Kâinatı materyalist yorumlardan kurtarmak
Bu bakımdan, hepimizin pozitivist, determinist bir çarktan geçtiğimiz; açıkçası, kâinatı materyalist biçimde yorumlayan bir fen eğitimi gördüğümüz akıldan çıkarılmamalıdır. Bunu akıldan çıkarmak iki uç yanlışa kapı açmaktadır. Bir yanda kâinatı çalışmanın sözkonusu olduğu her yerde bilimin determinist yorumu zihinlerde hükmünü icra etmekte ve "Allah'a iman" olsa olsa bir yama gibi buna eklenmektedir. Nitekim, Hıristiyan yaratılışçılar meselâ biyoloji kitabına insanı Allah'ın yarattığı tezini de koydurmayı başarmışlardır. Ama bu "önce şu oluştu, sonra bu oluştu..." gibi materyalist bilime ait izahları olduğu gibi kullanan, yalnız en sonunda "İşte bunları yapan Allah'tır" diyen bir muhtevanın ötesine geçebilmiş değildir. Ağaç Allah'a, ama meyve ağaca verilmektedir. İlk insanın evrim yoluyla değil, Allah'ın yaratmasıyla vücud bulduğu görüşüne de yer verilmekte; ama ilk insan sonrasındaki tüm insanların var oluşu tamamen sebep-sonuç zinciri içinde ele alınmaktadır. TC içinde de, kısmen Hıristiyan yaratılışçıların çalışmalarından beslenen, iyiniyetli ama eksik ve kusurlu çalışmalar yapılagelmektedir.
Öte vanda, bu çalışmaları "modern bilimle uzlaşma çabası"ndan dolayı eleştiren; bu kez, pozitivist bilimi red adına kâinatı çalışmayı da terk eden bir zümre vardır. Sözgelimi, bütün eksikliğine rağmen bir problemin ve bir ihtiyacın tesbitiyle başlayan "İlim-Teknik Serisi"ni rahatlıkla eleştiren Müslüman aydınların, bunca yıldır kâinatın imanî bir nazarla nasıl çalışılacağına dair hiçbir model sunamadıkları görülmektedir. İslâmî câmiada "modern bilim" eleştirisi namına, çeviri veya telif, onlarca eser yayınlanmıştır. Ama bu eleştiri çevreleri "modern bilim"in materyalistçe çalıştığı kâinatın imanî bir şekilde nasıl ele alınacağına dair bir eser sunabilmiş değillerdir. Bilakis, modern bilimi red adına kâinat da gündemden çıkarılmıştır. Dolayısıyla, Kur'ân'ın "Allah'ın âyetleri" olarak, -tevhid başta olmak üzere-iman esaslarının delili olarak durmaksızın nazarlara sunduğu kâinata muhatap olunamadığı için, iman esasları kâinat içindeki zerreler ve oluşlar adedince delilden mahrum bırakılmaktadır. Bu derece akıl almaz bir tutum sergilenmektedir. Bu tutum içerisinde, Risale-i Nur'un kâinatı iman adına çalışması "çiçek-böcek muhabbeti" diye küçümsenmekte; küçük bir böcek olan sineğin Kur'ân'da defaatle tevhidin delil olarak sunulduğundan ise maalesef gaflet edilmektedir. En acısı, Risale-i Nur'un sineği delil getirmeyi Kur'ân'dan ders aldığının; ve yine Kur'an'ın, sineğin delil getirilmesini küçümseyen Mekkeli müşrikleri sert bir dille takbih ettiğinin unutulmasıdır. Kıyısında durduğumuz okyanus
Bu bakımdan, Risale-i Nur'un "bilim"e bakışının açıklığa kavuşturulması "imanî" bir öneme sahiptir. Çünkü, Risale-i Nur, kâinatı iman adına çalışmayı modern bilimin determinist yorumlarıyla bulandıran bir çizgiden uzak olduğu gibi, gaybî olanın şahidi olan (âlem-i şehadet) kâinattan, yani şahitten mahrum taklidî bir imandan da beridir. Her iki sapmayı da aşan bir çizgidedir. Kâinatı modern bilimin materyalist kavram ve yorumlarına mahkûm olmadan, Kur'ânî bir epistemoloji ve Kur'ânî bir usul içinde çalışmakta; öte yandan, kâinatı çalışan bilimi bu kavram ve yorumlardan temizlemeyi sağlayacak Kur'ânî araçlar sunmaktadır. Dolayısıyla, "kâinat"ın anlaşılıp yorumlanmasını, buna paralel olarak "bilimsel bilgi" problemini dert edinen herkesin Risale-i Nur'dan alacağı dersler vardır. Böylesi bir çabaya samimiyetle girişen kişilerin Risale-i Nur'a sırtını dönmemesi; bilakis, onun bu konuda nasıl bir yöntem önerdiğini. ne gibi araçlar sunduğunu ele alması gerekmektedir.
Okumakta olduğunuz çalışma, Risale-i Nur'un bu yolda hangi araçları sunduğunu; iki uç problemin üstesinden Kur'ân'ın dersiyle nasıl geldiğini göstermekten uzaktır. Bunu lâyıkınca ortaya koyabilmek için, en baştâ çok ciddi bir kavramsal analizin başarılması gerekmektedir. Böylesi bir çalışma için, Risale-i Nur'un esmâ-i hüsna, ilâhî sıfatlar, ibda ve inşa, daimî yaratılış, tahavvülat-ı zerrat, emr, âdetullah, şeriat-ı fıtriye, kader, irade, melâike, âlem-i mülk ve melekût, âlem-i gayb ve şehadet, daire-i esbab ve daire-i itikad, tabiat, kanunlar, cüz'î-küllî ayrımı gibi kavramlaştırmalarını berraklığa kavuşturmak; bunun beraberinde, onun tüm bu konulara bakışını bir bütün içinde ele alan bir araştırmayı gerçekleştirmek gerekmektedir. Yalnızca Risale-i Nur'un bilime bakışını tesbit dahi, bir dizi çalışmayla mümkündür. Ancak "dimağdaki merâtib" tasnifı, akıl-kalb ikiliğinin nasıl ele alındığı, mânâ-yı ismî-mânâ-yı harfî ayrımı, nazar ve niyet, ene gibi bir dizi anahtar kavramın çalışılması sonrasında, Risale-i Nur'un bilime bakışına dair küllî bir tasvire yaklaşılabilir. Bu yolda, yapılması gereken başkaca çalışmalar da vardır. Meselâ, Risale-i Nur, aklı mı, vahyi mi esas alıyor? Ve ne şekilde esas alıyor? Risale-i Nur'daki ilim, fen, marifet, basiret, hikmet, felsefe, malumat.. gibi terimler arasında ne gibi bir bağ, nasıl bir ayrım, ne gibi bir hiyerarşi mevcuttur? Risale-i Nur'da "cehl" ve "cehalet" ile kasdolunan nedir? Yalnızca ilim noktasında kullandığı, "âlet ilimler," "âlî ilimler," "ulûm-u akliye," "ulûm-u felsefiye," "ulûm-u kevniye," "ulûm-u maddiye," "ulûm-u ilâhiye," "ulûm-u imaniye," "imanın ulûmu," "ulûm-u diniye" gibi terimler ile Risale-i Nur'un kasdı nedir? Bunlar arasında nasıl bir bağ, ne gibi bir ayrılık vardır?
Görülüyor ki, bir değil, birçok müdakkik nazarın yoğunlaşması gereken; açılmayı ve keşfedilmeyi bekleyen bir hazine ile karşı karşıyayız.
Bu keşif faaliyetinin gerçek kıvamını bulması, hem epistemoloji, bilim felsefesi gibi belli alanlarda bir yoğunlaşmayı; hem İslâm ulemasının bu konudaki çabalarıyla Risale-i Nur'un sunduğu verilerin beraberce ele alınmasını da gerektirmektedir.
Sözgelimi, "klasik" tasnifte, belagat, dilbilgisi, kozmoğrafya gibi bilimler âlet ilimler; tefsir, hadis ve fıkıh ise âlî ilimlerdir. Risale-i Nur'un ise, "âlî" ilim derken özellikle "iman ilmi"ni, "marifetullah"ı kasdettigi görülür. Klasik tasnifin çıkış itibarıyla bir tutarlılığı olduğu gibi, Risale-i Nur'un artık bu tasnifı terketmesinde de bir kasd ve tutarlılık vardır. Çünkü, meselâ tefsir kitapları, Kur'ân'a ayna olmaları gerekirken, zamanla gölge hükmüne getirilmişlerdir. "Fıkıh" -ilk büyük fakih olan İmam-ı Azam'ın "Fıkh-ı Ekber"inin belgeledigi gibi-iman esasları temelinde teşekkül ettiği halde, zamanla bu temel unutulmuş; fıkhî hükümler imanî asıllarından ve dolayısıyla marifetullahtan kopuk biçimde ele alınmaya başlanmıştır. Keza, İmam-ı Gazalî'nin dünyasında "marifetullah"a bir vesile olan astronominin öte yanda feylesofların elinde ya esbabperestlik yüklü bir kâinat tasviriyle mâlul duruma düştüğü; yahut buna yalnızca tepki gösteren, oysa imanî bir astronomi yorumu sunamayan kifayetsiz alimler yüzünden medreselerin eğitim müfredatından silinip gittiği gözlenmektedir.
Tüm bu süreçler gözönüne alınırsa, Risale-i Nur'un, bilimin materyalist yorumunun hâkim olduğu bir dünyanın insanı olan bizlere, Kur'ânî bir perspektif sunarken, bin yıldır birikegelen birçok temel problemi aşacak anahtarlar sunuyor olduğu görülecektir. Bu çalışma ise, bu konuda dikkatli nazarlara bir ipucu vermekle yetinecek; bunun ötesinde, olsa olsa, kabataslak bir tasvir sunmaya çalışacaktır. Bu yapılırken, belli bazı yanlış anlamaların tashihine de gayret edilecektir.
Açıkçası bu satırların yazarı bir okyanusun kıyısında durduğunun farkındadır. Fakat Bu okyanusa dalması için gerekli olan bir dizi marifetten mahrumdur. Mesela yüzme ve dalgıçlık bilmediği gibi bir gemisi veya denizaltısı da yoktur. Dolayısıyla kıyıda durup, "Bakın, bir okyanus var. Dikkat edin, araştırın, içine dalın" diyen bir insan konumunda dır. Okyanusa hakkını veren çalışmalar için ise Risale-i Nur müellifınin Muhakemat'da sözünü ettiği "gavvas muhakkikler"e acilen ihtiyaç bulunmaktadır.