Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
Risale-i Nur Okuma ve Anlama
Risale-i Nur Okuyoruz
1971 FİTNESİNİN MAHİYETİ(Meyve Risalesi)
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="Tevhid_Nur" data-source="post: 106010"><p><strong>1971 FİTNESİNİN MAHİYETİ</strong></p><p><strong><span style="color: blue">Üstâd Bedîüzzamân</span> (ra) Hazretleri, “Meyve Risâlesi” isimli eserinde </strong><strong><span style="color: blue">Felak Sûresi’nin ba’zı gaybî işâretlerini beyân ederken şöyle buyurmaktadır:</span></strong></p><p><strong><span style="color: blue"></span></strong></p><p><strong>“Nasıl bu sûre, beş cümlesinden dört cümlesiyle bu asrımızın dört büyük şerli inkılâblarına ve fırtınalarına ma’nâ-yı işârî ile bakar. Aynen öyle de, dört defa tekraren شَرِّ ( şedde sayılmaz) kelimesiyle, Âlem-i İslâmca en dehşetli olan Cengiz ve Hülâgu fitnesinin ve Abbâsî devletinin inkırâz zamânının asrına dört defa ma’nâ-yı işârî ile ve makám-ı cifrî ile bakar ve parmak basar. “Evet, şeddesiz شَرِّ beş yüz (500) eder; مِنْ doksandır (90). İstikbâle bakan çok âyetler, hem bu asrımıza, hem o asırlara işâret etmeleri cihetinde istikbâlden haber veren <span style="color: blue">İmâm-ı Ali</span> (ra) ve <span style="color: blue">Gavs-ı A’zam</span> (ks) dahi, aynen hem bu asrımıza, hem o asra bakıp haber vermişler.</strong></p><p><strong>َاسِقٍ اِذَا وَقَبَ kelimeleri bu zamâna değil, belki غَاسِقٍ bin yüz altmış bir (1161) ve اِذَا وَقَبَ sekiz yüz on (810) ederek, o zamânlarda ehemmiyetli maddî ma’nevî şerlere işâret eder. Eğer berâber olsa, <span style="color: blue">Mîlâdî bin dokuz yüz yetmiş bir (1971) olur.</span> O târihte dehşetli bir şerden haber verir. Yirmi sene sonra, şimdiki tohumların mahsûlü ıslâh olmazsa, elbette tokatları dehşetli olacak.”1</strong></p><p><strong></strong></p><p><strong>İşte bu <span style="color: blue">“Dördüncü Mes’ele”</span> ,1951 târihinde atılan o tohumlar ve onların 20 sene sonra, yâni 1971 târihinde verdiği ve hâlâ günümüze kadar devâm eden mahsûlleri hakkındadır.</strong></p><p><strong></strong></p><p><strong>Evet, bu âyet-i kerîme, ma’nâ-yı sarîhiyle</strong> <strong><span style="color: blue">“Her tarafı karanlığıyla kapladığı vakit gecenin şerrinden Allah’a sığınmayı”</span> emrederken, ma’nâ-yı işârîsiyle bütün Âlem-i İslâm’ı kaplayan ma’nevî bir geceden, yâni Âlem-i İslâm’ı nûrlandıran şems-i Kur’ân’ın küsûfa tutturulmaya çalışıldığı ve Müslümanların hidâyet-i Kur’ân’dan mahrûm edilip bid’at ve dalâlet karanlıklarında bırakıldığı zamânlardan haber vermektedir. <span style="color: blue">Müellif</span> (ra)’ın beyân ettiği gibi bu âyet-i kerîme, <span style="color: blue">Hülagu fitnesi</span> ve <span style="color: blue">Abbâsî devletinin</span> yıkılışı ile Âlem-i İslâm’ın içine düştüğü o karanlık ve dehşetli zamâna makám-ı ebcedî ve ma’nâ-yı işârîsiyle baktığı gibi; 1951 târihinde tohumları atılan ve <span style="color: blue">1971 târihinde mahsûl vermeye başlayan ve hâlâ da devâm eden fitnelerden de haber vermektedir</span>. Mes’eleyi hakkıyla anlayabilmek için bidâyetinden günümüze kadar hâdisâtın seyrini bilmek lâzımdır. Müellif-i muhterem (ra), kâfirlerin nûr-i Kur’ân’ı söndürmeye çalıştıklarını beyân eden Tevbe Sûresi’nin 32. âyet-i kerîmesinin işâretlerinden bahsederken bu fitnelerin seyrini çok güzel ifâde etmiştir. Şöyle ki</strong></p><p><strong></strong></p><p><strong>“Sûre-i Tevbede:<span style="color: blue"> يُرِيدُون أَن يُطْفِؤُواْ نُورَ اللّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللّهُ إِلاَّ أَن يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونََ</span></strong></p><p><strong></strong></p><p><strong>Âyetindeki <span style="color: blue">نُورَ اللّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللّهُ إِلاَّ أَن يُتِمَّ نُورَهُ</span> cümlesi, kuvvetli ve letâfetli münasebet-i ma’neviyyesiyle berâber şeddeli ‘lâmlar’ birer ‘lâm’ ve şeddeli ‘mim’ asıl kelimeden olduğundan iki ‘mim’ sayılmak cihetiyle bin üçyüz yirmi dört (1324) ederek, Avrupa zâlimleri devlet-i İslâmiyyenin nûrunu söndürmek niyetiyle müdhiş bir sû-i kasd plânı yaptıkları ve ona karşı Türkiye hamiyetperverleri, hürriyeti yirmi dörtte i’lânıyla(Hâşiye-1) o plânı akîm bırakmağa çalıştıkları halde, maatteessüf altı-yedi sene sonra, harb-i umûmî netîcesinde yine o sû-i kasd niyetiyle Sevr Muâhedesinde Kur’ân’ın zarârına gáyet ağır şerâitle kâfirâne fikirlerini yine icrâ etmek olan plânlarını akîm bırakmak için Türk milliyetperverleri cumhûriyyeti i’lânla* mukábeleye çalıştıkları târihi olan bin üç yüz yirmi dörde, tâ otuz dörde, tâ elli dörde tam tamına tevâfukla, o herc ü merc içinde Kur’ân’ın nûrunu muhâfazaya çalışanlar içinde Resâil-in Nûr müellifi yirmi dörtte (1324) ve <span style="color: blue">Resâil-in Nûrun</span> mukaddemâtı otuz dörtte (1334) ve Resâil-in Nûrun nûrânî cüz’leri ve fedâkâr şâkirdleri elli dörtte (1354) mukábeleye çalışmaları göze çarpıyor. Hattâ, hakíkat-ı hâli bilmeyen bir kısım ehl-i siyâseti telâşa sevk ettiler ve bu itfa’ sû-i kasdına karşı tenvîr vazîfesini tam îfâ ettiklerinden bu âyetin ma’nâ-yı işârîsi cihetinde bir medâr-ı nazarı olduklarına kuvvetli bir emâredir.</strong></p><p><strong></strong></p><p><strong>“Şimdi İslâmlar içinde nûr-i Kur’ân’a muhâlif hâletlerin ekserisi, o sû-i kasdların ve Sevr Muâhedesi gibi gaddârâne muâhedelerin vahîm netîceleridir. Eğer şeddeli ‘mim’ dahi şeddeli ‘lâmlar’ gibi bir sayılsa, o vakit bin iki yüz seksen dört (1284) eder. O târihte Avrupa kâfirleri devlet-i İslâmiyyenin nûrunu söndürmeğe niyet ederek on sene sonra Rusları tahrîk edip Rusun doksan üç (1293) muhârebe-i meşûmesiyle Âlem-i İslâmın parlak nûruna muvakkat bir bulut perde ettiler. Fakat, bunda <span style="color: blue">Resâili’n-Nûr</span> şâkirdleri yerinde <span style="color: blue">Mevlâna Hâlidin</span> (ks) şâkirdleri o bulut zulümâtını dağıttıklarından bu âyet bu cihette onların başlarına remzen parmak basıyor. Şimdi hatıra geldi ki; eğer şeddeli ‘lâmlar’ ve ‘mim’ ikişer sayılsa, bundan bir asır sonra zulümâtı dağıtacak zâtlar ise, Hazret-i Mehdînin şâkirdleri olabilir.* Her ne ise... Bu nûrlu âyetin çok nûrânî nükteleri var. القطرة تدل على البحر sırrıyla kısa kestik.”</strong></p><p><strong></strong></p><p><strong>Evet, bu âyet-i kerîmenin işâret ettiği ve Müellif-i muhterem (ra)’ın da ifâde ettiği gibi; bütün dünyâda dinsizliği tervîc eden ve vahy-i İlâhînin nûrunu söndürmeye çalışan gizli bir ecnebî komite, Tevrat ve İncil’in nûrunu söndürdürdüler, yâni tahrîf ettiler. Daha sonra Kur’ân’ın nûrunu da söndürmek istediler. Bu niyetle meş’ûm 93 Harbini, daha sonra da Birinci Cihân Harbini çıkarıp Âlem-i İslâm’ı evvelâ esâret altına aldılar. Fakat, baktılar ki Müslümanları esâret altında tutmakla Kur’ân’ın nûrunu söndüremiyorlar ve onu ortadan kaldıramıyorlar; o vakit başka bir plan çevirdiler. O da, Müslümanları Kur’ân’dan soğutmak planıydı. Hattâ, İngiliz Meclis-i Mebûsânında Müstemlekât Nâzırı, elinde Kurân-ı Kerîm’i göstererek söylediği bir nutukta; <span style="color: blue">“Bu Kurân, İslâmların elinde bulundukça biz onlara hâkim olamayız. Ne yapıp yapmalıyız, bu Kurânı onların elinden kaldırmalıyız; yâhut Müslümanları Kurândan soğutmalıyız”</span> diye meş’ûm bir hitâbda bulunmuştu.</strong></p><p><strong></strong></p><p><strong>İşte o gizli ecnebî komite, bu plan gereği Âlem-i İslâm’ı ayrı ayrı küçük devletçikler hâline getirip zâhirî birer hürriyet verdiler. <span style="color: red">Ammâ, bu verdikleri hürriyet, şu beş şart ile mukayyed idi:</span></strong></p><p> </p><p><strong>1) <span style="color: blue">Medreselerden Kur’ân ve Hadîs kaldırılacak.</span></strong></p><p><strong>2) Tekyelerden de Kur’ân ve Hadîs kaldırılacak. (Aslında bu iki şarta, yâni medreselerden ve tekyelerden Kur’ân ve Hadîsin kaldırılmasına bu târihten çok daha evvel muvaffak olmuşlardı. Fakat, bu devletlere hürriyetlerini verirken yine bunları şart koştular.)</strong></p><p><strong>3) Okullarda dine dayalı tedrîsât usûlü olmayacak.</strong></p><p><strong>4) Medya, dine dayalı olmayacak ve dinin aleyhinde serbest neşriyat yapabilecek.</strong></p><p><strong>5) Mahkemelerden Kur’ânın ahkâmı kaldırılacak.</strong></p><p><strong></strong></p><p><strong>Demek, o gizli ecnebî komite, harbler ve ihtilâller vâsıtasıyla Kur’ân’ı, Âlem-i İslâm’dan kaldıramayınca, bu yeni planla Müslümanları Kur’ân’dan soğutmayı ve uzaklaştırmayı hedef ettiler. Bu zikrettiğimiz şartlarla Müslümanlara ayrı ayrı devletler kurma hakkını verdiler. Dine dayalı devleti yasak, ırka dayalı devleti ise serbest ettiler. Dini esâslardan tecerrüd eden o devletlerle mücâdele eden binlerce ulemâyı da ya şehid ettiler; ya da sürgün etmek sûretiyle susturdular.</strong></p><p><strong></strong></p><p><strong>Sonra o gizli komite baktılar ki, bu şekilde Müslümanlara cebir kullanmakla Kur’ân’ın Nûrunu tamamıyla söndüremediklerini anlayınca bu sefer bir başka planı devreye soktular. <span style="color: red">“Mâdem Müslümanları Kur’ân’dan soğutamıyoruz. O vakit Kur’ân’ı doğru anlamalarına mâni’ olmalıyız”</span> diyerek, gayr-i Müslimlerden İslâm’ı iyi bilen yazarların --ki onlara “müsteşrik” denilir-- İslâm aleyhinde senelerden berî hazırladıkları Kur’ân ve hadîs tefsîrlerini ve fıkıh aleyhindeki kitâblarını, Âlem-i İslâm içerisinde İlâhiyat Fakültelerine ve ba’zı büyük medreselere soktular. Başta “Şaht”, “Cold Tesihir” ve “Gaston Vit” olmak üzere bu müsteşriklerin kitâbları pek çok hurâfe, cerbeze ve iftirâlarla doludur. Tamâmen İslâm’ı tahrîf etmek için yazılan bu kitâblarda pek çok hîlelere başvurulmuştur. Bu konuda ba’zan hadîs uydurulmuş; ba’zan büyük İslâm âlimlerinin isimleri kullanılarak, <span style="color: blue">“Onlar bu mevzu’da şöyle demişlerdir”</span> diyerek iftirâlarda bulunulmuş; ba’zan şaz olan ve şartlarla mukayyed fetvâlar mutlak olarak zikredilerek cumhûr-i ulemânın caddesi çürütülmeye çalışılmış; ba’zan her biri hakíkatin bir cephesini beyân eden ulemânın kavilleri birbirini nakz ediyormuş gibi gösterilerek, sofestâî gibi birinin delîliyle ötekini, ötekinin delîliyle de diğerini çürütmeye çalışmak sûretiyle zihinler dinî mesâilde şüphe içinde bırakılmıştır.</strong></p><p><strong></strong></p><p><strong></strong><strong><span style="color: red">O gizli komitenin en çok istîmâl ettikleri hîlelerden birisi de mensûh olan âyetleri nesh olmamış gibi göstermeleridir.</span></strong></p><p><strong><span style="color: red"></span></strong></p><p><strong>Meselâ: لَكُمْ دِينُكُمْ وَلِيَ دِينِ <span style="color: blue">“Sizin dininiz size, benim dinim bana!”</span>1 âyeti veyâ وَقَاتِلُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَكُمْ <span style="color: red"> “Ey mü’minler! Sizinle mukátele eden düşmanlarınızla i’lâ-yi kelimetullâh ve rızâ-yı Bâri’yi tahsîl için siz de mukátele edin!”</span>2 âyeti gibi mensûh olan ba’zı âyetleri delîl tutarak cihâd-ı dinîyi inkâr etmekte ve dinde serbestiyet olup zorlamanın olmadığını; Müslümanlara saldırmadıkları müddetçe kâfirlerle savaşılmayacağını; cihâdın sâdece müdâfaadan ibâret olduğunu ve adetâ İslâm’ın küfrü ve bütün günâhları hoş gören bir din olduğunu iddiâ etmektedirler.</strong></p><p><strong></strong></p><p><strong>Daha bunlar gibi pek çok hîleli oyunlar, cerbezeler ve yalanlarla dolu olan bu kitâbların ve onların yazarları olan müsteşriklerin ve onların yetiştirdiği veyâ te’sîrleri altında kalan ulemâ-yı sû’un en büyük hîleleri de şudur ki; <span style="color: blue">“Selef-i Sâlihîn olan ulemâ-i İslâm, dini anlamamışlar, dini yeniden yorumlamak şekliyle bir reform yapmak lâzımdır”</span> dediler. <span style="color: red">Üstâd Bedîüzzamân</span> (ra)’ın “Yirmi Yedinci Söz” de müctehidin-i izâmın caddesini beyân ettiği ve o caddeyi terk edenin dinin zincirini boynundan çıkardığını ifâde ettiği gibi; müctehidîn ve sahabeye denklik iddiâ ederek ve edille-i şer’ıyyenin esâsâtını bertaraf ederek Kur’ân’ın âyâtını birbiriyle açıklamak yerine mücmel bir âyeti veyâ mücmel bir hadîsi ortaya atarak, kendi hevâlarına göre tefsîr ettiler ve bununla pek çok Müslümanı dalâlete sürüklediler.</strong></p><p><strong></strong></p><p><strong>Hem dinsizliği tervîc eden bu gizli komite, bununla da yetinmeyip Kur’ân ve hadîs hakkında tahrîfât ve te’vîlât yaptıkları gibi; <span style="color: blue">Şeyh Muhyiddin-i Arabî, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî ve Üstâd Bedîüzzamân Said Nursî </span>gibi ulemâ-i İslâm’ın ba’zı muğlak cümlelerini de asıl maksadlarından tahrîf ederek, âdetâ o zâtlar bu bâtıl ma’nâları kasd ediyorlarmış gibi göstererek, ümmetin içinde o muharref te’vîlâtı yaymayı planladılar, bu planlarını da tatbîk edip ba’zı Müslümanları sırât-ı mustakímden saptırdılar.</strong></p><p><strong></strong></p><p><strong>Sonra bununla da yetinmediler, <span style="color: blue">Pakistan</span> ve <span style="color: blue">Mısır</span> gibi ülkelerde bir kısım sofileri ve ulemâyı elde ettiler. Bu âyet ve hadîslerin hurâfevârî fâsid te’vîllerinin tatbîki için uydurma ba’zı tarîkatları kurdular.</strong></p><p><strong></strong></p><p><strong>İşte, <span style="color: blue"><span style="color: red">Üstâd Bedîüzzamân’ın</span> haber verdiği 1951 târihinden i’tibâren bu zikrettiğimiz planlar, bütün dünyâdaki Müslümanlar içerisine sokulmaya başlandı</span>. Müsteşriklerin yanlış ve bâtıl te’vîlleri, hîleli fikir ve kitâbları Âlem-i İslâm’da yayıldı ve resmî olarak İlâhiyat Fakültelerinde ders verildi.</strong></p><p><strong></strong></p><p><strong>İşte bütün bu planların arkasında o gizli komite bulunmaktadır. Bu komitenin en fazla korktuğu ve üzerinde durduğu Üstâd Bedîüzzamân (ra) ve Risâle-i Nûr eserleridir. Çünkü, Üstâd’ın bizzât kendi ifâdesiyle, devrin Van Vâlisi Tâhir Paşa, İngiliz Müstemlekât Nâzırının, “Bu Kurân İslâmların elinde bulundukça biz onlara hâkim olamayız. Ne yapıp yapmalıyız, bu Kurânı onların elinden kaldırmalıyız; yâhut Müslümanları Kurândan soğutmalıyız” diye verdiği hitâbeyi bir gazetede Üstâd Bedîüzzamân’a okuduğunda; o zât-ı mücâhid, buraya kadar anlattığımız bu dehşetli planları o adamın sözünden anlamış ve, <span style="color: red">“Ben de bütün dünyâya Kur’ân’ın mu’cizeliğini isbât edeceğim”</span> buyurarak o gizli ecnebî komiteyle mücâdeleye başlamıştır</strong></p><p><strong></strong></p></blockquote><p></p>
[QUOTE="Tevhid_Nur, post: 106010"] [B]1971 FİTNESİNİN MAHİYETİ [COLOR=blue]Üstâd Bedîüzzamân[/COLOR] (ra) Hazretleri, “Meyve Risâlesi” isimli eserinde [/B][B][COLOR=blue]Felak Sûresi’nin ba’zı gaybî işâretlerini beyân ederken şöyle buyurmaktadır: [/COLOR] “Nasıl bu sûre, beş cümlesinden dört cümlesiyle bu asrımızın dört büyük şerli inkılâblarına ve fırtınalarına ma’nâ-yı işârî ile bakar. Aynen öyle de, dört defa tekraren شَرِّ ( şedde sayılmaz) kelimesiyle, Âlem-i İslâmca en dehşetli olan Cengiz ve Hülâgu fitnesinin ve Abbâsî devletinin inkırâz zamânının asrına dört defa ma’nâ-yı işârî ile ve makám-ı cifrî ile bakar ve parmak basar. “Evet, şeddesiz شَرِّ beş yüz (500) eder; مِنْ doksandır (90). İstikbâle bakan çok âyetler, hem bu asrımıza, hem o asırlara işâret etmeleri cihetinde istikbâlden haber veren [COLOR=blue]İmâm-ı Ali[/COLOR] (ra) ve [COLOR=blue]Gavs-ı A’zam[/COLOR] (ks) dahi, aynen hem bu asrımıza, hem o asra bakıp haber vermişler. َاسِقٍ اِذَا وَقَبَ kelimeleri bu zamâna değil, belki غَاسِقٍ bin yüz altmış bir (1161) ve اِذَا وَقَبَ sekiz yüz on (810) ederek, o zamânlarda ehemmiyetli maddî ma’nevî şerlere işâret eder. Eğer berâber olsa, [COLOR=blue]Mîlâdî bin dokuz yüz yetmiş bir (1971) olur.[/COLOR] O târihte dehşetli bir şerden haber verir. Yirmi sene sonra, şimdiki tohumların mahsûlü ıslâh olmazsa, elbette tokatları dehşetli olacak.”1 İşte bu [COLOR=blue]“Dördüncü Mes’ele”[/COLOR] ,1951 târihinde atılan o tohumlar ve onların 20 sene sonra, yâni 1971 târihinde verdiği ve hâlâ günümüze kadar devâm eden mahsûlleri hakkındadır. Evet, bu âyet-i kerîme, ma’nâ-yı sarîhiyle[/B] [B][COLOR=blue]“Her tarafı karanlığıyla kapladığı vakit gecenin şerrinden Allah’a sığınmayı”[/COLOR] emrederken, ma’nâ-yı işârîsiyle bütün Âlem-i İslâm’ı kaplayan ma’nevî bir geceden, yâni Âlem-i İslâm’ı nûrlandıran şems-i Kur’ân’ın küsûfa tutturulmaya çalışıldığı ve Müslümanların hidâyet-i Kur’ân’dan mahrûm edilip bid’at ve dalâlet karanlıklarında bırakıldığı zamânlardan haber vermektedir. [COLOR=blue]Müellif[/COLOR] (ra)’ın beyân ettiği gibi bu âyet-i kerîme, [COLOR=blue]Hülagu fitnesi[/COLOR] ve [COLOR=blue]Abbâsî devletinin[/COLOR] yıkılışı ile Âlem-i İslâm’ın içine düştüğü o karanlık ve dehşetli zamâna makám-ı ebcedî ve ma’nâ-yı işârîsiyle baktığı gibi; 1951 târihinde tohumları atılan ve [COLOR=blue]1971 târihinde mahsûl vermeye başlayan ve hâlâ da devâm eden fitnelerden de haber vermektedir[/COLOR]. Mes’eleyi hakkıyla anlayabilmek için bidâyetinden günümüze kadar hâdisâtın seyrini bilmek lâzımdır. Müellif-i muhterem (ra), kâfirlerin nûr-i Kur’ân’ı söndürmeye çalıştıklarını beyân eden Tevbe Sûresi’nin 32. âyet-i kerîmesinin işâretlerinden bahsederken bu fitnelerin seyrini çok güzel ifâde etmiştir. Şöyle ki “Sûre-i Tevbede:[COLOR=blue] يُرِيدُون أَن يُطْفِؤُواْ نُورَ اللّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللّهُ إِلاَّ أَن يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونََ[/COLOR] Âyetindeki [COLOR=blue]نُورَ اللّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللّهُ إِلاَّ أَن يُتِمَّ نُورَهُ[/COLOR] cümlesi, kuvvetli ve letâfetli münasebet-i ma’neviyyesiyle berâber şeddeli ‘lâmlar’ birer ‘lâm’ ve şeddeli ‘mim’ asıl kelimeden olduğundan iki ‘mim’ sayılmak cihetiyle bin üçyüz yirmi dört (1324) ederek, Avrupa zâlimleri devlet-i İslâmiyyenin nûrunu söndürmek niyetiyle müdhiş bir sû-i kasd plânı yaptıkları ve ona karşı Türkiye hamiyetperverleri, hürriyeti yirmi dörtte i’lânıyla(Hâşiye-1) o plânı akîm bırakmağa çalıştıkları halde, maatteessüf altı-yedi sene sonra, harb-i umûmî netîcesinde yine o sû-i kasd niyetiyle Sevr Muâhedesinde Kur’ân’ın zarârına gáyet ağır şerâitle kâfirâne fikirlerini yine icrâ etmek olan plânlarını akîm bırakmak için Türk milliyetperverleri cumhûriyyeti i’lânla* mukábeleye çalıştıkları târihi olan bin üç yüz yirmi dörde, tâ otuz dörde, tâ elli dörde tam tamına tevâfukla, o herc ü merc içinde Kur’ân’ın nûrunu muhâfazaya çalışanlar içinde Resâil-in Nûr müellifi yirmi dörtte (1324) ve [COLOR=blue]Resâil-in Nûrun[/COLOR] mukaddemâtı otuz dörtte (1334) ve Resâil-in Nûrun nûrânî cüz’leri ve fedâkâr şâkirdleri elli dörtte (1354) mukábeleye çalışmaları göze çarpıyor. Hattâ, hakíkat-ı hâli bilmeyen bir kısım ehl-i siyâseti telâşa sevk ettiler ve bu itfa’ sû-i kasdına karşı tenvîr vazîfesini tam îfâ ettiklerinden bu âyetin ma’nâ-yı işârîsi cihetinde bir medâr-ı nazarı olduklarına kuvvetli bir emâredir. “Şimdi İslâmlar içinde nûr-i Kur’ân’a muhâlif hâletlerin ekserisi, o sû-i kasdların ve Sevr Muâhedesi gibi gaddârâne muâhedelerin vahîm netîceleridir. Eğer şeddeli ‘mim’ dahi şeddeli ‘lâmlar’ gibi bir sayılsa, o vakit bin iki yüz seksen dört (1284) eder. O târihte Avrupa kâfirleri devlet-i İslâmiyyenin nûrunu söndürmeğe niyet ederek on sene sonra Rusları tahrîk edip Rusun doksan üç (1293) muhârebe-i meşûmesiyle Âlem-i İslâmın parlak nûruna muvakkat bir bulut perde ettiler. Fakat, bunda [COLOR=blue]Resâili’n-Nûr[/COLOR] şâkirdleri yerinde [COLOR=blue]Mevlâna Hâlidin[/COLOR] (ks) şâkirdleri o bulut zulümâtını dağıttıklarından bu âyet bu cihette onların başlarına remzen parmak basıyor. Şimdi hatıra geldi ki; eğer şeddeli ‘lâmlar’ ve ‘mim’ ikişer sayılsa, bundan bir asır sonra zulümâtı dağıtacak zâtlar ise, Hazret-i Mehdînin şâkirdleri olabilir.* Her ne ise... Bu nûrlu âyetin çok nûrânî nükteleri var. القطرة تدل على البحر sırrıyla kısa kestik.” Evet, bu âyet-i kerîmenin işâret ettiği ve Müellif-i muhterem (ra)’ın da ifâde ettiği gibi; bütün dünyâda dinsizliği tervîc eden ve vahy-i İlâhînin nûrunu söndürmeye çalışan gizli bir ecnebî komite, Tevrat ve İncil’in nûrunu söndürdürdüler, yâni tahrîf ettiler. Daha sonra Kur’ân’ın nûrunu da söndürmek istediler. Bu niyetle meş’ûm 93 Harbini, daha sonra da Birinci Cihân Harbini çıkarıp Âlem-i İslâm’ı evvelâ esâret altına aldılar. Fakat, baktılar ki Müslümanları esâret altında tutmakla Kur’ân’ın nûrunu söndüremiyorlar ve onu ortadan kaldıramıyorlar; o vakit başka bir plan çevirdiler. O da, Müslümanları Kur’ân’dan soğutmak planıydı. Hattâ, İngiliz Meclis-i Mebûsânında Müstemlekât Nâzırı, elinde Kurân-ı Kerîm’i göstererek söylediği bir nutukta; [COLOR=blue]“Bu Kurân, İslâmların elinde bulundukça biz onlara hâkim olamayız. Ne yapıp yapmalıyız, bu Kurânı onların elinden kaldırmalıyız; yâhut Müslümanları Kurândan soğutmalıyız”[/COLOR] diye meş’ûm bir hitâbda bulunmuştu. İşte o gizli ecnebî komite, bu plan gereği Âlem-i İslâm’ı ayrı ayrı küçük devletçikler hâline getirip zâhirî birer hürriyet verdiler. [COLOR=red]Ammâ, bu verdikleri hürriyet, şu beş şart ile mukayyed idi:[/COLOR][/B] [B]1) [COLOR=blue]Medreselerden Kur’ân ve Hadîs kaldırılacak.[/COLOR] 2) Tekyelerden de Kur’ân ve Hadîs kaldırılacak. (Aslında bu iki şarta, yâni medreselerden ve tekyelerden Kur’ân ve Hadîsin kaldırılmasına bu târihten çok daha evvel muvaffak olmuşlardı. Fakat, bu devletlere hürriyetlerini verirken yine bunları şart koştular.) 3) Okullarda dine dayalı tedrîsât usûlü olmayacak. 4) Medya, dine dayalı olmayacak ve dinin aleyhinde serbest neşriyat yapabilecek. 5) Mahkemelerden Kur’ânın ahkâmı kaldırılacak. Demek, o gizli ecnebî komite, harbler ve ihtilâller vâsıtasıyla Kur’ân’ı, Âlem-i İslâm’dan kaldıramayınca, bu yeni planla Müslümanları Kur’ân’dan soğutmayı ve uzaklaştırmayı hedef ettiler. Bu zikrettiğimiz şartlarla Müslümanlara ayrı ayrı devletler kurma hakkını verdiler. Dine dayalı devleti yasak, ırka dayalı devleti ise serbest ettiler. Dini esâslardan tecerrüd eden o devletlerle mücâdele eden binlerce ulemâyı da ya şehid ettiler; ya da sürgün etmek sûretiyle susturdular. Sonra o gizli komite baktılar ki, bu şekilde Müslümanlara cebir kullanmakla Kur’ân’ın Nûrunu tamamıyla söndüremediklerini anlayınca bu sefer bir başka planı devreye soktular. [COLOR=red]“Mâdem Müslümanları Kur’ân’dan soğutamıyoruz. O vakit Kur’ân’ı doğru anlamalarına mâni’ olmalıyız”[/COLOR] diyerek, gayr-i Müslimlerden İslâm’ı iyi bilen yazarların --ki onlara “müsteşrik” denilir-- İslâm aleyhinde senelerden berî hazırladıkları Kur’ân ve hadîs tefsîrlerini ve fıkıh aleyhindeki kitâblarını, Âlem-i İslâm içerisinde İlâhiyat Fakültelerine ve ba’zı büyük medreselere soktular. Başta “Şaht”, “Cold Tesihir” ve “Gaston Vit” olmak üzere bu müsteşriklerin kitâbları pek çok hurâfe, cerbeze ve iftirâlarla doludur. Tamâmen İslâm’ı tahrîf etmek için yazılan bu kitâblarda pek çok hîlelere başvurulmuştur. Bu konuda ba’zan hadîs uydurulmuş; ba’zan büyük İslâm âlimlerinin isimleri kullanılarak, [COLOR=blue]“Onlar bu mevzu’da şöyle demişlerdir”[/COLOR] diyerek iftirâlarda bulunulmuş; ba’zan şaz olan ve şartlarla mukayyed fetvâlar mutlak olarak zikredilerek cumhûr-i ulemânın caddesi çürütülmeye çalışılmış; ba’zan her biri hakíkatin bir cephesini beyân eden ulemânın kavilleri birbirini nakz ediyormuş gibi gösterilerek, sofestâî gibi birinin delîliyle ötekini, ötekinin delîliyle de diğerini çürütmeye çalışmak sûretiyle zihinler dinî mesâilde şüphe içinde bırakılmıştır. [/B][B][COLOR=red]O gizli komitenin en çok istîmâl ettikleri hîlelerden birisi de mensûh olan âyetleri nesh olmamış gibi göstermeleridir. [/COLOR] Meselâ: لَكُمْ دِينُكُمْ وَلِيَ دِينِ [COLOR=blue]“Sizin dininiz size, benim dinim bana!”[/COLOR]1 âyeti veyâ وَقَاتِلُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَكُمْ [COLOR=red] “Ey mü’minler! Sizinle mukátele eden düşmanlarınızla i’lâ-yi kelimetullâh ve rızâ-yı Bâri’yi tahsîl için siz de mukátele edin!”[/COLOR]2 âyeti gibi mensûh olan ba’zı âyetleri delîl tutarak cihâd-ı dinîyi inkâr etmekte ve dinde serbestiyet olup zorlamanın olmadığını; Müslümanlara saldırmadıkları müddetçe kâfirlerle savaşılmayacağını; cihâdın sâdece müdâfaadan ibâret olduğunu ve adetâ İslâm’ın küfrü ve bütün günâhları hoş gören bir din olduğunu iddiâ etmektedirler. Daha bunlar gibi pek çok hîleli oyunlar, cerbezeler ve yalanlarla dolu olan bu kitâbların ve onların yazarları olan müsteşriklerin ve onların yetiştirdiği veyâ te’sîrleri altında kalan ulemâ-yı sû’un en büyük hîleleri de şudur ki; [COLOR=blue]“Selef-i Sâlihîn olan ulemâ-i İslâm, dini anlamamışlar, dini yeniden yorumlamak şekliyle bir reform yapmak lâzımdır”[/COLOR] dediler. [COLOR=red]Üstâd Bedîüzzamân[/COLOR] (ra)’ın “Yirmi Yedinci Söz” de müctehidin-i izâmın caddesini beyân ettiği ve o caddeyi terk edenin dinin zincirini boynundan çıkardığını ifâde ettiği gibi; müctehidîn ve sahabeye denklik iddiâ ederek ve edille-i şer’ıyyenin esâsâtını bertaraf ederek Kur’ân’ın âyâtını birbiriyle açıklamak yerine mücmel bir âyeti veyâ mücmel bir hadîsi ortaya atarak, kendi hevâlarına göre tefsîr ettiler ve bununla pek çok Müslümanı dalâlete sürüklediler. Hem dinsizliği tervîc eden bu gizli komite, bununla da yetinmeyip Kur’ân ve hadîs hakkında tahrîfât ve te’vîlât yaptıkları gibi; [COLOR=blue]Şeyh Muhyiddin-i Arabî, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî ve Üstâd Bedîüzzamân Said Nursî [/COLOR]gibi ulemâ-i İslâm’ın ba’zı muğlak cümlelerini de asıl maksadlarından tahrîf ederek, âdetâ o zâtlar bu bâtıl ma’nâları kasd ediyorlarmış gibi göstererek, ümmetin içinde o muharref te’vîlâtı yaymayı planladılar, bu planlarını da tatbîk edip ba’zı Müslümanları sırât-ı mustakímden saptırdılar. Sonra bununla da yetinmediler, [COLOR=blue]Pakistan[/COLOR] ve [COLOR=blue]Mısır[/COLOR] gibi ülkelerde bir kısım sofileri ve ulemâyı elde ettiler. Bu âyet ve hadîslerin hurâfevârî fâsid te’vîllerinin tatbîki için uydurma ba’zı tarîkatları kurdular. İşte, [COLOR=blue][COLOR=red]Üstâd Bedîüzzamân’ın[/COLOR] haber verdiği 1951 târihinden i’tibâren bu zikrettiğimiz planlar, bütün dünyâdaki Müslümanlar içerisine sokulmaya başlandı[/COLOR]. Müsteşriklerin yanlış ve bâtıl te’vîlleri, hîleli fikir ve kitâbları Âlem-i İslâm’da yayıldı ve resmî olarak İlâhiyat Fakültelerinde ders verildi. İşte bütün bu planların arkasında o gizli komite bulunmaktadır. Bu komitenin en fazla korktuğu ve üzerinde durduğu Üstâd Bedîüzzamân (ra) ve Risâle-i Nûr eserleridir. Çünkü, Üstâd’ın bizzât kendi ifâdesiyle, devrin Van Vâlisi Tâhir Paşa, İngiliz Müstemlekât Nâzırının, “Bu Kurân İslâmların elinde bulundukça biz onlara hâkim olamayız. Ne yapıp yapmalıyız, bu Kurânı onların elinden kaldırmalıyız; yâhut Müslümanları Kurândan soğutmalıyız” diye verdiği hitâbeyi bir gazetede Üstâd Bedîüzzamân’a okuduğunda; o zât-ı mücâhid, buraya kadar anlattığımız bu dehşetli planları o adamın sözünden anlamış ve, [COLOR=red]“Ben de bütün dünyâya Kur’ân’ın mu’cizeliğini isbât edeceğim”[/COLOR] buyurarak o gizli ecnebî komiteyle mücâdeleye başlamıştır [/B] [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
Risale-i Nur Okuma ve Anlama
Risale-i Nur Okuyoruz
1971 FİTNESİNİN MAHİYETİ(Meyve Risalesi)
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst