Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
Risale-i Nur Okuma ve Anlama
Risale-i Nurdan Makaleler
Anzaklar şehit değildir !
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="sarýklý genç" data-source="post: 172600" data-attributes="member: 5985"><p><span style="color: black">Bediüzzaman Hazretleri Risale-i Nur Külliyatının bir çok yerinde ifade ettiği gibi </span>büyük ve baki hakikatler, fani, aciz ve sukut edebilir şahsiyetlere bina edilmez (1). Bu sebeple Nur Talebeleri kendilerini değil Risale-i Nurdaki hakikatleri ön plana çıkarmayı hedef edinmişlerdir.Bundan kasıt, hak yolunda mücadele vermiş büyüklere hürmetsizlik etmek olmayıp, esasları rehber edinmektir.Eğer itibar edilen kişi sarsılır veya çürütülürse bununla geri çekilmemek, her zaman hak ve hakikate sarılmaktır.İşte Nur Talebelerinin şaşmaz, sarsılmaz ve kıyamete kadar değişmez hakikatler mecmuası olan bir rehberi vardır.O rehber ise, Kur’anın manevi ve hakiki bir tefsiri olan Risale-i Nur’dur.</p><p> </p><p> Tarikatta ise adeta bir post, makam, mevki –tabir caizse- saltanat vardır.Bu durumun korunması cemaatin şahıslara teveccühü iledir. Tarikattaki şahısların öne çıkması ile bu durum devam eder ve kökleşir.Eski zamanda hakikatli ve Hakk’ı savunan muhterem tasavvuf büyükleri yerine şimdi birçok yerde “ben” merkezli hizmet vermeye çalışan kişiler türemiştir.Cemaatinin erimesine engel olmak için zaman zaman diğer cemaatleri veya kişileri topa tutmaları meşhurdur.Oysaki Bediüzzaman Hazretlerinin hizmet düsturlarının hemen başında gelen ihlas düsturlarına baktığımızda Hakk’ı tutup kaldırmaya çalışan, ne dünya ne de ahiret sevdasında olmayan bir Kur’an Hizmetkarı görmekteyiz.</p><p> </p><p> <p style="text-align: left"><p style="text-align: left">Risale-i Nur’lar parladıkça, Nur Hizmeti dünyanın her yerine yayıldıkça kişilerin şahsi saltanatı çürümeye, kabuklar kırılıp öz olan hakikat belirmeye başlamıştır.Bundan rahatsız olan kişilerde bir şekilde Risale-i Nur’u zihinlerde bulandırmaya çalışmaktadırlar.</p> </p><p> <p style="text-align: left"><p style="text-align: left"> </p> </p><p> <p style="text-align: left"><p style="text-align: left">Yakın bir tarihte Risale-i Nurlar hakkında ölçüsüz, kulaktan dolma bazı bilgilerle talihsiz bir yorum yapılmıştır.Bu iddia uzun yıllar medreselerde arapça ve Kur’an İlimleri ile meşgul olmuş Cübbeli Hoca tarafından ortaya atılmıştır. Ancak “hoca” olarak bilinen bir kişinin dünya çapında kırktan fazla dile çevrilmiş ve milyonların imanının kurtulmasına sebep olan Risale-i Nur Külliyatını okumamış olması büyük bir eksiklik olduğu gibi okumadan asılsız bir iddiada bulunması da kamuoyunda büyük bir hayal kırıklığına neden olmuştur. Risalelere vakıf olunmadığı halde kulaktan dolma bilgi ile “Risale-i Nur’da Anzaklar şehittir” deniyor mealindeki iddianın açıklaması şöyledir:</p> </p><p> </p><p> Risale-i Nur'un hiçbir yerinde Anzaklar'ın şehit sayılabileceğinden bahsedilmez. Evet, Said Nursi bir mektubunda "kâfir" de olsalar bazı kişilerin ölümlerini "bir nevi şehadet mertebesi" olarak nitelendirmiştir.Ancak bu durumun şartları vardır.Bu konuyu Üstad Hazretlerinin Kastamonu Lahikasında olan mektubundaki metinden okuyalım: <strong>“Âhirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedîye (asm.) bir lakaytlık perdesi gelmiş ve madem âhirzamanda Hazret-i İsa'nın din-i hakikîsi hükmedecek, İslâmiyet’le omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa'ya mensup Hıristiyanların mazlumlarının çektikleri felâketler, onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir.”</strong> </p><p> Fetret denilince hepimizin aklına, Hz.İsa (a.s)'ın getirdiği dinin bozulması ile Resulûllah Efendimize (a.s.m.) vahyin tebliğ edilmesi arasında geçen dönem gelir. Ancak, bu tabir bir peygamberin getirdiği dinin nurundan haberdar olmayan her fert ve her dönem için de kullanılabilir. Bu dönemde yaşayan insanların sorumluluk sınırları hakkında itikat mezhepleri arasında az da olsa farklılık görülüyor.<strong>Kuran-ı Kerim’de “Kim doğru giderse sırf kendi lehine gider, kim de sapıklık ederse ancak aleyhine eder. Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü yüklenmez. Ve biz resul gönderinceye kadar azaplandırmayız.”</strong>(2)denmektedir.Bu ayette geçen <strong>“Ve biz resul gönderinceye kadar azaplandırmayız.”</strong>daki “resul” ifadesine Maturudî ve Eşarî imamları farklı izahlar getirmişler. </p><p></p><p><strong>Maturudî mezhebine göre,</strong> akıl da bir elçidir. Akıl doğru ile yanlışı ayıracak bir kabiliyettedir. Onun için aklı olan her insan, yaratıldığını bilir ve kendisini bir yaratanın olması gerektiğini bilmekten sorumludur. Ama ibadete ait hükümler akıl ile bilinemeyeceğinden bu konuda fetret ehline bir sorumluluk terettüp etmez.<strong>Yani fetret, iman için değil amel için geçerlidir.</strong> </p><p></p><p><strong>Eş’ariler</strong> ise, “resul”ü doğrudan doğruya “peygamber” olarak anlamışlar ve <strong>peygamber gelmeyen bir kavim için sorumluluk da olamayacağını</strong> savunmuşlardır. Üstad Hazretleri de itikaden Eş’ari mezhebindendir.</p><p> İmam-ı Gazali’nin Faysalü’t Tefrika adlı kitabındaki mevzuumuz ile ilgili bölümü aynen şöyledir: </p><p>“İnancıma göre, İnşallah Allah-ü Teâlâ, zamanımızdaki Rum, Hrıstiyan ve Türklerin pek çoğunu da Rahmet-i İlâhiye şümûlüne alacaktır. Bunlardan maksadım, uzak memleketlerde yaşayan ve kendilerine İslâm’ın dâveti ulaşmayan Rum ve Türklerdir. Bunlar üç kısımdır: </p><p>1.Hazret-i Muhammed’in (asv) ismini hiç duymamış olanlar </p><p>2.Hazret-i Peygamberin ismini, sıfatlarını ve gösterdiği mu’cizelerini duymuş olanlar. Bunlar İslâm memleketlerine komşu olan yerlerde veya Müslümanlar arasında yaşayan kimselerdir. Bunlar kâfir ve mülhidlerdir. </p><p>3.Bu iki derece arasında bulunan gruptur. Hazret-i Peygamber’in ismini duymuşlarsa da vasıf ve hususiyetlerini duymamışlardır. Daha doğrusu bunlar Hazret-i Peygamber’i tâ küçüklüklerinden beri “İsmi Muhammed olan, peygamberlik iddiasında bulunan birisi” olarak tanımışlardır. Tıpkı bizim çocuklarımızın “El Mukaffa adında birisinin Allah’ın kendisini peygamber olarak gönderdiğini iddia ettiğini” duymaları gibi. Kanaatime göre bunların durumu birinci grupta olanların durumu gibidir. Çünkü bunlar Hazret-i Peygamber’in ismini, haiz bulunduğu vasıfların zıtlarıyla birlikte duymuşlardır. Bu ise hakikati araştırmak için insanı düşünmeye ve araştırmaya sevk etmez. Bunlar da birinci grup gibi ehl-i necattırlar.” </p><p> </p><p> <strong>Sonuç:</strong></p><p> </p><p> Görüldüğü gibi Üstad Hazretlerinin bahsettiği durum iddia edilen ile alakasızdır.Eğer bir iddia ortaya atılmışsa iddia eden onu ispat edemiyorsa yanlıştadır.İddiaya açıklama getirildiği halde kişi iddiasında devam ediyorsa iftiracıdır. </p><p> </p><p> </p><p> <strong>ZAFER KARLI</strong></p><p></p><p> </p><p> </p><p> </p><p> 1-<span style="color: black"><a href="http://www.tumgazeteler.com/haberleri/sikke/" target="_blank"><span style="color: black">Sikke</span></a>-</span>i Tasdik-i Gaybi, s. 10</p><p> </p><p> 2- İsra Sûresi, 17/15</p></blockquote><p></p>
[QUOTE="sarýklý genç, post: 172600, member: 5985"] [COLOR=black]Bediüzzaman Hazretleri Risale-i Nur Külliyatının bir çok yerinde ifade ettiği gibi [/COLOR]büyük ve baki hakikatler, fani, aciz ve sukut edebilir şahsiyetlere bina edilmez (1). Bu sebeple Nur Talebeleri kendilerini değil Risale-i Nurdaki hakikatleri ön plana çıkarmayı hedef edinmişlerdir.Bundan kasıt, hak yolunda mücadele vermiş büyüklere hürmetsizlik etmek olmayıp, esasları rehber edinmektir.Eğer itibar edilen kişi sarsılır veya çürütülürse bununla geri çekilmemek, her zaman hak ve hakikate sarılmaktır.İşte Nur Talebelerinin şaşmaz, sarsılmaz ve kıyamete kadar değişmez hakikatler mecmuası olan bir rehberi vardır.O rehber ise, Kur’anın manevi ve hakiki bir tefsiri olan Risale-i Nur’dur. Tarikatta ise adeta bir post, makam, mevki –tabir caizse- saltanat vardır.Bu durumun korunması cemaatin şahıslara teveccühü iledir. Tarikattaki şahısların öne çıkması ile bu durum devam eder ve kökleşir.Eski zamanda hakikatli ve Hakk’ı savunan muhterem tasavvuf büyükleri yerine şimdi birçok yerde “ben” merkezli hizmet vermeye çalışan kişiler türemiştir.Cemaatinin erimesine engel olmak için zaman zaman diğer cemaatleri veya kişileri topa tutmaları meşhurdur.Oysaki Bediüzzaman Hazretlerinin hizmet düsturlarının hemen başında gelen ihlas düsturlarına baktığımızda Hakk’ı tutup kaldırmaya çalışan, ne dünya ne de ahiret sevdasında olmayan bir Kur’an Hizmetkarı görmekteyiz. [LEFT][LEFT]Risale-i Nur’lar parladıkça, Nur Hizmeti dünyanın her yerine yayıldıkça kişilerin şahsi saltanatı çürümeye, kabuklar kırılıp öz olan hakikat belirmeye başlamıştır.Bundan rahatsız olan kişilerde bir şekilde Risale-i Nur’u zihinlerde bulandırmaya çalışmaktadırlar.[/LEFT][/LEFT] [LEFT][LEFT] [/LEFT][/LEFT] [LEFT][LEFT]Yakın bir tarihte Risale-i Nurlar hakkında ölçüsüz, kulaktan dolma bazı bilgilerle talihsiz bir yorum yapılmıştır.Bu iddia uzun yıllar medreselerde arapça ve Kur’an İlimleri ile meşgul olmuş Cübbeli Hoca tarafından ortaya atılmıştır. Ancak “hoca” olarak bilinen bir kişinin dünya çapında kırktan fazla dile çevrilmiş ve milyonların imanının kurtulmasına sebep olan Risale-i Nur Külliyatını okumamış olması büyük bir eksiklik olduğu gibi okumadan asılsız bir iddiada bulunması da kamuoyunda büyük bir hayal kırıklığına neden olmuştur. Risalelere vakıf olunmadığı halde kulaktan dolma bilgi ile “Risale-i Nur’da Anzaklar şehittir” deniyor mealindeki iddianın açıklaması şöyledir:[/LEFT][/LEFT] Risale-i Nur'un hiçbir yerinde Anzaklar'ın şehit sayılabileceğinden bahsedilmez. Evet, Said Nursi bir mektubunda "kâfir" de olsalar bazı kişilerin ölümlerini "bir nevi şehadet mertebesi" olarak nitelendirmiştir.Ancak bu durumun şartları vardır.Bu konuyu Üstad Hazretlerinin Kastamonu Lahikasında olan mektubundaki metinden okuyalım: [B]“Âhirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedîye (asm.) bir lakaytlık perdesi gelmiş ve madem âhirzamanda Hazret-i İsa'nın din-i hakikîsi hükmedecek, İslâmiyet’le omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa'ya mensup Hıristiyanların mazlumlarının çektikleri felâketler, onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir.”[/B] Fetret denilince hepimizin aklına, Hz.İsa (a.s)'ın getirdiği dinin bozulması ile Resulûllah Efendimize (a.s.m.) vahyin tebliğ edilmesi arasında geçen dönem gelir. Ancak, bu tabir bir peygamberin getirdiği dinin nurundan haberdar olmayan her fert ve her dönem için de kullanılabilir. Bu dönemde yaşayan insanların sorumluluk sınırları hakkında itikat mezhepleri arasında az da olsa farklılık görülüyor.[B]Kuran-ı Kerim’de “Kim doğru giderse sırf kendi lehine gider, kim de sapıklık ederse ancak aleyhine eder. Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü yüklenmez. Ve biz resul gönderinceye kadar azaplandırmayız.”[/B](2)denmektedir.Bu ayette geçen [B]“Ve biz resul gönderinceye kadar azaplandırmayız.”[/B]daki “resul” ifadesine Maturudî ve Eşarî imamları farklı izahlar getirmişler. [B]Maturudî mezhebine göre,[/B] akıl da bir elçidir. Akıl doğru ile yanlışı ayıracak bir kabiliyettedir. Onun için aklı olan her insan, yaratıldığını bilir ve kendisini bir yaratanın olması gerektiğini bilmekten sorumludur. Ama ibadete ait hükümler akıl ile bilinemeyeceğinden bu konuda fetret ehline bir sorumluluk terettüp etmez.[B]Yani fetret, iman için değil amel için geçerlidir.[/B] [B]Eş’ariler[/B] ise, “resul”ü doğrudan doğruya “peygamber” olarak anlamışlar ve [B]peygamber gelmeyen bir kavim için sorumluluk da olamayacağını[/B] savunmuşlardır. Üstad Hazretleri de itikaden Eş’ari mezhebindendir. İmam-ı Gazali’nin Faysalü’t Tefrika adlı kitabındaki mevzuumuz ile ilgili bölümü aynen şöyledir: “İnancıma göre, İnşallah Allah-ü Teâlâ, zamanımızdaki Rum, Hrıstiyan ve Türklerin pek çoğunu da Rahmet-i İlâhiye şümûlüne alacaktır. Bunlardan maksadım, uzak memleketlerde yaşayan ve kendilerine İslâm’ın dâveti ulaşmayan Rum ve Türklerdir. Bunlar üç kısımdır: 1.Hazret-i Muhammed’in (asv) ismini hiç duymamış olanlar 2.Hazret-i Peygamberin ismini, sıfatlarını ve gösterdiği mu’cizelerini duymuş olanlar. Bunlar İslâm memleketlerine komşu olan yerlerde veya Müslümanlar arasında yaşayan kimselerdir. Bunlar kâfir ve mülhidlerdir. 3.Bu iki derece arasında bulunan gruptur. Hazret-i Peygamber’in ismini duymuşlarsa da vasıf ve hususiyetlerini duymamışlardır. Daha doğrusu bunlar Hazret-i Peygamber’i tâ küçüklüklerinden beri “İsmi Muhammed olan, peygamberlik iddiasında bulunan birisi” olarak tanımışlardır. Tıpkı bizim çocuklarımızın “El Mukaffa adında birisinin Allah’ın kendisini peygamber olarak gönderdiğini iddia ettiğini” duymaları gibi. Kanaatime göre bunların durumu birinci grupta olanların durumu gibidir. Çünkü bunlar Hazret-i Peygamber’in ismini, haiz bulunduğu vasıfların zıtlarıyla birlikte duymuşlardır. Bu ise hakikati araştırmak için insanı düşünmeye ve araştırmaya sevk etmez. Bunlar da birinci grup gibi ehl-i necattırlar.” [B]Sonuç:[/B] Görüldüğü gibi Üstad Hazretlerinin bahsettiği durum iddia edilen ile alakasızdır.Eğer bir iddia ortaya atılmışsa iddia eden onu ispat edemiyorsa yanlıştadır.İddiaya açıklama getirildiği halde kişi iddiasında devam ediyorsa iftiracıdır. [B]ZAFER KARLI[/B] 1-[COLOR=black][URL="http://www.tumgazeteler.com/haberleri/sikke/"][COLOR=black]Sikke[/COLOR][/URL]-[/COLOR]i Tasdik-i Gaybi, s. 10 2- İsra Sûresi, 17/15 [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
Risale-i Nur Okuma ve Anlama
Risale-i Nurdan Makaleler
Anzaklar şehit değildir !
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst