40 Bin Kere Maşaallah - "Kırk" ın Hayatımızdaki Yeri

Huseyni

Müdavim
Kırklar'ın Hikmeti - 1

“Kirk” kelimesi günlük hayatımıza, hatta konuşma dilimize o kadar girmiş ki, neredeyse onsuz yapamıyoruz. Bazen uzun cümlelerle anlatamadığımızı bu söz ile anlatıveririz. Belki konuşmalarımıza veya hayatımıza baktığımızda bu kelimenin kendisinden sayıca çok söz ortaya çıktığını görürüz.

İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin kırk sene yatsı abdestiyle sabah namazını kıldığı rivayet edilir.

Yunus Emre, şeyhinin dergâhına ormandan kırk yıl boyunca hiç aksatmadan düzgün odun taşıdı.

Atasözü olarak kullandığımız, “Bir adama kırk gün deli desen deli, veli desen veli olur”, “Kırk yıllık Yâni olur mu Kâni?” sözleri bugün bile geçer akçedir.

Yapılan işin gücünü anlatmak için, “kılı kırk yararcasına” deyimini kullanırız. Meğer, isteyince oluyormuş. Kılı kırka nasıl bölersiniz?

Bir insan bir işi kırk gün yaparsa, daha terk edemez. Bektaşiye demişler:

“Sen kırk gün namaz kılsan, bir daha bırakamazsın!” O da demiş:

“Sen kırk gün bıraksan, bakalım tekrar başlayabilecek misin?”

Bazı kimselere bakarsınız, değiştiğini görürsünüz. Kasıla kasıla derler:

“Kırkıma girdim, kırkladım!” Acaba bu sözü söyleyen kişi kabre kırk sene daha yaklaştığının farkında mı?

Aradaki samimiyeti anlatmak için, “Biz kırk kişiyiz, birbirimizi biliriz!” sözünü kullanırız.

Beceriksizliğimizi anlatmak için “kırk dereden su getirmek” zorunda kalırız.

Çobanın gönlü olsa tekeden süt çıkarır cinsinden, “kısa günde kırk kere gider, geliriz.”

Birisine işimiz düştüğünde geri dönüş yollarını kapatmak için, “kırk yılın başı” diye sözlerimize başlarız.

Eskiden “kırk gün, kırk gece” düğünler olurmuş! Günümüzde zengin düğünleri için söylenmekle birlikte o kadar sürmediği de bir gerçek.

Komşularını, akrabalarını ve toplumu zorda bırakan kendini ve haddini bilmezler için, “Kırkından sonra azanı teneşir pâklar!” derler. Böylece onlarla uğraşmanın ne kadar zor olduğunu anlatmaya çalışırız. Ama çıkmayan canda ümit olduğu gibi, kabir kapısına kadar tevbe kapısı açıktır. Islâhı için çalışsak ve duâ etsek daha iyi olmaz mı?

Yeni doğan çocuklar ve anneler için “kırk gün” önemlidir.

Bediüzzaman Hazretleri “Hastalıkların bir kısmı var ki, eğer ölümle neticelense, mânevî şehid hükmünde, şehadet gibi bir velâyet derecesine sebebiyet verir” der ve bunlara şunları örnek gösterir:

“Çocuk doğurmaktan gelen hastalıklar ve karın sancısıyla, gark ve hark ve tâun ile vefat eden şehid-i mânevî olduğu gibi, çok mübarek hastalıklar var ki, velâyet derecesini ölümle kazandırır. Hem hastalık, dünya aşkını ve alâkasını hafifleştirdiğinden, vefat ile dünyadan, ehl-i dünya için gayet elîm ve acı olan mufarakatı tahfif eder, bazen de sevdirir.” Lohusalığın mânevî şehadeti kazandırması, lohusa zamanı olan kırk güne kadar1 olduğunu belirtir.

Bir insanın olgunlaştığını anlamak için “kırkını görmek” için bekleriz.

İnsanların ne kadar dağınık ve pejmürde olduğunu anlatmak için “bir iplik çeksen kırk yama düşer” deriz.

Tarih sayfalarında neler var, neler…

Tarih sayfalarını bir karıştırsak kırkla ilgili acaba neler bulabiliriz?

Tarihî bir yolculuğa var mısınız?

Haydi öyleyse…

Bilindiği gibi Hz. Âdem (as) hem ilk insan, hem ilk peygamberdir. Hz. Âdem’e (as) aynı zamanda 10 sayfalık bir de talimat (suhuf) verilmişti. Âdem (as) bu vazifesini hakkıyla yerine getiriyor, oğullarına da gerçekleri öğretiyordu. Dünyanın fani (geçici), ahiretin ise ebedî olduğunu ve şeytana aldanmamalarını anlatıyordu. Hz. Âdem (as) bin yıl yaşadıktan sonra şu fâni dünyaya elveda diyor ve arkasında kırk bin insan bırakıyordu.

İnananlar ile inanmayanlar arasındaki iman-küfür mücadelesi ilk insanla başlamış ve kıyamete kadar devam edecektir. Dünya bilindiği gibi imtihan dünyasıdır. İnananlar silsilesinin başında peygamberler, müceddidler, müçtehidler, veliler, âlimler, imamlar; inanmayanların başında ise, Şeytanlar, Nemrutlar, Firavunlar, Şeddatlar, Ebu cehiller gelmiştir.

Peygamberler, vazifeli olarak gönderildikleri kavimleri ve toplulukları hak dine dâvet etmişlerdir. Pek tabiî ki, bu iş görüldüğü kadar kolay olmamıştır. Çeşit çeşit işkence, eza, cefa ve zulümlere maruz kalmışlardır. Hatta bu uğurda bazıları canlarını bile vermişlerdir.

“Ya Resulullah! Çektiğimiz şu işkencelerden kurtulmamız için Allah’a duâ etmez misiniz?” diyen Hz. Habbab’a, Resûl-i Ekrem Efendimizin (asm) verdiği cevabında hem bir ibret, hem de istikbale ait müjdeler vardır:

“Sizden önceki ümmetler içinde öyle kimseler vardı ki, demir tarakla bütün derileri, etleri soyulup kazınırdı da, bu işkence, yine onu dininden döndüremezdi! Testere ile tepesinden ikiye bölünürdü de, yine bu işkence, onu dininden döndüremezdi! Allah elbette bu işi (İslâmiyeti) tamamlayacak ve üstün kılacaktır. Öyle ki, hayvanına binip San’a’dan Hadramut’a kadar tek başına giden bir kimse, Allah’tan başkasından korkmayacak, koyunları hakkında da, kurt saldırmasından başka bir korku yaşamayacaktır! Fakat siz acele ediyorsunuz!” buyurdular.2

Nuh (as) kaç yaşında peygamber oldu?

Nuh (as), kavmini putlara tapmaktan vaz geçirmek istedi. Kavmi, Nuh’u (as) kendi zenginliklerine konacaklarını zannettiler. Fakat o, kavminden hizmetine karşılık bir ücret istemiyordu. Yalnızca onların dünya ve ahiret saadetlerini sağlamak için çalışıyordu. Bu konudaki âyetleri hatırlayalım:

“Bilin ki ben, size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir.”3

Müşrikler işi azıttılar. İnanan insanlara zulüm ve cefa etmeye başladılar. Güya onları Hz. Nuh’dan (as) ayıracaklarını zannettiler. Fakat onların imanları bu sayede daha da kuvvetlendi.

Nuh kavminin, Nuh (as) ve ashabına yaptıkları bu hakaretler üzerine Cenâb-ı Hak, oralara kırk sene yağmur yağdırmadı. Azgın kavim kırk sene kıtlığa duçar olunca kurtuluşu ancak Hz. Nuh’a (as) müracaatta buldular. Hz. Nuh (as) tekrar dinine dâvet etti. Ne yazık ki, Nuh kavmi çektikleri mûsibetlerden ve gösterilen delillerden ders almayıp hakikatlere karşı kulaklarını tıkadılar. Daha büyük bir mûsibete uğradılar: Tufan.4,

Çok sabırlı olan Hz. Nuh (as), peygamber olduğunda kırk yaşında idi. 1050 sene yaşadığı rivayet edilir.

Kâbe ve Mescid-i Aksa

Kâbe, bilindiği gibi yeryüzünde inşa edilen ilk mabettir. İlk defa Hz. Âdem (as), sonra Hz. İbrahim (as) inşa etmiştir. Peygamber Efendimiz (asm) bir hadis-i şeriflerinde yeryüzünde yapılan ilk mabedin Mescid-i Haram (Kâbe), ikincisinin de Mescid-i Aksa olduğunu ve aralarında “kırk yıl” zaman farkı olduğunu bildirmiştir.

Hz. Musa (as)...

Büyük Semavî kitaplardan ilki, yani Tevrat, Hz. Musa’ya (as) indirilmiştir. Hz. Musa (as) Tur Dağında otuz gün ibadet etmiştir. Sonunda Cenâb-ı Allah’la konuşma şerefine ermiştir. Cenâb-ı Hakk’ın bu tekellüm etme lütfundan cesaret alarak Zat-ı Uluhiyetini görmek talebinde bulunmuş, Cenâb-ı Allah da, Musa’nın (as) bu teklifine şu karşılığı vermişti:

“Ya Musa! Sen beni bu dünya gözüyle kat’iyyen göremezsin! Fakat şu karşında duran dağa bak! Eğer o, olduğu yerde durur, bir değişikliğe uğramazsa, o zaman beni görebilirsin!”

Bunun üzerine Hz. Musa (as) dağa baktığında Cenâb-ı Hakk’ın tecellisiyle dağın dağıldığını, parçalandığını gördü. Hz. Musa (as) düşüp bayıldı. İstiğrak hali geçince, Allah’tan affını diledi. Hz. Musa (as) kırk gün sonra Tevrat’ı alarak kavmine döndü. Kavminin sapıklığını görünce içi burkuldu.

Arz-ı Mukaddes kimlere yasaklandı?

Allah, Musa’nın (as) bedduâsını kabul etti. İsrailoğullarının Arz-ı Mukaddes’e kırk yıl girmeleri haram kılındı. Kur’ân’da bu husus şöyle açıklanmaktadır:

“Bir zamanlar Musa, kavmine şöyle demişti: Ey kavmim! Allah’ın size (lütfettiği) nimetini hatırlayın! Zira O, içinizden peygamberler çıkardı ve sizi hükümdarlar kıldı. Âlemlerde hiçbir kimseye vermediğini size verdi.

“Ey kavmim! Allah’ın size (vatan olarak) yazdığı mukaddes toprağa girin ve arkanıza dönmeyin, yoksa kaybederek dönmüş olursunuz.

Onlar şu cevabı verdiler: Yâ Musa! Orada zorba bir toplum var; onlar oradan çıkmadıkça biz oraya asla girmeyeceğiz. Eğer oradan çıkarlarsa biz de hemen gireriz.

“Korkanların içinden Allah’ın kendilerine lütufda bulunduğu iki kişi şöyle dedi: ‘Onların üzerine kapıdan girin; oraya bir girdiniz mi artık siz zaferi kazanmışsınızdır. Eğer mü’minler iseniz ancak Allah’a güvenin.’

“‘Ey Musa! Onlar orada bulundukları müddetçe biz oraya asla girmeyiz; şu halde, sen ve Rabbin gidin savaşın; biz burada oturacağız’ dediler.

“Musa: ‘Rabbim! Ben kendimden ve kardeşimden başkasına hâkim olamıyorum; bizimle, bu yoldan çıkmış toplumun arasını ayır’ dedi.

“Allah, ‘Öyleyse orası (arz-ı mukaddes) onlara kırk yıl yasaklanmıştır; (bu müddet içinde) yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklar. Artık sen, yoldan çıkmış toplum için üzülme’ dedi.”5

Hz. Süleyman (a.s.) …

Yunus Emre’nin ifadesiyle Süleyman (as):

“Süleyman kuş dilin bilir dediler,
Süleyman var, Süleyman’dan içeru
Seyretti hava üzre demir tahtlı Süleyman,
Ol saltanatın yeller eser şimdi yerinde.”

Hz. Süleyman (as) hem peygamber, hem de hükümdardı. İhtilâl yüzünden Süleyman (as) bir süre gücünü kayıp etti. Hatta tahtı da işgal edildi. Kırk gün süren bu işgal sırasında, tahtına heykel gibi birisi oturtuldu. Fakat Süleyman (as) hiç endişeye ve ümitsizliğe kapılmadı.

Dillere destan olan Hz. Süleyman’ın (as) saltanatı kırk yıl sürdü. 6

Son ve en büyük Peygamber (asm)

Hz. Muhammed (asm) yirmi beş yaşında evlendiğinde, hanımı Hz. Hatice (r.anhâ) validemiz kırk yaşında idi. Resûlullah’a peygamberlik vazifesi verildiğinde kendisi kırk yaşlarında bulunuyordu. Bunun pek çok hikmetleri vardır. Peygamberlik büyük bir sorumluluk istemektedir. Aklî melekeler ve kalbî kabiliyetlerin inkişaf etmesiyle o sorumluluk altından kalkılabilir. Küçük yaşlar o ağır yükün altına giremez. Kırk genellikle insanlarda olgunluk yaşı kabul edilir. Bediüzzaman kırk yaşında peygamberlik görevinin verilmesinin bir hikmetini şöyle açıklamaktadır:

“Nübüvvet gayet ağır ve büyük bir mükellefiyettir. Melekât-ı akliye ve istidâdât-ı kalbiyenin inkişafı ve tekemmülü ile o ağır mükellefiyet tahammül edilir. O tekemmülün zamanı ise kırk yaşıdır. Hem hevesât-ı nefsâniyenin heyecanlı zamanı ve harâret-i gariziyenin galeyanlı hengâmı ve ihtirâsât-ı dünyeviyenin feveranlı vakti olan gençlik ve şebâbiyet ise, sırf İlâhî ve uhrevî ve kudsî olan vezâif-i nübüvvete muvafık düşmüyor. Kırktan evvel ne kadar ciddî ve hâlis bir adam olsa da, şöhretperestlerin hatırlarına, ‘Belki dünyanın şan ve şerefi için çalışır’ vehmi gelir. Onların ithamından çabuk kurtulamaz. Fakat kırktan sonra, madem kabir tarafına nüzul başlıyor ve dünyadan ziyade âhiret ona görünüyor. Harekât ve a’mâl-i uhreviyesinde çabuk o ithamdan kurtulur ve muvaffak olur. İnsanlar da sûizandan kurtulur, halâs olur.”7

Dipnotlar:
1- Lem’alar , s.215
2- Buhari, 4:238-239
3- Şuara Suresi, 107-109
4- Tufan konusunda peygamberler tarihine ait kitaplarda geniş bilgiler vardır. Mesela bkz. M. Dikmen, B. Ateş, Peygamberler Tarihi, s. 134-144-
5- Maide Sures, 20-26
6- Mehmet Dikmen, Bünyamin Ateş, Peygamberler Tarihi, Yeni Asya yayınları , s. 493
7- Bediüzzzaman Said Nursi, Mektubat, s. 473-474


​
Ahmet ÖZDEMİR
04.02.2009
Yeniasya​
 

Huseyni

Müdavim
Kırkların Hikmeti - 2

​
Gençlik, nefsanî heveslerin heyecanlandığı, yaratılıştan gelen duyguların galeyana geldiği zamandır. Dünya ihtirasları daha çok görülür. His, heves ve kahramanlık duyguları hâkimdir. Yaş ilerledikçe bu duygular etkisini kaybederken yerine akıl, iz’an ve şuur yerleşmeye başlar.

Hâlbuki peygamberlikte sırf İlâhî, uhrevî ve mukaddes vazifeler esastır. Kırktan önce ne kadar ciddi de, halis de olsa, şöhret peşinde koşanların aklına kötü çağrışımlar yaptırabilir. Meselâ, “Acaba bir makam, mevki peşinde mi, mal mülk elde etmek için mi çalışıyor?” gibi sorular akla gelebilir. Kırk yaş, dünya hayatının tepe yaşı, zirvesi olarak kabul edilir. Kırktan sonra kabir tarafına ister istemez bir meyil ve iniş başlar. O gençlik duyguları körelir. Bu tür ittihamlar ve kötü zanlardan kurtulur.

Peygamberimize ilk vahiy geldikten sonra kırk günlük ara verildi (Fetret-i Vahiy). Kırk gün sonra vahiy tekrar gelmeye başladı.

Kur’ân “kırk” vecihle mu’cizedir
​

Hz. Peygamberin (asm) en büyük mucizesi bilindiği gibi Kur’ân-ı Kerim’dir. Bu büyük mucize kıyamete kadar devam edecektir. Zaman ihtiyarladıkça Kur’ân gençleşiyor. Her asırda belki yüzlerce, binlerce cilt tefsir yazılmıştır. Ama bir türlü bitirilememiştir. Çünkü o büyük bir hazinedir. Asrımızda da birçok tefsirler yazılmıştır. Bu tefsirler içinde Risâle-i Nurların yeri bambaşkadır. O, Kur’ân’ın sönmez ve söndürülmez, susmaz ve susturulmaz bir mu’cize olduğunu dünyaya ilân etmiştir. Hem de kırk vecihle mu’cize olduğunu. Kur’ân-ı Kerim hiçbir şekilde insan sözü olamaz ve karıştırılamaz.8

Kur’ân-ı Kerim tamamı bir arada indirilmemişti. Sure sure, âyet âyet, ihtiyaca göre indirilmişti. Nazil olan âyetleri vahiy kâtipleri dediğimiz sahabeler hem yazıyor, hem de ezberliyorlardı. Bu vahiy kâtiplerinin sayısı da kırk kişi idi. Gündüz işine giden Müslümanlar dönüşte bu kâtiplere uğruyor, o gün nazil olan âyetleri öğreniyorlardı.

İslâmın ilk yılları...
​

İslâm’ın yayılışı ve diğer insanlara tebliği kolay olmadı. Mekke müşrikleri Hz. Muhammed’in (asm) dinini yaymasına karşı çıktılar. Çünkü onlar atalarından gördükleri putlarını çok (!) seviyorlardı. Kâbe’yi hiçbir şeye gücü yetmeyen bu ağaç ve taş parçaları ile doldurmuşlardı. Onlara hakaret edilmesini hiç istemiyorlardı. Putlar dışındaki ibadet şekillerine kökten karşıydılar.

İşi önce tatlıya bağlamak istediler. Amcası Ebu Talib aracılığı ile cazip teklifler sundular. Fakat bu teklifler “Bir elime ayı, diğer elime güneşi koysanız bu dâvâmdan vaz geçmem!” diyerek reddedildi. Yapılan teklifler reddedilince tansiyon yükseldi. Kılıçlar çekildi. Bu yolda “kelle” getirene büyük hediyeler vaad edildi.

Bu işi yapabilecek bir Ömer vardı. Kureyş’in en babayiğit, en cesur Ömer’ine merasimle kılıç kuşatıldı. Alkışlarla yola çıkarıldı.

Yollar onu önce kız kardeşinin evine götürdü. Orada Ömer’e bir şeyler oldu. İçindeki kin, nefret, öfke duyguları güneş karşısındaki kar yığınları gibi erimeğe başladı. Kardeşinin evinden sevinçle çıktı. Erkam’ın evinin yolunu tuttu. Nezaketle kapıyı çaldı. Büyük bir edeble içeri girdi. Doğruca gidip Resulullah’ın (asm) dizinin dibine diz kırıp oturdu. Kelime-i şehadet getirip Müslüman oldu.

Ömer’le (ra) Müslümanların sayısı kırka yükseldi. Böylece dünyaya meydan okuyacak ve İslâm’ı dünyanın başına geçirecek kırk kişilik kadro tamamlanmış oluyordu. Ömer’in (ra) Müslüman olması Kureyş’in başına bomba gibi düştü.

Kırk dakikada elde edilen marifet
​

Sahabelerin makamına yetişmek öyle kolay değildir. Onlar Resûlullah’ı görmek ve teslim olmakla öyle bir makam elde ediyorlar ki, o makama başkaları yetişemez. Kırk dakikada bir Sahabenin kazandığı fazîlete ve makama, kırk günde, hattâ kırk senede başkası ancak yetişebilir.9

İman hakikatlerine ulaşmak eskiden çok zordu. Şimdi kolaylaştı. Nasıl mı?
​

Said Nursî bu sorunun cevabını şöyle veriyor: “Eskiden kırk günden tut, tâ kırk seneye kadar bir seyr ü sülûk ile bazı hakaik-i imaniyeye ancak çıkılabilirdi. Şimdi ise, Cenâb-ı Hakkın rahmetiyle, kırk dakikada o hakaike çıkılacak bir yol bulunsa, o yola karşı lâkayt kalmak elbette kâr-ı akıl değil. İşte, otuz üç adet Sözler, böyle Kur’ânî bir yolu açtığını, dikkatle okuyanlar hükmediyorlar.”10

Allah insanların vücuduna kırk günlük yiyecek stoklamıştır.
​

Allah insan vücuduna kırk gün yetecek kadar rızkı depolamıştır. Buna fıtrî rızık diyoruz. Bazen bu kırk gün katlanır, iki kırk gün olabilir. Bunun bir örneği yıllar önce İngiltere’de yaşanmıştır. Bir adamın, şiddetli bir inat yüzünden, Londra hapishanesinde yetmiş gün, sıhhat ve selâmetle, hiçbir şey yemeden hayata devam ettiğini o tarihteki gazeteler yazmışlar.

Bediüzzaman hakiki rızkın Allah’ın taahhüdü altında olduğunu şöyle anlatır: “Madem kırk günden yetmiş seksen güne kadar rızk-ı fıtrî devam ediyor. Ve madem Rezzak ismi, gayet geniş bir sûrette rûy-i zeminde cilvesi görünüyor. Ve madem hiç ümit edilmediği bir tarzda, memeden ve odundan rızıklar akıyor, baş gösteriyor. Eğer pür-şer beşer sû-i ihtiyarıyla müdahale edip karışmazsa, herhalde rızk-ı fıtrî bitmeden evvel o zîhayatın imdadına o isim yetişiyor, açlıkla ölüme yol vermiyor. Öyleyse, açlıktan ölenler, eğer kırk günden evvel ölseler, kat’iyen rızıksızlıktan değildir. Belki ‘Terkü’l-âdât mine’l-mühlikât’ (Âdetlerin terki helâkete götüren sebeplerdendir) sırrıyla, sû-i ihtiyardan gelen bir âdet ve terk-i âdetten neş’et eden bir illetten, bir marazdan ileri gelmiştir. Öyleyse, açlıktan ölmek olmaz, denilebilir.”11

Allah kırk günlük yiyecek stoklarımızı hazırlamıştır. Beşerin pis eli karışmazsa, canlıların imdadına Rezzak ismi yetişmektedir.

İslâm fıkhında kırklar
​

İslâm fıkhında da kırk sayısı yer almaktadır. Malın kırkta biri zekât olarak verilir.

Şafiî Mezhebinde Cumanın bir şartı da, imamın arkasında kırk adamın Fatiha sûresini okumasıdır. Cuma namazında kırk kişi gereklidir.

Zaman zaman nazil olan âyetlerin tespiti vahiy kâtipleri tarafından yapılıyordu. İslâm’ın birinci kaynağı Kur’ân bu şekilde kitap haline getirilirken, ikinci kaynağı veya birinci kaynağın tefsiri olan hadisler de kayıt altına alınmalıydı.

İlk zamanlarda bu işin âyetlerle karışması endişesi vardı. Bu sebeple yazılması yasaklanmıştır. Sahabeler, Resûl-i Ekrem’i adeta bir gölge gibi takip ediyorlardı. Onun söylediği her söz, yaptığı her iş, karşılaştığı her durum zihinlere kazınıyordu. Yalan söylenmemesi için Hz. Peygamber (asm) ikazlarda bulunmuştu. Hatta: “Benim üzerime söylenen yalan, bir başkası üzerine söylenen yalan gibi değildir. Öyleyse kim bile bile bana yalan nisbet ederse Cehennemdeki yerini hazırlasın!” buyurmuştu.

Hadis rivayet etmek bu kadar sıkı tutulurken “kırk hadis” rivayet etmenin fazileti üzerine düşülmeye başlandı. Bu konudaki hadis esas alınarak bugün birçok “kırk hadis” kitapları yayınlanmıştır.

Hicrî 40 senesi
​

Cumhuriyet nasıl yaşanıyordu? İslâm tarihinde gerçekten cumhuriyet devri yaşandı mı? Demokrasi var mıydı?

Bu soruların cevaplarına dört halife devri örnek olarak gösterilir. Bu zamanda idare edilen idare edeni seçtiği gibi; ona gereken hesabı da sorabilmektedir. Hz. Ömer’e (ra), “Seni kılıcımızla doğrulturuz!” diyebiliyorlardı.

Dört halifenin dördüncüsü Hz. Peygamber’in (asm) damadı Hz. Ali (ra) idi. Ramazanın 21. Cuma günü sabahı oğlu Hasan (ra) ile camiye gidiyordu. İbn Mülcem tarafından zehirli bir hançerle yaralandı. Hançerin zehiri kana karıştı. Her fani gibi o da üç gün sonra fani dünyaya veda etti. Tarih hicrî kırk yılı idi (m. 661). Katil de aynı akıbete uğradı.

“Kırk”lı isim ve cümleler
​

Günümüzde bazı kurslar kırk gün sürer. Okul dersleri kırk dakika yapılır. Aslında sayıda bir kutsallık olmasa gerektir. Ama biz “kırk” sayısını kültürümüzde o kadar çok işlemişiz ki, unutmamız mümkün değildir. “Kırk”lı sayılar akılda daha çok kalmaktadır. Hatırlamanın bir yolu da bu olsa gerektir.

Bugün ülkemizde “kırk”la söylenen pek çok isim vardır. Bunlardan bazıları:

Kırklareli, Kırkpınar güreşleri, Kırkçeşme suları, Kırkevler, Kırkağaç, Kırkgeçit…

Mehter ruhuyla yazılan bir şiire bakalım:
“Kimi hançer olmuş, kimisi mızrak,
Yüz değil, bin değil, kırk er geliyor.
Her biri ufukta bir şanlı bayrak,
Gözümün önüne sefer geliyor.

Emretmiş Kanuni, Yıldırım, Murat,
Tuna boylarında oynatmışız at.
Nasıl coşmuş nasıl Sakarya, Fırat,
Bir tarih dolusu zafer geliyor.

Selam o muhteşem, o altın çağa,
Selam destanlaşmış eşsiz bayrağa.
Kalkın ey yurttaşlar, kalkın ayağa,
Zafer müjdecisi mehter geliyor!”

Türklerde “tarih düşürme” diye bir gelenek vardır. Bir çeşme yapılır: Kitabesinde yapılış tarihi de vardır.



Bir cami inşa edilir: Bir kitabe yerleştirilir. Bu kitabede çok defa inşâ tarihi düşürülür. Ölen birisi için şair bir kıta veya beyit yazar. Bu kıta veya beyitle ölenin ölüm tarihi düşürülür.

İstiklal Marşımızın şairi M. Akif Ersoy’un vefatı dolayısıyla Fatin Gökmen tarafından tarih düşürülmüştür. Kıt’a şöyle:

“Mum gibi yandı ciğer, çünkü vatan türküsü,
Hep geçen kapkara günlerde, terennüm etti.
Çıktı “Kırklar” bir ağızdan dediler tarihin,
İçimizden vatanın şairi “Akif” gitti!”

“Kırklar” sözü dualarda ve niyazlarda da çok geçiyor. Akif’in vefat tarihi düşürülürken yukarıda görüldüğü gibi “kırklar” çıkıyor. Hepsi bir ağızdan “vatanın şairi Akif gitti” diyorlar.

Mehter duasında da “kırklar” sözü geçiyor. Dua şöyle:​

“Allah! Allah! Celilü Cebbar, Muin-i Settar, Haliku’l-leyli vennehar! Layezal, Zülcelâl. Birdir Allah. Anın birliğine, Resul-i Kibriya Peygamberimiz Cenâb-ı Ahmed-i Mahmud-u Muhammed Mustafa, Âl-i evlâd-ı resul-i müçteba. İmdad-ı ruhaniyetine, piran mürşidin, âşıkin… erenler, üçler, veliler, kırklar, göçenler demine devranına “Hû” diyelim, “Huuuu.”12

“Kırk vefiyattan yalnız birkaç tane...”​

Dünyadan ahrete göç eden insanların en büyük meselesi kabre imanla girmektir. Âhir zamanda bir yerde kırk kişiden ancak birkaç tanesi imanla kabre girebiliyor. Bediüzzaman Said Nursî bu olaya dikkat çekerken şu gerçekleri ifade etmektedir:

“Herkesin, imân mukabilinde, bu zemin yüzü kadar bağlar ve kasırlarla müzeyyen ve bâki ve daimî bir tarla ve mülkü kazanmak veya kaybetmek dâvâsı başına açılmış. Eğer imân vesikasını sağlam elde etmezse kaybedecek. Ve bu asırda, maddiyyunluk tâunuyla çoklar o dâvâsını kaybediyor. Hattâ bir ehl-i keşif ve tahkik, bir yerde kırk vefiyattan yalnız birkaç tanesi kazandığını sekeratta müşahede etmiş; ötekiler kaybetmişler. Acaba bu kaybettiği dâvânın yerini, bütün dünya saltanatı o adama verilse doldurabilir mi?

“İşte o dâvâyı kazandıracak olan hizmetleri ve yüzde doksanına o dâvâyı kaybettirmeyen harika bir dâvâ vekilini o işte çalıştıran vazifeleri bırakıp, ebedî dünyada kalacak gibi âfâkî mâlâyaniyatla iştigal etmek tam bir akılsızlık bildiğimizden, biz Risale-i Nur şakirtleri, herbirimizin yüz derece aklımız ziyade olsa da ancak bu vazifeye sarf etmek lâzımdır diye kanaatımız var.”13

Baştan beri anlatmaya çalıştığımız “kırk”la ilgili noktalara daha başkalarını da eklemek mümkündür.

Görülüyor ki, sözlerimizi “kırk”la ifade etmeye ne kadar hevesleniyoruz. Her tabaka insanda bu “kırk”a karşı oldukça büyük sevgi var. “Kırk”la ilgili anlattıklarımız kırkı geçtiyse bu da bir tevafuktur diyeceğim. Baştan buraya kadar “kırk”tan fazla hakikatin ipuçlarını vermeye çalıştık.

Belki bunlar bildiklerimiz, belki de unuttuklarımız. Hatırlatmaya ve hatırlamaya çalıştık.

Dipnotlar:
8- Bkz. Bediüzzzaman Said Nursi, Sözler, s. 328-5-425
9- Sözler, s. 453
10- Mektubat, s. 27
11- Lem’alar, s. 113-114
12- N. Şahiner, Mehter ve Marşları, Yeni Asya Yayınları
13- Şuâlar, s. 185

Ahmet ÖZDEMİR
04.02.2009
Yeniasya​
 
Üst