

                            Süheyl b. Amr, buna itiraz etti: “Biz, Bismillahirrahmânirrahîm’i bilmiyoruz! Sen böyle yazma!”

                            Resûli Ekrem, “Öyle ise nasıl yazalım?” diye sordu. Süheyl, “‘Bismike AHahümme.’ diye yaz.” dedi.

                            Kureyşliler, eskiden beri “Bismillahirrahmânirrahîm.” yerine “Bismike Allahümme.”yi kullanırlardı.

                            Peygamber Efendimiz, ‘”Bismike Allahümme.’ de güzeldir!” buyurduktan sonra Hz. Ali’ye, “Haydi yaz! Bismike Allahümme.” diye emretti.

                            Hz. Ali de aynı şekilde yazdı.451

                            Bundan sonra Resûli Kibriya Efendimiz, Hz. Ali’ye, “Bu, Muhammed Resûlullah’ın, Süheyl b. Amr’la üzerinde anlaş

                            Rivâyete göre, “Bismike Allahümme.” kelâmını ilk söyleyen, Tâif halkının reislerinden Arab’ın meşhur şâiri Ümeyye b. Ebî Salt idi. Sonra bu tâbir Arapların da hoşuna gitmiş ve kitaplarının evveline yazmaya başlamışlardır (Geniş malûmat için eserimizin birinci cildine bakınız).

                            maya varıp sulh oldukları, icabının taraflarca yerine getirilmesini kararlaştırıp imzaladığı maddelerdir!” diye yazmasını emretti.

                            Kureyş heyeti başkanı Süheyl, yine itiraz etti. “Vallahi, biz senin gerçekten Allah’ın Resulü olduğunu kabul edip tanımış olsaydık, Beytullah’ı ziyaretine mâni’ olmaz ve seninle çarpışmaya kalkmazdık!” dedi.

                            Peygamber Efendimiz, “Peki nasıl yazalım?” buyurdu.

                            Süheyl, “Muhammed b. Abdullah diye kendi ismini ve babanın ismini yaz.” dedi.

                            Peygamber Efendimiz, “Bu da güzeldir!” buyurduktan sonra, Hz. Ali’ye:

                            “Yâ Ali!.. Sil onu! Sil de Muhammed b. Abdullah yaz.” diye emretti.452

                            Hz. Ali, “Hayır!.. Vallahi, ben Resûlullah sıfatını hiçbir zaman silemem!” diye yemin etti.453

                            Bu arada Müslümanlar da, Hz. Fahri Âlem’e karşı besledikleri muhabbet ve hürmetlerinin eseri olarak, “Biz, Resûlullah Muhammed’den başkasını yazdırmayınız! Ne diye dininiz uğrunda bu eksikliği, bu hakareti kabul ediyoruz?” diye yüksek sesle konuşmaya başladılar.

                            Resûli Kibriya Efendimiz, Müslümanlara seslerini kısmalarını ve susmalarını mübarek elleriyle işaret buyurdu. Birden sustular.

                            Bundan sonra Peygamber Efendimiz, Hz. Ali’ye, “Bana onların yerini göster.” dedi.

                            Hz. Ali, “Resûlullah” kelimesinin bulunduğu yeri gösterdi. Resûli Ekrem Efendimiz de onu eliyle sildi. Yerine ise “İbnu Abdullah (Abdullah’ın oğlu)” kelimelerini yazdırdı.454

                            Peygamber Efendimizin sulhe ciddî taraftar olduğunu, sulhe giden yoldaki mânileri ortadan kaldırmaya ne kadar gayret gösterdiğini, bu bir iki numuneden de anlamak mümkündür.

                            #768529
                            Anonim

                              MUSALAHA MADDELERİ

                              Müşrik heyetinin yukarıdaki itirazları, Müslümanların bu itirazları kabul etmek istemeyişleri ve Peygamber Efendimizin her iki tarafı yatıştırması sonunda sıra musalaha maddelerinin yazılmasına gelmişti.

                              Resûli Ekrem Efendimiz ile müşrik murahhas heyeti arasında geçen konuşmalardan sonra, şu maddeler üzerinde anlaşmaya varıldı:

                              Müslümanlarla müşrikler, huzur ve emniyet içinde yaşamalarını devam ettirmek için, birbirleriyle 10 yıl harb etmeyeceklerdir!

                              Peygamberimiz ve sahabîler, bu yıl Mekke’ye girmeyip geri dönecekler, ancak gelecek yıl yanlarına yalnız yolcu silâhı olan kılıç bulundurmak şartıyla gelip Kabe’yi tavaf decekler veancak Mekke’de üç gün kalacaklardır. Müşrikler ise, o sırada şehri boşaltacaklardır!

                              Medine’deki Müslümanlardan Mekke’ye iltica edenler Müslümanlara iade edilmeyecek, fakat Mekke’den Medine’ye velev Müslüman dahi olsalar iltica edenler istendiği takdirde geri verileceklerdir.

                              Arap kabilelerinden isteyen Hz. Peygamber’le, isteyen de Kureyş’le birleşmekte serbest olacaklardır.455

                              Ashabı Kiram ‘in Hiddet ve İtirazı

                              Resûli Ekrem Efendimiz, her ne suretle olursa olsun, Kureyş müşriklerini bir musalaha yazısıyla bağlamak ve bu suretle İslâm’ın siyasî kudret ve mevcudiyetini hem onlara hem de bütün Arabistan halkına göstermek ve tanıtmak istiyordu.456 Bu sebeple, Kureyş heyet başkanı Süheyl’in zahiren Müslümanların aleyhinde görünen teklif ve maddelerini de kabul ediyordu. Bu inceliği bir anda kavrayamayan Ashabı Güzin, başından beri hem hiddetleniyor, hem de zaman zaman itiraz ediyorlardı.

                              Hattâ, Kureyş heyet başkanı Süheyl, Peygamberimize, “Sizden biri bize gelirse reddetmeyelim; amma bizden size bir adam giderse, Müslüman olsa bile geri vereceksiniz.” diye teklifte bulunduğu zaman, Müslümanlar birden hiddete gelerek, “Sübhanallah! Müslümanların yanına gelmiş bir Müslüman, müşriklere tekrar nasıl geri çevrilir?” diye itiraz etmişlerdi; sonra da Peygamber Efendimize, “Yâ Resûlallah!.. Bu şartı da kabul edecek misin?” diye hayretle sormuşlardı.

                              Her şeye rağmen bir sulh akdedip, Kureyş müşriklerine İslâm devletini resmen tanıtmak arzusunda olan Peygamber Efendimiz, Müslümanların bu itiraz ve suallerine şöyle cevap vermişti:

                              “Evet, bizden onlara gidecek olanları Allah bizden uzak etsin! Onlardan bize gelip geri çevireceğimiz kimseleri de muhakkak Allah biliyor! Onlar için elbette bir genişlik, bir çıkar yol halkedecektir!”457

                              #768530
                              Anonim

                                EBÛ CENDEL HÂDİSESİ

                                Anlaşma maddelerinin yazılması bitmişti. Fakat taraflarca henüz imzalanmamıştı.

                                Tam o sırada, zincire vurulmuş birinin, kendini Müslümanların arasına attığı görüldü. Garibtir ki, bu, Kureyş murahhas heyeti başkanı Süheyl b. Amr’ın oğlu Ebû Cendel idi! İslâm şerefiyle şereflenmesine, müşrikler, ayaklarını zincire vurmakla karşılık vermiş ve onu hapsetmişlerdi. Ebû Cendel, hapsedildiği yerden bir fırsatını bularak kaçmış ve Mekke’nin alt tarafından, kimsenin göremeyeceği yollardan bin bir zorlukla Hz. Resûlullah’ın huzuruna çıkagelmişti. O sırada babası Süheyl, henüz Müslümanların karargâhında bulunuyordu.

                                Ebû Cendel, bizzat babasının kendisine reva gördüğü dayanılmaz işkence ve eziyetlerden kurtulmak için kendisini Hz. Fahri Âlem’in ayaklan dibine atmış, ona iltica etmişti. “Beni kurtar!” diyordu.

                                Ne var ki, az evvel yapılan anlaşma buna imkân vermiyordu! Nitekim, oğlunun geldiğini gören Süheyl, onu Peygamberimizden hemen istedi:

                                “İşte!.. Sulh şartları gereğince bana geri vereceğin kişilerin ilki budur!” dedi.

                                Peygamber Efendimiz, “Biz, sulh sözleşmesini henüz imzalamış değiliz!” buyurdu.

                                Süheyl diretti. “Vallahi,” dedi, “ben de seninle hiçbir madde üzerinde sulh olmam!”

                                Resûli Kibriya Efendimiz bu sefer, “Haydi, bu seferlik buna bana bağışla ve yazıyı imza et.” buyurdu.

                                Süheyl’in bunu kabule asla niyeti yoktu. “Ben, bunu asla anlaşma dışında tutamam ve sana bırakamam!” dedi.

                                Peygamber Efendimiz tekrar, “Hayır!.. Bunu benim hatırım için yapacaksın!” buyurdu.

                                Buna rağmen Süheyl, inadından vazgeçmedi: “Ben, bunu asla yapamam!”458

                                Resûli Ekrem Efendimiz, iki müşkîl durumla karşı karşıya kalmıştı: Ebû Cendel’i geri vermek demek, onu bile bile eziyet ve işkence çemberi içine atmak demekti; vermediği takdirde, Kureyş heyeti anlaşmayı feshedecekti. Hâlbuki, birçok sebepten dolayı bunu istemiyordu.

                                Elinde başka çâresi kalmayan Peygamber Efendimiz, teessür içinde Ebû Cendel’i babasına teslim etmek zorunda kaldı.

                                Ebû Cendel’in feryadı Müslümanların gönlünü dağlıyordu: “Yâ Resûlallah!.. Ey Müslümanlar!.. Siz, beni, bana eziyet etsinler, işkencelere uğratsınlar diye mi bunlara teslim ediyorsunuz? Siz, benim eziyet çekmeme rıza mı gösteriyorsunuz?”459

                                Fakat, ne çâre, Ebû Cendel artık babasının merhametsiz pençesinde bulunuyordu. Acıklı feryadı, imdat dilemesi, Müslümanların gözlerini yaşlarla doldurdu. Ama, Hz. Resûlullah teslim etti diye seslerini çıkaramıyorlar, yapılan zulmü sinelerine çekiyorlardı. Hz. Resûlullah teslim etmemiş olsaydı, Ebû Cendel’in bu feryad ve figanını imkânı yok cevapsız bırakmazlardı; canları pahasına da olsa onu insafsız ellerden kurtarırlardı!

                                Peygamber Efendimiz, babası tarafından alınan Ebû Cendel’e, “Biraz daha sabret, biraz daha mâruz kaldıklarına göğüs ger! Bunların ecrini, mükâfatını Allah’tan dile! Muhakkak Allah, senin ve yanında bulunan kimsesiz Müslümanlar için bir ferahlık, bir çıkar yol halkedecektir.” diyerek teselli verdi. Arkasından da, “Onlara vermiş olduğumuz söze vefasızlık edemeyiz.”460 buyurdu.

                                Hz. Ömer ‘in Peygamberimize Sorusu

                                Ebû Cendel, Kureyş müşrikleri tarafından geri alınırken, Hz. Ömer, Peygamber Efendimizin huzuruna vardı ve, “Yâ Resûlallah!.. Onu Kureyşlilere niçin geri veriyoruz? Dinimiz uğrunda bu hakareti ne diye kabul ediyoruz?” diye konuştu.

                                Resûli Kibriya Efendimiz cevaben, “Biz bu iş hakkında onlarla anlaşma yapmış bulunuyoruz! Dinimizde ahde vefasızlık yoktur!”461 buyurdu.

                                Efendimizden bu cevabı alan Hz. Ömer, bu sefer Ebû Cendel’in yanına sokuldu ve kılıcını ona doğru yaklaştırarak, “Ey Ebû Cendel!.. Şüphesiz, müşriklerin kanı, köpeklerin kanı gibi değersizdir! İnsan, Allah yolunda babasını da öldürebilir! Öldür gitsin şu babanı!..” diye teklif etti.

                                Ebû Cendel, “Sen, neden öldürmüyorsun?” diye teklif etti.

                                Hz. Ömer, “Resûlullah (s.a.v.), onu ve başkalarını öldürmeyi bana yasakladı!” cevabını verince, Ebû Cendel, “Ben Resûlullah’a itaatte senden geride kalmak istemem!”462 diye konuştu.



                                449 ibni Hişam, A.g.e., c. 3, s. 331; Ahmed İbni Hanbel, A.g.e., c. 4, s. 325.
                                450 ibni Hişam, A.g.e., c. 3, s. 331.
                                451 İbni Hişam, A.g.e., c. 3, s. 332; Ahmed ibni Hanbel, A.g.e., c. 4, s. 325.
                                452 Müslim, Sahih, c. 3, s. 1410; Ahmed ibni Hanbel, A.g.e., c. 1, s. 342.
                                453 Müslim, A.g.e., c. 3, s. 1410; Ahmed İbni Hanbel, A.g.e., c. 4, s. 291.
                                454 Müslim, A.g.e., c. 3, s. 1411.
                                455 Ibni Hişam, A.g.e., c. 3,s. ?; Ibni Sa’d, A.g.e., c. 2, s. 97; Ahmed İbni Hanbel, A.g.e., c. 4, s. 325; Taberî, Tarih, c. 3, s. 79.
                                456 ezZebidî, Tecridi Sarih, Tere: Kâmil Mîras, c. 8, s. 164.
                                457 Müslim, A.g.e., c. 3, s. 1411; Ahmed ibni Hanbel, A.g.e., c. 3, s. 268.
                                458 Ibni Hişam, Sîre, c. 3, s. 332; Ahmed Ibni Hanbel, Müsned, c. 4, s. 325.
                                459 Ibni Hişam, A.g.e., c. 3, s. 333; Taberî, Tarih, c. 3, s. 79.
                                460 Ibni Hişam, A.g.e., c. 3, s. 333.

                                #768604
                                Anonim

                                  Müslümanların Sadâkat İmtihanı

                                  Sahabîler, çok arzuladıkları hâlde, Kâbe-i Muazzama’yı ziyaret ve tavaftan alıkonmuşlardı. Bunun yanında, Hz. Resûlullah anlaşmayla, görünüşte aleyhlerinde olan birtakım ağır hükümlerine gereği gibi nüfuz edemediklerinden dolayı bu durum, sahabîlerin son derece güçlerine gitti. Manen rahatsızlık duydukları, hâl ve davranışlarından belli oluyordu.

                                  Kendi âleminde böylesine ağır şartlara evet demenin izahını bir türlü bulamayan Hz. Ömer, huzura varmadan edemedi ve Peygamberimize, “Sen, Allah’ın hak peygamberi değil misin?” diye sordu.

                                  Resûl-i Ekrem, “Evet, ben Allah’ın peygamberiyim.” buyurdu.

                                  Hz. Ömer bu sefer, “Biz Müslümanlar hak, düşmanlarımız olan müşrikler ise bâtıl üzere bulunmuyorlar mı?” diye sordu.

                                  Resûl-i Ekrem, “Evet, öyledir.” buyurdu.

                                  Bunun üzerine Hz. Ömer, “Bu hâlde dinimizi küçük düşürmeye niçin meydan veriyoruz?” dedi.

                                  Resûl-i Ekrem, “Ey Hattab’ın oğlu!.. Ben, Allah’ın kulu ve Resulüyüm. Allah’ın emirlerine aykırı harekette bulunamam. Bu muahede maddelerini kabul etmekle de Allah’a isyan etmiş değilim. O, beni hiçbir zaman zarara uğratmayacaktır.” buyurdu.

                                  Bu sefer Hz. Ömer, “Sen, bize, Allah’ın nusret buyuracağını, gidip Kabe’yi hep beraber tavaf edeceğimizi va’detmiş değil miydin?” dedi.

                                  Resûl-i Ekrem, “Evet, va’detmiştin. Ancak, bu yıl gidip tavaf edeceğimizi söylemiş miydim?” buyurdu.

                                  Hz. Ömer, “Hayır.” dedi.

                                  O zaman Resûl-i Ekrem Efendimiz, “O hâlde tekrar ediyorum: Sen muhakkak Mekke’ye gidecek ve Kabe’yi tavaf edeceksin.”463 buyurdu.

                                  Hz. Ömer ‘in, Hz. Ebû Bekir e Konuşması

                                  Hz. Ömer, buna rağmen iç âleminde kabarmış duygularını teskin edemiyordu.

                                  Bu sefer Hz. Ebû Bekir’in yanına vardı. “Ey Ebû Bekir!..” dedi, “Bu zât, Allah’ın hak peygamberi değil midir?”Hz. Ebû Bekir, “Evet, o, Allah’ın hak peygamberidir!” dedi.

                                  “Peki, biz Müslümanlar hak üzere, düşmanlarımız olan müşrikler de bâtıl üzere değiller mi?”

                                  “Evet, bizler hak üzereyiz, düşmanlarımız ise bâtıl üzeredirler!”

                                  Bunun üzerine Hz. Ömer, “O hâlde, dinimizi küçük düşürmeye niçin meydan veriyoruz?” dedi.

                                  Sadâkat timsâli Hz. Ebû Bekir, “Ey Ömer!..” dedi, “O, Allah’ın Resulüdür. Bu muahedeyi yapmakla Rabbine âsi olmuş değildir! Allah, onun yardımcısıdır! Sen, onun emrine itaat et!”

                                  Hz. Ömer, tekrar, “O, bize Medine’de, ‘Beyt-i Şerife varacağız, tavaf edeceğiz.’ demedi mi?” diye sordu.

                                  Hz. Ebû Bekir, “Evet.” dedi; arkasından da sordu: “Amma, sana, ‘Beytullah’a bu yıl gidecek ve tavaf edeceksin.’ diye mi haber verdi?”

                                  Hz. Ömer, “Hayır.” dedi.

                                  Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir, “Sen, muhakkak yakın bir zamanda Beytullah’a gidecek ve onu tavaf edeceksin!” dedi.464

                                15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 21)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.