Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
Risale-i Nur Okuma ve Anlama
Risale-i Nur Okuyoruz
24. Mektup'tan Dersimiz : Dualarımızın Ehemmiyeti
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="ademyakup" data-source="post: 256330" data-attributes="member: 1009927"><p><strong>Cevap: Duanın Sırrını Öğrenmek isteyen dikkatli okusun</strong></p><p></p><p>Cevr ü cefa deyince hüzün kapladı içini. Az çekmemişti hayattan. Sınavlar peş peşe geliyordu. İmtihanın ardı arkası kesilmiyordu. <strong>“İmtihan, sana değil; sendendir!.. İmtihanla kendi potansiyelini görür ve sonuçlarını yaşarsın!.. Fitne yani imtihan, senin, ilminle ne derece yaşabildiğini fark etmen içindir!.. Sanma ki imtihan, başkalarının seni mükafatlandırması ya da cezalandırmasıdır!..” </strong>diyordu ehli. Tamam, kabul etmişti bu gerçeği ama dayanmak da zordu be birader… “Sabah ola hayrola” deyip uykuya çekildi.</p><p>…</p><p>Sabah uyandığında Kesret âlemine girecek, dış dünyaya katılacak, yine sorunlar yumağının içinde bulacaktı kendini… Gece maneviyata kanatlanmak güzeldi de bir de sabahı vardı işin. Her kulun kendi gerçeği vardı. Onunla yüzleşmek kolay değildi… Mevcut sorunların yine üstüne çullanışını seyrediyordu. <em>“Hiç bitmeyecek mi?”</em> derdi bazen. <em>“Ya Huuu az bıraksa, az nefes alsam da sonra sürse, olmaz mı?.”.</em></p><p>Bu sorular gene esfele, alt boyutlara, emmareye çekiyordu. Çıkmalıydı buradan. Olana razı olmak şarttı. Ama olabiliyor muydu? Görüştüğü bir dosta halini biraz anlattıktan sonra ”OLANA RAZIYIM” dedi.. O dost cesur bir gerçeği serdi gözlerinin önüne: <strong>Kendini kandırıyorsun… Razı değilsin… Tahammül etmekle razı olmayı, katlanmakla hoş görmeyi karıştırıyorsun sen!..</strong></p><p>Fena halde bozuldu bu sözlere. Kendinden yaşça da küçük olan biri bunları söylemişti. Mırıldandı: “Ukala şey ne olacak?.. İki kitap okuyan, üç kavram ezberleyen kendini tasavvuf uzmanı sanıyor!” Ondan ayrıldıktan sonra söylenenleri düşündü. RIZA İLE TAHAMMÜL aynı şey değildi. Tahammülde çirkin ve bela gördüğüne katlanma vardı. Katlanma olan yerde rızadan söz edilemezdi ki!?.. Gerçekten razı olsa, başında olanı dile getirmekten, <em>“Ben de bu aralar sınavlar yaşıyorum”</em> demekten kaçınırdı. Bunları dile dökmek; Allah’ı kula şikayet etmek gibi fena halde edepsizlik kokuyordu hem…</p><p>Kızdı, ukala dedi ama galiba delikanlı haklıydı. Nasıl geçecekti rızaya?.. Nafileler; Allah’a yakiyn vesilesiydi. Ama nedense fazlaca nafilesi yoktu. Başladığı zikirleri dahi istikrarlı biçimde sürdüremiyor, bir süre sonra bırakıyordu. Oysa duada ısrar etmek, hedefe kilitlenmek esastı. Olaya farklı bakan bir başka dosta uğradı:</p><p><em>- Üstüme hüzün birikti, derdim çok fazla. Belalar da akın ediyor. Ama hamdolsun diyorum. Malum belaya hamdedilir, nimete şükredilir</em>…</p><p>Dostu bastı kahkahayı: “Şükürler olsun, demelisin. Ne mutlu ki belan var!”</p><p>Ona da kızacak oldu, kızamadı. Bu kahkaha belli bir fark ediş ve eminlik yansıtıyordu.</p><p>Dinleyecekti: “Mübarek olsun. Belan olması ne kadar güzel. Şükret, şükret!”</p><p>Devam etti:</p><p>-<em> Dua, zikir sen ne önerirsin?..</em></p><p>- Öneririm de, yapamazsın sen!</p><p>Sanki damarına basıyor, yapma azmini körüklüyordu bu sözler.</p><p><em>- Yaparım</em> dedi..</p><p>- Görürüz.</p><p>Ondan ayrılırken kendine sordu: “İlla birinden öneri mi lazım? Elde onca kitap ve döküman var. Kendimi disipline edemez miyim?” Kafaya koydu. Bir süre uzlet, biraz sessizlik, biraz oruç, yoğun zikir çalışması yükledi kendine. Hepsini yaptı. Geceleri hiç okumadığı kadar Kur’an okuyor, gündüzleri zikri elden bırakmıyordu. Süreç bir haftayı doldurmuşken gene aynı soruyu sordu nefsi: <em>Noldu?… Ne değişti ki?.. Dert aynı dert, bela aynı bela!..</em></p><p>Bu sorularla zihni çalkalanmaya başladığı dönemde ruhsal dinginlikle alakalı bir eserdeki şu cümlelere takıldı farklı: “<strong>Kendinize dışarıdan bakın… Baskı yaşayan siz değilsiniz, özünüz değil; bedeniniz, nefsiniz… Sakın baskıyı içeri almayın, rol yapan birini seyreder gibi, gölgenize bakar gibi kendinizi dışarıdan seyredin…”</strong></p><p>Hoppalaaaa!.. Ya Huuu ne dışarısı, basbayağı ben yaşıyorum bunu, nasıl dışarı çıkarım ki?..</p><p>“Astral seyahat”, “Ruhen uruc” gibi söylemleri bazı ruhçu disiplinlerden duymuştu. Ama yapamadığı bir şeydi bu. Denese miydi?.. Hem “Bela yaşayan özün değil, bedenin” cümlesi de aklına yatmıştı hani. İleriki günlerde öyle yaptı. Kaygı üretmeden, tedirginlik yansıtmadan gelen baskıyı ben buyum, halim bu, diyerek göğüslüyordu. Sorunlar boğuverecek sanırken hafif hafif genişlik geliyordu. Sorun aynı kalsa da acı yoktu artık. Kabul vardı sadece…</p></blockquote><p></p>
[QUOTE="ademyakup, post: 256330, member: 1009927"] [b]Cevap: Duanın Sırrını Öğrenmek isteyen dikkatli okusun[/b] Cevr ü cefa deyince hüzün kapladı içini. Az çekmemişti hayattan. Sınavlar peş peşe geliyordu. İmtihanın ardı arkası kesilmiyordu. [B]“İmtihan, sana değil; sendendir!.. İmtihanla kendi potansiyelini görür ve sonuçlarını yaşarsın!.. Fitne yani imtihan, senin, ilminle ne derece yaşabildiğini fark etmen içindir!.. Sanma ki imtihan, başkalarının seni mükafatlandırması ya da cezalandırmasıdır!..” [/B]diyordu ehli. Tamam, kabul etmişti bu gerçeği ama dayanmak da zordu be birader… “Sabah ola hayrola” deyip uykuya çekildi. … Sabah uyandığında Kesret âlemine girecek, dış dünyaya katılacak, yine sorunlar yumağının içinde bulacaktı kendini… Gece maneviyata kanatlanmak güzeldi de bir de sabahı vardı işin. Her kulun kendi gerçeği vardı. Onunla yüzleşmek kolay değildi… Mevcut sorunların yine üstüne çullanışını seyrediyordu. [I]“Hiç bitmeyecek mi?”[/I] derdi bazen. [I]“Ya Huuu az bıraksa, az nefes alsam da sonra sürse, olmaz mı?.”.[/I] Bu sorular gene esfele, alt boyutlara, emmareye çekiyordu. Çıkmalıydı buradan. Olana razı olmak şarttı. Ama olabiliyor muydu? Görüştüğü bir dosta halini biraz anlattıktan sonra ”OLANA RAZIYIM” dedi.. O dost cesur bir gerçeği serdi gözlerinin önüne: [B]Kendini kandırıyorsun… Razı değilsin… Tahammül etmekle razı olmayı, katlanmakla hoş görmeyi karıştırıyorsun sen!..[/B] Fena halde bozuldu bu sözlere. Kendinden yaşça da küçük olan biri bunları söylemişti. Mırıldandı: “Ukala şey ne olacak?.. İki kitap okuyan, üç kavram ezberleyen kendini tasavvuf uzmanı sanıyor!” Ondan ayrıldıktan sonra söylenenleri düşündü. RIZA İLE TAHAMMÜL aynı şey değildi. Tahammülde çirkin ve bela gördüğüne katlanma vardı. Katlanma olan yerde rızadan söz edilemezdi ki!?.. Gerçekten razı olsa, başında olanı dile getirmekten, [I]“Ben de bu aralar sınavlar yaşıyorum”[/I] demekten kaçınırdı. Bunları dile dökmek; Allah’ı kula şikayet etmek gibi fena halde edepsizlik kokuyordu hem… Kızdı, ukala dedi ama galiba delikanlı haklıydı. Nasıl geçecekti rızaya?.. Nafileler; Allah’a yakiyn vesilesiydi. Ama nedense fazlaca nafilesi yoktu. Başladığı zikirleri dahi istikrarlı biçimde sürdüremiyor, bir süre sonra bırakıyordu. Oysa duada ısrar etmek, hedefe kilitlenmek esastı. Olaya farklı bakan bir başka dosta uğradı: [I]- Üstüme hüzün birikti, derdim çok fazla. Belalar da akın ediyor. Ama hamdolsun diyorum. Malum belaya hamdedilir, nimete şükredilir[/I]… Dostu bastı kahkahayı: “Şükürler olsun, demelisin. Ne mutlu ki belan var!” Ona da kızacak oldu, kızamadı. Bu kahkaha belli bir fark ediş ve eminlik yansıtıyordu. Dinleyecekti: “Mübarek olsun. Belan olması ne kadar güzel. Şükret, şükret!” Devam etti: -[I] Dua, zikir sen ne önerirsin?..[/I] - Öneririm de, yapamazsın sen! Sanki damarına basıyor, yapma azmini körüklüyordu bu sözler. [I]- Yaparım[/I] dedi.. - Görürüz. Ondan ayrılırken kendine sordu: “İlla birinden öneri mi lazım? Elde onca kitap ve döküman var. Kendimi disipline edemez miyim?” Kafaya koydu. Bir süre uzlet, biraz sessizlik, biraz oruç, yoğun zikir çalışması yükledi kendine. Hepsini yaptı. Geceleri hiç okumadığı kadar Kur’an okuyor, gündüzleri zikri elden bırakmıyordu. Süreç bir haftayı doldurmuşken gene aynı soruyu sordu nefsi: [I]Noldu?… Ne değişti ki?.. Dert aynı dert, bela aynı bela!..[/I] Bu sorularla zihni çalkalanmaya başladığı dönemde ruhsal dinginlikle alakalı bir eserdeki şu cümlelere takıldı farklı: “[B]Kendinize dışarıdan bakın… Baskı yaşayan siz değilsiniz, özünüz değil; bedeniniz, nefsiniz… Sakın baskıyı içeri almayın, rol yapan birini seyreder gibi, gölgenize bakar gibi kendinizi dışarıdan seyredin…”[/B] Hoppalaaaa!.. Ya Huuu ne dışarısı, basbayağı ben yaşıyorum bunu, nasıl dışarı çıkarım ki?.. “Astral seyahat”, “Ruhen uruc” gibi söylemleri bazı ruhçu disiplinlerden duymuştu. Ama yapamadığı bir şeydi bu. Denese miydi?.. Hem “Bela yaşayan özün değil, bedenin” cümlesi de aklına yatmıştı hani. İleriki günlerde öyle yaptı. Kaygı üretmeden, tedirginlik yansıtmadan gelen baskıyı ben buyum, halim bu, diyerek göğüslüyordu. Sorunlar boğuverecek sanırken hafif hafif genişlik geliyordu. Sorun aynı kalsa da acı yoktu artık. Kabul vardı sadece… [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
Risale-i Nur Okuma ve Anlama
Risale-i Nur Okuyoruz
24. Mektup'tan Dersimiz : Dualarımızın Ehemmiyeti
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst