Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
Risale-i Nur Okuma ve Anlama
Risale-i Nurdan Makaleler
Bilim ve Bediüzzaman
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="Huseyni" data-source="post: 229236" data-attributes="member: 27"><p><span style="color: blue"><strong>Newtoncu Dünya Görüşü</strong></span></p><p></p><p> Newtoncu dünya görüşü aslında bizim insanımızın hiç de yabancısı olmadığı bir dünya görüşüdür. Bilim yasalarının kesin ve tartışılmaz olduğu, tek ve en doğru gerçekliğin bilim olduğu, toplumun diğer disiplinlerinin ya kesin olarak bilimin yasalarına boyun eğeceği, ya da varlıklarını sürdüremiyecekleri şeklindeki "katı bilim" anlayışı Newtoncu dünya görüşünün temel çatısını oluşturur. Doğal olarak bize Newtoncu mekaniğin de sadece "vulgar" ve "avamileşmiş" şekli ulaşmıştır. Kozmolojik ve teolojik boyutuyla Newtoncu dünya görüşünün ilk defa son on yıllarda ülkemizde tartışılmaya başlandığını burada hatırlatmış olalım. Newtoncu yaklaşımı Capra'dan özetleyelim: </p><p></p><p></p><p> Newtoncu evrenin sahnesi, bütün fiziksel olayların üzerinde vuku bulduğu Öklidçi geometrinin üç-boyutlu uzayıydı. Bu, içerisinde fiziksel olayların meydana geldiği bağımsız mutlak bir uzay. bir boşluktu. Newton'un kendi sözIeriyle. "Daima benzer ve hareketsiz duran, kendi dışındaki herhangi bir şeye bakılmaksızın kendi doğası için de mutlak bir uzay." Fiziksel dünyadaki bütün değişimler. maddi dünyayla hiçbir bağlantısı olmayan ve geçmişten geleceğe şimdi (hal) aracılığıyla pürüzsüzce akıp giden yine ayrı bir mutlak boyuta, zamana dayanarak tanımlanmışlardı. "Mutlak, hakiki ve matematiksel zaman" diye yazıyordu Newton, "kendi başına ve kendi doğası yardımıyla dışındaki hiçbir şeye bakmadan tekbiçimli olarak akar."</p><p></p><p></p><p> Bu mutlak uzay ve mutlak zaman içinde hareket eden Newtoncu dünyanın öğeleri maddi parçacıklardı; bütün maddenin kendilerinden yapıldığı küçük, katı ve yok edilemez nesneler,atomlardı. Newtoncu madde modeli atomistikti. ama modern atom fıkrinden önemli ölçüde farklıydı. Newton maddeyi homojen olarak gösterdi; o iki tip madde arasındaki farklılığı, atomların fârklı ağırlık ve yoğunluklarına dayanarak değil, daha az ya da daha çok yoğun atom yığınlarına dayanarak açıkladı. Maddenin temel yapıtaşları, ya aynı "madde"nin bileşiği olması ya da bir nesnedeki maddi töz (cevher)ün toplam miktarının o nesnenin kütlesini vermesi durumları dışında değişik büyüklüklerde olabilirdi. </p><p></p><p></p><p> Parçacıkların hareketi, Newton'un görüşüne göre, bir mesafe üzerinde hemen etkisini gösteren çekim kuvvetince meydana getirilmişti. Maddi parçacıklar ve bunların karşılıklı etkileşiminden bağımsız olarak varolan parçacıkların iç yapıları arasındaki çekim güçleri,birbirinden farklı bir yapıdaydılar. Newton hem parçacıkların hem de çekim gücünün Allah(cc) tarafından yaratıldığını kabul etti ve böylece daha ileri çözümlemelere gitmekten kurtuldu. Optics adlı kitabında Newton, Allah(cc)'ın maddi dünyayı yaratışının nasıl olduğunu tasvir eden aydınlık bir tablo çizdi: </p><p></p><p></p><p> Bana Allah(cc)ın başlangıçta yaratma amacına uygun olarak maddeyi, başka özellikleri yanında büyüklük ve şekillere sahip katı. yekpare, sert, nüfuz edilemez ve hareketli parçacıklar halinde düzenlemesi ve bunun, uzay için de geçerli olması mümkün görünüyor: ve katı halde bulunan bu ilksel parçacıklar. bunları birleştiren herhangi bir gözenekli cisimden karşılaştırılamayacak kadar daha serttir; hatta öylesine serttir ki parçalar asla aşınmaz ya da parçalanmaz; Allah'ın yaratışta bir olarak yarattığı şeyi hiçbir doğal güç bölemez.3</p><p></p><p></p><p> Newtoncu fizikte bütün fiziksel olaylar, karşılıklı çekimlerin, yani yerçekiminin gücüyle meydana gelen maddi parçacıkların hareketlerine indirgenmiştir. Bir parçacık ya da herhangi bir maddi nesne üzerindeki bir gücün etkisi. klasik mekaniğin esaslarından elde edilen Newton'un hareket denklemlerine matematiksel olarak tanımlanmıştır. Bunlar, hareket halindeki maddi nesnelere uygun olarak tasarlanmış olan ve fiziksel dünyada gözlemlenmiş bütün değişimlerin nedenini açıklayacağı düşünülen sabit yasalardır. Newtoncu anlayışa göre Allah, başlangıçta maddi parçacıkları, bunlar arasındaki çekimleri ve temel hareket yasalarını yarattı. l3öylece bütün evren hareket etmeye başladı ve o gün bugündür değişmez yasalarca yönetilen bir makina gibi işlemeye devam etti. Mekanistik. doğa anlayışı böylece bütünüyle nedensel ve belirlenmiş dev kozmik makina anlayışıyla katı bir determinizıne sıkı sıkıya bağlanmıştır. Olan biten herşey kesin bir nedene sahipti ve kesin bir etkiyi meydana getirirdi ve sistemdeki herhangi bir parçanın geleceği, eğer durum her hangi bir zamanda bütün ayrıntılarıyla biliniyorsa mutlak kesinlikle önceden tahmin edilebilirdi. </p><p></p><p></p><p> Bu kusursuz dünya-makinası tasvir;, bir dışsal yaratıcıyı ima ediyordu; ilahi yasasını hükümran kılmak suretiyle dünyayı yukarıdan yöneten monarşik bir tanrıydı bu. Ancak Capra'ya göre fıziksel olayların kendileri, kesinlikle ilahi olan, insan kültürünün ana-damarının karakteristigi olan manevi boşluğu ardında bırakarak bilimsel dünya görüşünden bütünüyle el ayak çekti. Doğanın bu sekülarizasyonunun felsefi temeli ruh ve madde arasındaki Kartezyen ayırımdı. Bu ayırımın sonucu olarak, dünya, gözlemci olan insanı asla hesaba katmaksızın nesnellikle tanımlanabilen mekanik bir sistem olarak görüldü ve doğanın bu çeşit nesnel bir tasviri bütün bilimin ideali oldu.4</p><p></p><p></p><p> Newtoncu dünya görüşünde sınırlı ve eksik de olsa yine de bir kainat kitabının manevi okunuşunu vardı. Ancak Newton'dan sonra Batı'yı saran ınateryalist ve pozitivist cereyanlar Newton,un evrenini "Tanrı'sız" bırakacaklardır.</p><p></p><p></p><p> Batı'da ortaya çıkan Aydınlanma, semavi ya da tabiat-üstü dine bilhassa da Hıristiyanlığa karşı yoğun bir akılcı şüphecilik doğurdu. Fakat, bu akılcı şüpheciliği kışkırtan en önemli şey, çağdaş buluşlar ve tabiat bilimlerindeki spekülasyonlardı. Çünkü kâinat eğer Newtoncu mekaniğin ortaya attığı gibi tabiat kanununa göre işleyen dev bir makinadan ibaretse o kainatta tabiat-üstü bir dine ihtiyaç kalır mıydı? Zaten din de tıpkı fizik gibi tabii değil miydi? Newton'un çekim kanununu keşfetmesi gibi, gerçek din de, vahye ve otoriteye başvurmadan insan aklı tarafından keşfedilemez miydi?</p><p></p><p></p><p> Bu görüşün ilk dönemlerdeki şampiyonlarından birisi bir İngiliz soylusu. Baron Herbert'ti. İki incelemesinde Allah'a, fazilete ve ölümsüzlüğe imandan oluşan tabiat dininin, aklın ve sağduyunun emretmiş olduğu şey olduğunu,ve dini vahiylerin papazların uydurması olduğunu ileri sürüyordu. </p><p></p><p></p><p> Bu İngiliz şüpheciliğine göre, bir Allah vardı, ama Allah sadece tabiat kanununun ilk sebebi idi. Allah, Bolingbroke göre aklı, tabi hakları ve ilerleme saikini en başta yarattı. Ona göre Allah başlangıçta işleri muhteşem bir tarzda başlatarak faaliyet göstermiş; fakat sonraları insanlar ve yıldızlar için koyduğu tabiat kanunları ile "zincirlenmiş"; mucizeler göstermekten ya da dualar dinlemekten aciz düşmüş; maddi dünyanın çaresiz bir fazlalığı haline gelmeye mahkum olmuştu. İngilizler, bu tabiat dinine "Deizm" adını verdiler ve 17l0'larda kurdukları Hür Masonlukta ona bir çeşit kilise sağladılar. Hür masonluğun da katıldığı Deizm İngiltere'den kıtaya ihraç edildi. Ve özellikle Fransa'da, Voltaire gibi zeki ve velut bir taraftar bularak üst ve orta sınıfların büyük kısmının tam anlamıyla dini haline geldi.5</p><p></p><p> </p><p> İzleyen dönemde Deizm fideliğinde yoğun ateist ve materyalistler yeşerdi ve bunlar açıktan ( Holbache gibi) hiç bir Allah'ın mevcut olmadığını bir tabiat tanrısının dahi bulunmadığını ileri sürmeye başladılar. Bilimsel yasaların kesin ve genel geçer yasalar olduğuna dair yaygın pozitivist felsefeye ilk ve etkili darbe Hume'den geldi. Hume, mantıki olarak kainatta hiç bir şeyin kesin olmadığını, dün olanların yarın da olmak zorunda olmadığını iddia ederek tüm materyalist ve pozitivist fılozofların canını sıktı.Onun felsefesini belli ölçüde çağımızda K. Popper sürdürdü. Şimdi kısaca bu iki yaklaşımı inceleyelim. Hume ve Popper</p><p></p><p></p><p> Batı'da hakim olan Newtoncu mekanik ve Baconcu metedolojiye göre kainatta olayları birer birer sınayarak külli bir yasaya ulaşabiliriz. Bu sürece tümevarım süreci denir. Bu yolla ulaşılan sonuçlar kesin ve genel geçer sonuçlardır. Newtoncu mekanik böyle bir metedolojiyi benimser. Ancak bu anlayışa karşı Hume (1711-1776), rahatsız edici bir takım sorular ortaya atmıştır. Hume, tekil gözlemlerin sayıları ne denli çok olursa olsun mantıkşa şartsız bir genel önermeye varılamayacağına işaret etmiştir."Ben bir keresinde A olayıyla birlikte B olayının da meydana geldiğini gözlersem bundan onun her keresinde böyle olacağı mantıkça çıkarılamaz" der.Ona göre bu sonuca iki gözlemden de yirmi gözlemden de ikibin gözlemden de varılamaz. Hume, gözlemlenen olay ne kadar sık olursa bundan sonraki ilk A ile birlikte. B'nin geleceğini ummaya başlayabiliriz, fakat bu mantıksal değil, psikolojik bir olgu olduğunu ileri sürer. İlginçtir ki Hume burada daha sonra inceleyeceğimiz Gazâli'nin aynı olayı anlatırken geliştirdiği "âdet" olgusuna gönderme yapar gibidir. Düşünüre göre bilebildiğimiz her geçmiş günden sonra güneş yeniden doğmuş olabilir, fakat bu yarın da doğacağı anlamına gelmez. Biz, en son düşen taşın yukarıya düşmeyeceğinden yüzde yüz emin olamayız. Güneşin Sydney'de her gün batacağı, taşların yuvarlandıklarında aşağı düşeceği pek muhtemeldir. Dolayısıyla düşünüre göre bilimsel bilgi doğrulanmış bilgi değildir; muhtemelen doğru olan bilgidir.6</p><p></p><p></p><p> Batı bilim çevrelerinin bilime yaklaşımı Hume'nin öngördüğü şekilde süratle değişmekte; "katı bilim" anlayışı yerini daha esnek bir anlayışa terk etmektedir. Bu anlayışın en önemli temsilcilerinden biri de K.Popper'dir. </p><p></p><p></p><p> Popper, tümevarım sorununa kabul edilebilir bir çözüm getirmeye çalışmıştır. Popper'in çözümü doğrulama ve yanlışlama arasında mantıkça bir asimetri olduğuna işaret etmekle başlar: Beyaz kuğuların gözlemlendiği yolundaki gözlem önermeleri nedenli çok sayıda olursa olsun, bunlardan mantıkça "bütün kuğular beyazdır" tümel önermesini çıkarmamızın imkânı yoktur. Ama kara bir kuğunun tek bir gözlemini anlatan bir önerme mantıkça bazı kuğular beyaz değildir önermesini çıkarmamıza imkân verir. Bu önemli mantıksal anlamda, deneysel genellemeler doğrulanamaz, ama yanlışlanabilir. </p><p> Popper'in mantığı son derece basittir. Dünyada tek bir kara kuğu görülmüşse, o zama bütün kuğuların beyaz olduğu doğru olmaz. . Bundan ötürü mantıkta bilimsel bir yasa kesinlikle doğrulanabilir olmamakla birlikte kesinlikle yanlışlanabilir.7</p><p></p><p> </p><p> Popper'in düşüncesi genel ilkelerden somuta indirgenerek daha anlaşılır kılınabilir.Şimdi pratik bir örneğe bakalım. Diyelim ki çoğumuza okulda öğretildiği gibi su 100 santigrat derecede kaynar. Bu bilimsel bir yasadır. Ancak düşünüre göre suyun 100 santigrat derecede kaynadığını doğrulayıcı deneyler nedenli çok olursa olsun bunu ispat etmeye yetmez. Çünkü önemli olan bu yasanın yanlışlanmasıdır. Bunun için de bu deneyin geçerli olmadığı durumları arayarak bunu sınayabiliriz. Sadece bu yolla yeni olgular ve eğilimler bulabilir, keşfedebiliriz. Bu süreçte hayal gücümüzü yeterince işletirsek çok geçmeden suyun kapalı kaplarda 100 santigrat derecede kaynamadığını keşfederiz. Böylelikle bilimsel bir yasa sandığımız şeyin öyle olmadığını anlamış oluruz. Şimdi bu noktada yanlış bir yola sapabilir, baştaki önermemizi şöylece daraltarak kurtarmaya çalışabiliriz: "su açık kaplarda 100 santigrat derecede kaynar". Ondan sonra bu ikinci önermemizi sistemli bir biçimde yanlışlamanın şartlarını arayabiliriz. Ve böylece süreç sürüp gider.8</p><p></p><p> </p><p> Burada vurgulanacak çeşitli şeyler vardır. Suyun 100 santigrat derecesinde kaynadığı yolundaki ilk önermemizi destekleyici örnekler biriktirerek doğrulamaya kalkışsaydık dilediğimiz kadar milyarlarca ve milyarlarca destekleyici örnek biriktirmekte hiç bir güçlük çekmezdik. Fakat bu durum önermenin doğruluğunu ispata yetmezdi. Hatta doğruluk ihtimalini de arttırmazdı. Hepsinden kötüsü durmadan destekleyici örnek biriktirmemiz kendi kendine ilk önermeyi bir başkasıyla değiştirmek şöyle dursun ondan şüphelenmek için bile bize bir sebep göstermezdi. Böylece hiç bir zaman ondan öteye ilerleyemezdik.Bilgimizin şimdiki geliştiği gibi gelişemezdi. Meğer ki destekleyici örnek arayışımızda raslantıyla bir karşıt örneğe şahit olalım. Böyle bir raslantı başımıza gelebilecek en iyi şey olurdu. Bilimdeki bir çok ünlü keşfin raslantısal olması bu anlamdadır. Çünkü bilgimizin gelişmesi, karşımıza sorunlar çıkması ve bizim onları çözme teşebbüslerimizle olur. Bu teşebbüsler mümkün çözümler getirebilecekse varolan bilgimizin ötesine geçmek olan, bunun için de bir hayal gücü sıçrayışı yapılmasını isteyen kuramların öne sürülmesini gerektirirler. Kuram ne denli cesur olursa bize o denli çok şey söyler. Hayal gücü de o ölçüde atılgan olur.Ama aynı zamanda kuramın bize söylediği şeyin yanlış olma ihtimali de o denli büyük olur, bunun için de yanlış olmadığını ortaya koyacak sıkı testler yapmanız gerekir. Bilimdeki büyük devrimlerden çoğu yalnızca üretici hayal gücü bakımından değil, içindeki sezgi derinliği ve bunun gerektirdiği zihin bağımsızlığı ve düşüncenin güvencesiz maceracılığı yönlerinden de nefes kesici bir yüreklilik gösteren kuramlarla olmuştur. </p><p></p><p></p><p> Şimdi Popper'in görüşünde insan bilgisi dediğimiz şeyin tabiatı gereği niçin geçici olduğunu ve her zaman da geçici kalacağını gösterebilecek durumdayız. Hiç bir dönemde bizim o konuda bildiğimizin doğru olduğunu ispat edemeyiz ve her zaman yanlışlığının ortaya çıkması mümkündür. Gerçekten de insanlığın düşünce tarihinin şaşmaz bir olgusu şu ya da bu zamanda bilinenlerin çoğunun doğru olmadığının anlaşılmış bulunmasıdır.Dolayısıyla bilginlerin ve fılozofların her zaman yapmaya çalıştıkları şeyi yani bir kuramın doğruluğunun kanıtlanmaya ya da .bizim bir kurama inanışımızı haklı kılmaya çalışmak büyük bir hatadır. Çünkü bu mantıkça imkânsız bir şeye kalkışmak demektir.0ysa yapabilecegimiz şey bir kuramı bir başkasına tercih edişimizi temellendirmektir. Suyun kaynaması hakkında ardarda örneklerimizde hiç bir zaman o andaki kuramımızın doğru olduğunu gösterebilecek durumda bulunmadık ama her aşamada onun bir önceki kuramımıza tercih edilebilir oldugunu gösterdik. Bilimlerin doğrulukları ispatlanmış olgu kümeleri oldukla:-ı yolundaki yaygın anlayış tümüyle yanlıştır. Bilimde hiç bir şey sürekli olarak ispat edilmiş ve degişmez değildir ve apaGıktır ki bilim durmadan degişmektedir. Ama bu. bilme veni kesinlikler eklemekle olmamaktadır.9</p><p></p><p></p><p> Bilgi arayışında amacımız dogruya gitgide daha çok yaklaşmaktır. Hatta bu yönde ilerlediğimizi de bilebiliriz. Fakat hedefimize erişip erişmedigimizi hiç bir zaman bilemeyiz. "Bilimi doğruyla özdeş tutamayız" çünkü hem Newton'un hem Einstein'in kuramlarını bilim sayıyoruz ama ikisinin birden dogru olduguna degil, üstelik her ikisinin de birden pekala yanlış olabileceğine inanıyoruz.10</p><p></p><p></p><p> Popper'in bilim olarak sadece sınanabilir ve yanlışlanabilir olguları kabul ettigini burada vurgulamış olayım. Popper, metafızik olguların varlığı ve kendi anlamlılıgı içinde degerini kabul etmekle birlikte yanlışlanamaz ve sınanamaz olgular oldugundan bilim konusu içinde degerlendirilemiyecegini düşünür. Düşünürün bilim felsefesinin geniş ölçüde objektif çizgiler taşımakla birlikte bilimi "hikmet" ve "marifet" boyutundan koparmaya yönelik yanı büyük bir eksiklik olarak değerlendirilebilir. Son derece dürüst ve bilim namusuna sahip biri olduğuna inandığım düşünür her gün değişen ve başkalaşan olguların yanında "degişmeyen" ve "mutlak" olguların da bulunduğunu idrak edebilseydi insanlık Gok şey kazanabilirdi düşüncesindeyim.</p><p></p><p></p><p> Bir taraftan felsefı alandaki gelişmeler diger taraftan da modern fızik alanındaki gelişmeleı"gerekirci" ve "katı pozitivist" yaklaşımları derinden sarsmıştır. Gerçekten de mekanistik bilim anlayışının yıkılması uzun sürmedi. İzafıyet teorisi ve quantum fıziği evrende hiç bir şeyin kesin olmadığını; olsa olsa ihtimalin sözkonusu olabilecegini ortaya koydu. Yeni süreçte Mekanistik dünya görüşü degil AllahEvren-İnsan ekseninde yapılanan "holistik (bütüncül)" bir dünya görüşü seslendirilmeye başlandı.</p><p></p><p></p><p> Gerçekten de 20. yy fıziginde meydana gelen en büyük gelişme atomların deneysel olarak araştırılmasının bir sonucuydu. Yüzyılın dönümünde fızikçiler klasik fıziğin terimleriyle açıklanamayan aralarında x ışınları ve radyoaktivitenin de bulunduğu, atomların yapısıyla ilgili pek çok olayı keşfettiler. Atom ve atom-altının bu keşti bilim adamlarını, dünya görüşlerinin temellerini çökertecek garip ve umulmadık bir gerçeklikle temasa geçirdi ve onları tamamen yeni tarzda düşünmeye zorladı. Fizikçiler yeni gerçeklik karşısında şoke olmuşlardı: Her seferinde atom deneyi esnasında dogaya bir soru yöneltmişler ve doga bunlara bir paradoksla cevap vermişti. Onlar durumu daha çok açıklamaya çalıştıkça paradokslar daha da keskinleşiyordu. Bu yeni gerçekligi kavrama mücadelesinde fizikçiler temel kavramlarının, dillerinin ve bütün düşünme yöntemlerinin atom olayını tanımlamaya uygun düşmediginin farkına vardılar. Bunu Werner Heisenberg şu ifadelerle anlatıyordu: "Bohr ile gece yarılarına kadar uzun saatler boyunca devam eden tartışmaları hatırlıyorum; bir akşam tartışma bittikten sonra yalnız başıma yakınlardaki parkta bir yürüyüş için gittigimde şu soruyu kendi kendime defalarca sordum: Doğanın, atom deneylerinde bize göründüğü kadar saçma olması mümkün müydü?"</p><p></p><p></p><p> Fizikçiler sonunda gerçekligi yakaladılar ve "onlar bir yolunu bulup quantum kuramının ruhuna nüfüz ettiler". Quantum kuramı; uzay, zaman, madde, nesne, neden ve etki kavram larında derin degişimler doğurdu.</p><p></p><p></p><p> Mekanistik Kartezyen dünya görüşünün tersine yeni fizikten doğan bu dünya görüşü organik, bütüncül ve ekolojik gibi terimlerle nitelenebilir. Evren artık çok sayıda nesnelerin bir araya geldigi bir makina şeklinde tasarlanamaz; bunun yerine o, parçaları birbiriyle özden ilişkili olan ve ancak kozmik bir sürecin kalıpları şeklinde anlaşılabilen bölünmez, dinamik bir bütün olarak tasvir edilmelidir.11</p><p></p><p></p><p> <strong>Gerekircilik'in İflası</strong></p><p></p><p> Kainatta kesin ve degişmez yasaların bulunduğu ve bu yasalara uyarak gelecegin şimdiden belirlenebileceğine dair yaklaşım özellikle atombatı dünyanın keşfıyle geniş ölçüde sarsıldı. Bu alandaki gelişmeleri B.Russel,dan izleyelim: tarihte ilk kez olarak "gerekircilik"e şimdi bilim adamlarınca bilimsel temellere dayanılarak karşı çıkılmaktadır. Karşı çıkış Quantum mekaniginin yeni yöntemleriyle atomun incelenmeye başlamasından sonra ortaya çıkmıştır. Karşı çıkışın önderi Arthur Eddington'dur. Quantum mekaniğine göre belirli şartlar altında bir atomun ne yapacağı bilinmez; atomun önünde bir dizi seçenek vardır. Atom kimi kez bu seçeneklerden birini, kimi kez de ötekisini tercih eder. Bu seçeneklerden birinin hangi oranda ikincisinin hangi oranda tercih ettiğini biliriz. Ama bir tek durumdaki seçmeyi belirleyen bir yasa bilmeyiz. Biz burada tıpkı Paddington demiryolu istasyonu gişesindeki ınemuıgibiyizdir; memur dilerse yolculardan yüzde kaçının Londra'ya, yüzde kaFının Birmingham'a gittiğini tesbit edebilir. Ama yolcuların bir kent yerine başka bir kente gidişirıdeki seçmeyi belirleyen bireysel nedenleri bilemez.12</p><p></p><p></p><p> Gerekirciler adına üzüntü verici olan, atomların cilveleri ile ilgili çagdaş öğretide bir başka yanın da bulunmasıdır. Eski fizikte cisimlerin, onların ne yapacaklarını bütünüyle belirleyen yasalara uygun hareket ettiklerini kanıtlamaya yönelmiş sayısız kanıtlar vardı, ya da biz var sayıyorduk. Şimdi ise bu yasaların yalnızca istatistige ilişkin oldukları anlaşılıyor. Atomlar belli oranlarda ayrı seçenekleri tercih ediyorlar. üstelik bu atomlar sayıca o kadar çok ki, eskimiş yöntemlerle gözlenebilecek büyüklükte olan cisimlerde meydana getirdikleri sonuçlar bütün bir düzenlilik gösteriyor. Teker teker insanları göremeyen ve ancak bir milyon insanın bir araya gelmesiyle oluşan yığını görebilen büyük bir dev oldugunuzu düşünün. Bu durumda Londra'nın gündüzleri gecelerden daha kalabalık olduğunu fark eder, ama belirli bir günde nıesela Mr.Dixon'un evinde hasta yattıgını, ve her gün bindiği trene binmediğini kesinlikle fark edemezsiniz. Bu yüzden de sabahları dışarıdan Londra'ya, akşamları da Londra'dan dışarıya akan akının, gerçekte olduğundan çok daha düzenli olduğuna inanırsınız.13</p><p></p><p></p><p> Atom-altı dünyanın akıllara durgunluk verecek davranış ve faaliyetlerde bulunması fızikçileri çeşitli yorumlara zorladı. Atomlardaki son derece iradeli, zekice ve hesaplı davranışlar ancak atomların irade sahibi olmalarıyla mümkün olabileceğini düşünen Arthur Eddington sonunda "özgür atom" düşüncesini geliştirdi.14 Bu konuya aşağıda tekrar dönülecektir.</p></blockquote><p></p>
[QUOTE="Huseyni, post: 229236, member: 27"] [COLOR=blue][B]Newtoncu Dünya Görüşü[/B][/COLOR] Newtoncu dünya görüşü aslında bizim insanımızın hiç de yabancısı olmadığı bir dünya görüşüdür. Bilim yasalarının kesin ve tartışılmaz olduğu, tek ve en doğru gerçekliğin bilim olduğu, toplumun diğer disiplinlerinin ya kesin olarak bilimin yasalarına boyun eğeceği, ya da varlıklarını sürdüremiyecekleri şeklindeki "katı bilim" anlayışı Newtoncu dünya görüşünün temel çatısını oluşturur. Doğal olarak bize Newtoncu mekaniğin de sadece "vulgar" ve "avamileşmiş" şekli ulaşmıştır. Kozmolojik ve teolojik boyutuyla Newtoncu dünya görüşünün ilk defa son on yıllarda ülkemizde tartışılmaya başlandığını burada hatırlatmış olalım. Newtoncu yaklaşımı Capra'dan özetleyelim: Newtoncu evrenin sahnesi, bütün fiziksel olayların üzerinde vuku bulduğu Öklidçi geometrinin üç-boyutlu uzayıydı. Bu, içerisinde fiziksel olayların meydana geldiği bağımsız mutlak bir uzay. bir boşluktu. Newton'un kendi sözIeriyle. "Daima benzer ve hareketsiz duran, kendi dışındaki herhangi bir şeye bakılmaksızın kendi doğası için de mutlak bir uzay." Fiziksel dünyadaki bütün değişimler. maddi dünyayla hiçbir bağlantısı olmayan ve geçmişten geleceğe şimdi (hal) aracılığıyla pürüzsüzce akıp giden yine ayrı bir mutlak boyuta, zamana dayanarak tanımlanmışlardı. "Mutlak, hakiki ve matematiksel zaman" diye yazıyordu Newton, "kendi başına ve kendi doğası yardımıyla dışındaki hiçbir şeye bakmadan tekbiçimli olarak akar." Bu mutlak uzay ve mutlak zaman içinde hareket eden Newtoncu dünyanın öğeleri maddi parçacıklardı; bütün maddenin kendilerinden yapıldığı küçük, katı ve yok edilemez nesneler,atomlardı. Newtoncu madde modeli atomistikti. ama modern atom fıkrinden önemli ölçüde farklıydı. Newton maddeyi homojen olarak gösterdi; o iki tip madde arasındaki farklılığı, atomların fârklı ağırlık ve yoğunluklarına dayanarak değil, daha az ya da daha çok yoğun atom yığınlarına dayanarak açıkladı. Maddenin temel yapıtaşları, ya aynı "madde"nin bileşiği olması ya da bir nesnedeki maddi töz (cevher)ün toplam miktarının o nesnenin kütlesini vermesi durumları dışında değişik büyüklüklerde olabilirdi. Parçacıkların hareketi, Newton'un görüşüne göre, bir mesafe üzerinde hemen etkisini gösteren çekim kuvvetince meydana getirilmişti. Maddi parçacıklar ve bunların karşılıklı etkileşiminden bağımsız olarak varolan parçacıkların iç yapıları arasındaki çekim güçleri,birbirinden farklı bir yapıdaydılar. Newton hem parçacıkların hem de çekim gücünün Allah(cc) tarafından yaratıldığını kabul etti ve böylece daha ileri çözümlemelere gitmekten kurtuldu. Optics adlı kitabında Newton, Allah(cc)'ın maddi dünyayı yaratışının nasıl olduğunu tasvir eden aydınlık bir tablo çizdi: Bana Allah(cc)ın başlangıçta yaratma amacına uygun olarak maddeyi, başka özellikleri yanında büyüklük ve şekillere sahip katı. yekpare, sert, nüfuz edilemez ve hareketli parçacıklar halinde düzenlemesi ve bunun, uzay için de geçerli olması mümkün görünüyor: ve katı halde bulunan bu ilksel parçacıklar. bunları birleştiren herhangi bir gözenekli cisimden karşılaştırılamayacak kadar daha serttir; hatta öylesine serttir ki parçalar asla aşınmaz ya da parçalanmaz; Allah'ın yaratışta bir olarak yarattığı şeyi hiçbir doğal güç bölemez.3 Newtoncu fizikte bütün fiziksel olaylar, karşılıklı çekimlerin, yani yerçekiminin gücüyle meydana gelen maddi parçacıkların hareketlerine indirgenmiştir. Bir parçacık ya da herhangi bir maddi nesne üzerindeki bir gücün etkisi. klasik mekaniğin esaslarından elde edilen Newton'un hareket denklemlerine matematiksel olarak tanımlanmıştır. Bunlar, hareket halindeki maddi nesnelere uygun olarak tasarlanmış olan ve fiziksel dünyada gözlemlenmiş bütün değişimlerin nedenini açıklayacağı düşünülen sabit yasalardır. Newtoncu anlayışa göre Allah, başlangıçta maddi parçacıkları, bunlar arasındaki çekimleri ve temel hareket yasalarını yarattı. l3öylece bütün evren hareket etmeye başladı ve o gün bugündür değişmez yasalarca yönetilen bir makina gibi işlemeye devam etti. Mekanistik. doğa anlayışı böylece bütünüyle nedensel ve belirlenmiş dev kozmik makina anlayışıyla katı bir determinizıne sıkı sıkıya bağlanmıştır. Olan biten herşey kesin bir nedene sahipti ve kesin bir etkiyi meydana getirirdi ve sistemdeki herhangi bir parçanın geleceği, eğer durum her hangi bir zamanda bütün ayrıntılarıyla biliniyorsa mutlak kesinlikle önceden tahmin edilebilirdi. Bu kusursuz dünya-makinası tasvir;, bir dışsal yaratıcıyı ima ediyordu; ilahi yasasını hükümran kılmak suretiyle dünyayı yukarıdan yöneten monarşik bir tanrıydı bu. Ancak Capra'ya göre fıziksel olayların kendileri, kesinlikle ilahi olan, insan kültürünün ana-damarının karakteristigi olan manevi boşluğu ardında bırakarak bilimsel dünya görüşünden bütünüyle el ayak çekti. Doğanın bu sekülarizasyonunun felsefi temeli ruh ve madde arasındaki Kartezyen ayırımdı. Bu ayırımın sonucu olarak, dünya, gözlemci olan insanı asla hesaba katmaksızın nesnellikle tanımlanabilen mekanik bir sistem olarak görüldü ve doğanın bu çeşit nesnel bir tasviri bütün bilimin ideali oldu.4 Newtoncu dünya görüşünde sınırlı ve eksik de olsa yine de bir kainat kitabının manevi okunuşunu vardı. Ancak Newton'dan sonra Batı'yı saran ınateryalist ve pozitivist cereyanlar Newton,un evrenini "Tanrı'sız" bırakacaklardır. Batı'da ortaya çıkan Aydınlanma, semavi ya da tabiat-üstü dine bilhassa da Hıristiyanlığa karşı yoğun bir akılcı şüphecilik doğurdu. Fakat, bu akılcı şüpheciliği kışkırtan en önemli şey, çağdaş buluşlar ve tabiat bilimlerindeki spekülasyonlardı. Çünkü kâinat eğer Newtoncu mekaniğin ortaya attığı gibi tabiat kanununa göre işleyen dev bir makinadan ibaretse o kainatta tabiat-üstü bir dine ihtiyaç kalır mıydı? Zaten din de tıpkı fizik gibi tabii değil miydi? Newton'un çekim kanununu keşfetmesi gibi, gerçek din de, vahye ve otoriteye başvurmadan insan aklı tarafından keşfedilemez miydi? Bu görüşün ilk dönemlerdeki şampiyonlarından birisi bir İngiliz soylusu. Baron Herbert'ti. İki incelemesinde Allah'a, fazilete ve ölümsüzlüğe imandan oluşan tabiat dininin, aklın ve sağduyunun emretmiş olduğu şey olduğunu,ve dini vahiylerin papazların uydurması olduğunu ileri sürüyordu. Bu İngiliz şüpheciliğine göre, bir Allah vardı, ama Allah sadece tabiat kanununun ilk sebebi idi. Allah, Bolingbroke göre aklı, tabi hakları ve ilerleme saikini en başta yarattı. Ona göre Allah başlangıçta işleri muhteşem bir tarzda başlatarak faaliyet göstermiş; fakat sonraları insanlar ve yıldızlar için koyduğu tabiat kanunları ile "zincirlenmiş"; mucizeler göstermekten ya da dualar dinlemekten aciz düşmüş; maddi dünyanın çaresiz bir fazlalığı haline gelmeye mahkum olmuştu. İngilizler, bu tabiat dinine "Deizm" adını verdiler ve 17l0'larda kurdukları Hür Masonlukta ona bir çeşit kilise sağladılar. Hür masonluğun da katıldığı Deizm İngiltere'den kıtaya ihraç edildi. Ve özellikle Fransa'da, Voltaire gibi zeki ve velut bir taraftar bularak üst ve orta sınıfların büyük kısmının tam anlamıyla dini haline geldi.5 İzleyen dönemde Deizm fideliğinde yoğun ateist ve materyalistler yeşerdi ve bunlar açıktan ( Holbache gibi) hiç bir Allah'ın mevcut olmadığını bir tabiat tanrısının dahi bulunmadığını ileri sürmeye başladılar. Bilimsel yasaların kesin ve genel geçer yasalar olduğuna dair yaygın pozitivist felsefeye ilk ve etkili darbe Hume'den geldi. Hume, mantıki olarak kainatta hiç bir şeyin kesin olmadığını, dün olanların yarın da olmak zorunda olmadığını iddia ederek tüm materyalist ve pozitivist fılozofların canını sıktı.Onun felsefesini belli ölçüde çağımızda K. Popper sürdürdü. Şimdi kısaca bu iki yaklaşımı inceleyelim. Hume ve Popper Batı'da hakim olan Newtoncu mekanik ve Baconcu metedolojiye göre kainatta olayları birer birer sınayarak külli bir yasaya ulaşabiliriz. Bu sürece tümevarım süreci denir. Bu yolla ulaşılan sonuçlar kesin ve genel geçer sonuçlardır. Newtoncu mekanik böyle bir metedolojiyi benimser. Ancak bu anlayışa karşı Hume (1711-1776), rahatsız edici bir takım sorular ortaya atmıştır. Hume, tekil gözlemlerin sayıları ne denli çok olursa olsun mantıkşa şartsız bir genel önermeye varılamayacağına işaret etmiştir."Ben bir keresinde A olayıyla birlikte B olayının da meydana geldiğini gözlersem bundan onun her keresinde böyle olacağı mantıkça çıkarılamaz" der.Ona göre bu sonuca iki gözlemden de yirmi gözlemden de ikibin gözlemden de varılamaz. Hume, gözlemlenen olay ne kadar sık olursa bundan sonraki ilk A ile birlikte. B'nin geleceğini ummaya başlayabiliriz, fakat bu mantıksal değil, psikolojik bir olgu olduğunu ileri sürer. İlginçtir ki Hume burada daha sonra inceleyeceğimiz Gazâli'nin aynı olayı anlatırken geliştirdiği "âdet" olgusuna gönderme yapar gibidir. Düşünüre göre bilebildiğimiz her geçmiş günden sonra güneş yeniden doğmuş olabilir, fakat bu yarın da doğacağı anlamına gelmez. Biz, en son düşen taşın yukarıya düşmeyeceğinden yüzde yüz emin olamayız. Güneşin Sydney'de her gün batacağı, taşların yuvarlandıklarında aşağı düşeceği pek muhtemeldir. Dolayısıyla düşünüre göre bilimsel bilgi doğrulanmış bilgi değildir; muhtemelen doğru olan bilgidir.6 Batı bilim çevrelerinin bilime yaklaşımı Hume'nin öngördüğü şekilde süratle değişmekte; "katı bilim" anlayışı yerini daha esnek bir anlayışa terk etmektedir. Bu anlayışın en önemli temsilcilerinden biri de K.Popper'dir. Popper, tümevarım sorununa kabul edilebilir bir çözüm getirmeye çalışmıştır. Popper'in çözümü doğrulama ve yanlışlama arasında mantıkça bir asimetri olduğuna işaret etmekle başlar: Beyaz kuğuların gözlemlendiği yolundaki gözlem önermeleri nedenli çok sayıda olursa olsun, bunlardan mantıkça "bütün kuğular beyazdır" tümel önermesini çıkarmamızın imkânı yoktur. Ama kara bir kuğunun tek bir gözlemini anlatan bir önerme mantıkça bazı kuğular beyaz değildir önermesini çıkarmamıza imkân verir. Bu önemli mantıksal anlamda, deneysel genellemeler doğrulanamaz, ama yanlışlanabilir. Popper'in mantığı son derece basittir. Dünyada tek bir kara kuğu görülmüşse, o zama bütün kuğuların beyaz olduğu doğru olmaz. . Bundan ötürü mantıkta bilimsel bir yasa kesinlikle doğrulanabilir olmamakla birlikte kesinlikle yanlışlanabilir.7 Popper'in düşüncesi genel ilkelerden somuta indirgenerek daha anlaşılır kılınabilir.Şimdi pratik bir örneğe bakalım. Diyelim ki çoğumuza okulda öğretildiği gibi su 100 santigrat derecede kaynar. Bu bilimsel bir yasadır. Ancak düşünüre göre suyun 100 santigrat derecede kaynadığını doğrulayıcı deneyler nedenli çok olursa olsun bunu ispat etmeye yetmez. Çünkü önemli olan bu yasanın yanlışlanmasıdır. Bunun için de bu deneyin geçerli olmadığı durumları arayarak bunu sınayabiliriz. Sadece bu yolla yeni olgular ve eğilimler bulabilir, keşfedebiliriz. Bu süreçte hayal gücümüzü yeterince işletirsek çok geçmeden suyun kapalı kaplarda 100 santigrat derecede kaynamadığını keşfederiz. Böylelikle bilimsel bir yasa sandığımız şeyin öyle olmadığını anlamış oluruz. Şimdi bu noktada yanlış bir yola sapabilir, baştaki önermemizi şöylece daraltarak kurtarmaya çalışabiliriz: "su açık kaplarda 100 santigrat derecede kaynar". Ondan sonra bu ikinci önermemizi sistemli bir biçimde yanlışlamanın şartlarını arayabiliriz. Ve böylece süreç sürüp gider.8 Burada vurgulanacak çeşitli şeyler vardır. Suyun 100 santigrat derecesinde kaynadığı yolundaki ilk önermemizi destekleyici örnekler biriktirerek doğrulamaya kalkışsaydık dilediğimiz kadar milyarlarca ve milyarlarca destekleyici örnek biriktirmekte hiç bir güçlük çekmezdik. Fakat bu durum önermenin doğruluğunu ispata yetmezdi. Hatta doğruluk ihtimalini de arttırmazdı. Hepsinden kötüsü durmadan destekleyici örnek biriktirmemiz kendi kendine ilk önermeyi bir başkasıyla değiştirmek şöyle dursun ondan şüphelenmek için bile bize bir sebep göstermezdi. Böylece hiç bir zaman ondan öteye ilerleyemezdik.Bilgimizin şimdiki geliştiği gibi gelişemezdi. Meğer ki destekleyici örnek arayışımızda raslantıyla bir karşıt örneğe şahit olalım. Böyle bir raslantı başımıza gelebilecek en iyi şey olurdu. Bilimdeki bir çok ünlü keşfin raslantısal olması bu anlamdadır. Çünkü bilgimizin gelişmesi, karşımıza sorunlar çıkması ve bizim onları çözme teşebbüslerimizle olur. Bu teşebbüsler mümkün çözümler getirebilecekse varolan bilgimizin ötesine geçmek olan, bunun için de bir hayal gücü sıçrayışı yapılmasını isteyen kuramların öne sürülmesini gerektirirler. Kuram ne denli cesur olursa bize o denli çok şey söyler. Hayal gücü de o ölçüde atılgan olur.Ama aynı zamanda kuramın bize söylediği şeyin yanlış olma ihtimali de o denli büyük olur, bunun için de yanlış olmadığını ortaya koyacak sıkı testler yapmanız gerekir. Bilimdeki büyük devrimlerden çoğu yalnızca üretici hayal gücü bakımından değil, içindeki sezgi derinliği ve bunun gerektirdiği zihin bağımsızlığı ve düşüncenin güvencesiz maceracılığı yönlerinden de nefes kesici bir yüreklilik gösteren kuramlarla olmuştur. Şimdi Popper'in görüşünde insan bilgisi dediğimiz şeyin tabiatı gereği niçin geçici olduğunu ve her zaman da geçici kalacağını gösterebilecek durumdayız. Hiç bir dönemde bizim o konuda bildiğimizin doğru olduğunu ispat edemeyiz ve her zaman yanlışlığının ortaya çıkması mümkündür. Gerçekten de insanlığın düşünce tarihinin şaşmaz bir olgusu şu ya da bu zamanda bilinenlerin çoğunun doğru olmadığının anlaşılmış bulunmasıdır.Dolayısıyla bilginlerin ve fılozofların her zaman yapmaya çalıştıkları şeyi yani bir kuramın doğruluğunun kanıtlanmaya ya da .bizim bir kurama inanışımızı haklı kılmaya çalışmak büyük bir hatadır. Çünkü bu mantıkça imkânsız bir şeye kalkışmak demektir.0ysa yapabilecegimiz şey bir kuramı bir başkasına tercih edişimizi temellendirmektir. Suyun kaynaması hakkında ardarda örneklerimizde hiç bir zaman o andaki kuramımızın doğru olduğunu gösterebilecek durumda bulunmadık ama her aşamada onun bir önceki kuramımıza tercih edilebilir oldugunu gösterdik. Bilimlerin doğrulukları ispatlanmış olgu kümeleri oldukla:-ı yolundaki yaygın anlayış tümüyle yanlıştır. Bilimde hiç bir şey sürekli olarak ispat edilmiş ve degişmez değildir ve apaGıktır ki bilim durmadan degişmektedir. Ama bu. bilme veni kesinlikler eklemekle olmamaktadır.9 Bilgi arayışında amacımız dogruya gitgide daha çok yaklaşmaktır. Hatta bu yönde ilerlediğimizi de bilebiliriz. Fakat hedefimize erişip erişmedigimizi hiç bir zaman bilemeyiz. "Bilimi doğruyla özdeş tutamayız" çünkü hem Newton'un hem Einstein'in kuramlarını bilim sayıyoruz ama ikisinin birden dogru olduguna degil, üstelik her ikisinin de birden pekala yanlış olabileceğine inanıyoruz.10 Popper'in bilim olarak sadece sınanabilir ve yanlışlanabilir olguları kabul ettigini burada vurgulamış olayım. Popper, metafızik olguların varlığı ve kendi anlamlılıgı içinde degerini kabul etmekle birlikte yanlışlanamaz ve sınanamaz olgular oldugundan bilim konusu içinde degerlendirilemiyecegini düşünür. Düşünürün bilim felsefesinin geniş ölçüde objektif çizgiler taşımakla birlikte bilimi "hikmet" ve "marifet" boyutundan koparmaya yönelik yanı büyük bir eksiklik olarak değerlendirilebilir. Son derece dürüst ve bilim namusuna sahip biri olduğuna inandığım düşünür her gün değişen ve başkalaşan olguların yanında "degişmeyen" ve "mutlak" olguların da bulunduğunu idrak edebilseydi insanlık Gok şey kazanabilirdi düşüncesindeyim. Bir taraftan felsefı alandaki gelişmeler diger taraftan da modern fızik alanındaki gelişmeleı"gerekirci" ve "katı pozitivist" yaklaşımları derinden sarsmıştır. Gerçekten de mekanistik bilim anlayışının yıkılması uzun sürmedi. İzafıyet teorisi ve quantum fıziği evrende hiç bir şeyin kesin olmadığını; olsa olsa ihtimalin sözkonusu olabilecegini ortaya koydu. Yeni süreçte Mekanistik dünya görüşü degil AllahEvren-İnsan ekseninde yapılanan "holistik (bütüncül)" bir dünya görüşü seslendirilmeye başlandı. Gerçekten de 20. yy fıziginde meydana gelen en büyük gelişme atomların deneysel olarak araştırılmasının bir sonucuydu. Yüzyılın dönümünde fızikçiler klasik fıziğin terimleriyle açıklanamayan aralarında x ışınları ve radyoaktivitenin de bulunduğu, atomların yapısıyla ilgili pek çok olayı keşfettiler. Atom ve atom-altının bu keşti bilim adamlarını, dünya görüşlerinin temellerini çökertecek garip ve umulmadık bir gerçeklikle temasa geçirdi ve onları tamamen yeni tarzda düşünmeye zorladı. Fizikçiler yeni gerçeklik karşısında şoke olmuşlardı: Her seferinde atom deneyi esnasında dogaya bir soru yöneltmişler ve doga bunlara bir paradoksla cevap vermişti. Onlar durumu daha çok açıklamaya çalıştıkça paradokslar daha da keskinleşiyordu. Bu yeni gerçekligi kavrama mücadelesinde fizikçiler temel kavramlarının, dillerinin ve bütün düşünme yöntemlerinin atom olayını tanımlamaya uygun düşmediginin farkına vardılar. Bunu Werner Heisenberg şu ifadelerle anlatıyordu: "Bohr ile gece yarılarına kadar uzun saatler boyunca devam eden tartışmaları hatırlıyorum; bir akşam tartışma bittikten sonra yalnız başıma yakınlardaki parkta bir yürüyüş için gittigimde şu soruyu kendi kendime defalarca sordum: Doğanın, atom deneylerinde bize göründüğü kadar saçma olması mümkün müydü?" Fizikçiler sonunda gerçekligi yakaladılar ve "onlar bir yolunu bulup quantum kuramının ruhuna nüfüz ettiler". Quantum kuramı; uzay, zaman, madde, nesne, neden ve etki kavram larında derin degişimler doğurdu. Mekanistik Kartezyen dünya görüşünün tersine yeni fizikten doğan bu dünya görüşü organik, bütüncül ve ekolojik gibi terimlerle nitelenebilir. Evren artık çok sayıda nesnelerin bir araya geldigi bir makina şeklinde tasarlanamaz; bunun yerine o, parçaları birbiriyle özden ilişkili olan ve ancak kozmik bir sürecin kalıpları şeklinde anlaşılabilen bölünmez, dinamik bir bütün olarak tasvir edilmelidir.11 [B]Gerekircilik'in İflası[/B] Kainatta kesin ve degişmez yasaların bulunduğu ve bu yasalara uyarak gelecegin şimdiden belirlenebileceğine dair yaklaşım özellikle atombatı dünyanın keşfıyle geniş ölçüde sarsıldı. Bu alandaki gelişmeleri B.Russel,dan izleyelim: tarihte ilk kez olarak "gerekircilik"e şimdi bilim adamlarınca bilimsel temellere dayanılarak karşı çıkılmaktadır. Karşı çıkış Quantum mekaniginin yeni yöntemleriyle atomun incelenmeye başlamasından sonra ortaya çıkmıştır. Karşı çıkışın önderi Arthur Eddington'dur. Quantum mekaniğine göre belirli şartlar altında bir atomun ne yapacağı bilinmez; atomun önünde bir dizi seçenek vardır. Atom kimi kez bu seçeneklerden birini, kimi kez de ötekisini tercih eder. Bu seçeneklerden birinin hangi oranda ikincisinin hangi oranda tercih ettiğini biliriz. Ama bir tek durumdaki seçmeyi belirleyen bir yasa bilmeyiz. Biz burada tıpkı Paddington demiryolu istasyonu gişesindeki ınemuıgibiyizdir; memur dilerse yolculardan yüzde kaçının Londra'ya, yüzde kaFının Birmingham'a gittiğini tesbit edebilir. Ama yolcuların bir kent yerine başka bir kente gidişirıdeki seçmeyi belirleyen bireysel nedenleri bilemez.12 Gerekirciler adına üzüntü verici olan, atomların cilveleri ile ilgili çagdaş öğretide bir başka yanın da bulunmasıdır. Eski fizikte cisimlerin, onların ne yapacaklarını bütünüyle belirleyen yasalara uygun hareket ettiklerini kanıtlamaya yönelmiş sayısız kanıtlar vardı, ya da biz var sayıyorduk. Şimdi ise bu yasaların yalnızca istatistige ilişkin oldukları anlaşılıyor. Atomlar belli oranlarda ayrı seçenekleri tercih ediyorlar. üstelik bu atomlar sayıca o kadar çok ki, eskimiş yöntemlerle gözlenebilecek büyüklükte olan cisimlerde meydana getirdikleri sonuçlar bütün bir düzenlilik gösteriyor. Teker teker insanları göremeyen ve ancak bir milyon insanın bir araya gelmesiyle oluşan yığını görebilen büyük bir dev oldugunuzu düşünün. Bu durumda Londra'nın gündüzleri gecelerden daha kalabalık olduğunu fark eder, ama belirli bir günde nıesela Mr.Dixon'un evinde hasta yattıgını, ve her gün bindiği trene binmediğini kesinlikle fark edemezsiniz. Bu yüzden de sabahları dışarıdan Londra'ya, akşamları da Londra'dan dışarıya akan akının, gerçekte olduğundan çok daha düzenli olduğuna inanırsınız.13 Atom-altı dünyanın akıllara durgunluk verecek davranış ve faaliyetlerde bulunması fızikçileri çeşitli yorumlara zorladı. Atomlardaki son derece iradeli, zekice ve hesaplı davranışlar ancak atomların irade sahibi olmalarıyla mümkün olabileceğini düşünen Arthur Eddington sonunda "özgür atom" düşüncesini geliştirdi.14 Bu konuya aşağıda tekrar dönülecektir. [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
Risale-i Nur Okuma ve Anlama
Risale-i Nurdan Makaleler
Bilim ve Bediüzzaman
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst