Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
Risale-i Nur Okuma ve Anlama
Risale-i Nurdan Makaleler
Bilime Nasıl Bakmalı ?
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="Huseyni" data-source="post: 229247" data-attributes="member: 27"><p><span style="color: blue"><strong>Yeni Said'in Gözüyle Eski Said</strong></span></p><p></p><p> Bilim konusunda Risale-i Nur'un tavrını bulandıran en önemli husus, Eski Said ile Yeni Said'in "fünun-u cedide"ye bakışı arasındaki farktır. Her iki Said'in bakışı ele alındığında, bir süreklilik ile beraber, bir farklılıgın da oldugu görülür. Bir bakıma, Said Nursî, temel referanslarını başta belirlemiş olmakla birlikte, usul ve üslub noktasında kemâle giden bir süreç yaşamıştır. Usul ve üslub noktasında kemâle giden bir süreç yaşamak demek, birtakım "ara durak"lardan geçmek, bir dönem için birtakım "eksik" ve hatta "kusurlu" usullerin izini sürmek, birtakım deneme-yanılma tecrübeleri yaşamış olmak da demektir. Nitekim, Said Nursî, Yeni Said olarak yazdığı birçok eserde Eski Said'e dair atıflarda bulunurken, Eski Said'in maksadı dogru olmakla birlikte, usulde eksiklik ve hataları bulunduğunu ifade eder. İttihad ve Terakki'yle münasebeti, istibdat aleyhtarlığı, Medresetü'z-Zehra, bilim ve terakki gibi konular, Yeni Said'in Eski Said'i "maksadında doğru, tabirinde kusurlu" gördügü konular arasındadır.4 Bu hususu belirtirken, Eski Said ile Yeni Said arasında, "usul" konusunda kısmen "zaman ve zemin"le de ilgili bir fark olmakla birlikte; "asıllar" noktasında bir mutabakatın oldugunu vurgulamak gerekir. Muhakemat isimli eser, bunun en açık örneğidir. Bu eserin daha "hamdele ve salvele"sinde, Risale-i Nur'un üzerine bina edildigi temelleri görmek mümkündür. Yine bu eser, daha birinci mukaddimesinde, Risale-i Nur'un kâinata bakışının ana hatlarını sunmakta; kâinata Sanii adına bakış ekseninde yoğunlaşan tahlil, "Kur'ân'da makasıddan başka olan kâinat bahsi istitradîdir" cümlesiyle özetlenmektedir.5 Yine bu eserin girişinde İslâmiyet güneşinin tutulmasının sebepleri arasında "bazı zevâhir-i İslâmiyet ile bazı mesâil-i fünun ortasında hayal-i batıl ile tevehhüm eylediğimiz müsademet ve münakazat" zikredildikten sonra, şu manidar ifadeye yer verilmektedir: </p><p></p><p></p><p>"Feya li'l-aceb!.. Köle efendisine.. ve hizmetkâr reisine ve veled pederine nasıl düşman ve muarız olabilir? Halbuki İslâmiyet fünunun seyyidi ve mürşidi ve ulûm-u hakikiyyenin reis ve pederidir.</p><p></p><p></p><p> "Bu ifade, onun dünyasında bilim ve dinin yeri konusundaki netliğin delilidir. Burada açıkça, bilim -orijinal ifadeye sadık kalırsak "fenler" ile İslâm arasında bir eşitler ilişkisi degil; hiyerarşik bir alt-üst ilişkisi öngörülür. İslâmiyet efendi, fenler onun kölesidir. İslâmiyet reis, fenler onun hizmetkârıdır. İslâmiyet peder, fen onun veledidir. Mürşid olan İslâmiyettir, fenler ise bu mürşidin irşadıyla doğru çizgide kalabilir. Buna göre, Kur'ân'dan aldığı asılların ve usullerin rehberliğinde kâinatı incelemeye girişen bir bilim öngörülmektedir. Vahyi rehber edinmeyen bir bilim ise, "efendisinden kaçmış bir köle"dir; baba terbiyesi görmemiş serseri bir çocuktur; mürşidsiz bir yolcudur.</p><p></p><p></p><p> Muhakemat'la aynı tarihte yayınlanan Münazarat'ta ise, Eski Said'in en önemli teşebbüslerinden biri olan Medresetü'z-Zehra'nın önemi anlatılırken "fünun-u cedideyi ulûm-u medâriş ile mezc ve derc" lüzumundan söz edilerek, bu husus şöyle açıklanmaktadır:</p><p></p><p></p><p> "Vicdanın ziyası. ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit; birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder." </p><p></p><p></p><p> Bu ifadelerde, Muhakemattaki ifadede açıkça görülen hiyerarşi, en azından zahirde, görülmemektedir. Münazarattaki bu ifadenin ilk anda zihinlerde çağrıştırdığı, iki eşitin mukayesesidir. "Ulûm-u diniye" ile "fünûn-u medeniye"nin aynı mertebeye konulduğu görülmekte; ve tek başına "fünun-u medeniye"ye "aklın nuru" olma fonksiyonu atfedilmektedir.</p><p></p><p></p><p> Said Nursî'nin ifadedeki kasdının bu olmadığı; bu ifade Muhakemat'la birlikte okunduğunda asıl kasdının daha kolay anlaşılacağı düşünülebilir. Ama, sözkonusu ifadenin hemen hemen istisnasız, az önce zikrettiğimiz şekilde anlaşıldığı da bir vâkıadır. Bu söz, sürekli, "dinî ilimler" ile "modern bilimler"in yan yana okutuldugu; sözgelimi bir tarafta usuli'd-din, kelam ve fıkıh, öte yanda fizik, biyoloji, sosyoloji okutulan bir eğitim projesinin özeti olarak anlaşılmıştır. İki grup arasında bir eşitlik farzedilmiştir. Sonuçta bir "iç içelik"ten ziyade, bir paralellik; bir alt-üst ilişkisinden ziyade, bir eşitlik öngörülmüştür. </p><p></p><p></p><p> Manidar bir husus, Eski Said'e ait bu ifadenin Risale-i Nur'un durduğu yeri tesbitte de belirleyici kılınmasıdır. Bu söz, Risale-i Nur'un yaptığı şeyi mi ifade eder? Yoksa, bir zaman sonra terkedilmiş bir "ara durak"tan mı ibarettir? Bu söz ilk sorunun cevabı olarak görüldüğünde, yukarıda ifade ettiğimiz, "önce şu oluştu. Ardından bu oluştu..." türünden "bilimsel" açıklamaları olduğu gibi kullanan, yalnızca sonuçta "İşte bunları Allah'tan başka kim yapabilir?" demekle yetinen; iman ikrarının bilimsel açıklamaya âdeta yamandığı türde bir çalışmayla meselenin hallolduğu düşüncesi hükümferma olmuştur. Oysa, eger bu söz ikinci soru ekseninde anlaşılırsa, Risale-i Nur'un bundan çok öte şeyler söylediği ve de bu sözlerini bilfiil gerçekleştirdiği görülecektir. Risale-i Nur, bir fen kitabının mevcut haliyle, bir akaid kitabının da medrese geleneğinden aktarılmış haliyle beraberce okunduğu bir eğitim öngörmemektedir. Bilakis, iki ayrı alan olarak görülen bu disiplinleri tek bir potada birleştirmeyi sağlayacak bir usul vermektedir. </p><p></p><p></p><p> Bu yapılmadığında, Risale-i Nur'un terminolojisini kullanırsak, gerçekte iki ayrı "ilim"den söz etme imkânı da kalmaz. Allah'ı inkâr eden, esmâ-i hüsnâya dayanmayan bir bilimsel çalışma, Risale-i Nur'a göre, "bilgi" değil; "vehim" ve "zan" üretir. Marifet değil, cehalettir. Bu konumdaki biri, "binler fünunu bilse de, cehl-i mürekkeble bir echel"dir.6 Öte yanda, kâinatı imanın şahidi kılmayan bir "ilahiyat" çalışması da, Risale-i Nur'a göre. "taklid"den öte bir noktaya geçemeyecektir. Zira, "tevhid ve nübüvvetin isbatları, yalnız delil-i naklî ile sahih değildir. Çünkü devir lâzım gelir."7. Yani, böyle bir ilahiyat çalışması, olsa olsa totolojik olacaktır. Sözgelimi, Kur'ân ve hadise dayatı olarak fıkıh, hadis, akaid.. çalışan biri, Kur'ân ve hadisi referans noktası olarak seçmesini "Çünkü Kur'ân Allah'ın kelâmı, Hz. Muhammed de O'nun resulüdür" diye açıklıyor; öte yanda Allah'ın varlığını ve birliğini isbat etmesi istendiğinde "Çünkü Kur'an ve Hz. Muhammed bunu ders veriyor" diyorsa, bu bir "devir"dir, totolojidir: bir tahkik ve isbat çalışması degildir. Halbuki, "Kur'ân-ı Kerim, tevhid ile nübüvveti delâil-i akliye ile isbat etmiştir."8 (Bu noktada, "Onikinci Söz"de, bir fen adamının kâinatı Saniinden gaflet ederek çalışması gibi, Kur'ân'ın da pekâlâ "huruf ve nukuş"una takılarak, Mütekellimden gaflet ederek okunabileceği ihsası bulunduğunu hatırlamak gerekir).</p></blockquote><p></p>
[QUOTE="Huseyni, post: 229247, member: 27"] [COLOR=blue][B]Yeni Said'in Gözüyle Eski Said[/B][/COLOR] Bilim konusunda Risale-i Nur'un tavrını bulandıran en önemli husus, Eski Said ile Yeni Said'in "fünun-u cedide"ye bakışı arasındaki farktır. Her iki Said'in bakışı ele alındığında, bir süreklilik ile beraber, bir farklılıgın da oldugu görülür. Bir bakıma, Said Nursî, temel referanslarını başta belirlemiş olmakla birlikte, usul ve üslub noktasında kemâle giden bir süreç yaşamıştır. Usul ve üslub noktasında kemâle giden bir süreç yaşamak demek, birtakım "ara durak"lardan geçmek, bir dönem için birtakım "eksik" ve hatta "kusurlu" usullerin izini sürmek, birtakım deneme-yanılma tecrübeleri yaşamış olmak da demektir. Nitekim, Said Nursî, Yeni Said olarak yazdığı birçok eserde Eski Said'e dair atıflarda bulunurken, Eski Said'in maksadı dogru olmakla birlikte, usulde eksiklik ve hataları bulunduğunu ifade eder. İttihad ve Terakki'yle münasebeti, istibdat aleyhtarlığı, Medresetü'z-Zehra, bilim ve terakki gibi konular, Yeni Said'in Eski Said'i "maksadında doğru, tabirinde kusurlu" gördügü konular arasındadır.4 Bu hususu belirtirken, Eski Said ile Yeni Said arasında, "usul" konusunda kısmen "zaman ve zemin"le de ilgili bir fark olmakla birlikte; "asıllar" noktasında bir mutabakatın oldugunu vurgulamak gerekir. Muhakemat isimli eser, bunun en açık örneğidir. Bu eserin daha "hamdele ve salvele"sinde, Risale-i Nur'un üzerine bina edildigi temelleri görmek mümkündür. Yine bu eser, daha birinci mukaddimesinde, Risale-i Nur'un kâinata bakışının ana hatlarını sunmakta; kâinata Sanii adına bakış ekseninde yoğunlaşan tahlil, "Kur'ân'da makasıddan başka olan kâinat bahsi istitradîdir" cümlesiyle özetlenmektedir.5 Yine bu eserin girişinde İslâmiyet güneşinin tutulmasının sebepleri arasında "bazı zevâhir-i İslâmiyet ile bazı mesâil-i fünun ortasında hayal-i batıl ile tevehhüm eylediğimiz müsademet ve münakazat" zikredildikten sonra, şu manidar ifadeye yer verilmektedir: "Feya li'l-aceb!.. Köle efendisine.. ve hizmetkâr reisine ve veled pederine nasıl düşman ve muarız olabilir? Halbuki İslâmiyet fünunun seyyidi ve mürşidi ve ulûm-u hakikiyyenin reis ve pederidir. "Bu ifade, onun dünyasında bilim ve dinin yeri konusundaki netliğin delilidir. Burada açıkça, bilim -orijinal ifadeye sadık kalırsak "fenler" ile İslâm arasında bir eşitler ilişkisi degil; hiyerarşik bir alt-üst ilişkisi öngörülür. İslâmiyet efendi, fenler onun kölesidir. İslâmiyet reis, fenler onun hizmetkârıdır. İslâmiyet peder, fen onun veledidir. Mürşid olan İslâmiyettir, fenler ise bu mürşidin irşadıyla doğru çizgide kalabilir. Buna göre, Kur'ân'dan aldığı asılların ve usullerin rehberliğinde kâinatı incelemeye girişen bir bilim öngörülmektedir. Vahyi rehber edinmeyen bir bilim ise, "efendisinden kaçmış bir köle"dir; baba terbiyesi görmemiş serseri bir çocuktur; mürşidsiz bir yolcudur. Muhakemat'la aynı tarihte yayınlanan Münazarat'ta ise, Eski Said'in en önemli teşebbüslerinden biri olan Medresetü'z-Zehra'nın önemi anlatılırken "fünun-u cedideyi ulûm-u medâriş ile mezc ve derc" lüzumundan söz edilerek, bu husus şöyle açıklanmaktadır: "Vicdanın ziyası. ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit; birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder." Bu ifadelerde, Muhakemattaki ifadede açıkça görülen hiyerarşi, en azından zahirde, görülmemektedir. Münazarattaki bu ifadenin ilk anda zihinlerde çağrıştırdığı, iki eşitin mukayesesidir. "Ulûm-u diniye" ile "fünûn-u medeniye"nin aynı mertebeye konulduğu görülmekte; ve tek başına "fünun-u medeniye"ye "aklın nuru" olma fonksiyonu atfedilmektedir. Said Nursî'nin ifadedeki kasdının bu olmadığı; bu ifade Muhakemat'la birlikte okunduğunda asıl kasdının daha kolay anlaşılacağı düşünülebilir. Ama, sözkonusu ifadenin hemen hemen istisnasız, az önce zikrettiğimiz şekilde anlaşıldığı da bir vâkıadır. Bu söz, sürekli, "dinî ilimler" ile "modern bilimler"in yan yana okutuldugu; sözgelimi bir tarafta usuli'd-din, kelam ve fıkıh, öte yanda fizik, biyoloji, sosyoloji okutulan bir eğitim projesinin özeti olarak anlaşılmıştır. İki grup arasında bir eşitlik farzedilmiştir. Sonuçta bir "iç içelik"ten ziyade, bir paralellik; bir alt-üst ilişkisinden ziyade, bir eşitlik öngörülmüştür. Manidar bir husus, Eski Said'e ait bu ifadenin Risale-i Nur'un durduğu yeri tesbitte de belirleyici kılınmasıdır. Bu söz, Risale-i Nur'un yaptığı şeyi mi ifade eder? Yoksa, bir zaman sonra terkedilmiş bir "ara durak"tan mı ibarettir? Bu söz ilk sorunun cevabı olarak görüldüğünde, yukarıda ifade ettiğimiz, "önce şu oluştu. Ardından bu oluştu..." türünden "bilimsel" açıklamaları olduğu gibi kullanan, yalnızca sonuçta "İşte bunları Allah'tan başka kim yapabilir?" demekle yetinen; iman ikrarının bilimsel açıklamaya âdeta yamandığı türde bir çalışmayla meselenin hallolduğu düşüncesi hükümferma olmuştur. Oysa, eger bu söz ikinci soru ekseninde anlaşılırsa, Risale-i Nur'un bundan çok öte şeyler söylediği ve de bu sözlerini bilfiil gerçekleştirdiği görülecektir. Risale-i Nur, bir fen kitabının mevcut haliyle, bir akaid kitabının da medrese geleneğinden aktarılmış haliyle beraberce okunduğu bir eğitim öngörmemektedir. Bilakis, iki ayrı alan olarak görülen bu disiplinleri tek bir potada birleştirmeyi sağlayacak bir usul vermektedir. Bu yapılmadığında, Risale-i Nur'un terminolojisini kullanırsak, gerçekte iki ayrı "ilim"den söz etme imkânı da kalmaz. Allah'ı inkâr eden, esmâ-i hüsnâya dayanmayan bir bilimsel çalışma, Risale-i Nur'a göre, "bilgi" değil; "vehim" ve "zan" üretir. Marifet değil, cehalettir. Bu konumdaki biri, "binler fünunu bilse de, cehl-i mürekkeble bir echel"dir.6 Öte yanda, kâinatı imanın şahidi kılmayan bir "ilahiyat" çalışması da, Risale-i Nur'a göre. "taklid"den öte bir noktaya geçemeyecektir. Zira, "tevhid ve nübüvvetin isbatları, yalnız delil-i naklî ile sahih değildir. Çünkü devir lâzım gelir."7. Yani, böyle bir ilahiyat çalışması, olsa olsa totolojik olacaktır. Sözgelimi, Kur'ân ve hadise dayatı olarak fıkıh, hadis, akaid.. çalışan biri, Kur'ân ve hadisi referans noktası olarak seçmesini "Çünkü Kur'ân Allah'ın kelâmı, Hz. Muhammed de O'nun resulüdür" diye açıklıyor; öte yanda Allah'ın varlığını ve birliğini isbat etmesi istendiğinde "Çünkü Kur'an ve Hz. Muhammed bunu ders veriyor" diyorsa, bu bir "devir"dir, totolojidir: bir tahkik ve isbat çalışması degildir. Halbuki, "Kur'ân-ı Kerim, tevhid ile nübüvveti delâil-i akliye ile isbat etmiştir."8 (Bu noktada, "Onikinci Söz"de, bir fen adamının kâinatı Saniinden gaflet ederek çalışması gibi, Kur'ân'ın da pekâlâ "huruf ve nukuş"una takılarak, Mütekellimden gaflet ederek okunabileceği ihsası bulunduğunu hatırlamak gerekir). [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
Risale-i Nur Okuma ve Anlama
Risale-i Nurdan Makaleler
Bilime Nasıl Bakmalı ?
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst