• Bu konu 21 yanıt içerir, 8 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 23)
  • Yazar
    Yazılar
  • #655897
    Anonim
      TANRI-EVREN İLİŞKİSİ AÇISINDAN
      DETERMİNİZM, İNDETERMİNİZM VE
      KUANTUM TEORİSİ

      Dr. Caner Taslaman∗

      ÖZET

      Modern fiziğin makro alemdeki en önemli teorisi izafiyet teorisi, mikro alemdeki
      (atom-altı) en önemli teorisi ise kuantum teorisidir. Bu makalede, daha önceden doğa
      bilimlerine hakim olan determinist evren görüşünün, ilk olarak kuantum teorisiyle nasıl
      sarsıldığı incelenecektir. Ayrıca bu teorinin ontolojik indeterminist bir evren olduğunu
      söyleyen yorumunun Tanrı-evren ilişkisine, mucizeler ve özgür irade sorunlarına getirdiği
      yeni bakış açılarını göstermeye ve bu konudaki farklı görüşleri tartışmaya çalışacağız. Bu
      makaleyle, kuantum teorisinin Tanrısal müdahaleyi, mucizelerin ve özgür iradenin varlığını
      ispat ettiğini söylemiyoruz; yani doğal teoloji yapmıyoruz. Fakat, modern bilim açısından,
      Tanrısal müdahalenin ve mucizelerin gerçekleşmesinin imkansız olduğunu, çünkü bunun,
      doğa yasalarının ihlal edilmesi anlamına geldiğini iddia eden görüşün, yanlışlığını göstermeye
      çalışıyoruz. Kısacası doğanın teolojisinin yapılmasının modern bilimin yasaları çerçevesinde
      de mümkün olduğunu (bu görüşün bilimsel olarak doğru olduğunu değil) savunuyoruz. Bunu
      yaparken ‘mümkün’ü göstermeye çalışmamızın, ‘olan’ ile ilgili bir iddia taşımadığını
      özellikle belirtmek istiyoruz.

      Anahtar Kelimeler: Din felsefesi, bilim felsefesi, fizik, determinizm, indeterminizm,
      kuantum, kaos, Tanrı-evren ilişkisi, mucize, özgür irade.


      ∗ Felsefe ve Din Bilimleri Doktoru

      #751740
      Anonim
        LAPLACE’IN BELLİ GELECEĞİ GÖREBİLEN CİNİ

        Kopernik-Kepler-Galile ve Newton ile yaşanan süreçte insanlık ilk defa detaylı,
        sistematik ve bilimsel bir kozmolojiye sahip oldu. Artık evren, matematiksel yasalarla tarif
        ediliyordu ve bu yasalar evrenin tümünde geçerliydi. Aristo’nun, bin yıldan uzun bir dönemde
        hüküm süren, evreni Ay-altı ve Ay-üstü alem diye bölerek, farklı alanlarda farklı yasaları
        geçerli gören sistemi, Newton ile tamamen gözden düştü. Evren hakkında bütüncül ve
        determinist bir görüş benimsendi. Fizikteki bu görüşün felsefe, teoloji ve diğer tüm bilimlerde
        büyük etkisi oldu; filozoflar ve teologlar yaklaşımlarını fizikteki gelişmelerden etkilenerek
        şekillendirdi, diğer bilim dalları ise Newton fiziğini örnek alarak kendilerini düzenlemeye
        uğraştılar.

        Newton yasalarının evreni tarif etmekteki başarısından etkilenen Laplace, sistemli bir
        şekilde bilimsel determinizmi ilk dile getiren kişilerden biridir.1 Laplace’a göre, evrenin bütün
        parçacıklarının belli bir andaki konum ve hızlarına dair bütün ayrıntıları bilen üstün bir zeka
        (Laplace’ın cini: Laplace’s demon), evrenin geçmişine ve geleceğine dair bütün her şeyi
        bilebilir. Evreni, kendi dışından müdahale almayan bir alan olarak kabul eden natüralist
        felsefe ile madde dışında hiçbir cevher bulunmadığını savunan materyalist felsefe ve
        Laplace’ın determinizmi birleştirilirse; geleceğin, daha Big Bang’in ilk anında belirlendiği
        sonucuna giden materyalist kadercilik görüşü kaçınılmaz olacaktır. Natüralist felsefe, doğaya
        dışardan müdahale edilemeyeceğini söyleyerek evrensel determinizmi Tanrı’ya karşı korur;
        materyalizm ise ruhun ayrı bir cevher olamayacağını söyleyerek evren içindeki varlıklara
        karşı da determinizmi korur. Descartes, hayvanların, insan ürünü makinelerden çok daha
        üstün olsalar da birer otomat olduklarını2; yani madde dışında bir cevher taşımayan,
        determinist yasalara bağlı varlıklar olduklarını savunmuştu. Descartes’tan etkilenen3, fakat
        felsefesini Descartes’ın madde-ruh dualizmine karşı geliştiren La Mettrie gibi filozoflar ise
        insan ruhunu da otomatların içine soktular. Maddeden farklı bir cevherin varlığı (Tanrı veya
        canlı ruhu), Laplace’ın cininin tahminini, maddi evrendeki varlıkları ve süreci (determinizmi)
        etkilemek suretiyle bozabilir.4

        Burada asıl ilginç olan husus, ateist-materyalist Laplaceçı bir ontolojinin, geleceğe
        dair tüm olayların en baştan belli olduğuna dair materyalist bir kaderciliğin içinde olduğudur.
        Natüralist-determinist evren anlayışı içinde, evrende takip edilen süreçte alternatif bir yolun
        gerçekleşmesinin ontolojik statüsü imkansızlığa eşittir; bu evren anlayışında, şu anda bu
        makalenin bu sayfalarını tutarken parmaklarınızın tam olarak tutuş şeklinin de, şu saniyenin
        içinde okumakta olduğunuz cümlenin de, farklı olmuş olması imkansızdır: Laplace’ın cini,
        bundan bir milyar yıl önce hesap yapsa hem bu sayfayı tutuş şeklinizi çizebilirdi, hem bu
        cümleyi okuyacağınız anı saniyesiyle size bildirilebilirdi. Sartre gibi filozofların, “insanın
        kendini inşa ettiğine”5 dair iddiaları, determinist-materyalist ve natüralist bir felsefi inancın,
        zaruri mantıki sonucu olan evren tasarımı açısından sadece yanılgıdır. Böylesi bir evrende,
        Laplace’ın cininin tüm geleceği görebilecek olması da bu yanılgıyı gösterir. Teizm içinde de
        kaderci görüşler olmuştur, İslam düşüncesindeki Cebriye mezhebi ve Hıristiyanlık’taki
        Lutherci görüş bu yöndedir. Fakat teizmin ontolojisi geniş imkanlar sunmuştur; örneğin,
        Tanrı’nın özgür olmasına vurgu yapılarak, dilerse Tanrı’nın kendisi gibi özgür kullar
        yaratabileceği ve maddi bir cevher olmayan ruhun bu özgürlük alanı (determinizmden serbest
        alan) olduğu söylenmiştir. Ayrıca ruh ayrı bir cevher olmasa da, maddenin insan beyni
        şeklinde organize olunca, zuhur eden (emergent) bir özellik olarak özgür iradeye sahip
        olunduğu bile söylenebilir.6 İslam düşünce tarihindeki Mutezile ve Hıristiyanlık’taki
        Katoliklik gibi, insanın özgür iradeye sahip olduğunu savunmaları, teizmin ontolojisinin
        sunduğu geniş imkanlardan kaynaklanır: çünkü Tanrı için her şey mümkündür.7 Teizmdeki
        özgür irade iddiaları, yanlışlanamayan ve doğrulanamayan bir iddia olarak bilimsel değildir.
        Fakat tersi gösterilemediği için (insan zihninin yapısı ve işleyişi hala gizemini korumaktadır;
        bu da insanın ve iradesinin, ‘neliğinin’ inceleme konusu olmasını imkansız kılar), bu iddiayı
        saçmalığa indirgemek (reductio ad absurdum) de mümkün değildir. Diğer yandan determinist
        ve tek cevherin madde olduğunun iddia edildiği (materyalist bir ontolojinin kabul edildiği) bir
        evrende, hep belli sebepler belirli sonuçları belirleyeceğinden, herhangi bir özgür sebebin
        (özgür iradenin varlığı özgür sebepler anlamına gelir) varlığına dair iddia mantıksal açıdan
        rahatlıkla saçmalığa indirgenebilir.


        1 Stephen Hawking, Ceviz Kabuğundaki Evren, çev: Kemal Çömlekçi, Alfa Yayınları, 2002, s. 104; Stephen
        Hawking, A Brief History of Time, Bantam Books, 1990, s.53.
        2 Rene Descartes, Metod Üzerine Konuşma, çev: K. Sahir Sel, Sosyal Yayınları, 1984, s. 46.
        3 Ernst Mayr, The Growth of Biological Thought, The Belknap Press of Harvard University Press, 1982, s. 97-98.
        4 Genelde, Laplaceçı determinizmin insana özgür irade bırakmayacağını savunanlar, bu görüşün, natüralizmi ve
        materyalizmi bir ön kabul olarak alması gerektiğine dair hususu vurgulamadan bu iddiada bulunmuşlardır.
        5 Jean Paul Sartre, Being and Nothingness, çev: Hazel E. Barnes, Washington Square Press, 1993.
        6 Son 20 yılda indirgemeci yaklaşımlara karşı zuhur olma (emergence) başlığı ile oluşan literatürün din felsefesi
        için büyük öneme sahip olduğu kanaatindeyiz. Bu konudaki çözülmesi gerekli temel husus soru olarak şu şekilde
        ifade edilebilir: Parçalar birleşip daha kompleks bir yapı oluşturduğunda ortaya çıkan yepyeni özelliklerin
        (hücrelerin birleşip beyni oluşturmasında olduğu gibi) artık parçalar ile açıklanmaması, bizim parçalarla
        açıklanmayı beceremeyecek kadar bilgimizin sınırlı olmasından dolayı, bu durum epistemolojik zuhur olma
        (epistemological emergence) mıdır; yoksa gerçekte de parçalarla bütünü açıklamak imkansız olduğu için, bu
        durum ontolojik zuhur olma (ontological emergence) mıdır?
        7 Teist birçok mezhep ve düşünür tarafından, Tanrı’nın geleceği bilmesi ile Tanrı’nın geleceği belirlemesi veya
        cebretmesi birbirinden ayrı tutulmuştur. İslam düşüncesinde “İlim maluma tâbidir” diye ifadesini bulan bu
        anlayışta Tanrı’nın önceden bilmesi ile özgür irade fikrinin birbirlerine zıt olmadıkları gösterilmeye çalışılmıştır.
        Daha ayrıntılı bilgi için bakınız: Hanifi Özcan, Bilgi-Obje İlişkisi Açısından İnsan Hürriyeti, Dokuz Eylül
        Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 5, 1989; Ayrıca İslam’daki özgür irade üzerine farklı fikirler için bakınız:
        Kasım Turhan, Kelam ve Felsefe Açısından İnsan Fiilleri, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı
        Yayınları, 2003, s. 29-133.

        #751741
        Anonim
          KANT’TAN SPİNOZA’YA DETERMİNİST EVREN
          ANLAYIŞININ YOL AÇTIĞI SORUNLAR

          Kant, Laplace’tan önce, Newton’la kemaline ermiş determinist evren anlayışının insan
          özgürlüğüne çıkaracağı sorunu görmüştü. Nitekim Kant’ın ünlü antinomilerinin üçüncüsünde,
          determinizmin özgürlüğe yer bırakmayacağı işlenir.8 Kant, saf aklın özgürlüğü
          ispatlayamayacağı kanaatindedir, ama ahlak teorisinin temelini oluşturacak ‘kategorik
          buyruk’ için özgürlüğe muhtaçtır.9 Sonuçta özgürlüğün numen aleme ait olduğunu,
          determinizmin fenomen aleme ait olduğunu söyleyerek, antinominin kendince çözümünü
          yapar. Kant’ın sisteminde numen alemin rasyonel şekilde anlaşılamayacağını göz önünde
          bulundurduğumuzda, onun sisteminde özgürlük sorununun rasyonel çözümünün olmadığını
          görürüz. Fakat, Kant, pratik aklın saf akla üstün olduğunu söyler ve Tanrı, ahiret ile beraber
          insan özgürlüğünü postula olarak ahlak yasası hatırına kabul eder.10 Böylece Kant yıktığı
          metafiziğin yerine kendi metafiziğini inşa eder. Burada tespit edilmesi gerekli önemli nokta,
          Kant’ın tüm sistemini inşa etmesinde Newtoncu determinizmin ne kadar önemli rol
          oynadığıdır. O, saf aklın gerektirdiklerine inanırsa, determinizmi bütün sonuçlarıyla kabul
          etmesi gerektiğini zannetmişti. Geleceğin, determinist yasalarla işleyen bir evren anlayışına
          göre belli olduğunun farkındaydı, ama o ahlak teorisini oluşturmak için özgürlüğe gerek
          duyuyordu; belki de sırf bu yüzden literatürde “Kant’ın cini” diye bir kavram oluşmadı. Fakat
          eğer doğa, birazdan kuantum teorisinin en yaygın yorumunda göreceğimiz gibi “objektif
          indeterminist” bir yapıda ise, acaba Kant’ın özgürlüğü temellendirmek için hem saf aklın
          otoritesine saldırısı, hem de pratik aklı bütün felsefi geleneğin tersine saf aklın üzerine
          çıkarma çabası boşuna olmuyor mu?

          Bilimsel determinizmin getirdiği tartışmalar özgür irade ile sınırlı değildir. Determinist
          bir evrende hiçbir boşluk yoktur, “A” hep “B”yi, “B” hep “C”yi belirler, “B” gerçekleştiği
          zaman arkasından ne geleceği bellidir, aksi bir durum mümkün değildir. Bu tip bir evrende
          Tanrı’nın evrene müdahalesinin nasıl gerçekleştiği ile ilgili sorun karşımıza çıkar. Monoteist
          üç dinin bilime aykırı olduklarına dair yöneltilen eleştirinin kaynağı da bu sorundur. Evrenin
          varlığı, yasalarının muhafazası ve Tanrı’nın evrensel yasaları araçsal sebep olarak kullanması
          gibi Tanrısal müdahalelerin, determinist yasalar ihlal edilmeden de mümkün olduğu, birçok
          teist filozof ve teolog tarafından savunulduğu için, en büyük sorun özellikle monoteist
          dinlerin Tanrısal müdahalelerin bir kısmının “mucize” şeklinde gerçekleştiği ile ilgili
          iddialarında ortaya çıkar. Teist düşünürler genelde “mucizeleri” doğa yasalarının ihlali veya
          askıya alınması olarak anlamışlardır. Buna göre “B”nin “C”yi gerçekleştirmesi gerekirken
          “C” gerçekleşmez ve “M” gerçekleşir. Bilimsel olarak “C”nin “B” etkisinin sonucu olması
          gerekirken; bahsettiğimiz teologlar, “M”nin gerçekleştiğini söyledikleri için, materyalist-ateist
          kimi düşünürler, dinin bilime aykırılığını özetlediğimiz bu hususa dayandırmışlardır. Teist
          dinlere karşı yapılan bu itiraz sadece ateizmden değil, kimi zaman teolojik kökenli
          yaklaşımlardan da gelmiştir. Spinoza, doğa yasalarının, Tanrı’nın doğasının ve
          mükemmelliğinin bir sonucu olduğunu, Tanrı’nın bu yasalara aykırı hareket ettiğini iddia
          edenlerin, Tanrı’nın kendi doğasına aykırı hareket ettiğini söylemek gibi bir saçmalığa
          düşeceklerini söyler.11 Spinoza, doğa yasalarının, Tanrı’nın doğasından kaynaklandığını
          söylerken Descartes’ın etkisindedir. Fakat, Descartes için, Tanrı ile evren farklı cevherlerdi ve
          onun vurgusu, mekanistik bir bilim anlayışını kurmak içindi; mucizeleri inkar etmek için
          böylesi bir yaklaşımı kullanmadı. Oysa Spinoza, monist idi, Tanrısal cevher ile doğayı
          özdeşleştirmişti; bu yüzden, Tanrısal doğa ile doğa yasaları arasındaki geçişi doğrudandı ve
          mucizeleri doğa yasalarına aykırı gördüğü gibi, Tanrısal doğaya da aykırı görüyordu.
          Schleiermacher de, teolojik sebeplerle, doğa yasalarının ihlali anlamındaki mucize anlayışının
          Hıristiyan teolojisinden çıkarılması gerektiğini savundu. O, nedenselliği mantıki bir
          zorunluluk olarak kabul etmişti ve evrensel her olguyu Tanrı’nın eseri olarak görse de, bu
          olguların doğa yasaları çerçevesinde, bu yasalar ihlal edilmeksizin gerçekleştiğini
          savunmuştu.12

          Görüldüğü gibi Kant’ın felsefesinden Laplace’ın cinine ve özgür irade sorununa,
          Tanrısal müdahalenin doğa yasalarını ihlal etmesine natüralist felsefeye dayanan bilim
          anlayışı adına veya Spinoza ile Schleiermacher’inki gibi teoloji adına itirazlara kadar, felsefe
          açısından çok önemli birçok sorun, hep evrende “objektif determinist” yasaların var olduğuna
          inançtan kaynaklanan yaklaşım çerçevesinde şekillenmiştir. Bu inanç Newton fiziğiyle doruğa
          ulaşmış, Einstein ile daha da pekişmiştir. Fakat hiç umulmayan gelişme atom-altı dünyada
          kuantum teorisinden gelmiştir.


          8 Immanuel Kant, The Critique of Pure Reason, çev: J.M.D. Meiklejohn, William Benton, 1971, s. 140-141.
          9 Immanuel Kant, Fundamental Principles of the Metaphysics of Morals, çev: Thomas Kingsmill Abbott,
          William Benton, 1971, s. 279-280
          10 Immanuel Kant, The Critique of Practical Reason, çev: Thomas Kingsmill Abbott, William Benton, 1971, s.
          343-348.
          11 Benedictus de Spinoza, Tractatus Theologico-Politicus, çev: Samuel Shirley, Brill Academic Publishers, 1997.
          12 Friedrich Schleiermacher, The Christian Faith, T. and T. Clark Publishers, 1999.

          #751742
          Anonim
            KUANTUM TEORİSİ VE İNDETERMİNİZM

            Einstein, Newton’un mutlak uzay ve mutlak zaman kavramında değişiklikler yaptı,
            çekim-gücünü daha sofistike bir tarzda açıkladı ve ışığın hızını, fiziğinde, mutlak değer olarak
            kullandı. Fakat bu fizik de Newton fiziği gibi deterministti ve realistti (matematik formüllerde
            ifade edilen evrenin, dış alemde, gözlemcilerden bağımsız ve gerçek olarak, bu matematik
            formüllere uygun olarak var olduğunu kabul ediyordu). Atom-altı dünyayı tarif eden kuantum
            teorisi, Einstein’ın izafiyet teorisini geliştirdiği dönemde şekillendi; aslında Einstein da atomaltı
            dünyanın daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunanlardandı. Ernest Rutherfold’un, 1911
            yılında ortaya koyduğu atom modeli aşağı yukarı Güneş sistemimizin bir benzeriydi;
            çoğunluğun zihnindeki atom modeli hala böyledir: ortada Güneş gibi duran bir çekirdek ve
            gezegenler gibi dönen elektronlar. Oysa kuantum teorisinin atom modelinde, elektronlardan,
            dönen gezegenler yerine olasılık dalgaları olarak bahsetmek daha doğrudur; bu teoriye göre
            atomun resmedilmesi mümkün değildir. Bugün bilinen şekliyle kuantum teorisi, 1925’te
            Werner Heisenberg’in “matriks mekaniği” ve 1926’da Erwin Schrödinger’in “dalga
            mekaniği” olarak başlamıştır, birbirlerinden ayrı kuramlar olarak başlatılan bu çalışmalar daha
            sonra kapsamlı tek bir kuram şeklinde Paul Adrien Maurice Dirac tarafından
            birleştirilmiştir.13 Kuantum mekaniğine göre, atom-altı parçacıklar olarak tarif ettiklerimiz
            aynı zamanda dalgalardır. Bu birbirine açıkça zıt iki farklı durumu da destekleyecek deneysel
            veriler mevcuttur.14

            Kuantum durumunu açıklayan Heisenberg’in Belirsizlik İlkesi’ne göre atom
            seviyesinde parçacıkların konum ve hızını aynı anda tam olarak hesaplamamız imkansızdır.15
            Bu ilkeye göre, bir parçacığın konumunu ne kadar doğru olarak belirlersek, hızı o kadar
            belirsizleşir; parçacığın hızını tamamen doğru olarak belirlersek ise konumu tamamen
            belirsizleşir. Kuantum teorisinin kurucularından Schrödinger, atomu, çekirdek ve
            elektronlardan oluşan bir sistem olarak değil de madde dalgalarından oluşan bir sistem olarak
            tanımlamıştı. Bohr ise, maddenin parçacık ve dalga görüntülerini, aynı gerçekliğin birbirlerini
            tamamlayan iki ayrı biçimi olarak yorumladı (Tamamlayıcılık Prensibi: Complementarity
            Principle). Heisenberg, Schrödinger ve Bohr’un yorumlarının bir sınıra kadar uygulanıp,
            çelişkilerden kurtulamadıklarını, ancak belirsizlik bağlantısının çizdiği sınırlar ile çelişkilerin
            kaybolacağını iddia eder.16 Heisenberg’in yaklaşımı klasik fizik açısından kabul edilemez
            niteliktedir. Klasik fizikte bir parçacığın konumunu ve momentumunu (hızı) bilirsek, daha
            sonra nerede olacağını rahatlıkla hesaplayabiliriz; zaten, Laplace’ın cininin geleceği görme
            kabiliyeti de böylesi bir hesaplanabilirliğe dayanır. Bohr’a göre, gözlem yapmadığımız zaman
            atom bir hayalettir, ancak gözlem yapılınca atom gerçeklik kazanır. Ayrıca neyi
            gözlemleyeceğimize de biz karar veririz, konumuna bakarsak atom yerindedir, hızına
            bakarsak hızını hesaplayabiliriz; fakat hem konuma hem hıza bakamayız. Paul Davies,
            modern fiziğin en ünlü isimlerinin dile getirdiği bu tabloyla kafası karmakarışık olanlara ve
            bu sonucun kabul edilmeyecek kadar paradoksal olduğunu düşünenlere, üzülmemelerini,
            çünkü Einstein’ın da kendileriyle aynı fikirde olduğunu söyler.17
            Kuantum kuramında sadece olasılıklar vardır. Olasılıkların fiziğe girişi ilk olarak
            entropi yasası ile (19. yüzyılın sonunda) olmuştur; fakat bu yasada olasılıkların oluş nedeni,
            katrilyonlarca parçacığın Newton mekaniğine uygun hareket etseler de, hesaplanmalarının
            imkansız oluşundan kaynaklanmaktadır. Yani bizim epistemolojik yetersizliğimizden dolayı
            entropi yasası olasılıkçıdır. Oysa kuantum teorisinde, Heisenberg’in Belirsizlik İlkesi ile iddia
            edilen, subjektif indeterminist (bizim epistemolojik yetersizliğimizden kaynaklanan bir
            indeterminizm) bir evren içinde olduğumuz değildir; objektif indeterminizm evrenin bir
            gerçeği olarak kabul edilir. Buna göre evren olasılıklara göre hareket eder. Bu tarz bir
            durumda, Laplace’ın cini ne kadar maharetli olursa olsun geleceği göremez, çünkü gelecek
            belli değildir; evrenin başlangıcına gitsek ve Big Bang patlamasını yüzde yüz aynı şekilde
            gerçekleştirsek, muhtemelen evren bugünkü gibi olmayacaktır ve biz de burada
            olmayacağızdır.18 Böyle bir evren Newton ve Einstein’ın determinist evreni değildir; eğer
            böyle bir evren tablosu doğruysa, determinist bir evren tasarımının etkisiyle şekillenmiş
            Kant’ın yaklaşımlarından, Spinoza’nın itirazlarından, Tanrı-evren ilişkisine, mucize ve özgür
            irade konularına kadar felsefe ve teolojiyi ilgilendiren birçok konunun yeni baştan ele
            alınması gerekir.


            13 Roger Penrose, Kralın Yeni Usu 2: Fiziğin Gizemi, çev: Tekin Dereli, Tübitak Popüler Bilim Kitapları, 2000,
            s. 103.
            14 Roger Penrose, The Road To Reality, Jonathan Cape London, 2004, s. 505-511.
            15 Werner Heisenberg, Einstein’la Yüzleşmek, çev: Kemal Budak, Gelenek Yayıncılık, 2003, s. 33-36.
            16 Werner Heisenberg, Fizik ve Felsefe, çev: M. Yılmaz Öner, Belge Yayınları , 2000, s. 20-21.
            17 Paul Davies, God and The New Physics, Simon and Schuster, 1984, s. 103.
            18 İnsancı ilke (Anthropic Principle) ile ilgili veriler, insanların evrende var olmasının, evrensel yasalarda ve
            evrensel oluşumlarda çok hassas ayarları gerektirdiğini göstermiştir. Bu hassas ayarlar muhtemel parametrelerin
            içinde çok küçük bir olasılığa denk gelir. Aynı Big Bang başlangıcı ve aynı evren yasaları olsalardı bile, evrensel
            oluşumlardaki çok küçük bir değişiklik bile canlılığın yeryüzündeki oluşumunu imkansızlaştıracaktı. Bu konu
            için bakınız: John D. Barrow, Frank J. Tipler, The Anthropic Cosmological Principle, Oxford University Press,
            1996; Caner Taslaman, Big Bang ve Tanrı, İstanbul Yayınevi, 2006, 10. Bölüm.

            #751744
            Anonim
              TANRI’NIN EVRENDEKİ ETKİNLİKLERİ

              Tanrı-evren ilişkisi konusu işlenirken, Tanrı’nın evren üzerindeki etkinliği genelde iki
              başlık altında incelenmektedir: 1- Genel Tanrısal Etkinlik (General Divine Action), 2-Özel
              Tanrısal Etkinlik (Special Divine Action). Bu ayrımdan Genel Tanrısal Etkinlik, Tanrı’nın
              başlangıçtaki yaratışını ve evrenin yasalarıyla beraber muhafazasını ifade etmek için
              kullanılır. Özel Tanrısal Etkinlik ise Tanrı’nın belirli bir yer ve zamandaki etkinliğini ifade
              için kullanılır, geleneksel anlamdaki mucizeler ve dini tecrübeler bunun içindedir.19 Bize göre
              Tanrısal etkinliği dörtlü bir kategoriyle incelememiz daha faydalı olacaktır. Yağmurun yağışı
              açısından bu dörtlü kategoriye örnek vererek ne demek istediğimizi açıklamaya çalışacağız:

              1- Tanrı’nın Yaratışı: Tanrı’nın evreni ve yasalarını yoktan yaratması kastedilir. Buna
              göre Tanrı, yağmuru oluşturacak atomları oluşturacak madde ve enerjiyi, ayrıca
              yağmurun yağmasında önemli rolü olan çekim gücü gibi kanunları yoktan
              yaratmıştır.

              2- Tanrı’nın Muhafazası: Tanrı’nın yarattığı madde ve yasaların, zaman içinde
              varlığını devam ettirmesi kastedilir. Buna göre Tanrı, evrensel maddenin ve
              yasaların varlığını zaman içinde devam ettirdiği için, evrenin başlangıcından 15
              milyar yıl sonra bugün yağmurun yağması mümkündür.

              3- Tanrı’nın Oluşumları Gerçekleştirmesi: Tanrı’nın muhafaza ettiği evren ve yasalar
              çerçevesinde gerçekleştirdiği oluşumlar kastedilir. İlk başta bu şıkta ifade edilen
              Tanrısal etkinlik ile ikinci şıktaki Tanrı’nın muhafazasının aynı olduğu
              zannedilebilir; oysa belirgin bir fark vardır. İkinci şıkta kastedilen birçok kişinin
              zorunluluk (necessity) dediği şeydir. Bu şıkta kastedilen ise birçok kişinin şans
              (chance) dediği şeydir; yani, Tanrı’nın, yarattığı yasalar çerçevesinde mümkün
              olan birçok olasılıktan birini gerçekleştirmesidir. Pekala, Tanrı evreni ve yasalarını
              bu şekilde yaratabilirdi, ama Güneş’e mevcut mesafede, suyun ve atmosferin bu
              şekilde varolduğu bir Dünya var olmayabilirdi. İkinci şıkta kastedilen, yağmurun
              evrenin başlangıcından 15 milyar yıl sonra yağdırılmasının, bunla ilişkili yasaların
              muhafazası suretiyle mümkün kılınması iken; bu şıkta kastedilen, 15 milyar yıl
              sonra o olasılığın belirli bir yer ve zamanda gerçekleştirilmiş olmasıdır.

              4- Tanrı’nın Mucize Gerçekleştirmesi: Tanrı’nın doğa yasalarını belirli özel durumlar
              için askıya alıp, belirli bir yer ve zamanda olağanüstü olaylar gerçekleştirmesi
              kastedilebileceği gibi; doğa yasaları çerçevesinde, olması çok düşük olasılıkları
              belirli bir yer ve zamanda gerçekleştirmesi de kastedilebilir. Buna göre, hiç
              bulutun olmadığı ve yağmurun yağmadığı bir yerde, Tanrı, sevgili bir kulunun
              duası gibi bir sebeple yağmur yağdırabilir.

              Böyle dörtlü bir ayrım yaparak, Tanrı’nın evrendeki etkinliğinin mutlaka dört farklı
              biçimde olduğunu iddia etmiyoruz. Fakat, Tanrı’nın evrendeki etkinliği ile ilgili dile getirilen
              iddiaları sınıflandırmak açısından bu şekilde dörtlü bir ayrımın, genelde yapılan ikili
              ayrımdan daha faydalı olacağını düşünüyoruz. İkili ayrımdaki Genel Tanrısal Etkinlik ile Özel
              Tanrısal Etkinliği birleştirme çabaları olmuştur.20 Yaptığımız dörtlü ayrımdaki kimi şıkların
              da Tanrısal etkinliği tarif şeklimize göre birleştirilmesi mümkündür. Örneğin Tanrı’nın,
              gereğinde evrendeki düşük olasılıkları gerçekleştirerek mucize gerçekleştirdiğini, fakat hiçbir
              zaman doğa yasalarını askıya almadığını savunan biri, üçüncü ve dördüncü maddeyi
              birleştirebilir. Fakat, hiçbir yaklaşımın, sıraladığımız dört maddeye yeni bir maddenin
              eklenmesini gerektirmeyeceği kanaatindeyiz; bu yüzden bu şekilde dörtlü bir ayrımın
              yapılmasını öneriyoruz.

              Birinci maddede belirttiğimiz evrenin yoktan yaratılışı ve ikinci maddede belirttiğimiz
              evrenin muhafazasına dair teistik iddialara bu makalede odaklanmayacağız. Üçüncü maddede
              belirttiğimiz Tanrı’nın evrensel oluşumları meydana getirmesini birçok teist, Tanrı’nın gerçek
              sebep (birincil sebep: primary cause) olarak, doğa yasalarını ise araçsal sebep (ikincil sebep:
              secondary cause) olarak kullanmak suretiyle gerçekleştirdiğini söyleyerek, doğa yasalarını
              ihlal etmeyen bir Tanrısal müdahale anlayışı geliştirmişlerdir. Doğa yasalarının askıya
              alınması ile ilgili teistik iddialar, en çok mucizelerin gerçekleşmesi hususunda gözükür; daha
              önce değindiğimiz gibi bu konudaki itirazlar, hem natüralizm adına hem de teolojik yaklaşım
              adına yapılmıştır. Fakat genel eğilim, Tanrı’nın doğa yasalarını askıya alması şeklinde
              mucizeleri tarif etmeye yönelik olmuştur.

              David Hume, mucizelerin gerçekleşmesine karşı getirdiği ünlü itirazlarını, mucizelerin
              doğa yasalarının ihlal edilmesi anlamına geldiğini söyleyen mucize tarifine dayanarak
              yapmıştır.21 Determinist evrende mucizelerin oluşumu, Tanrısal yasaların (İslami literatür
              açısından Sünnetullah da denebilir), doğa yasalarından çok daha geniş kapsamlı olduğu; bir
              peygamberin gönderilmesi gibi özel bir durumda doğa yasalarının askıya alınmasında bu
              yüzden, Spinoza ve Schleiermacher’in düşündüğü gibi Tanrı’nın kendi koyduğu yasalarla
              (veya kendi doğasıyla) çelişmesi gibi bir durumun söz konusu olamayacağı şeklinde
              açıklanabilir. Bu, fabrikada mekanik kanunlar çerçevesinde çalışan makinelerin, birkaç
              senede bir, genel çalışmalarından farklı olarak durdurulup bakıma alınmalarının, bu
              makinelerin tâbi olduğu determinist yasalara aykırı olmaması gibi bir durumdur.
              Ayrıca Leibnizci bir tarzda, baştan ayarlanan düzen (pre-established harmony) ile,
              determinist evrendeki doğa yasaları ihlal edilmeden de mucizeler açıklanabilir. Leibnizci
              böylesi bir yaklaşımı, deizm ile karıştıranlar olmuştur; biz, bu yaklaşımın tamamen hatalı
              olduğu kanaatindeyiz. Deizmin Tanrısı, evreni baştan yaratır ve sonra zaman içindeki
              oluşumlardan habersizdir ve evrene karşı umursamaz bir tavırdadır. Oysa bu yaklaşımda,
              zamanın içindeki her bir anın yaratıcısı, baştan tüm bu kareleri tasarlayan Tanrı’dır. Tanrı’nın
              müdahale etmediği hiçbir an olmadığı için, bu Tanrı tasavvurunu deizm ile karıştırmak hatalı
              olur. 15 milyar yıl önceden (Big Bang başlangıcında) her şeyi bilen bir Tanrı için, 15 milyar
              yıl önce ile birkaç saniye önce müdahale etmek arasında fark yoktur. Özellikle Einstein’ın
              izafiyet teorisi ile zamanın izafi olduğu ortaya konduktan sonra22 15 milyar yıl ile birkaç
              saniye arasındaki farkın önemi de kalmamıştır. Tanrı’nın uzaya aşkın olmasına rağmen,
              uzayın her noktasına müdahalelerde bulunduğuna inananlar için, zamana aşkın Tanrı’nın,
              zamanın en başından, zamanın tüm anlarına müdahalede bulunabileceğini kabul etmekte bir
              sorun olmaması gerekir. Örnek olarak üç teist dinde kabul edilen Hz. Musa’nın denizi
              yarmasını alırsak, bu bakış açısına göre Tanrı, evrenin başından planlayarak gelgit olayındaki
              gibi fizik yasalarını kullanarak, hiçbir determinist yasayı ihlal etmeden, bu yasaları araçsal
              sebep olarak kullanarak, Hz. Musa’nın tam geçeceği anda denizi yarmıştır. Fakat tüm bu
              yaklaşımlar, determinist bir evrende, Tanrısal müdahalenin, yoktan yaratılıştan sonra en sıra
              dışı şekli olarak kabul edilen mucizelerin açıklanması içindir. Oysa ilerleyen sayfalarda
              göreceğimiz gibi indeterminist bir evren, mucizeler gibi Tanrısal müdahalelerin açıklanma
              şekli için yeni olanaklar sunmaktadır.


              19 Nicholas Saunders, Divine Action and Modern Science, Cambridge University Press, 2002, s. 18-23.
              20 Nicholas Saunders, a.g.e., s. 23-32.
              21 David Hume, An Enquiry Concerning Human Understanding, Oxford University Press, 1999, 10. Bölüm.
              22 Albert Einstein, İzafiyet Teorisi, çev: Gülen Aktaş, Say Yayınları, 2001.

              #751745
              Anonim
                KUANTUM KURAMININ BELİRSİZLİK İLKESİNE
                FARKLI YAKLAŞIMLAR

                Entropi yasasının ve izafiyet teorisinin fiziksel yaklaşımı üzerinde genel bir ittifakın
                olduğu söylenebilir. Felsefeciler ve teologlar, bu teoriler üzerinde, ortak fiziksel kabullere
                rağmen farklı ve birbiriyle çelişen yorumlarda bulunmuşlardır. Oysa kuantum teorisinin,
                fiziksel yaklaşımı üzerinde de bir ittifak yoktur; bu teorinin fiziği üzerindeki farklı
                yaklaşımlardan herhangi birini benimseyenlerin felsefi ve teolojik yorumları da farklıdır. Bu
                teorinin, objektif indeterminist bir evrene işaret ettiğine dair yorumda bulunanların felsefi ve
                teolojik yorumları farklı olabildiği gibi, bu görüşe katılmayanlar da kendi içlerinde farklı
                felsefi ve teolojik farklı kanaatlere sahiptirler.

                Bu teori, mevcut haliyle ancak olasılıkçı yorumlara izin verir. Birçok atomdan oluşan
                radyoaktif bir elementin ne zaman bozulacağını olasılık hesaplarıyla tahmin edebiliriz, ama
                belirli tek bir atomun ne zaman bozulacağını tam olarak söyleyemeyiz. Heisenberg’in
                Belirsizlik İlkesi atom-altı bir parçacığın yerini ne kadar iyi hesaplarsak, hızının o kadar
                belirsizleşeceğini; hızını ne kadar iyi hesaplarsak, konumunun o kadar belirsizleşeceğini
                söyler. Atom-altı dünyadaki bu belirsizliklerin, gerçek dünyadaki var olan ontolojik bir
                belirsizliğe mi, yoksa bizim epistemolojik durumumuzdan kaynaklanan bir belirsizliğe mi
                karşı geldiği konusunda en ünlü fizikçiler dahi kendi aralarında itilaf etmişlerdir. Farklı
                görüşleri, Barbour’ın sınıflamasını takip ederek üçe ayırabiliriz:23

                1- Cehaletimizden Kaynaklanan Belirsizlik: Özellikle Newtoncu yaklaşımın
                determinist modelini takip edenler, atom-altı dünyadaki belirsizliklerin, ontolojik
                gerçekliği yansıtmadığını düşünmüşlerdir. Planck, Penrose ve Einstein bu görüşün en
                önemli temsilcileridir. Einstein’ın ünlü “Tanrı zar atmaz”24 sözü, kuantum dünyasında
                ontolojik belirsizliklerin bulunamayacağını ifade etmek için söylenmiştir. Einstein,
                Podolsky ve Rosen atom-altı dünyaya dair teorilerimizin eksik olduğunu ve bizim
                bilemediğimiz ‘gizli değişkenlerin’ (hidden variables) olması gerektiğini söylediler.25
                Buna göre, cehaletimiz belirsizliklerin sebebidir, kuantum teorisinin olasılıklarla ifade
                edilmesi, gerçek dünyaya olasılıkçı yasaların hakim olmasından kaynaklanmaz, gerçek
                dünyada determinist yasalar çerçevesinde olaylar gerçekleşir.

                2- Deneysel ve Kavramsal Sınırlılıklarımızdan Dolayı Belirsizlik: Bahsedilen görüş,
                belirsizliklerin aslında olmadığı görüşü için kullanılabileceği gibi, atom-altı dünyanın
                bizim için tamamen ulaşılmaz olduğu ve objektif determinizmin veya indeterminizmin
                hangisinin gerçekte var olup olmadığını bilemeyeceğimizin dile getirilmesi için de
                kullanılabilir. Bu düşünce ‘kendinde şey’in ulaşılmaz olduğunu söyleyen26 Kant’ın
                modern fizikteki izdüşümü olarak kabul edilebilir. Bu, aynı zamanda, kuantum teorisi
                ile, klasik fizikteki gözleyenin rolünün önemsenmediği epistemolojik yaklaşımın da
                değiştiğini ifade eder. Bu görüşü savunanlar, deney aşamasında gözleyen ile gözlenen
                arasındaki etkileşimden belirsizliğin çıktığını söylerler. Bir elektronun
                gözlemlendiğini düşünün; en azından bir ışık kuantasının bu elektrona çarpıp
                gözümüze gelmesi gerekir ki elektronu görebilelim. Bir gezegeni görmemiz de, ona
                çarpan ve sonra gözümüze gelen ışık sayesinde olur, ama makro düzeyde bu etki
                gezegenin konumunu da hızını da etkilemeyecek kadar önemsizdir. Ama mikro
                düzeyde, elektrona çarpan ışık parçacığı elektronun konum ve hızını etkileyeceğinden
                gözlemimizin neticesine de etki eder. Sonuçta atom-altı dünya ile ilgili gözlemler için,
                gözleyenin etkisinin de dikkate alındığı bir epistemoloji geliştirmek gerekir. Fakat
                kuantum teorisinin belirsizlikleri sadece bu tip gözlemlerle alakalı değildir; radyoaktif
                elementlerin bozumunun ne zaman olacağı gibi belirsiz durumlar vardır ki, bunlar,
                gözleyenin etkisiyle açıklanamaz.27

                Kavramlarımızın sınırlılıklarından dolayı belirsizlik olduğu iddiası ise adeta
                Kant’ın, insan zihninin kendi kategorilerini dış dünyaya dayattığına dair görüşünün bir
                tekrarı gibidir. Deneysel durumu seçerek, hangi kavramsal çerçeveyle (dalga veya
                parçacık; konum veya hız) elektronun durumunu değerlendireceğimizi seçeriz.
                Barbour, bu yaklaşımın agnostik olduğunu; atom-altı dünyada determinizmin mi,
                indeterminizmin mi olduğunu anlayamayacağımız anlamına geldiğini belirtir.28

                3- Objektif İndeterminizm Olarak Belirsizlik: Bu yaklaşıma göre, atom-altı dünyaya
                dair belirsizliklerin, bizim “gizli değişkenleri” bilemememiz veya deneysel ve
                kavramsal yetersizliklerimiz gibi epistemolojik eksiklikler ve sorunlar ile alakası
                yoktur; belirsizlikler doğanın bir gerçeği olarak vardır, doğada epistemolojik
                indeterminizm veya subjektif indeterminizm denilebilecek sahte bir indeterminizm
                değil, gerçek ontolojik indeterminizm vardır. Bu görüşün en ünlü savunucusu olan
                Heisenberg, kuantum kuramına özgü matematik şemanın, klasik mantığın bir
                genişlemesi veya tarz değişimi olarak yorumlanması gerektiğini söyler. Ona göre bu
                kuram, mantığın en temel ilkelerinden “üçüncü halin olanaksızlığı” ilkesinin
                değiştirilmesini gerektirir.29 Adı kaos teorisiyle özdeşleşen Prigogine de, metafiziksel
                ve felsefi bir tercihe bağlı olmaksızın, fizikte, indeterminizmin kendini kabul
                ettirdiğini şöyle ifade eder: “Bergson, Whitehead, Popper tarafından savunulan
                indeterminizm, bundan böyle fizikte kendini kabul ettirmiştir.”30 Fakat bizce,
                Prigogine’in metafiziksel bir tercihten bağımsız olarak indeterminizmin kendini kabul
                ettirdiğini söylemesi hatalıdır. Prigogine kitaplarında “Laplace’ın cininden” olan
                rahatsızlığını birçok kere dile getirmektedir. Örneğin Isabelle Stengers ile beraber
                yazdığı kitabında şöyle der: “İki yüzyıla yakın bir süredir, Laplace’ın cini hayal
                gücümüze musallat oldu; her şeyi anlamsız kılan kabuslar getirdi. Eğer dünya
                gerçekten de bir cinin, bir anlık durumdan yola çıkarak geleceğini ve geçmişini
                hesaplayabildiği bir dünya olsaydı, bizim tanımlayabileceğimiz basit sistemleri, bir
                cinin ancak tanımlayabileceği daha karmaşık sistemlerden niteliksel olarak ayıran
                hiçbir şey olmasaydı, o zaman bu dünya bir yoğun totolojiden ibaret olurdu. İşte bu,
                atalarımızdan devraldığımız bilimin bize meydan okuyuşudur, artık büyüsünden
                kurtulmamız gereken tılsım da budur.” Sonuçta, Prigogine’in neden Einstein’ın
                yaklaşımını değil de Heisenberg’inkini tercih ettiğinin cevabı, sadece modern fiziğin
                önüne çıkardığı tablo olamaz; Einstein aynı tablodan kendi metafizik tercihine uygun
                seçim yaptığı gibi, Prigogine de kendi metafizik tercihine uygun olarak, hep yakındığı
                Laplace’ın cininden kendini kurtaracak yorumu tercih etmiştir. Burada durumu ilginç
                olan bizce Popper’dır. O, fizikte indeterminizme en büyük desteği veren Heisenberg’in
                Belirsizlik İlkesi’ne karşı çıkmış olsa da,31 kuantum kuramından bağımsız olarak insan
                özgürlüğüne tehdit olarak gördüğü Laplaceçı determinizme karşı indeterminizmi
                savunmuştur.32

                Heisenberg ve onun takipçileri, epistemolojik olarak neyi bilebileceğimizi
                betimlerken, bunun ontolojik gerçekliği tarif ettiğine geçiş yaparak, belirsizliğin
                cehalet ile deneysel ve kavramsal sınırlılıklarımızdan kaynaklanmadığını, doğanın
                gerçek bir durumu olduğunu savunmuşlardır. Bu durum, Polkinghorne’un
                “Epistemoloji ontolojiyi şekillendirir”33 sözüyle ifade ettiği gibi; neyi
                bilebileceğimizin veya bilemeyeceğimizin, neyin gerçekte varolduğunu anlamamızın
                güvenilir bir rehberi zannedilmesinin bir neticesidir. Bu stratejiyi Newton da
                benimsemişti, onun Heisenberg’den farkı: Newton bildiklerinden yola çıkarak
                ontolojik determinist bir evren modellemiş, Heisenberg ise bilmediklerinden
                (belirsizliklerden) yola çıkarak ontolojik indeterminist bir evren öngörmüştür.
                Determinist evrende alternatiflerin ontolojik statüsü imkansızlığa eşitken,
                indeterminist evrende alternatif olayların oluşmasının ontolojik statüsü mümkündür.
                Tanrı-evren ilişkisi açısından ontolojik determinist evren modeli, birçok felsefi ve
                teolojik yaklaşımın çıkmasına sebep olduğu gibi, ontolojik indeterminist evren modeli
                de felsefi ve teolojik birçok yeni yaklaşımın hareket noktası olmuştur.


                23 Ian Barbour, Religion in an Age of Science, Harper and Row Publishers, 1991, s. 101-104.
                24 Albrecht Fölsing, Albert Einstein, çev: Ewald Osers, Penguin Books, 1997, s. 585.
                25 Albert Einstein, B. Podolsky, N. Rosen, Can Quantum-Mechanical Description of Physical Reality Be
                Considered Complete?, Physical Review 4, 1935, s. 778-779.
                26 Immanuel Kant, The Critique of Pure Reason, s. 129-159.
                27 Ian Barbour, Issues in Science and Religion, Harper and Row Publishers, 1971, s. 301-302.
                28 Ian Barbour, Religion in an Age of Science, s. 102-103.
                29Werner Heisenberg, a.g.e., s. 171.
                30 Ilya Prigogine, Kesinliklerin Sonu, çev: İbrahim Şener, İzdüşüm Yayınları, 2004, s. 123.
                31 Karl R. Popper, Bilimsel Araştırmanın Mantığı, çev: İlknur Aka, İbrahim Turan, Yapı Kredi Kültür Sanat
                Yayıncılık, 1998, s. 248-284.
                32 Karl R. Popper, Open Universe: An Argument for Indeterminism, Rowman and Littlefield, 1985.
                33 John Polkinghorne, Science and Theology, Fortress Press, 2003, s. 31.

                #751746
                Anonim
                  BELİRSİZLİKLERİN BELİRLEYİCİSİ OLARAK TANRI

                  Ateistlerin bir kısmı kuantum belirsizliklerini, evrende her türlü belirlenimden uzak
                  olarak ‘ontolojik şansın’ varlığı için bilimsel bir temel olarak görmüşlerdir; bu ‘şans’ onları,
                  Laplace cininin yol açacağı materyalist kaderci anlayıştan koruyacaktır. Bu düşünceye göre,
                  evrenin aynı başlangıcını oluştursak bile, pekala evrenin bugünü farklı olabilirdi; en maharetli
                  zeka bile, tüm maddi parçacıkların konumunu ve hızlarını hesaplasa da geleceği göremez,
                  çünkü gelecek önceden belli değildir. Bu yaklaşım birçok kişiye, önceden belli geleceği
                  yaşamadıklarına ve özgür iradeleri gerçekten mevcut olduğuna dair bir optimizm vermiştir.
                  Bu evren görüşünde “A”, mutlaka “B” yi belirlemez; olasılık kümesinden bir şıkkı belirler;
                  “B” kadar C veya D de olasıdır. Ateistlere göre şans olarak gözüken belirsizlikler, bazı teist
                  düşünürlerce ise Tanrı’nın evrene etki alanları olarak değerlendirilmiştir. Buna göre Tanrı, bu
                  belirsizlikleri belirleyerek evrensel oluşumları ve mucizeleri dilediğince gerçekleştirir.
                  Polkinghorne’un ifadesine göre, Tanrısal etki, sisteme bilgiyi dahil eder ama bunu
                  enerji girişi olmadan gerçekleştirir; bu yüzden bu etki, fiziksel bir sebep gibi tespit
                  edilemez.34 Böylesi bir Tanrı müdahalesi tarifi, termodinamiğin birinci yasası olan “madde ve
                  enerjinin korunumu” yasası ihlal edilmeden Tanrısal etkinin oluşabildiğini savunur. Kuantum
                  belirsizliklerini Tanrı’nın etkinlik alanı olarak yorumlayanlar, yeni tarzda bir doğal teoloji
                  yapmamaktadırlar; çünkü bilimden çıkan sonuçlarla, teizmin yaklaşımının doğru olduğunu
                  temellendirmeye kalkmamaktadırlar. Daha ziyade Barbour’ın dediği gibi doğanın teolojisini
                  yapmaktadırlar.35 Bu bakış açısı, Tanrısal etkinliğin doğa yasaları ihlal edilmeden nasıl
                  gerçekleşmiş olabileceğini gösterir; ama modern bilimin Tanrısal etkinliği ispat ettiğini iddia
                  etmez. Bilimsel yaklaşımın Tanrısal etkinliği dışladığına dair itiraza, bu yaklaşım, modern
                  bilimin verileriyle uyumlu bir Tanrısal müdahale anlayışının nasıl olabileceğini (doğanın
                  teolojisinin) göstermesi açısından çok değerlidir. Üstelik bu yaklaşım elektron
                  mikroskobundan, lazerden, transistörden, süper iletkenlere kadar birçok buluşun
                  gerçekleştirilmesini ve atomun yapısından, elektriğin iletilmesinden, kimyasal bağlara kadar
                  birçok önemli fenomenin açıklanmasını sağlayan kuantum kuramına36 dayanılarak
                  gerçekleştirilmektedir.

                  Kendisinden önceki Karl Heim37 gibi bazı düşünürlerin çalışmalarından etkilenmiş
                  olsa da, Tanrısal etkinliğin kuantum belirsizliklerini belirleyerek gerçekleştiğine dair
                  iddiaların öncüsü olarak fizik profesörü ve rahip olan William Pollard gösterilmektedir. Onun
                  görüşüne göre Tanrı, kuantum belirsizliklerinin hepsini belirleyerek evrene etkide bulunur.
                  Evren yasaları determinist değil olasılıkçıdır; Tanrı, kuantum belirsizliklerini belirleyerek,
                  olasılıklar arasında seçim yapar ve evrenin gidişatını yönlendirir.38 Buna göre, evrenin içinde
                  indeterminizm vardır, ama Tanrı’yı işin içine kattığımızda, yine deterministik bir yapı
                  karşımıza çıkar. Bu gösteriyor ki, Einstein’ın, Tanrı’nın hiçbir şeyi şansa bırakmayacağını
                  belirtmek için söylediği “Tanrı zar atmaz” sözünü, kuantum kuramının objektif indeterminist
                  yorumuna karşı kullanması doğru değildir. Kuantum belirsizliklerini belirleyen bir Tanrı
                  anlayışı, Tanrı’nın nüfuz edemediği bir şansın olmadığını gösterir; kuantum kuramı,
                  belirsizliklerin, Tanrı için de geçerli olduğu – öyle düşünenler olsa da – anlamını taşımaz.
                  Pollard, Tanrı’nın belirlemesi ile özgür irade arasında çıkabilecek çatışkının
                  farkındadır; bu sorunu ise kuantum kuramıyla kurduğu bir analoji ile çözmeye çalışır. Niels
                  Bohr’un Tamamlayıcılık Prensibi’nin, birbirine zıt gibi gözüken parçacık ve dalga olmayı,
                  aynı gerçekliğin birbirini tamamlayan iki ayrı biçimi olarak sunduğunu söylemiştik. Pollard,
                  Tamamlayıcılık Prensibi’nin fiziksel dünyada zıt gibi gözüken olguların pekala bir arada
                  bulunabileceğini göstermesinden; Tanrı’nın belirlemesi (veya önceden bilmesi) ile özgür
                  iradenin, paradoksal gözükmesine rağmen bir arada bulunabileceklerine geçiş yapar.39 Bu
                  yoruma göre, parçacık ve dalga ikilemi sadece görünüşte bir çatışkı olup, gerçekte var
                  olmadığı gibi; Tanrısal belirleme ve özgür irade ikilemi de ancak görünüşte bir çatışkı olup,
                  gerçekte var değildir.

                  Pollard, kuantum teorisinin teolojik yorumundaki en önemli öncü olmuştur, fakat bu
                  teorinin teolojik yorumunda herkes onunla aynı kanaatleri paylaşmamıştır. Örneğin, Arthur
                  Peacocke, kuantum belirsizliklerinin Tanrı için de belirsiz olduğunu; bu yüzden Tanrı’nın
                  geleceği bilemeyeceğini, Tanrı’nın yaratılışta riskler aldığını ve kendini sınırladığını (selflimitation)
                  düşünür.40 Bu noktada, Peacocke’un, pananteist41 olduğunu hatırlamak faydalı
                  olacaktır. Peacocke için Tanrısal doğa ile evren yasaları arasında bir ilişki vardır, aynı ilişkiyi
                  Spinoza da kurmuştu, ama o kendi döneminin bilimi gereği evrende olan determinizmi
                  Tanrısal doğa ile ilişkilendirmişti; Peacocke ise kuantum kuramından da destek alarak
                  indeterminizmi Tanrısal doğa ile ilişkilendirir. Bu anlayışta Tanrı, belirsizlikleri belirleyip
                  veya doğa yasalarını ihlal ederek evrensel oluşumları gerçekleştirmez; çünkü Peacocke bu
                  yaklaşımların, doğa ile Tanrı arasında ayrıma sebep olacağını ve kötülük sorunu hakkında
                  kabul edilemez neticelere götüreceğini düşünür.42

                  Sadece evrenin içinde ontolojik indeterminizmin olduğunu söylemekle, Tanrı için de
                  geçerli indeterminist bir yapı olduğunu söylemek arasında önemli bir fark vardır. Pollard gibi
                  düşünenler ontolojik indeterminizmin sadece evren içinde olduğunu düşünürler. Buna göre
                  Tanrı, indeterminizmdeki boşlukları belirlediği için aslında hiçbir boşluk yoktur; yani,
                  Tanrı’nın içinde yer aldığı ontoloji açısından bir indeterminizm söz konusu değildir. Peacocke
                  gibi düşünenler için ise ontolojik indeterminizm, Tanrı bile ontolojiye dahil edildiğinde var
                  olacak kadar geniştir. (Peacocke, sürekli yaratacak kadar etkin bir Tanrı anlayışı ile geleceği
                  bilmeyen bir Tanrı anlayışını uzlaştırmaya çalışmıştır.) Thomas Tracy43 ve Robert Russell44
                  gibi başkaları da, Tanrı’nın sadece bazı kuantum boşluklarını belirlediğini söyleyerek,
                  evrende ontolojik indeterminizmin varlığını savunmuşlardır.


                  34 John Polkinghorne, a.g.e., s. 89.
                  35 Ian G. Barbour, When Science Meets Religion, Harper San Francisco, 2000, s. 170; Bu eserin Türkçe çevirisi
                  için bakınız: Ian G. Barbour, Bilim ve Din, çev: Nebi Mehdi, Mübariz Cemal, İnsan Yayınları, 2004.
                  36 Paul Davies, a.g.e., s. 101.
                  37 Karl Heim, The Transformation of the Scientific World View, SCM , 1953.
                  38 William Pollard, Chance and Providence: God’s Action in a World Governed by Scientific Law, Faber and
                  Faber, 1958.
                  39 William Pollard, a.g.e., s. 138-148.
                  40 Arthur R. Peacocke, Theology for a Scientific Age, SCM, 1993.
                  41 Tanrı’nın evrene içkin olarak evreni kapladığını, fakat evrenden daha fazlası olduğuna dair görüş.
                  42 Arthur R. Peacocke, a.g.e., s. 141-145. Geleceğin Tanrı için bile belirsiz olduğu – mümkün tüm olasılıkları
                  Tanrı önceden bilse bile -, evrende determinizm olmadığı ve ontolojik şansın varlığı kabulleriyle kötülük
                  sorununun ele alınmasında, kendisinden sonraki düşünürlerin üzerinde özellikle Whitehead’in önemli bir etkisi
                  olmuştur.
                  43 Thomas F. Tracy, Particular Providence and the God of the Gaps, ed: Robert John Russell, Nancey Murphy,
                  Arthur R. Peacocke, Chaos and Complexity içinde, Vatican Observatory Publications ve The Center for
                  Theology and the Natural Sciences, 2000, s. 289-324.
                  44 Robert John Russell, Does “The God Who Acts” Really Act? New Approaches To Divine Action, Theology
                  Today 54 içinde. 1997, s. 43-65.

                  #751747
                  Anonim
                    KUANTUM BELİRSİZLİKLERİ
                    ÖZGÜR İRADE SORUNUNU ÇÖZEBİLİR Mİ?

                    Teizmin her şeyi bilen ve etkin sıfatlarına uygun bir Tanrı anlayışını sunmak
                    isteyenler, bütün kuantum belirsizliklerini belirleyen bir Tanrı anlayışını benimsemişlerdir. Bu
                    arada birbiriyle ilişkili özgür irade ve kötülük sorunlarını göz ardı etmemişler, Pollard gibi
                    kuantum teorisindeki Tamamlayıcılık Prensibi ile analoji kurarak, zıt gibi gözükenlerin bir
                    arada bulunabileceğini söyleyerek ve Nancey Murphy45 gibi Tanrı’nın tüm belirsizlikleri
                    insanın özgür iradesini ihlal etmeden (hem cansız dünyada kuantum seviyesinde, hem zihin
                    gibi üst seviyelerde etki ederken) belirlediğini söyleyerek tezlerini savunmuşlardır. Pollard’ın
                    pozisyonunu Malebranch’ın okkasyonalizmine (occassionalism: ara-nedencilik)
                    benzetebiliriz; kimi sorunları çözerken okkasyonalizm ile benzer sorunlarla karşı karşıya
                    kalmıştır. Diğer yandan, bu yaklaşımı özgür irade ve kötülük sorununun çözümü için yeterli
                    görmeyenler, evrensel indeterminizmi, Tanrı’yı da kapsayacak şekilde genişleterek Tanrı’nın
                    bütün belirsizlikleri belirlemediğini savunmuşlardır. Bize göre, bu iki yaklaşımdan birincisini
                    tercih etmek daha doğru olacaktır. Tanrı’nın – kendi isteği sonucunda bile olsa – kendisinin
                    bile bilemeyeceği belirsizlikler oluşturduğu fikrinin, teizm açısından kabul edilemez olduğunu
                    düşünüyoruz. Diğer yandan, Tanrı’nın, geleceği göremeyeceğini varsaymak veya Tanrı’nın
                    etkinliğini kısıtlayan modeller önermek, kanaatimizce özgür irade sorununu çözmeye yeterli
                    değildir. Özgür irade sorununun en az teistler için olduğu kadar ateistler için de geçerli
                    olduğunu; Laplace’ın cininin geleceği görebilmesinin, ateistler için varoluşsal bir kabus
                    oluşturduğunu daha önce gördük. Fizikteki muhalif açıklamalara rağmen, evrensel
                    indeterminizmin sadece epistemolojik bir durumdan kaynaklanmadığını, ontolojik
                    indeterminizmin evrenin gerçek yapısını oluşturduğunu kabul etsek bile, özgür irade ile ilgili
                    sorunun giderilebileceğine dair Prigogineci optimizmin de şüpheyle karşılanmasının gerektiği
                    kanaatindeyiz.

                    Kuantum kuramı kimi düşünürlerce insan zihnindeki süreçlerle de ilişkilendirilmiştir.
                    Örneğin Penrose, insan zihnine dair gizemlerin çözümünde kuantum kuramının gizemlerinin
                    faydalı olabileceği kanaatinde olanlardandır.46 Kuantum kuramı, insan zihni ve Tanrısal
                    etkinlik konusunu birleştirmek için ayrıntılı şekilde yaklaşımlar geliştirenlerin başında George
                    Ellis gelmektedir. Ellis, insan zihnindeki kuantum belirsizliklerinin belirlenmesi suretiyle
                    Tanrısal vahyin ve ilhamın, doğa yasaları ihlal edilmeden gerçekleşmiş olabileceğini
                    göstermeye çalışmaktadır.47 Buna göre kuantum boşlukları, Tanrı-insan arasındaki ilişkinin
                    nasıl kurulmuş olabileceği hususunda fiziksel bir açıklamayı mümkün kılar; beyin de her
                    madde gibi atomlardan ve atom-altı parçacıklardan oluşmuştur, kuantum seviyesindeki
                    müdahaleler düşünce ve duygu oluşumlarına sebebiyet verebilir. Ellis, kuantum kuramının
                    aşağıdan-yukarı (bottom-up) etkiyi gösteren genel yaklaşımından farklı olarak, insan zihnine
                    etki aracılığıyla, insan bedeni kullanılarak yapılacak yukardan-aşağı (top-down) değişiklikleri
                    gündeme getirmektedir. Ellis, kendi yaklaşımını, özgür irade sorunu ve buna bağlı olarak
                    ahlak alanı açısından önemli bulmaktadır.48 O, determinist kaos ve klasik fiziğin doğada
                    boşluk bırakmayan determinist yaklaşımlarının, Özel Tanrısal Etkinliğin nasıl gerçekleştiğinin
                    doğa yasaları çerçevesinde açıklanmasını sağlayamayacaklarını, bunu açıklayacak tek
                    potansiyele kuantum kuramının sahip olduğu kanaatindedir.49 Ellis, zihin seviyesindeki
                    Tanrısal etkinlik ile insanlarda özgür iradenin varlığını uzlaştırmaya çalışmıştır. Sonuçta,
                    Ellis’in yaklaşımı, doğa yasaları ihlal edilmeden Tanrısal etkinliğin zihinsel seviyede nasıl
                    gerçekleşebileceğine dair bir model sunma çabası olması açısından değerlidir. Fakat, onun
                    yaklaşımı da, diğer tüm teistik ve ateistik yaklaşımlar gibi, özgür irade ile ilgili paradoksları
                    çözebilecek bir yaklaşım değildir.

                    İndeterminist bir evrende bile olsa, kendisinden önceki fiziksel koşullarla belirlenen
                    insanın, özgür iradeye sahip olduğu söylenirken, ne kadar tutarlı olunabildiğini dikkatlice
                    irdelemek gerekir. Pollard, Murphy ve onlar gibi düşünenler özgür irade sorununun nasıl
                    çözülebileceğini gösterememişlerdir; fakat özgür iradenin varlığının, Tanrı’nın evrendeki
                    belirsizlikleri belirlemesiyle uyumlu olabileceğini söyleyerek, teizmin klasik Tanrı anlayışı ile
                    daha uyumlu bir anlayışı seslendirmişlerdir. Diğer yandan özgür irade ve buna bağımlı olarak
                    kötülük sorununu çözmek için Tanrısal etkinliği sınırlayanların çabası, hem bahsedilen
                    sorunları çözmeye yeterli değildir; hem de teizmin klasik Tanrı anlayışından uzaklaşmışlardır.
                    İnsanın özgürlüğüne dair sorun, sadece evrenin, determinist yapıda olup olmaması ile alakalı
                    değildir; insan zihninin (veya ruhunun) ‘neliği’ ve bu seviyede determinizmin olup
                    olmadığıyla da alakalıdır. Mevcut bilim, insanın ‘neliğini’ henüz çözememiştir ve hala insanın
                    maddi cevher dışında bir cevher (ruh) taşıdığı savunulabilmektedir; bu düşünce doğruysa,
                    nüfuz edilemeyecek madde-dışı cevher yüzünden, insanın ‘neliği’ sorunu hiç çözülemeyecek
                    demektir. Diğer yandan insanın sadece maddi cevherden oluştuğunu savunanlar da, beynin
                    hala gizemini koruduğunu kabul etmektedirler ki – bu yaklaşımda beynin gizemini çözmek
                    için gelecekte ümit kapısı var gibi gözükse de – bu da insanın ‘neliğinin’ hala çözülememiş
                    olduğunu gösterir. Ayrıca insanı önceden belirleyen fiziksel koşullara rağmen (indeterminist
                    koşullar olsa bile), özgür iradenin mümkün olup olmadığı ile ilgili sorunu ve felsefi olarak
                    herkesin üzerinde uzlaştığı tek bir özgür irade tanımının olmadığını da hatırlamakta fayda
                    vardır. Özgür iradeyi temellendirmek ve buna bağımlı olarak kötülülük sorununu çözmek için,
                    Tanrısal etkinliği ve bilgiyi sınırlayan bir model tasarlayanlar, hem çözmek istedikleri
                    sorunları çözememişler, hem de teizmin her şeyi bilen ve etkin Tanrı anlayışından –
                    çözemedikleri bir sorun uğruna – uzaklaşmışlardır. Özgür irade sorunu ne teizm, ne de ateizm
                    için çözülebilmiş bir sorun değildir. Bizce bu sorun çözülemez; çünkü salt doğa bilimlerine
                    bağlı bir çözülememezlikten değil, teizm için Tanrısal irade ile insan iradesi arasındaki sınırı
                    çizmek ve bunu yaparken insanın sorumluluğunu da göz önünde bulundurmak gibi bir
                    güçlükten; ateizm için ise kendinden bağımsız fiziki şartların belirlediği maddi bir varlığın, bu
                    fiziksel belirlemeye rağmen ne kadar ve ne şekilde özgürlüğünden bahsedilebileceği sorunu
                    gibi çözülmesi imkansız gözüken paradokslardan kaynaklanmaktadır. Bize göre, hem teizm
                    hem ateizm adına özgür irade sorununu ve bununla bağlantılı olarak ahlak meselesini çözmek
                    için yapılan hiçbir izah, bütün paradoksları çözmeyi ve tüm itirazları cevaplamayı başaracak
                    güçte olamamıştır ve de olamaz. Kuantum kuramının, özgür irade ile ilgili sorunları, yeni bir
                    evren modelinde düşünmemizi mümkün kılmasını önemli bulsak da, bu kurama dayanarak
                    özgürlük meselesinin çözülmesinin mümkün olmadığını düşünüyoruz. Bunun yanında, bu
                    teorinin en çok kabul gören yorumunun – ontolojik indeterminizm – Tanrısal etkinliğin doğa
                    yasaları ihlal edilmeden de gerçekleşebileceğini gösterebildiği kanaatindeyiz.


                    45 Nancey Murphy, Divine Action in the Natural Order: Buridan’s Ass and Schrödinger’s Cat, ed: Robert John
                    Russell, Nancey Murphy, Arthur R. Peacocke, Chaos and Complexity içinde, Vatican Observatory Publications
                    ve The Center for Theology and the Natural Sciences, 2000, s. 325-357.
                    46 Roger Penrose, Büyük Küçük ve İnsan Zihni, çev: Cenk Türkman, İzdüşüm Yayınları, 2003, s. 67-109.
                    47 George F.R. Ellis, The Theology of the Anthropic Principle, ed: Robert John Russell, Nancey Murphy, C. J.
                    Isham, Quantum Cosmology and the Laws of Nature içinde, Vatican Observatory Publications ve The Center for
                    Theology and the Natural Sciences, 1993, s. 196-198.
                    48 George F.R. Ellis, Ordinary and Etraordinary Divine Action, ed: Robert John Russell, Nancey Murphy, Arthur
                    R. Peacocke, Chaos and Complexity içinde, Vatikan Observatory Publications ve The Center for Theology and
                    the Natural Sciences, 2000, s. 376-377.
                    49 George F.R. Ellis, a.g.e., s. 361.

                    #751748
                    Anonim
                      AŞAĞIDAN YUKARI MÜDAHALE İLE MUCİZELER

                      Kuantum kuramıyla Tanrısal etkinliği birleştiren yaklaşımın, aşağıdan-yukarı (bottomup)
                      bir müdahaleyi savunmasıyla dünya içindeki büyük değişimleri (mucizeler gibi) açıklayıp
                      açıklayamayacağı sorulabilir. Her şeyden önce bütün evrensel hammaddenin atomlardan ve
                      atom-altı parçacıklardan oluştuğunu, atom-altı seviyede yapılan müdahalelerin evrenin
                      tümüne yayılan bir müdahale olduğunu hatırlatalım. Ayrıca, kaos teorisi ile ilgili çalışmalarda
                      da gösterildiği gibi, evrenin bir yerindeki çok küçük sayılabilecek bir değişim bile evrenin
                      başka yerinde çok büyük değişimlere sebebiyet verebilir. Kelebek Etkisi (Butterfly Effect)
                      ismiyle meşhur olan bu yaklaşıma göre, Şam’da kanatlarını çırpan bir kelebek İstanbul’da bir
                      kasırgaya sebebiyet verebilir.50 Sonuçta Tanrısal müdahale ile Tanrı’nın tüm evreni kuşatan
                      bilgisi birleştirilirse, bir kelebeğin yönünü değiştirecek kadar bir müdahale ile – kelebeğin
                      zihninde kuantum seviyesinde yapılacak müdahalelerle bir yönlendirme veya kuantum
                      seviyesinde müdahalelerle bir hava akımı oluşturup kelebeğin yönü değiştirilerek – kutsal
                      kitaplarda bahsedilen, bazı kavimlerin yok edilmesine sebebiyet verecek nitelikte bir
                      kasırganın nasıl oluşturulduğu izah edilebilir. Kelebek Etkisi ile ifade edilen etki ‘başlangıç
                      durumundaki şartlara hassas bağımlılık’ olarak da dile getirilir. Fizikte bunun önemi
                      anlaşılmadan önce, halk arasında böylesi bir etkinin varlığı sağduyu ve basit gözlemlerle fark
                      edilmişti.

                      Halk arasındaki şu söz de bunu ifade etmektedir:

                      Bir mıh bir nal kurtarır;
                      Bir nal bir at kurtarır;
                      Bir at bir er kurtarır;
                      Bir er bir cenk kurtarır;
                      Bir cenk bir vatan kurtarır!51

                      Kaos teorisinde Kelebek Etkisi determinist yasalar çerçevesinde ele alınır. Kaos teorisi
                      ile kuantum teorisi bir arada ele alınırsa,52 büyük sonuçlar verecek ufak değişimler, Tanrı’nın
                      belirsizlikleri belirlemesiyle açıklanmaya (indeterminizm sürece dahil edilmeye) çalışılabilir.
                      Bizim açımızdan önemli nokta, aşağıdan-yukarı bir etki tarzının ne kadar önemli sonuçlar
                      verebileceğini göstermektir. Maddenin küçük parçacıkları, etraflarındaki küçük parçacıklarla
                      ve ortamla, çarpışma şeklindeki ilişkilerinde, bize göre kısa bir süre olan birkaç saat içinde
                      katrilyonlarca ilişkiye girerler. Kuantum kuramının gösterdiği gibi evrensel yasalar özlerinde
                      olasılıksal bir yapıya sahipse, katrilyonlarca sayıdaki etkileşim esnasında olasılıklara
                      müdahaleyle çok büyük bir fark oluşturulabilir. Dünyanın etrafında uçan ve aynı yere gelen
                      bir roketi düşünelim; eğer bu roketin yörüngesi derecenin trilyonda biri kadar sapış gösterirse
                      ilk turda önemli bir fark olmaz, ancak trilyon tur sonra bir derece fark oluşur, 90 trilyon
                      defada eski yörünge tam dikine kesilecek kadar, 180 trilyon defada tam ters yönde aynı
                      yörüngeyi takip edecek fark oluşur. Olasılıklara bilinçli müdahale ile yapılacak küçük
                      değişiklikler, çok yüksek sayıda tekrarlandığında ve bilinç ile bir amaca göre olasılıklar
                      seçildiğinde çok büyük değişiklikler ve umulmadık sonuçlar oluşabilir.

                      Olasılıkçı yasalar, fiziğe ilk olarak 19. yüzyılın sonunda entropi kuramıyla girmiştir.
                      Entropi yasası, evrenin en temel yasaları olarak kabul edilen termodinamik yasaların
                      ikincisidir ve evrendeki düzensizliğin sürekli arttığını söyler. Entropi yasasının fiziksel
                      yorumu üzerinde, kuantum kuramında olduğu gibi ciddi farklar yoktur; bu yasanın
                      determinizm ile uyumlu olmasına rağmen olasılıkçı yapısında geniş bir konsensüs vardır.
                      Hava molekülleri gibi moleküllerin dağılımında entropi yasası kendini gösterir. Katrilyonlarca
                      molekülün çarpışması gibi faktörlerden dolayı tek bir hava molekülünün birkaç saat sonra
                      odanın tam neresinde olacağını hesaplayamayız; ama, olasılık hesaplarına dayanarak havasız
                      kalmayacağımıza güvenebiliriz. George Gamow, bir odadaki hava moleküllerinin odanın bir
                      yarısında toplanıp, diğer yarısında olmamaları için in 10 299.999.999.999.999.999.999.999.998 saniye
                      beklememiz gerektiğini söyler; evrenin tahmin edilen toplam yaşının 10 üzeri 17 saniye olduğunu
                      düşünürsek, neden moleküllerin odanın bir yarısında toplanmasından dolayı havasız
                      kalmaktan korkmamamız gerektiğini anlarız.53 Bir peygamberi öldürmeye kalkan bir
                      topluluğun, içinde bulundukları ortamın hava moleküllerinin, bu toplumdan uzak bir yere
                      hareket ettirilerek yok edilmeleri gibi hayali bir olayı ele alalım. Hiç şüphesiz bu olay teistik
                      bir yaklaşım açısından mucize diye nitelenecektir; ama görüldüğü gibi bu mucize diye
                      nitelenecek olay doğa yasalarının ihlali ile değil, çok düşük olasılıkların gerçekleşmesiyle
                      oluşabilir. Hz. Musa döneminde denizin yarılması gibi üç teist dinin inandığı ve mucize diye
                      nitelendirdikleri bir olayı da ele alabiliriz. Fiziksel olarak deniz rastgele hareket eden çok
                      yüksek sayıda molekülden oluşur. Denizde çizeceğimiz hayali bir çizginin, sağındaki
                      moleküllerinin hepsinin sağa, solundaki moleküllerinin hepsinin sola gittiğini görmüyorsak,
                      bunun nedeni, aynen hava moleküllerinin dağılımı yüzünden hiçbir zaman havasız
                      kalmamamız gibi; bu durumun olası olmamasından değil, bu olasılığın matematiksel açıdan
                      imkansız denecek kadar küçük olmasındandır. (Matematikte 10 50 ’de 1’den küçük olasılıklar
                      genelde imkansız kabul edilir.) Eğer Hz. Musa’nın deniz kenarına geldiği anda, denizdeki su
                      moleküllerinin Hz. Musa’nın sağındakilerinin hepsinin sağa, solundakilerin hepsinin sola
                      hareket ettiğini ve böylece denizin ikiye ayrılmış olabileceğini söylersek, fizik yasalarının
                      ihlal edilmediği, çok çok düşük bir olasılığın gerçekleştiği bir mucize tanımı yapmış oluruz.
                      Entropi yasasının olasılıkçı yapısı ile kuantum teorisinin olasılıkçı yapısı ve bunlara
                      dayalı mucize temellendirmelerinde altı çizilmesi gereken önemli bir fark vardır. Entropi
                      yasasını göz önünde bulundurarak verdiğimiz örneklerdeki gibi mucize tanımlamaları,
                      determinist bir evrende olasılıkların seçilmesi ile mucizelerin nasıl oluşabileceğini gösterir.
                      Kuantum teorisi göz önünde bulundurularak yapılan mucize tanımlamalarıysa, indeterminist
                      bir evrende belirsizliklerin belirlenmesi suretiyle mucizelerin nasıl oluşabileceğini gösterir.
                      Entropi yasasında olasılıklar ve şans, epistemolojik durumumuzdan kaynaklanır; kuantum
                      teorisinde ise olasılıklar ve şansın, epistemolojik mi ontolojik mi olduğu tartışılmalıdır.
                      Determinist bir evrende, eğer doğa yasalarını ihlal etmeyen bir Tanrı anlayışı savunulacaksa,
                      o zaman ya Leibnizci bir tarzda Tanrı’nın, baştan evrendeki bütün müdahaleleri yaptığı ve
                      zamanı geldiğinde imkan olarak mümkün olan mucizeleri gerçekleştirdiğini veya
                      indeterminist sisteme melekler gibi dahil olan ve bu sistemin – bilimsel olarak tespit
                      edilemeseler de – bir parçası olarak mümkün olan olasılıklardan seçilenlerinin
                      gerçekleştirilmesini sağlayan aracıları kabul etmemiz gerekir. (Birçok kişi melekler ile
                      müdahaleyi, Tanrı’nın müdahalesi gibi doğa yasalarının ihlal edilmesi olarak görecektir.)
                      Oysa kuantum teorisinin en çok kabul edilen yorumundan esinlenerek evrende objektif
                      belirsizliklerin varlığını kabul edersek, Tanrı’nın baştan müdahale etmeden veya melekler gibi
                      varlıkları determinist sistemin kurallarının içine dahil etmeden de, doğa yasalarına aykırı
                      olmayan bir mucize anlayışı savunulabilir. Buna göre, entropi yasasına dayanarak verdiğimiz
                      iki örnekteki moleküllerin, belirsizliklerin belirlenmesi suretiyle hareket ettirilip mucizeler
                      oluşturulduğu savunulabilir: Verdiğimiz ilk örnekteki gibi hava molekülleri, belirsizliklerin
                      belirlenmesi suretiyle yönlendirilip, peygamber düşmanları yok edilebilir. İkinci örnekteki
                      gibi ise belirsizliklerin belirlenmesi suretiyle, Hz. Musa’nın önündeki denizin su
                      moleküllerinin sağa ve sola doğru hareketi gerçekleştirilebilir. Bazı mucizelerin doğa yasaları
                      çerçevesinde nasıl oluşmuş olabileceğinin gösterilmesi için, entropi yasası ve kuantum
                      kuramının bir arada ele alınması enteresan bir yaklaşım olacaktır.

                      Biz, böylesi bir yaklaşımın teolojik olarak zorunlu olduğunu düşünmüyoruz. Bu
                      yüzden, bu makalede sunduğumuz doğa yasaları çerçevesinde mucizelerin nasıl
                      gerçekleşebileceğine dair örneklerin, gerçekte de öyle oluştuğuna dair bir iddiamız
                      bulunmamaktadır. Fakat böylesi bir mucize açıklaması, David Hume gibi mucizeleri, doğa
                      yasalarının ihlal edilmesi olarak tarif ederek karşı çıkanlara, mucizelerin, doğa yasalarındaki
                      düşük olasılıkların gerçekleştirilmesi anlamına gelebileceğini, fakat doğa yasalarının ihlal
                      edilmesi anlamını taşımayabileceğini söyleyerek gerekli yanıtı verir. Ayrıca bu yaklaşım,
                      teolojik sebeplerle doğa yasalarının ihlal edilmesi anlamında mucize yaklaşımına karşı çıkan
                      Spinoza ve Schleiermacher gibi filozofların itirazlarına da kapıyı kapayacak bir yaklaşımdır.
                      Bizim doğa yasalarına karşı tavrımız, Newton ve Einsteincı doğa yasalarının ‘kendi içinde
                      evrene’ tam olarak tekabül ettiğini söyleyen yaklaşımdan ve Hawking’in doğa yasalarını,
                      sadece insan zihninin ürünü matematik modeller olarak54 tanımlayarak, ‘kendi içinde evrene’
                      tekabüliyetine aldırmayan, sadece gözlemlerin açıklanmasına odaklanan yaklaşımından
                      farklıdır. Bizce bilimin hedefi, Hawkingci yönelimden ziyade Newton ve Einsteincı bir
                      yönelimde olmalıdır; fakat insani sınırlılıklarımız ‘kendi içinde evreni’ tam olarak
                      anlamamıza olanak vermemiştir. Biz bu yüzden kendimizi, Barbour’un kendisiyle beraber
                      Bohr’u da dahil ettiği ‘kritikçi realist’ (critical realist) sınıfın içinde görüyoruz.55 Buna göre,
                      doğa yasaları, ‘kendi içinde evreni’ kısmen temsil ederler; doğa yasaları gerçeğe bir
                      yakınlaşmadır, ama tam olarak gerçeğin resmini vermezler.56

                      Makronun fiziği ile mikronun fiziği arasındaki paradoksal yapı çözümlenmeden
                      “realist” bir bilim anlayışının mümkün olmaması ve Hawking gibi düşünenlerin ‘kendi
                      içindeki evrenin’ gerçekliğine aldırmayan yaklaşımının bizce kabul edilemez olması gibi
                      nedenlerle, kendimizi “kritikçi realist” olarak görüyoruz. Newtoncu yaklaşımda bilim adamı
                      kâşiftir, orda bulunmayı bekleyen yasaları bulur, gösterir. Hawkingci yaklaşımda ise bilim
                      adamı mucide daha yakındır, doğa yasaları keşfedilecek bir nesne gibi beklemez; onlar, zihnin
                      ürünleridir. Bizim yaklaşımımıza göre ise bilim adamı kâşif olsa da, keşfedilen nesnenin
                      sırlarına tam vâkıf olmamızda önemli güçlükler vardır. Bizim durumumuz, bir araziyi sadece
                      uçaktan çıplak gözle görüp karaya çıkamayan birine veya bir fili sadece dokunarak algılayıp
                      da göremeyen bir köre veya bir bestenin notalarını okuyup da müziğini dinleyemeyen sağıra
                      benzetilebilir. Bizce, bilimsel teorilerimiz ‘kendi içinde evren’ hakkında bilgiler sunarlar, ama
                      bu sunum eksiktir; durum belki de örneklerimizdeki kadar karamsar değildir, ama Laplace’ın
                      bilimsel teoriler hakkındaki optimizminden gerçeğe daha yakın olduğumuzda kuşku
                      duymuyoruz.


                      50 James Gleick, Kaos, çev: Fikret Üçcan, Tübitak Popüler Bilim Kitapları, 2003, s. 15-16.
                      51 James Gleick, Kaos, a.g.e., s. 18.
                      52 Bu iki teorinin birleştirilmesi ve bunla ilgili sorunlar üzerine son 10-20 yılda geniş bir literatür oluşmuştur.
                      53 George Gamow, 1-2-3 Sonsuz, çev: C. Kapkın, Evrim Yayınevi, 1995, s. 212-213.
                      54 Stephen Hawking, Ceviz Kabuğundaki Evren; Stephen Hawking, A Brief History of Time.
                      55 Ian G. Barbour, Religion in an Age of Science, s. 99.
                      56 Kendimizi “kritikçi realist” olarak tanımlarken, Barbour gibi bilimin amacını sadece anlamakla sınırlayıp,
                      doğayı kontrol ve öngörülerde bulunmayı bilimin amaçlarından dışlamıyoruz.

                      #751749
                      Anonim
                        SONUÇ

                        Modern bilime göre Tanrısal müdahalenin imkansız olduğuna dair iddianın, modern
                        bilimin verileri ışığında yanlış olduğu gözükmektedir. Kuantum seviyesindeki belirsizliklerin
                        belirlenmesi suretiyle, teizmin savunduğu mucizeler gibi evrendeki radikal değişimler bile
                        açıklanabilir. Bu bakış açısı, Tanrı’nın etkinliğinin bu şekilde oluştuğu anlamına gelmez, ama
                        modern bilimin verilerinin, doğa yasaları ihlal edilmeksizin, mucizelerin ve Tanrısal
                        etkinliğin gerçekleşebilmesine olanak tanıdığını gösterdiği için değerlidir. Bu yaklaşım, David
                        Hume’un mucizelerin doğa yasalarının ihlal edilmesi anlamına geldiğine dair tarifinin ve
                        Spinoza ile Schleiermacher gibi, mucizelerin, Tanrı’nın kendi doğasıyla veya doğa yasalarıyla
                        çelişmesi anlamına geldiğine dair teolojik itirazlarının düzeltilmesine olanak tanıdığından
                        dikkate alınması gerekir.

                        Fakat bu yaklaşımın özgür irade sorununu çözdüğünü söylemek veya Tanrı’nın
                        mucizeleri mutlaka bu şekilde meydana getirmiş olması gerektiğini söylemek hatalıdır. Bizce,
                        teistik ve ateistik hiçbir yaklaşım özgür irade sorununu tam olarak çözememektedir. Bu
                        noktada, teistik savunma, teizm kadar ateizmin de özgür irade sorunu içinde olduğunu ve
                        teizmin bu konudaki yaklaşımları ispatlanıp temellendirilmese bile, hiç kimsenin bu sorunu
                        çözecek bir modele sahip olmadığını söylemekle sınırlı olmalıdır. Evrende ontolojik
                        indeterminizm olmasından yola çıkılarak, özgür irade sorununa yeni bakış açıları
                        geliştirilebilir ve Kant’ın üçüncü antinomisinde olduğu gibi, bu sorunun determinist bir evren
                        kabulüyle ele alınmasına düzeltmeler getirilebilir. Ama, kuantum belirsizlikleri, kendisinden
                        önceki sebeplerle oluşmuş bir varlığın özgürlüğünden nasıl bahsedebileceğimize dair sorunu
                        ateizm için de teizm için de çözemez. Teizmin, Tanrısal hikmete veya ruhun bilinmezliğine
                        atıf yaparak sorunu çözmekte ateizme göre bir avantajı olduğu söylenebilir; ama diğer
                        yandan, teizm için asıl sorun, Tanrısal iradenin nerede bitip şahısların özgür iradesinin nerede
                        başladığı ve Tanrı’nın kudreti ile insanın mesuliyetinin nasıl uzlaştırılacağıdır.

                        Biz, Tanrı’nın mucizeleri gerçekleştirmesinin, doğa yasaları çerçevesinde kuantum
                        belirsizliklerini belirlemesi ile mümkün olduğunu savunarak sadece bir imkanı göstermeye
                        çalıştık. Bir şeyin mümkün olması, onun mutlaka bu şekilde olduğu anlamına gelmez.
                        Bilimsel yaklaşım, tarihin sürecinde gayb olmuş mucizeleri ve kimi şahsi tecrübeleri ne ispat
                        edebilir, ne de inkar edebilir. Bizce, yapılacak en tutarlı yaklaşım, bir teistin mucizelerin nasıl
                        oluştuğu hususuna (oluşup oluşmadığına değil) agnostik kalmasıdır. Çünkü, Tanrı’nın
                        mucizeleri nasıl gerçekleştirmiş olduğuna dair bilimsel bir bilgiye sahip olmadığımız gibi,
                        Tanrı’nın doğa yasalarını ihlal etmeyeceğine dair Spinozacı teolojik bir ön kabulü de
                        temellendiremeyiz. “Tanrı doğa yasalarını ihlal etmez” şeklindeki Spinozacı ön kabul ile
                        mucizeleri inkar iki tane kibri içinde taşır; bu kibirlerden birincisi Tanrı’nın katındaki tüm
                        yasaları bildiğimize dair teolojik bir kibirdir, ikincisi ise doğa yasaları ile ‘kendi içinde
                        evrene’ dair her türlü bilgiye sahip olduğumuzu iddia eden bilimsel bir kibirdir ki, bu ikincisi
                        özellikle 19. yüzyılın yaygın bir hastalığıydı. Her şeyden önce, Tanrı’nın katındaki yasaların
                        bizim fizik biliminde gördüğümüz doğa yasaları ile özdeş olduğunu savunmak büyük saflık
                        olur. Tanrısal yasaların (Sünnetullah) fizik yasalarından daha geniş yasalar olduğunu kabul
                        edersek, Tanrı’nın bir eliyle koyduğu yasaları diğer eliyle bozduğuna dair mucizelere getirilen
                        teolojik itiraz geçersiz olur. Sarayına gelen her misafiri kapıdaki nöbetçilerine geri çevirten
                        bir kralın, istisnai bazı konuklarını nöbetçiler içeri aldıklarında, kralın kendi koyduğu
                        yasalarını ihlal ettiğini hiç kimse düşünmeyecektir, zaten kral böyle bir yasayı ilan etmemiştir;
                        sadece nöbetçilerin genel tavrını gözleyenler, kendi kendilerine kralı bile bağlayacak yasalar
                        üretmişlerdir! Teistik yaklaşıma göre doğa yasaları kralın hizmetkarlarından daha da sadık
                        hizmetçilerdir; bu hizmetkarların Tanrısal etkinliği sınırladığını söylemek – Tanrı’nın bu
                        yasaları ihlal etmediğini değil – teizm adına kabul edilemez.57 Böylesi bir yaklaşımla, kimi
                        durumlarda doğa yasalarının kendisi veya genel gidişi askıya alınarak mucizelerin
                        gerçekleşmesi, Tanrısal sistemin bir parçası olarak savunulabilir; bu ise doğa yasalarını ihlal
                        etmeden mucizeleri temellendirmeye çalışmayı gereksiz kılar.

                        Sürekli deniz seviyesinde hayatını yaşamış ve bu seviyede suyun kaynaması ile ilgili
                        deneyler yapmış olan bir kişi, yüksek bir yere çıkınca suyun kaynama derecesinin
                        değişebileceğini tahmin edemediğinden, kendi deniz seviyesinde bulduğu yasaları, evrensel
                        tüm yasaların karşılığı zanneder ve bir gün dağ başına çıktığında suyun kaynama derecesinin
                        değiştiğini gözlemler, fakat kendi bildiği deniz seviyesine ait yasalardan doğa yasalarını ibaret
                        sanan kişi, bu yasaların ihlal edildiğini sanır. Tanrısal yasalara nüfuz edemeyen kimi kişiler
                        de, kendi bildikleri yasaların (kısmi-doğa yasalarının), evrensel tüm yasalara karşılık geldiğini
                        zannedebilirler. Bahsettiğimiz bu sebeplerden dolayı determinist bir evren modelinin mutlak
                        olarak mucizeleri dışladığını ve Heisenberg’in Belirsizlik İlkesi gibi evrenin işleyişinde
                        boşluklar olduğunu söyleyen bir yaklaşım olmadan mucizelere inanılamayacağını
                        söylemiyoruz. Ayrıca kuantum yasasının indeterminist yorumunun tartışmalı olduğunu ve
                        evrende ontolojik indeterminizmin olmadığına, indeterminizmin bizim epistemolojik
                        sınırlılıklarımızdan kaynaklandığına dair yaklaşımın varlığını da hatırlamalıyız. Eğer kuantum
                        sayesinde Einstein’ın zannettiği gibi “saklı değişkenler” varsa ve kuantum seviyesi de
                        determinist ise, mucizelerin varlığının bu seviyedeki belirsizliklerin varlığına muhtaç
                        olduğunu düşünen yaklaşım, teolojik bir açmazda kalacaktır.

                        Bütün bu ihtiyatlı yaklaşımlarımıza karşın, kuantum belirsizliklerinin mucizeler gibi
                        Tanrısal müdahaleleri doğa yasalarının çerçevesinde açıklamaktaki katkısını çok değerli
                        buluyoruz. Mucizelerin, bilimsel yaklaşıma göre imkansız olduğunu söyleyerek teizmi
                        eleştirenlerin, modern bilimin sunduğu imkanlardan habersiz olduklarını ve bu
                        yaklaşımlarının hatalı olduğunu gösterebildiysek bile bu makalenin amacına ulaştığını
                        düşünüyoruz. Tanrısal müdahaleyi ve mucizeleri inkar, bilimsel olguların bizi ulaştırdığı bir
                        sonuç değildir. Ancak, ateizme ve natüralizme metafizik bir ön kabul olarak inanan kişiler, bu
                        felsefi inançları ile bilimsel yaklaşımlarını birleştirirlerse, Tanrısal müdahaleyi reddeden bir
                        yaklaşıma sahip olurlar; fakat bu, bilimin sonucu değil, bu şahısların felsefi-metafizik
                        yaklaşımlarının sonucudur. Bu makalede gördüğümüz gibi felsefi-metafizik yaklaşımı farklı
                        kişiler, Tanrısal müdahaleyi modern bilim anlayışı ile uyumlu bir şekilde birleştiren modeller
                        geliştirerek fizik ile teolojik yaklaşımlarını bir araya getirerek, modern bilim çerçevesinde
                        doğanın teolojisinin mümkün olduğunu göstermişlerdir. Philip Clayton’un da dikkat çektiği
                        gibi, eğer doğa yasaları ihlal edilmeden Tanrısal müdahalenin nasıl oluşmuş olabileceğini
                        göstermek istiyorsak, bunu yapmak için Newton’dan beri en çok şansa sahip olduğumuz
                        dönem, içinde olduğumuz dönemdir.58 Fiziğin en önemli iki teorisinden biri olan kuantum
                        teorisinin en yaygın fiziksel yorumuna dayanarak yapılan teolojik yorumları; bilim, felsefe ve
                        din üçgenindeki konuları ele alanların, Tanrısal etkinlik, mucizeler ve özgür irade sorunlarını
                        değerlendirirken mutlaka göz önünde bulundurmaları gerektiğini düşünüyoruz.


                        57 Bu yasaların ihlal edilmesinin Tanrısal hikmete uygun düşmediği savunulabilir ki, bu tartışma bilimsel
                        olmaktan ziyade teolojiktir.
                        58 Philip Clayton, God and Contemporary Science, Edinburg University Press, 1997, s. 173-174.


                        KAYNAKÇA

                        Barbour, Ian (1971). Issues in Science and Religion, Harper and Row Publishers.


                        (1991). Religion in an Age of Science, Harper and Row Publishers.


                        (2000). When Science Meets Religion, Harper San Francisco.

                        Barrow, John D, Frank J. Tipler (1996). The Anthropic Cosmological Principle, Oxford University Press.

                        Clayton, Philip (1997). God and Contemporary Science, Edinburg University Press.

                        Davies, Paul (1984). God and The New Physics, Simon and Schuster.

                        Descartes, Rene (1984). Metod Üzerine Konuşma, çev: K. Sahir Sel, Sosyal Yayınları.

                        Einstein, Albert, B. Podolsky, N. Rosen (1935). Can Quantum-Mechanical Description of Physical Reality Be

                        Considered Complete?, Physical Review 4.

                        Einstein, Albert (2001). İzafiyet Teorisi, çev: Gülen Aktaş, Say Yayınları.

                        Ellis, George F.R. (1993). The Theology of the Anthropic Principle, ed: Robert John Russell, Nancey Murphy,

                        C. J. Isham, Quantum Cosmology and the Laws of Nature içinde, Vatican Observatory Publications ve The

                        Center for Theology and the Natural Sciences.


                        (2000). Ordinary and Etraordinary Divine Action, ed: Robert John Russell, Nancey Murphy,

                        Arthur R. Peacocke, Chaos and Complexity içinde, Vatikan Observatory Publications ve The Center for

                        Theology and the Natural Sciences.

                        Fölsing, Albrecht (1997). Albert Einstein, çev: Ewald Osers, Penguin Books.

                        Gamow, George (1995). 1-2-3 Sonsuz, çev: C. Kapkın, Evrim Yayınevi.

                        Gleick, James (2003). Kaos, çev: Fikret Üçcan, Tübitak Popüler Bilim Kitapları.

                        Hawking, Stephen (1990). A Brief History of Time, Bantam Books.


                        (2002). Ceviz Kabuğundaki Evren, çev: Kemal Çömlekçi, Alfa Yayınları.

                        Heim, Karl (1953). The Transformation of the Scientific World View, SCM.

                        Heisenberg, Werner (2000). Fizik ve Felsefe, çev: M. Yılmaz Öner, Belge Yayınları.


                        (2003). Einstein’la Yüzleşmek, çev: Kemal Budak, Gelenek Yayıncılık.

                        Hume, David (1999). An Enquiry Concerning Human Understanding, Oxford University Press.

                        Kant, Immanuel (1971). Fundamental Principles of the Metaphysics of Morals, çev: Thomas Kingsmill Abbott, William Benton.


                        (1971). The Critique of Pure Reason, çev: J.M.D. Meiklejohn, William Benton


                        (1971). The Critique of Practical Reason, çev: Thomas Kingsmill Abbott, William Benton.

                        Mayr, Ernst (1982). The Growth of Biological Thought, The Belknap Press of Harvard University Press.

                        Murphy, Nancey (2000). Divine Action in the Natural Order: Buridan’s Ass and Schrödinger’s Cat, ed: Robert

                        John Russell, Nancey Murphy, Arthur R. Peacocke, Chaos and Complexity içinde, Vatican Observatory

                        Publications ve The Center for Theology and the Natural Sciences.

                        Özcan, Hanifi (1989). Bilgi-Obje İlişkisi Açısından İnsan Hürriyeti, Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 5.

                        Peacocke, Arthur R. (1993).Theology for a Scientific Age, SCM.

                        Penrose, Roger (2000). Kralın Yeni Usu 2: Fiziğin Gizemi, çev: Tekin Dereli, Tübitak Popüler Bilim Kitapları.


                        (2003). Büyük Küçük ve İnsan Zihni, çev: Cenk Türkman, İzdüşüm Yayınları.


                        (2004). The Road To Reality, Jonathan Cape London.

                        Polkinghorne, John (2003). Science and Theology, Fortress Press.

                        Pollard, William (1958 ). Chance and Providence: God’s Action in a World Governed by Scientific Law, Faber and Faber.

                        Popper, Karl R. (1985). Open Universe: An Argument for Indeterminism, Rowman and Littlefield.


                        (1998 ). Bilimsel Araştırmanın Mantığı, çev: İlknur Aka, İbrahim Turan, Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık.

                        Prigogine, Ilya (2004). Kesinliklerin Sonu, çev: İbrahim Şener, İzdüşüm Yayınları.

                        Russell, Robert John (1997). Does “The God Who Acts” Really Act? New Approaches To Divine Action, Theology Today 54.

                        Sartre, Jean Paul (1993). Being and Nothingness, çev: Hazel E. Barnes, Washington Square Press.

                        Saunders, Nicholas (2002). Divine Action and Modern Science, Cambridge University Press.

                        Schleiermacher, Friedrich (1999). The Christian Faith, T. and T. Clark Publishers.

                        Spinoza, Benedictus (1997). Tractatus Theologico-Politicus, çev: Samuel Shirley, Brill Academic Publishers.

                        Taslaman, Caner (2006). Big Bang ve Tanrı, İstanbul Yayınevi.

                        Tracy, Thomas F. (2000). Particular Providence and the God of the Gaps, ed: Robert John Russell, Nancey

                        Murphy, Arthur R. Peacocke, Chaos and Complexity içinde, Vatican Observatory Publications ve The Center for

                        Theology and the Natural Sciences.

                        Turhan, Kasım (2003). Kelam ve Felsefe Açısından İnsan Fiilleri, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları.

                        #751751
                        Anonim

                          hazırladığınız metnin ancak bir kısmını okudum…ali metni düzenleyebilirmisiz mümkünse yani paragraflar haline getirmeniz mümkünmüdür..?

                          bu şekilde okumak baya zor oluyor…düzenlerseniz daha kolay okuyacağız inşaAllah..

                          bu arada teekkür ederim şimdiden hem paylaşımınız hem de yapacağını düzenleme için…

                          selam ile..

                          #751753
                          Anonim

                            evet abla haklısın biraz düzeltmeye çalıştım,
                            umarım şimdi daha rahat okunur.

                            alakan için teşekkürler..

                            #751810
                            Anonim

                              elinize sağlık abim

                              tamamını okumadım ama yine de çok güzel olmuş

                              ALLAH razı olsun

                              #751866
                              Anonim

                                Teist birçok mezhep ve düşünür tarafından, Tanrı’nın geleceği bilmesi ile Tanrı’nın geleceği belirlemesi veya
                                cebretmesi birbirinden ayrı tutulmuştur. İslam düşüncesinde “İlim maluma tâbidir” diye ifadesini bulan bu
                                anlayışta Tanrı’nın önceden bilmesi ile özgür irade fikrinin birbirlerine zıt olmadıkları gösterilmeye çalışılmıştır

                                *****************

                                çok teferruatlı bir çalışma olmuş emeğinize sağlık…ancak bölüm bölüm okuyabiliyorum…zira dediğim gibi çok güzel ve detaylı bir sunum olmuş ancak bu şekilde anlaşılabilir…yada ben ancak anlayabilirim diyelim..:)

                                selamlar…

                                #751891
                                Anonim

                                  bence bu hususta en net cevap Allahın zaman ile kayıtlı olmadığnı akla getirmek olacaktır.

                                  zaman boyutunun dışında olabilen bu güç elbette geçmişi ve geleceği aynı anda
                                  görebilecektir. bu tamamiyle onun ilmi ve kudreti ile alakadardır.

                                  bizim tahayyülümüze zor gelen ise onun zamanın dışında olabileceği gerçeğidir.

                                15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 23)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.