Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
Eğitim ve Kültür
Kütüphane
Makale - Menkıbe ve Denemeler
Aşk Ölür İddia Olur...
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="Turab3" data-source="post: 200324" data-attributes="member: 1005848"><p><strong>Aşk Ölür İddia Olur</strong></p><p></p><p><span style="font-size: 10px">T. Ziya ERGUNEL • </span></p><p></p><p></p><p></p><p><strong>“Gel vücûdun âteş-i aşk-ı Habîbullâh’a yak</strong></p><p><strong>Çeşm-i kalbi ol ziyâdan feth idüb Mevlâ’ya bak.</strong></p><p></p><p><strong>(Şeyh Mustafa Zekai Efendi)</strong></p><p></p><p><em><strong>[Vücudunu, (bütün maddi varlığını), Allah’ın Sevgilisi Rasul-i Zîşan Efendimiz s.a.v.’e (duyduğun) aşkın ateşiyle yak ki kalp gözünü açıp (bu aşk ateşinin) aydınlığında Mevlâ’yı görebilesin.] </strong></em></p><p><em></em></p><p><em></em>İhsan, “rütbetü’l-ulyâ”dır. Yani bir müminin imanda ulaşabileceği en yüksek mertebe... İnsan bu mertebede “Allah’ı görüyormuş gibi” kulluk edebilme mazhariyetine erişiyor. Ümmî Sinan Tekkesi meşayıhından Üsküdarlı Mustafa Zekai Efendi, işte bu mazhariyete nailiyetin, ihsan mertebesinin yolunu gösteriyor bize: Rasulullah s.a.v.’i aşk derecesinde sevmek!</p><p></p><p>Mevlâ’yı görmek, O’nun varlığına, birliğine, kudretine, her yerde hâzır ve nâzır olduğuna kalp ile şahadet eylemektir. Bu müşahede baş gözüyle değil çeşm-i kalple (kalp gözüyle) olur. Fakat fani varlığından sıyrılamamış, kalbine dünyayı yığmışsa eğer; insanın kalp gözü kapanmış, basireti bağlanmış demektir. Beşeriyetimizin galip gelmesi kalp gözümüze perde indirir. Dünya vârından ibaret bu perde, kalbe göz açtırmaz. İki cihan serveri Habibullah s.a.v.’e aşk ile ittiba gayretidir ki, bir arınma vesilesi olarak, önündeki bütün perdeleri kaldırıp kalp gözümüzün açılmasına imkan verir. </p><p></p><p>Rasulullah s.a.v.’e duyulan aşk, ateşiyle engelleri yakıp kalp gözümüzü açmakla kalmaz, ışığıyla görmemizi de sağlar. Malum, görmek için göz yeterli değildir; ışık da olmalıdır ki görme fiili gerçekleşebilsin. Hülasa, Mevlâ’yı görmek, kelime-i şahadetin kalp ile tasdikidir. Kalp gözüyle müşahedeyi gerektirir. Böyle bir müşahede ise hem kalp gözünün açık olmasına, hem de görmeye imkan veren bir aydınlığın varlığına bağlıdır. Bu sebeple ancak Rasulullah s.a.v.’in muhabbetiyle tutuşanlar, masivayı yakıp karanlıkları aydınlatan bir hoşça yangının ateşiyle ihsan mertebesinde safa sürebilirler.</p><p></p><p>Mustafa Zekai Efendi’nin bu beyti aslında, “Sizden herhangi biriniz, ben ona nefsinden (kendi canından), evladından, ehlinden ve bütün insanlardan daha sevimli olmadıkça (kâmil manada) iman etmiş olmaz.” hadis-i şerifinin başka kelimelerle tekrarından ibaret. İmanın kemâl derecesi için şart koşulan, “Hz. Peygamber s.a.v.’i bu dünyadaki herkesten ve her şeyden daha çok sevme” keyfiyeti bir aşk halidir. Madem ki haldir, kuru iddia ile olmaz. </p><p></p><p>Aşk, sevgiliye kayıtsız şartsız bağlanmanın yakıcı iştiyakıdır. Hesapsız, pazarlıksız vefadır. Şeksiz şüphesiz sadakattir. Neye mal olursa olsun, sevgilinin bir dediğini iki ettirmemektir aşk. Hakiki aşkta sadece mâşuk vardır. </p><p></p><p>Âşık, aşk denilen ateşte pervaneler gibi yanarak vücudunu yok etmiştir çünkü. Âşığın vücudunun yok olması, iradesinin, beşerî taleplerinin, şahsî görüşlerinin, “ben” dediği müstakil bir varlığının yok olması; daha doğrusu bütün bunların sevilenin iradesi yanında hiçbir kıymet taşımamasıdır. </p><p></p><p>Sevgilinin izinde, O’nun aşkıyla yanarak yürüyenlerin, hallerini dil ile anlatmaya, âşıklık iddiasında bulunmaya ihtiyaçları da yoktur, mecalleri de... Hasret, dilde kalmaz, pervasız bir yürüyüşle aramaya sevk ederse samimi bir muhabbetin, ateşli bir aşkın tezahürü olur. Yâd edilen aşk, artık hal olarak yaşanan bir aşk değildir. Hele de belli bir haftaya sıkıştırılan anmalar, muhabbet eseri olsa dahi, senenin geri kalan haftaları kadar bir nisyanın, dolayısıyla ateşsiz bir aşk iddiasının itirafıdır. Ateşsiz bir aşk ne masivayı yakıp kalp gözümüzün açılmasına, ne de yürüyeceğimiz yolun aydınlatılmasına yetebilir. </p><p></p><p>Bizim irfanımızda aşk, yavan bir romantizm edebiyatının değil, pişerek olgunlaşmanın, kemalâta yürümenin vesilesidir. Aşkın varlığının yegane delili, istikamet üzere olmaktır. Zaten ayet ve hadislerde Hz. Peygamber s.a.v.’i kendimizden, diğer bütün insanlardan ve dünyalıklardan daha çok sevmemiz, istikamet bulabilmemiz için telkin edilmiştir. Bizi ihsan mertebesine çıkaracak dosdoğru yol ancak O’nun izleri sürülerek yürünebilir. </p><p></p><p>Kutlu Doğum Haftalarını, kandilleri, sohbetleri, konferansları.. belki muhabbetimizi sorgulamanın fırsatı olarak değerlendirmek gerekiyor. Yavaş da olsa yürüyüp mesafe alıyor muyuz, yoksa “iki günümüz birbirine denk” midir? “Peygamber bize ne verdi ise alıyor, bize neyi yasakladı ise ondan kaçınıyor” muyuz? O’nun verdiğini alır, yasakladığından kaçınırken “yüreklerimizde hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyet” halini yaşıyor muyuz? Tevbe suresinin 24. ayetinde sorulduğu gibi, “Babalarımız, oğullarımız, kardeşlerimiz, kadınlarımız, kabilemiz, kazandığımız mallar, kesada uğramasından korktuğumuz ticaretimiz, hoşlandığımız meskenler, bize Allah ve Rasulünden, Allah yolunda cihattan daha sevimli” midir, değil midir? Daha sevimliyse eğer, müminlere hitaben gelen bu ayet, hem bırakın ihsan mertebesini, “böylesi bir fâsıklar topluluğuna Allah’ın hidayet nasip etmeyeceği”ni haber veriyor, hem de şu ilahî tehdide muhatap kılıyor bizi: “Öyleyse Allah’ın emri (azabı) gelinceye kadar bekleyin!” </p><p></p><p>Beklenen gelmemişse, aşk ateşinin aydınlığında istikamet üzere yol alınıyorsa, müslümanların yaşadığı zillet, sekînet yoksunluğu, çatışma, savrulma ve sapmalar, başımızdaki bunca bela neyin nesidir?</p></blockquote><p></p>
[QUOTE="Turab3, post: 200324, member: 1005848"] [B]Aşk Ölür İddia Olur[/B] [SIZE=2]T. Ziya ERGUNEL • [/SIZE] [B]“Gel vücûdun âteş-i aşk-ı Habîbullâh’a yak[/B] [B]Çeşm-i kalbi ol ziyâdan feth idüb Mevlâ’ya bak.[/B] [B](Şeyh Mustafa Zekai Efendi)[/B] [I][B][Vücudunu, (bütün maddi varlığını), Allah’ın Sevgilisi Rasul-i Zîşan Efendimiz s.a.v.’e (duyduğun) aşkın ateşiyle yak ki kalp gözünü açıp (bu aşk ateşinin) aydınlığında Mevlâ’yı görebilesin.] [/B] [/I]İhsan, “rütbetü’l-ulyâ”dır. Yani bir müminin imanda ulaşabileceği en yüksek mertebe... İnsan bu mertebede “Allah’ı görüyormuş gibi” kulluk edebilme mazhariyetine erişiyor. Ümmî Sinan Tekkesi meşayıhından Üsküdarlı Mustafa Zekai Efendi, işte bu mazhariyete nailiyetin, ihsan mertebesinin yolunu gösteriyor bize: Rasulullah s.a.v.’i aşk derecesinde sevmek! Mevlâ’yı görmek, O’nun varlığına, birliğine, kudretine, her yerde hâzır ve nâzır olduğuna kalp ile şahadet eylemektir. Bu müşahede baş gözüyle değil çeşm-i kalple (kalp gözüyle) olur. Fakat fani varlığından sıyrılamamış, kalbine dünyayı yığmışsa eğer; insanın kalp gözü kapanmış, basireti bağlanmış demektir. Beşeriyetimizin galip gelmesi kalp gözümüze perde indirir. Dünya vârından ibaret bu perde, kalbe göz açtırmaz. İki cihan serveri Habibullah s.a.v.’e aşk ile ittiba gayretidir ki, bir arınma vesilesi olarak, önündeki bütün perdeleri kaldırıp kalp gözümüzün açılmasına imkan verir. Rasulullah s.a.v.’e duyulan aşk, ateşiyle engelleri yakıp kalp gözümüzü açmakla kalmaz, ışığıyla görmemizi de sağlar. Malum, görmek için göz yeterli değildir; ışık da olmalıdır ki görme fiili gerçekleşebilsin. Hülasa, Mevlâ’yı görmek, kelime-i şahadetin kalp ile tasdikidir. Kalp gözüyle müşahedeyi gerektirir. Böyle bir müşahede ise hem kalp gözünün açık olmasına, hem de görmeye imkan veren bir aydınlığın varlığına bağlıdır. Bu sebeple ancak Rasulullah s.a.v.’in muhabbetiyle tutuşanlar, masivayı yakıp karanlıkları aydınlatan bir hoşça yangının ateşiyle ihsan mertebesinde safa sürebilirler. Mustafa Zekai Efendi’nin bu beyti aslında, “Sizden herhangi biriniz, ben ona nefsinden (kendi canından), evladından, ehlinden ve bütün insanlardan daha sevimli olmadıkça (kâmil manada) iman etmiş olmaz.” hadis-i şerifinin başka kelimelerle tekrarından ibaret. İmanın kemâl derecesi için şart koşulan, “Hz. Peygamber s.a.v.’i bu dünyadaki herkesten ve her şeyden daha çok sevme” keyfiyeti bir aşk halidir. Madem ki haldir, kuru iddia ile olmaz. Aşk, sevgiliye kayıtsız şartsız bağlanmanın yakıcı iştiyakıdır. Hesapsız, pazarlıksız vefadır. Şeksiz şüphesiz sadakattir. Neye mal olursa olsun, sevgilinin bir dediğini iki ettirmemektir aşk. Hakiki aşkta sadece mâşuk vardır. Âşık, aşk denilen ateşte pervaneler gibi yanarak vücudunu yok etmiştir çünkü. Âşığın vücudunun yok olması, iradesinin, beşerî taleplerinin, şahsî görüşlerinin, “ben” dediği müstakil bir varlığının yok olması; daha doğrusu bütün bunların sevilenin iradesi yanında hiçbir kıymet taşımamasıdır. Sevgilinin izinde, O’nun aşkıyla yanarak yürüyenlerin, hallerini dil ile anlatmaya, âşıklık iddiasında bulunmaya ihtiyaçları da yoktur, mecalleri de... Hasret, dilde kalmaz, pervasız bir yürüyüşle aramaya sevk ederse samimi bir muhabbetin, ateşli bir aşkın tezahürü olur. Yâd edilen aşk, artık hal olarak yaşanan bir aşk değildir. Hele de belli bir haftaya sıkıştırılan anmalar, muhabbet eseri olsa dahi, senenin geri kalan haftaları kadar bir nisyanın, dolayısıyla ateşsiz bir aşk iddiasının itirafıdır. Ateşsiz bir aşk ne masivayı yakıp kalp gözümüzün açılmasına, ne de yürüyeceğimiz yolun aydınlatılmasına yetebilir. Bizim irfanımızda aşk, yavan bir romantizm edebiyatının değil, pişerek olgunlaşmanın, kemalâta yürümenin vesilesidir. Aşkın varlığının yegane delili, istikamet üzere olmaktır. Zaten ayet ve hadislerde Hz. Peygamber s.a.v.’i kendimizden, diğer bütün insanlardan ve dünyalıklardan daha çok sevmemiz, istikamet bulabilmemiz için telkin edilmiştir. Bizi ihsan mertebesine çıkaracak dosdoğru yol ancak O’nun izleri sürülerek yürünebilir. Kutlu Doğum Haftalarını, kandilleri, sohbetleri, konferansları.. belki muhabbetimizi sorgulamanın fırsatı olarak değerlendirmek gerekiyor. Yavaş da olsa yürüyüp mesafe alıyor muyuz, yoksa “iki günümüz birbirine denk” midir? “Peygamber bize ne verdi ise alıyor, bize neyi yasakladı ise ondan kaçınıyor” muyuz? O’nun verdiğini alır, yasakladığından kaçınırken “yüreklerimizde hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyet” halini yaşıyor muyuz? Tevbe suresinin 24. ayetinde sorulduğu gibi, “Babalarımız, oğullarımız, kardeşlerimiz, kadınlarımız, kabilemiz, kazandığımız mallar, kesada uğramasından korktuğumuz ticaretimiz, hoşlandığımız meskenler, bize Allah ve Rasulünden, Allah yolunda cihattan daha sevimli” midir, değil midir? Daha sevimliyse eğer, müminlere hitaben gelen bu ayet, hem bırakın ihsan mertebesini, “böylesi bir fâsıklar topluluğuna Allah’ın hidayet nasip etmeyeceği”ni haber veriyor, hem de şu ilahî tehdide muhatap kılıyor bizi: “Öyleyse Allah’ın emri (azabı) gelinceye kadar bekleyin!” Beklenen gelmemişse, aşk ateşinin aydınlığında istikamet üzere yol alınıyorsa, müslümanların yaşadığı zillet, sekînet yoksunluğu, çatışma, savrulma ve sapmalar, başımızdaki bunca bela neyin nesidir? [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
Eğitim ve Kültür
Kütüphane
Makale - Menkıbe ve Denemeler
Aşk Ölür İddia Olur...
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst