Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
Bediüzzaman Said Nursi ve Risale-i Nur Cemaati
Bediüzzaman Said Nursi
Bediüzzaman Hazretleri'nin Seyyid Olduğu iddiası
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="TaLHa" data-source="post: 372355" data-attributes="member: 1"><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'">Resûl-i Ekremin (a.s.m.) torunu Hz. Hasan'ın soyundan gelenlere şerif, Hz. Hüseyin'in soyundan gelenlere de seyyid dendiğini biliyoruz. Müslümanlar bu pâk ve mübarek nesle özel bir ilgi ve sevgi gösterdikleri için şecerelerini bir bir tespit etmiş, hatta Osmanlılar seyyidlere maaş bile bağlamışlardır.</span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'"></span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'">Bu nurânî ağaç, Hz. Hasan'dan Şah-ı Geylânî, Hz. Hüseyin'den Zeyne'l-Âbidin ve Cafer-i Sadık gibi yıldız isimleri meyve vermiştir. Hz. Mehdî'nin de aynı nesilden geleceğini hadis-i şeriflerden öğreniyoruz.</span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'"></span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'">Muhakemât'ta, seyyid olmayanın seyyidim demesi, seyyid olanın da değilim demesinin haram olduğu kaydedilir. [SUP]1[/SUP]</span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'"></span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'">Bu nurlu neslin unutulmaması, bilinmesi, tanınmasında büyük faydalar vardır. Çünki bu nuranî halkadan çağlar boyunca insanlığı aydınlatacak nice güneşler doğmuştur. Halk, Sünnet-i Seniyyeyi rehber edinen bu büyük insanları tanımalı, etraflarında halkalanmalıydılar. Yalnız rastgele kimseler de seyyidlik dâvâsında bulunmamalıydılar. Aksi halde karışıklıklar, dağınıklıklar, nesebî rekabetler çıkabilir, bu da ehl-i îmanın gücünü zayıflatırdı. Neseble övünme de ihlas ve tevazûya ters düşerdi.</span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'"></span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'"><strong>Bediüzzaman seyyid miydi? Eğer öyle ise neden aşikare bir biçimde söylememektedir?</strong> </span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'"></span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'">Çünkü seyyidlik konusunda Bediüzzaman'ın kendisini öne çıkarması Mehdilik iddiası olduğunu gündeme getirecekti. Toplumda Mehdî hakkında öylesine bir imaj yerleşmiştir ki, o sanki harikulâde özelliklere sahip bir kimsedir. Bir çırpıda zulme gömülen dünyayı düzeltecek, hakkı, adaleti tesis edecek, kurtla kuzuyu barıştıracak, birden Sünnet-i Seniyyeyi yerleştirecek, Şeriatı hâkim kılacak… Ve bunları îman, hayat ve şeriat hakikatleri çerçevesinde gerçekleştirecek.</span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'"></span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'">Bu durum gönlü kırık, morali bozuk birkısım mü'minlere büyük bir ümit ve tesellî kaynağı olurken, birçoklarına da aradıklarını bulamamanın, görememenin ezikliğini de yaşatabilmektedir. </span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'"></span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'">Çünkü daha çok gördükleriyle hükmeden halk tabakası, bu vazifelerin üçünü birden bizzât Hz. Mehdî'nin şahsından beklemeye başlıyorlar. Devamını şahs-ı mânevînin yürüteceği bu hizmetin harikalığını tam göremedikleri için de hakikatlerin kuvveti bir derece noksanlaşıyor, kesin deliller zann-ı gâlibe dönüşmeye, mütehayyir ehl-i îmanda da muannid dalâlet ve zındıkaya karşı tam galebesi görünmemeye başlıyor. Ehl-i siyaset evhama kalkışırken bir kısım hocalar da itiraza kalkıyorlar.</span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'"></span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'">Siyasîlerin evhamı büyük bir problem. Çünkü rahatsızlıklarını hücumlarını arttırarak aksettiriyorlar. Bir mektûbunda bu hususa dikkat çeken Bediüzzaman, böyle fikirleri ortaya atmanın, ehl-i dünya ve ehl-i siyaseti telaşa vereceğini, hatta verdiğini, hücumlara vesile olduğunu belirtiyor. Böyleleri Risale-i Nur'un neşrine zarar verebilirlerdi. </span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'"></span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'">İşte bunlar ve daha başka önemli sebepler dolayısıyladır ki Bediüzzaman, bilhassa mahkemelerde seyyidliği konusunda aşikar ifadelerden kaçınmıştır.</span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'"></span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'">Seyyidlik, dolayısıyla Mehdîlik meselesini gündeme getirme ve tartışma konusu yapmanın diğer bir önemli sakıncası da, herşeyden önce Risale-i Nur'un esas edindiği hakiki ihlasa, hiçbirşeye, hatta mânevî ve uhrevî makamlara dahi âlet olmayışına zarar vermesiydi. Bediüzzaman, “<strong>Bu zaman, şahs-ı mânevî zamanı olduğu için, böyle büyük ve bakì hakikatler, fânî ve sukùt edebilir şahsiyetlere binâ edilmez</strong>” [SUP]2[/SUP] diyor, daima şahs-ı mânevîyi nazara veriyor, bakì hakikatlerin fanî ve çürütülebilir şahsiyetlere binâ edilemeyeceğini söylüyor, hizmetkârlığı, sadece maddî değil mânevî makamlara dahi tercih ediyor, maddî ve mânevî füyuzât hislerini fedâ etmede tereddüt etmiyor, ihlas gereği o büyük makamlar dahi verilse tereddütsüzce fedâ edeceğini söylüyor, bütün himmet ve mesâîsini îmanların kurtulmasına tahsis ediyordu.</span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'"></span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'">Bu ve buna benzer birkısım hikmetler sebebiyledir ki Bediüzzaman kendini, seyyidliğini her zaman mevz-u bahis etmemiş Risalelerde ise bu konu hakkında kesin ifade kullanmamıştı. Afyon Mahkemesi müdafaasında, “<em>Hiçbir vakit böyle haddimden yüz derece ziyade hallerde bulunmamışım</em>” [SUP]3[/SUP] diye cevap vermişti. </span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'"></span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'">Onun, kendisinden alabildiğine korkan, tedirgin olan günün siyasîlerini rahatlatmak için de, Denizli Ehl-i Vukufunun, “<em>Eğer Said Mehdîliğini ortaya atsa, bütün şakirdleri kabul edecek</em>” dediklerinde de, seyyidliği hakkında aşikar ifadelerden kaçındığını görüyoruz. [SUP]4[/SUP] </span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'"></span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'">Bir müdafaasında da şöyle demişti Bediüzzaman: “<strong>Hem mahkemede Denizli Ehl-i Vukufu, bazı şâkirdlerin bu itikadlarına göre, bana karşı demişler ki, “Eğer Mehdîlik dâvâ etse, bütün şâkirdleri kabul edecekler. Ben de onlara demişim: ‘Ben kendimi seyyid bilemiyorum. Bu zamanda nesiller bilinmiyor. Halbuki âhirzamanın o büyük şahsı Âl-i Beytten olacaktır. Gerçi mânen ben Hz. Ali'nin (r.a.) bir veled-i mânevîsi hükmünde ondan hakikat dersini aldım. Ve Âl-i Muhammed (a.s.m.) bir mânâda hakiki Nur Şâkirdlerine şâmil olmasından ben de Âl-i Beytten sayılabilirim.</strong>” [SUP]5[/SUP]</span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'"></span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'">Bediüzzaman talebelerine seyyid olduğunu açık açık söylediği ve Muhakemat isimli eserinde de seyyid olan birisinin bunu gizlemesinin haram olduğunu ifade ettiği halde yukarıdaki ifadelerde geçen “<strong>Ben kendimi seyyid bilemiyorum. Bu zamanda nesiller bilinmiyor. Halbuki âhirzamanın o büyük şahsı Âl-i Beytten olacaktır.</strong>” cümlesindeki Seyyid kelimesinin, lügatteki ilk mana karşılığı olan “<em>Efendi</em>” manasında kullanılması ihtimali akla gelmektedir. Kaldı ki, sonra gelen cümlede “<em>âhirzamanın o büyük şahsı Âl-i Beytten olacaktır</em>” ifadesi ilk cümleden bağımsız düşünüldüğünde ortada bir inkardan ve kaçınmadan ziyade nazarı farklı tarafa kaydırma olduğu açıkça görülmektedir.</span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'"></span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'">Öte tarafdan “<em>Bu zamanda nesiller bilinmiyor.</em>” ifadesinden de anlaşıldığı gibi seyyidliğine dair Bediüzzaman'ın elinde resmî bir şecere yoktu ki, ibraz edebilsindi. Bilhassa belge ve delillerin konuşturulduğu bir mahkemede; ele aldığı, söz konusu ettiği her hususu belgelere dayandıran Bediüzzaman'ın böyle bir iddiada bulunması düşünülemezdi.</span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'"></span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'">Ama buna rağmen o elinde her ne kadar bir belge bulunmasa da, Âl-i Beyttendi, öyle olduğunu da kesinkes biliyordu. Hem mânen, hem de maddeten Ehl-i Beyttendi Bediüzzaman. Mânen Ehl-i Beyttendi. Çünkü Allah Resûlü (a.s.m.) her takvâ sahibi kimsenin Ehl-i Beytinden olduğunu [SUP]6[/SUP] müjdelemişlerdi. Bu mânâda Bediüzzaman da, hakiki Nur Talebeleri de Ehl-i Beyttendirler.</span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'"></span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'">Mahkemede savcının iddiâları üzerine bu konuya da temas etmek zorunda kalan Bediüzzaman bu mânâda seyyidliğini açıkça söylüyordu:</span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'"></span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'">"<em>'Ben de Âl-i Beytten sayılabilirim' demekten maksadım; bir kısım müçtehidlerin, 'Ve alâ Âlihî ve sahbihî' duâsında, 'Seyyid olmayan, fakat ehl-i takvâ bulunanlar o duâda dahildirler' dediklerinden, o umûmî duâda benim de bir hissem bulunması için ricakârâne bir tevildir.</em>" [SUP]7[/SUP]</span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'"></span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'">Hem Resûl-ü Ekremin (a.s.m.) iki "âl"i (Ehl-i Beyti) bulunmaktaydı. Bunlardan biri nesebî âli; diğeri de şahs-ı mânevî ve nûrânîsinin risalet noktasındaki âli. [SUP]8[/SUP] Bediüzzaman'ın bu ikinci kısma girdiği açık. Çünkü Risale-i Nur dairesinin, Hz. Ali, Hasan, Hüseyin (r.a.) ve Gavs-ı Âzamın (k.s.)—gaybî ihbarlarıyla—bu zamandaki bir dairesi olduğunu [SUP]9[/SUP] biliyoruz.</span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'"></span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'">Bununla birlikte Bediüzzaman maddeten, yani neseben de Ehl-i Beyttendir.</span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'">Onun, yukarıda bir kısmına yer verdiğimiz, geniş kesimlere aşikar olarak ifade etmediği ve eserlerinde açık açık belirtmediği bu hususu bütün bütün de gizlemediğini, hususî sohbetlerinde talebelerine söylemekten çekinmediğini de görüyoruz. Bir makam gizlemeyi, başka bir makam da söylemeyi gerektirebiliyordu. Meselâ sorularıyla Mektûbât'ın büyük bir kısmının yazılmasına vesile olan, vefatına kadar Risale-i Nur'a büyük bir ihlas ve sadakatla hizmet eden merhum Albay Hulusi Yahyagil'e, ziyaretlerinin bir defasında, “<strong>Kardeşim, sen de ben de sâdâttanız (seyyidlerdeniz.)</strong>” dediğini görüyoruz. </span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'"></span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'">Emirdağlı Mehmet Çalışkan'ın anlattığına göre de, bir gün yanlarına Ahmet Feyzi Kul gelir. Üstadın vasıfları ve yüksek makamından bahseder. Cifir ve ebced hesabıyla çıkardığı tevafukları anlatır. O anda Osman Çalışkan'ın kalbine, “Biz Üstadımızı Kürt olarak biliyoruz. Ahmet Feyzi Efendinin anlattığı büyük müceddit ise Âl-i Beyt-i Nebevîden olacaktır” gibisinden bir şüphe gelir.</span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'"></span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'">Bu hadiseden az sonra Bediüzzaman, Osman Çalışkan'ı yanına çağırır ve, “<strong>Kardeşim ben hem Hasenîyim, hem de Hüseynîyim… Ahmed Feyzînin bütün söylediklerini kabul ediyorum. Haydi git!</strong>” der. [SUP]10[/SUP]</span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'"></span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'">Evet, Bediüzzaman'ın Kürt olması seyyidliğine engel değildir. Doğuda öyle aşiretler vardır ki Kürt oldukları halde bütünüyle seyyiddirler. Çünkü nesiller fetihler, göçler, farklı evlilikler sebebiyle zamanla dünyanın değişik yerlerine dağılmış, karışmışlardır. Meselâ Abbasîlerin yanlış tutumlarına tepki gösterdikleri için o günün tabiriyle Kürdistan bölgesine birkısım Ehl-i Beytin göç ettikleri bilinmektedir. Bediüzzaman'ın dedelerinin de bu göç esnasında buralara gelip yerleşmeleri mümkündür. Nitekim Bugün Mardin'deki Arvasîler, Hakkari'deki Ahmedîler ve Muş'taki Nehrîlerin Ehl-i Beytten [SUP]11[/SUP] oldukları düşünülürse, Kürt olmanın Ehl-i Beytten olmaya engel olmadığı açıkça görülür. Eğer Kürtlük Ehl-i Beytten olmaya mani olsaydı, az önce de belirttiğimiz gibi Bediüzzaman, herhalde Osman Çalışkan'a, “Kardeşim, git ben Kürd'üm, nasıl Ehl-i Beytten olabilirim?” derdi.</span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'"></span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'">Nitekim, Hz. Üstadın, “Denizli Kahramanı” diye iltifat ettiği merhum Hasan Feyzi, onun Kürt olmasının seyyidliğine engel olmadığını, Kürdistan'da doğduğu için bu isimle anıldığını, böylece kendini gizlediğini söyleyerek. [SUP]62[/SUP] bu gerçeği teyid eder.</span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'"></span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'">Bediüzzaman'ın, Urfalı Salih Özcan'a da seyyidliğinden söz ettiğini görüyoruz. Salih Özcan ziyaretlerine geldiklerinde, nesebini sormuş, seyyid ve Hüseynî olduğunu öğrenmişti. Üstad da ona, “<strong>Ben hem Hasenîyim, hem de Hüseynîyim</strong>” cevabını vermişlerdi. [SUP]63[/SUP]</span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'"></span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'">Nur Talebelerinin de Bediüzzaman'ın seyyidliği konusunda hiçbir tereddütleri yoktur. Çünkü onun âhirzamanda gelecek şahıs olduğu kanaatindedirler. Meselâ Ahmed Feyzi, Zübeyr, Ahmed Nazif, Ceylan, Tabancalı, Salahaddin ve Sungur imzalarıyla neşrolan bir mektupta, Bediüzzaman'dan, envar-ı Muhammediyeyi (a.s.m.), maarif-i Ahmediyeyi (a.s.m.) ve füyûzât-ı şem'-i ilâhiyeyi en şaşalı şekilde parlatan, Kur'ân'ın ve hadisin riyazî (matematiksel) işaretleri kendisinde son bulan, Nebevî hitapları ifade eden âyet-i celilelerin riyazî beyanlarını kendi üzerinde toplayan kişi olarak bahseder ve şöyle derler:</span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'">“<strong>O Zât, hizmet-i îmaniye noktasında risaletin bir mir'at-ı mücellâsı (peygamberliğin parlak bir aynası) ve şecere-i risaletin bir son meyve-i münevveri ve lisan-ı risaletin irsiyet noktasında (soyca) son dehan-ı hakikati (hakikati dile getiren dudağı) ve şem-i İlâhînin hizmet-i îmaniye cihetinde bir son hamil-i zîsaadeti olduğuna şüphe yoktur.</strong>” [SUP]14[/SUP]</span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'">Merhum Hüsrev Altınbaşak, ondan “Bütün günlerde Mehdi-i Azam,” merhum Ceylan Çalışkan'ın vefatı üzerine hizmetinde bulunan talebelerinden Tahirî, Sungur, Zübeyr, Bayram, Hüsnü de, “<strong>bir mücahid-i ekber, hem bir mehdi-i âzam, hem bir müceddid-i ekmel ve hem bir ferd-i ferîd</strong>” 15 diye bahsederler.</span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'">Küçük Ali bir mektubunda, Risale-i Nur hakkında büyük evliyaların müjdelerine yer verdikten sonra, onun asırlardır beklenilen zât olduğunu söyler. Kuleönünde Sofoğlu Talebeniz Mustafa Hulusî (r.h.), Üstada yazdığı ve onun tasdikinden geçip Barla Lahikasında [SUP]16[/SUP] yer alan mektubunda “<strong>Risale-i Nur, şu zamanın bir mehdîsi ve müceddidir</strong>” der.</span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'">Nur Talebeleri, Bediüzzaman'ın, bilhassa en birinci vazifesi, en yüksek mesleği olan îmanı kurtarmak ve îmanı tahkikî bir surette herkese ders vermek, hatta avamın da îmanın tahkiki yapmak vazifesini göz önüne alarak, onu, büyük mânevî ve gerçek hidayet edici, irşad edici olarak görmüş, seyyidliği ve Mehdîliği kanaatinde birleşmişlerdir. Onun içindir ki Bediüzzaman bir mektubunda, “<strong>İşte Nur Talebeleri bu vazifeyi tamamıyla Risale-i Nur'da gördüklerinden, ‘İkinci ve üçüncü vazifeler buna nisbeten ikinci ve üçüncü derecedir’ diye, Risale-i Nur'un şahs-ı mânevîsini haklı olarak bir nevi mehdî telakkì etmişler</strong>” demekte ve Nur Talebelerinin tesanüdünden meydana gelen o şahs-ı mânevînin temsilcisi ve tercümanı olan kendisine de bu ünvanı verdiklerini belirtmekte, ancak durumun nezaketi ve bir kısım sakıncaları sebebiyle tevil etmeye çalışmaktadır. [SUP]17[/SUP]</span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'"></span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'">Evet, dün olduğu gibi bugün de milyonlarca Nur Talebesi Bediüzzaman'ı ve onun şahs-ı mânevîsini Mehdî olarak görmekte tereddüt etmemektedirler.</span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'"></span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'">Risale-i Nur'un üstlendiği vazife ve bu hususta elde ettiği başarı da bu mazhariyeti doğrulamaktadır. Çünkü, Bediüzzaman dinsizliği esas alan Deccalizmle mücadeleyi hayatının gâyesi edinmiştir. Şöyle der:</span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'">"<strong>Bir tek gâyem vardır: O da mezara yaklaştığım bu zamanda, İslâm memleketi olan bu vatanda bolşevik baykuşlarının seslerini işitiyoruz. Bu ses, âlem-i İslâmın îman esaslarını zedeliyor. Halkı bilhassa gençleri îmansız yaparak kendisine bağlıyor. Ben bütün mevcûdiyetimle bunlarla mücadele ederek gençleri ve Müslümanları îmana davet ediyorum. Bu îmansız kitleye karşı mücadele ediyorum. Bu mücahedem ile inşâallah Allah huzuruna girmek istiyorum. Beni bu gâyemden alıkoyanlar da, korkarım ki bolşevikler olsun! Bu îman düşmanlarına karşı mücahede açan dindar kuvvetlerle el ele vermek, benim için mukaddes bir gâyedir. Beni serbest bırakınız. Elbirliğiyle komünistlikle zehirlenen gençlerin ıslahına ve memleketin îmanına, Allah'ın birliğine hizmet edeyim.</strong>" [SUP]18[/SUP]</span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'">Sonra onun ortaya koyduğu, “<strong>Risale-i Nur, yalnız bir cüz'î tahribatı, bir küçük haneyi tamir etmiyor; belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyeti içine alan dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kal'ayı tamir ediyor; ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor, belki bin senedenberi tedarik ve teraküm edilen (yığılan) müfsit âletler ile dehşetli rahnelenen kalb-i umûmî ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun, bâhusus avam-ı mü'minînin istinadgâhları olan İslâmî esaslar ve cereyanlar ve şeâirler kırılmasıyla, bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumîyi Kur'ân'ın i'caziyle o geniş yaralarını, Kur'ân'ın ve îmanın ilaçları ile tedavî etmeye çalışıyor.</strong></span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'"><strong></strong></span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'"><strong>Elbette böyle küllî ve dehşetli rahnelere ve yaralara hakka'l-yakîn derecesinde ve dağlar kuvvetinde hüccetler, cihazlar ve bin tiryak hâsiyetinde mücerreb ilaçlar, hadsiz edviyeler bulunmak gerektir ki; bu zamanda, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyanın i'caz-ı mânevîsinden çıkan Risale-i Nur, o vazifeyi görmekle beraber, îmanın hadsiz mertebelerinde terakkiyat ve inkişafâta medardır.</strong>” [SUP]19[/SUP] Böylesine önemli bir vazifeyi üstlenen bir eser ve onun müellifinin bu sırra mazhar olması akıldan uzak olmasa gerek.</span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'"><p style="text-align: right"><em>Şaban Döğen, Mehdi ve Deccal</em></p><p></span></span><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'">1. Muhakemât, s. 38. </span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'">2. Sikke-i tasdik-i Gaybî, s. 11.</span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'">3. Afyon Mahkemesi Müdafaası (Osmanlıca, s. 78).</span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'">4. Şuâlar (Osmanlıca ) s. 287.</span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'">5. Emirdağ Lâhikası, 1:232-233.</span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'">6. Feyzü'l-Kadir, 1:55 (H. 15).</span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'">7. Şuâlar, s. 358.</span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'">8. Lem'alar (Osmanlıca), s. 120.</span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'">9. Emirdağ Lâhikası, I:61.</span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'">10. Abdülkadir Badıllı, Bediüzzaman Said Nursî, Mufassal Tarihçe-i Hayatı, (İstanbul: Timaş Yayınları, 1990), 1:36.</span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'">11. Badıllı, A.g.e., s. 1:35.</span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'">12. Emirdağ Lahikası (Osmanlıca), s. 16.</span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'">13. Necmeddin Şahiner, Son Şahitler, 3:238 (1994 Baskısı); Geniş bilgi için bknz, Badıllı, Bediüzzaman Said Nursî, Mufassal Tarihçe-i Hayatı, 1:35-39.</span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'">14. Şuâlar, s. 578.</span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'">15. Bediüzzaman Said Nursî, Mufassal Tarihçe-i Hayatı, 1:38-39.</span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'">16. Barla Lahikası, s. 103.</span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'">17. Emirdağ Lahikası, 1:232.</span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'">18. Şuâlar, s. 427.</span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'">19. Kastamonu Lahikası, s. 28.</span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'"><strong>Makale Yazarı: </strong></span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'">Şaban Döğen</span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'"></span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Trebuchet MS'"></span></span></p></blockquote><p></p>
[QUOTE="TaLHa, post: 372355, member: 1"] [COLOR=#000000][FONT=Trebuchet MS]Resûl-i Ekremin (a.s.m.) torunu Hz. Hasan'ın soyundan gelenlere şerif, Hz. Hüseyin'in soyundan gelenlere de seyyid dendiğini biliyoruz. Müslümanlar bu pâk ve mübarek nesle özel bir ilgi ve sevgi gösterdikleri için şecerelerini bir bir tespit etmiş, hatta Osmanlılar seyyidlere maaş bile bağlamışlardır.[/FONT][/COLOR] [COLOR=#000000][FONT=Trebuchet MS] Bu nurânî ağaç, Hz. Hasan'dan Şah-ı Geylânî, Hz. Hüseyin'den Zeyne'l-Âbidin ve Cafer-i Sadık gibi yıldız isimleri meyve vermiştir. Hz. Mehdî'nin de aynı nesilden geleceğini hadis-i şeriflerden öğreniyoruz. Muhakemât'ta, seyyid olmayanın seyyidim demesi, seyyid olanın da değilim demesinin haram olduğu kaydedilir. [SUP]1[/SUP] Bu nurlu neslin unutulmaması, bilinmesi, tanınmasında büyük faydalar vardır. Çünki bu nuranî halkadan çağlar boyunca insanlığı aydınlatacak nice güneşler doğmuştur. Halk, Sünnet-i Seniyyeyi rehber edinen bu büyük insanları tanımalı, etraflarında halkalanmalıydılar. Yalnız rastgele kimseler de seyyidlik dâvâsında bulunmamalıydılar. Aksi halde karışıklıklar, dağınıklıklar, nesebî rekabetler çıkabilir, bu da ehl-i îmanın gücünü zayıflatırdı. Neseble övünme de ihlas ve tevazûya ters düşerdi. [B]Bediüzzaman seyyid miydi? Eğer öyle ise neden aşikare bir biçimde söylememektedir?[/B] Çünkü seyyidlik konusunda Bediüzzaman'ın kendisini öne çıkarması Mehdilik iddiası olduğunu gündeme getirecekti. Toplumda Mehdî hakkında öylesine bir imaj yerleşmiştir ki, o sanki harikulâde özelliklere sahip bir kimsedir. Bir çırpıda zulme gömülen dünyayı düzeltecek, hakkı, adaleti tesis edecek, kurtla kuzuyu barıştıracak, birden Sünnet-i Seniyyeyi yerleştirecek, Şeriatı hâkim kılacak… Ve bunları îman, hayat ve şeriat hakikatleri çerçevesinde gerçekleştirecek. Bu durum gönlü kırık, morali bozuk birkısım mü'minlere büyük bir ümit ve tesellî kaynağı olurken, birçoklarına da aradıklarını bulamamanın, görememenin ezikliğini de yaşatabilmektedir. Çünkü daha çok gördükleriyle hükmeden halk tabakası, bu vazifelerin üçünü birden bizzât Hz. Mehdî'nin şahsından beklemeye başlıyorlar. Devamını şahs-ı mânevînin yürüteceği bu hizmetin harikalığını tam göremedikleri için de hakikatlerin kuvveti bir derece noksanlaşıyor, kesin deliller zann-ı gâlibe dönüşmeye, mütehayyir ehl-i îmanda da muannid dalâlet ve zındıkaya karşı tam galebesi görünmemeye başlıyor. Ehl-i siyaset evhama kalkışırken bir kısım hocalar da itiraza kalkıyorlar. Siyasîlerin evhamı büyük bir problem. Çünkü rahatsızlıklarını hücumlarını arttırarak aksettiriyorlar. Bir mektûbunda bu hususa dikkat çeken Bediüzzaman, böyle fikirleri ortaya atmanın, ehl-i dünya ve ehl-i siyaseti telaşa vereceğini, hatta verdiğini, hücumlara vesile olduğunu belirtiyor. Böyleleri Risale-i Nur'un neşrine zarar verebilirlerdi. İşte bunlar ve daha başka önemli sebepler dolayısıyladır ki Bediüzzaman, bilhassa mahkemelerde seyyidliği konusunda aşikar ifadelerden kaçınmıştır. Seyyidlik, dolayısıyla Mehdîlik meselesini gündeme getirme ve tartışma konusu yapmanın diğer bir önemli sakıncası da, herşeyden önce Risale-i Nur'un esas edindiği hakiki ihlasa, hiçbirşeye, hatta mânevî ve uhrevî makamlara dahi âlet olmayışına zarar vermesiydi. Bediüzzaman, “[B]Bu zaman, şahs-ı mânevî zamanı olduğu için, böyle büyük ve bakì hakikatler, fânî ve sukùt edebilir şahsiyetlere binâ edilmez[/B]” [SUP]2[/SUP] diyor, daima şahs-ı mânevîyi nazara veriyor, bakì hakikatlerin fanî ve çürütülebilir şahsiyetlere binâ edilemeyeceğini söylüyor, hizmetkârlığı, sadece maddî değil mânevî makamlara dahi tercih ediyor, maddî ve mânevî füyuzât hislerini fedâ etmede tereddüt etmiyor, ihlas gereği o büyük makamlar dahi verilse tereddütsüzce fedâ edeceğini söylüyor, bütün himmet ve mesâîsini îmanların kurtulmasına tahsis ediyordu. Bu ve buna benzer birkısım hikmetler sebebiyledir ki Bediüzzaman kendini, seyyidliğini her zaman mevz-u bahis etmemiş Risalelerde ise bu konu hakkında kesin ifade kullanmamıştı. Afyon Mahkemesi müdafaasında, “[I]Hiçbir vakit böyle haddimden yüz derece ziyade hallerde bulunmamışım[/I]” [SUP]3[/SUP] diye cevap vermişti. Onun, kendisinden alabildiğine korkan, tedirgin olan günün siyasîlerini rahatlatmak için de, Denizli Ehl-i Vukufunun, “[I]Eğer Said Mehdîliğini ortaya atsa, bütün şakirdleri kabul edecek[/I]” dediklerinde de, seyyidliği hakkında aşikar ifadelerden kaçındığını görüyoruz. [SUP]4[/SUP] Bir müdafaasında da şöyle demişti Bediüzzaman: “[B]Hem mahkemede Denizli Ehl-i Vukufu, bazı şâkirdlerin bu itikadlarına göre, bana karşı demişler ki, “Eğer Mehdîlik dâvâ etse, bütün şâkirdleri kabul edecekler. Ben de onlara demişim: ‘Ben kendimi seyyid bilemiyorum. Bu zamanda nesiller bilinmiyor. Halbuki âhirzamanın o büyük şahsı Âl-i Beytten olacaktır. Gerçi mânen ben Hz. Ali'nin (r.a.) bir veled-i mânevîsi hükmünde ondan hakikat dersini aldım. Ve Âl-i Muhammed (a.s.m.) bir mânâda hakiki Nur Şâkirdlerine şâmil olmasından ben de Âl-i Beytten sayılabilirim.[/B]” [SUP]5[/SUP] Bediüzzaman talebelerine seyyid olduğunu açık açık söylediği ve Muhakemat isimli eserinde de seyyid olan birisinin bunu gizlemesinin haram olduğunu ifade ettiği halde yukarıdaki ifadelerde geçen “[B]Ben kendimi seyyid bilemiyorum. Bu zamanda nesiller bilinmiyor. Halbuki âhirzamanın o büyük şahsı Âl-i Beytten olacaktır.[/B]” cümlesindeki Seyyid kelimesinin, lügatteki ilk mana karşılığı olan “[I]Efendi[/I]” manasında kullanılması ihtimali akla gelmektedir. Kaldı ki, sonra gelen cümlede “[I]âhirzamanın o büyük şahsı Âl-i Beytten olacaktır[/I]” ifadesi ilk cümleden bağımsız düşünüldüğünde ortada bir inkardan ve kaçınmadan ziyade nazarı farklı tarafa kaydırma olduğu açıkça görülmektedir. Öte tarafdan “[I]Bu zamanda nesiller bilinmiyor.[/I]” ifadesinden de anlaşıldığı gibi seyyidliğine dair Bediüzzaman'ın elinde resmî bir şecere yoktu ki, ibraz edebilsindi. Bilhassa belge ve delillerin konuşturulduğu bir mahkemede; ele aldığı, söz konusu ettiği her hususu belgelere dayandıran Bediüzzaman'ın böyle bir iddiada bulunması düşünülemezdi. Ama buna rağmen o elinde her ne kadar bir belge bulunmasa da, Âl-i Beyttendi, öyle olduğunu da kesinkes biliyordu. Hem mânen, hem de maddeten Ehl-i Beyttendi Bediüzzaman. Mânen Ehl-i Beyttendi. Çünkü Allah Resûlü (a.s.m.) her takvâ sahibi kimsenin Ehl-i Beytinden olduğunu [SUP]6[/SUP] müjdelemişlerdi. Bu mânâda Bediüzzaman da, hakiki Nur Talebeleri de Ehl-i Beyttendirler. Mahkemede savcının iddiâları üzerine bu konuya da temas etmek zorunda kalan Bediüzzaman bu mânâda seyyidliğini açıkça söylüyordu: "[I]'Ben de Âl-i Beytten sayılabilirim' demekten maksadım; bir kısım müçtehidlerin, 'Ve alâ Âlihî ve sahbihî' duâsında, 'Seyyid olmayan, fakat ehl-i takvâ bulunanlar o duâda dahildirler' dediklerinden, o umûmî duâda benim de bir hissem bulunması için ricakârâne bir tevildir.[/I]" [SUP]7[/SUP] Hem Resûl-ü Ekremin (a.s.m.) iki "âl"i (Ehl-i Beyti) bulunmaktaydı. Bunlardan biri nesebî âli; diğeri de şahs-ı mânevî ve nûrânîsinin risalet noktasındaki âli. [SUP]8[/SUP] Bediüzzaman'ın bu ikinci kısma girdiği açık. Çünkü Risale-i Nur dairesinin, Hz. Ali, Hasan, Hüseyin (r.a.) ve Gavs-ı Âzamın (k.s.)—gaybî ihbarlarıyla—bu zamandaki bir dairesi olduğunu [SUP]9[/SUP] biliyoruz. Bununla birlikte Bediüzzaman maddeten, yani neseben de Ehl-i Beyttendir. Onun, yukarıda bir kısmına yer verdiğimiz, geniş kesimlere aşikar olarak ifade etmediği ve eserlerinde açık açık belirtmediği bu hususu bütün bütün de gizlemediğini, hususî sohbetlerinde talebelerine söylemekten çekinmediğini de görüyoruz. Bir makam gizlemeyi, başka bir makam da söylemeyi gerektirebiliyordu. Meselâ sorularıyla Mektûbât'ın büyük bir kısmının yazılmasına vesile olan, vefatına kadar Risale-i Nur'a büyük bir ihlas ve sadakatla hizmet eden merhum Albay Hulusi Yahyagil'e, ziyaretlerinin bir defasında, “[B]Kardeşim, sen de ben de sâdâttanız (seyyidlerdeniz.)[/B]” dediğini görüyoruz. Emirdağlı Mehmet Çalışkan'ın anlattığına göre de, bir gün yanlarına Ahmet Feyzi Kul gelir. Üstadın vasıfları ve yüksek makamından bahseder. Cifir ve ebced hesabıyla çıkardığı tevafukları anlatır. O anda Osman Çalışkan'ın kalbine, “Biz Üstadımızı Kürt olarak biliyoruz. Ahmet Feyzi Efendinin anlattığı büyük müceddit ise Âl-i Beyt-i Nebevîden olacaktır” gibisinden bir şüphe gelir. Bu hadiseden az sonra Bediüzzaman, Osman Çalışkan'ı yanına çağırır ve, “[B]Kardeşim ben hem Hasenîyim, hem de Hüseynîyim… Ahmed Feyzînin bütün söylediklerini kabul ediyorum. Haydi git![/B]” der. [SUP]10[/SUP] Evet, Bediüzzaman'ın Kürt olması seyyidliğine engel değildir. Doğuda öyle aşiretler vardır ki Kürt oldukları halde bütünüyle seyyiddirler. Çünkü nesiller fetihler, göçler, farklı evlilikler sebebiyle zamanla dünyanın değişik yerlerine dağılmış, karışmışlardır. Meselâ Abbasîlerin yanlış tutumlarına tepki gösterdikleri için o günün tabiriyle Kürdistan bölgesine birkısım Ehl-i Beytin göç ettikleri bilinmektedir. Bediüzzaman'ın dedelerinin de bu göç esnasında buralara gelip yerleşmeleri mümkündür. Nitekim Bugün Mardin'deki Arvasîler, Hakkari'deki Ahmedîler ve Muş'taki Nehrîlerin Ehl-i Beytten [SUP]11[/SUP] oldukları düşünülürse, Kürt olmanın Ehl-i Beytten olmaya engel olmadığı açıkça görülür. Eğer Kürtlük Ehl-i Beytten olmaya mani olsaydı, az önce de belirttiğimiz gibi Bediüzzaman, herhalde Osman Çalışkan'a, “Kardeşim, git ben Kürd'üm, nasıl Ehl-i Beytten olabilirim?” derdi. Nitekim, Hz. Üstadın, “Denizli Kahramanı” diye iltifat ettiği merhum Hasan Feyzi, onun Kürt olmasının seyyidliğine engel olmadığını, Kürdistan'da doğduğu için bu isimle anıldığını, böylece kendini gizlediğini söyleyerek. [SUP]62[/SUP] bu gerçeği teyid eder. Bediüzzaman'ın, Urfalı Salih Özcan'a da seyyidliğinden söz ettiğini görüyoruz. Salih Özcan ziyaretlerine geldiklerinde, nesebini sormuş, seyyid ve Hüseynî olduğunu öğrenmişti. Üstad da ona, “[B]Ben hem Hasenîyim, hem de Hüseynîyim[/B]” cevabını vermişlerdi. [SUP]63[/SUP] Nur Talebelerinin de Bediüzzaman'ın seyyidliği konusunda hiçbir tereddütleri yoktur. Çünkü onun âhirzamanda gelecek şahıs olduğu kanaatindedirler. Meselâ Ahmed Feyzi, Zübeyr, Ahmed Nazif, Ceylan, Tabancalı, Salahaddin ve Sungur imzalarıyla neşrolan bir mektupta, Bediüzzaman'dan, envar-ı Muhammediyeyi (a.s.m.), maarif-i Ahmediyeyi (a.s.m.) ve füyûzât-ı şem'-i ilâhiyeyi en şaşalı şekilde parlatan, Kur'ân'ın ve hadisin riyazî (matematiksel) işaretleri kendisinde son bulan, Nebevî hitapları ifade eden âyet-i celilelerin riyazî beyanlarını kendi üzerinde toplayan kişi olarak bahseder ve şöyle derler:[/FONT][/COLOR] [COLOR=#000000][FONT=Trebuchet MS]“[B]O Zât, hizmet-i îmaniye noktasında risaletin bir mir'at-ı mücellâsı (peygamberliğin parlak bir aynası) ve şecere-i risaletin bir son meyve-i münevveri ve lisan-ı risaletin irsiyet noktasında (soyca) son dehan-ı hakikati (hakikati dile getiren dudağı) ve şem-i İlâhînin hizmet-i îmaniye cihetinde bir son hamil-i zîsaadeti olduğuna şüphe yoktur.[/B]” [SUP]14[/SUP][/FONT][/COLOR] [COLOR=#000000][FONT=Trebuchet MS]Merhum Hüsrev Altınbaşak, ondan “Bütün günlerde Mehdi-i Azam,” merhum Ceylan Çalışkan'ın vefatı üzerine hizmetinde bulunan talebelerinden Tahirî, Sungur, Zübeyr, Bayram, Hüsnü de, “[B]bir mücahid-i ekber, hem bir mehdi-i âzam, hem bir müceddid-i ekmel ve hem bir ferd-i ferîd[/B]” 15 diye bahsederler.[/FONT][/COLOR] [COLOR=#000000][FONT=Trebuchet MS]Küçük Ali bir mektubunda, Risale-i Nur hakkında büyük evliyaların müjdelerine yer verdikten sonra, onun asırlardır beklenilen zât olduğunu söyler. Kuleönünde Sofoğlu Talebeniz Mustafa Hulusî (r.h.), Üstada yazdığı ve onun tasdikinden geçip Barla Lahikasında [SUP]16[/SUP] yer alan mektubunda “[B]Risale-i Nur, şu zamanın bir mehdîsi ve müceddidir[/B]” der.[/FONT][/COLOR] [COLOR=#000000][FONT=Trebuchet MS]Nur Talebeleri, Bediüzzaman'ın, bilhassa en birinci vazifesi, en yüksek mesleği olan îmanı kurtarmak ve îmanı tahkikî bir surette herkese ders vermek, hatta avamın da îmanın tahkiki yapmak vazifesini göz önüne alarak, onu, büyük mânevî ve gerçek hidayet edici, irşad edici olarak görmüş, seyyidliği ve Mehdîliği kanaatinde birleşmişlerdir. Onun içindir ki Bediüzzaman bir mektubunda, “[B]İşte Nur Talebeleri bu vazifeyi tamamıyla Risale-i Nur'da gördüklerinden, ‘İkinci ve üçüncü vazifeler buna nisbeten ikinci ve üçüncü derecedir’ diye, Risale-i Nur'un şahs-ı mânevîsini haklı olarak bir nevi mehdî telakkì etmişler[/B]” demekte ve Nur Talebelerinin tesanüdünden meydana gelen o şahs-ı mânevînin temsilcisi ve tercümanı olan kendisine de bu ünvanı verdiklerini belirtmekte, ancak durumun nezaketi ve bir kısım sakıncaları sebebiyle tevil etmeye çalışmaktadır. [SUP]17[/SUP] Evet, dün olduğu gibi bugün de milyonlarca Nur Talebesi Bediüzzaman'ı ve onun şahs-ı mânevîsini Mehdî olarak görmekte tereddüt etmemektedirler. Risale-i Nur'un üstlendiği vazife ve bu hususta elde ettiği başarı da bu mazhariyeti doğrulamaktadır. Çünkü, Bediüzzaman dinsizliği esas alan Deccalizmle mücadeleyi hayatının gâyesi edinmiştir. Şöyle der:[/FONT][/COLOR] [COLOR=#000000][FONT=Trebuchet MS]"[B]Bir tek gâyem vardır: O da mezara yaklaştığım bu zamanda, İslâm memleketi olan bu vatanda bolşevik baykuşlarının seslerini işitiyoruz. Bu ses, âlem-i İslâmın îman esaslarını zedeliyor. Halkı bilhassa gençleri îmansız yaparak kendisine bağlıyor. Ben bütün mevcûdiyetimle bunlarla mücadele ederek gençleri ve Müslümanları îmana davet ediyorum. Bu îmansız kitleye karşı mücadele ediyorum. Bu mücahedem ile inşâallah Allah huzuruna girmek istiyorum. Beni bu gâyemden alıkoyanlar da, korkarım ki bolşevikler olsun! Bu îman düşmanlarına karşı mücahede açan dindar kuvvetlerle el ele vermek, benim için mukaddes bir gâyedir. Beni serbest bırakınız. Elbirliğiyle komünistlikle zehirlenen gençlerin ıslahına ve memleketin îmanına, Allah'ın birliğine hizmet edeyim.[/B]" [SUP]18[/SUP][/FONT][/COLOR] [COLOR=#000000][FONT=Trebuchet MS]Sonra onun ortaya koyduğu, “[B]Risale-i Nur, yalnız bir cüz'î tahribatı, bir küçük haneyi tamir etmiyor; belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyeti içine alan dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kal'ayı tamir ediyor; ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor, belki bin senedenberi tedarik ve teraküm edilen (yığılan) müfsit âletler ile dehşetli rahnelenen kalb-i umûmî ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun, bâhusus avam-ı mü'minînin istinadgâhları olan İslâmî esaslar ve cereyanlar ve şeâirler kırılmasıyla, bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumîyi Kur'ân'ın i'caziyle o geniş yaralarını, Kur'ân'ın ve îmanın ilaçları ile tedavî etmeye çalışıyor. Elbette böyle küllî ve dehşetli rahnelere ve yaralara hakka'l-yakîn derecesinde ve dağlar kuvvetinde hüccetler, cihazlar ve bin tiryak hâsiyetinde mücerreb ilaçlar, hadsiz edviyeler bulunmak gerektir ki; bu zamanda, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyanın i'caz-ı mânevîsinden çıkan Risale-i Nur, o vazifeyi görmekle beraber, îmanın hadsiz mertebelerinde terakkiyat ve inkişafâta medardır.[/B]” [SUP]19[/SUP] Böylesine önemli bir vazifeyi üstlenen bir eser ve onun müellifinin bu sırra mazhar olması akıldan uzak olmasa gerek.[/FONT][/COLOR] [COLOR=#000000][FONT=Trebuchet MS][RIGHT][I]Şaban Döğen, Mehdi ve Deccal[/I][/RIGHT] [/FONT][/COLOR][COLOR=#000000][FONT=Trebuchet MS]1. Muhakemât, s. 38. 2. Sikke-i tasdik-i Gaybî, s. 11. 3. Afyon Mahkemesi Müdafaası (Osmanlıca, s. 78). 4. Şuâlar (Osmanlıca ) s. 287. 5. Emirdağ Lâhikası, 1:232-233. 6. Feyzü'l-Kadir, 1:55 (H. 15). 7. Şuâlar, s. 358. 8. Lem'alar (Osmanlıca), s. 120. 9. Emirdağ Lâhikası, I:61. 10. Abdülkadir Badıllı, Bediüzzaman Said Nursî, Mufassal Tarihçe-i Hayatı, (İstanbul: Timaş Yayınları, 1990), 1:36. 11. Badıllı, A.g.e., s. 1:35. 12. Emirdağ Lahikası (Osmanlıca), s. 16. 13. Necmeddin Şahiner, Son Şahitler, 3:238 (1994 Baskısı); Geniş bilgi için bknz, Badıllı, Bediüzzaman Said Nursî, Mufassal Tarihçe-i Hayatı, 1:35-39. 14. Şuâlar, s. 578. 15. Bediüzzaman Said Nursî, Mufassal Tarihçe-i Hayatı, 1:38-39. 16. Barla Lahikası, s. 103. 17. Emirdağ Lahikası, 1:232. 18. Şuâlar, s. 427. 19. Kastamonu Lahikası, s. 28.[/FONT][/COLOR] [COLOR=#000000][FONT=Trebuchet MS][B]Makale Yazarı: [/B] Şaban Döğen [/FONT][/COLOR] [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
Bediüzzaman Said Nursi ve Risale-i Nur Cemaati
Bediüzzaman Said Nursi
Bediüzzaman Hazretleri'nin Seyyid Olduğu iddiası
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst