Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
Risale-i Nur Okuma ve Anlama
Risale-i Nurdan Makaleler
Bilime Nasıl Bakmalı ?
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="Huseyni" data-source="post: 229248" data-attributes="member: 27"><p><span style="color: blue"><strong>Yeni Said'in Eski Said Eleştirisi</strong></span></p><p></p><p> Said Nursî'nin Münazarat'taki sözkonusu ifadeleri, bu bahisten çoğu kez anlaşılan mânâyı kasdetmiyor olsa gerektir. Bu ihtimali dikkate almak için yeterli gerekçeler de mevcuttur. Fakat, her hâlükârda, Eski Said'in bir dönem-deyim yerindeyse- "bilimci" denilebilecek bir usul ve üslub arayışına girdiği bizatihî Yeni Said'in ifadelerinden anlaşılmaktadır. Mektubat'taki bir bahis, bunun en açık örnegidir: </p><p></p><p></p><p> "Eski Said ile mütefekkirin kısmı, felsefe-i beşeriyenin ve hikmet-i Avrupaiyenin düsturlarını kısmen kabul edip, onların silahlarıyle onlarla mübareze ediyorlar; bir derece onları kabûl ediyorlar. Bir kısım düsturlarını, fünun-u nıüsbete süretinde lâyetezelzel teslim ediyordar, o suretle İslâmiyetin hakikî kıymetini gösteremiyorlar. âdeta kökleri çok derin zannettikleri hikmetin dallarıyla İslâmiyeti aşılıyorlar; güya takviye ediyorlar. Bu tarzda galebe az olduğundan ve İslâmiyetin kıymetini bir derece tenzil etmek olduğundan, o mesleği terkettim. Hem bilfiil gösterdim ki: İslâmiyetin esasları o kadar derindir ki, felsefenin en derin esasları onlara yetişmez, belki sathî kalır... Eski meslekte, felsefeyi derin zannedip, ahkâm-ı İslâmiyeyi zahirî telâkki edip felsefenin dallarıyla bağlamakla durutmak ve muhafaza edilmek zannediliyordu. Halbuki felsefenin düsturlarının ne haddi var ki, onlara yetişsin."9</p><p></p><p> </p><p> Çok açık ve samimi bir sorgulamayı dile getiren bu ifadelerin bir benzerine Lem'alar'da rastlamak mümkündür. "Yirmialtıncı Lem'a"da bir vesileyle Eski Said'den Yeni Said'e geçiş süreci anlatılırken, şöyle denilmektedir:</p><p></p><p></p><p> ...Maatteessüf o vakte kadar ulûm-u felsefeyi ulûm-u İslâmiye ile beraber havsalama doldurup, o ulûm-u felsefeyi, pek yanlış olarak maden-i tekemmül ve medar-ı tenevvür zannetmiştim. Halbuki o felsefi meseleler ruhumu çok fazla kirletmiş ve terakkiyat-ı maneviyemde engel olmuştu. Birden Cenab-ı Hakkın rahmet ve keremiyle Kur'ân-ı Hakîmdeki hikmet-i kudsiye imdada yetişti. Çok risalelerde beyan edildigi gibi, o felsefi mes'elelerin kirlerini yıkadı; temizlettirdi." 10</p><p></p><p> </p><p> Said Nursî'nin Mesnevî-i Nuriye'nin Türkçe tercümesi için 1950 sonrasında yazdığı önsözde de, "kırk-elli sene evvel, Eski Said, ziyade ulûmu akliyye ve felsefiyyede hareket ettiği için... aklı, fıkri hikmet-i felsefıye ile bir derece yaralı idi; tedavi lâzımdı" denilmektedir. </p><p></p><p></p><p> Bu ifadeler, bir yanda Muhakemat'ta sözünü ettiği hiyerarşiyi zihninde muhafaza etmekle birlikte, Eski Said'in o günün hükümferma modern biliminin İslâmî esaslara yönelik itirazını aşmaya yönelik bir usul arayışı içinde olduğunu göstermektedir. Eski Said, modern bilimlerin okutulduğu mekteplerden yetişen yeni kuşağın dinden koptuğunu tesbit ettigi bir vasatta, bu gözönündeki problemin nasıl aşılacağı sorusuyla yüzyüzedir. Bu noktadaki çözüm arayışları, bir dönem için onu modern bilimin usulünün ve temelinin değil, bazı sonuçlarının sorgulandığı; bu arada, "bazı düsturlarının sarsılmaz kabul edildiği" bir "syncretism"e, bir "bağdaştırma" teşebbüsüne sevketmiş olsa gerektir. Bizatihî kendi ifadelerinden anlaşılan budur. </p><p></p><p></p><p> Yeni Said'e Doğru Said Nursî'nin kendi ifadelerinden, aynı zamanda bu "ara durak"ı sorgulamayı da sürdürdüğü ve nihayet "Eski Said'in Yeni Said'e inkılâbı" sürecinde sözkonusu durağı terkettiği anlaşılmaktadır. Risale-i Nur'un değişik bahislerinden anlaşıldığı üzere, bu noktayı aşmasının en esaslı vesilesi, İmam-ı Rabbanî'nin ikazı üzere, "tevhid-i kıble" etmesi; yalnız Kur'ân'ı rehber edinmesidir. Yeni Said'i Eski Said'den ayıran en temel nokta budur. Eski Said'in de temel referansı Kur'ân ve Resul-i Ekrem'dir (a.s.m.). Fakat. "hüda-deha" ayrımının henüz Yeni Said'de olduğu kadar net bir biçimde kurulmadığı; diğer taraftan, akıl ile kalbin iki ayrı alanı çalışan iki ayrı "âlet-i insanî" olarak görülüyor olduğu anlaşılmaktadır. Yeni Said'in tefekküründeki en temel tasniflerden biri olan Kur'ân-felsefe; Kur'ân talebesi-felsefe tilmizi; Kur'ân medeniyeti-felsefe medeniyeti ayrımına, Eski Said'de o denli net biçimde rastlanmaması dikkat çekicidir. Aynı şekilde, aklın mahiyeti konusunda da, Eski Said ile Yeni Said arasında bir farklılık olduğu görülmektedir.</p><p></p><p></p><p> Eski Said, aklı bağımsız bir "marifet" alanı görebilmekte; hatta aklı yer yer kalbin önüne çıkarmaktadır. Müellifımizin eserleri arasında tarih sırası gözönüne alınarak gerçekleştirilen bir okuma, onun bu hususta nasıl bir çizgide ilerlediğini görmemize yardımcı olacaktır. Münazarat'ta "fünun-u medeniye"yi "aklın nuru" olarak gören Eski Said, öte yanda "ulûm-u diniye"yi "vicdanın ziyası" olarak yorumlar. Hemen hemen aynı sıralarda yazdığı Muhakematta "İnsanda müdebbir-i galib ya akıl veya basardır" diye başlayan bir tasnifte "müyûlat-ı kalbiye"yi bir tarafa, "temayülat-ı akliye"yi diğer tarafa koymakta; ve ikinciye daha fazla değer yüklediği görülmektedir.11 Bu iki eserden üç yıl sonra yazılan İşârâtü'l-İ'caz'da ise, farklı bir sıralama gözükür. Kalb, bu eserde "imanın mahalli" olan bir "lâtife-i Rabbaniye"dir. "Ki, mazhar-ı hissiyatı vicdan; ma'kes-i efkârı, dimağdır."12 Burada, kalbin hiyerarşide üste çıktığı; ona bir santral konumu biçildiği; vicdan ve dimağın ise, onun iki kanalı, doğrudan ona bağlı iki araç olarak görüldüğü anlaşılmaktadır. Muhakemat ve Münazarat'ta sezilen paralellik, yerini kalbin merkezde olduğu, aklın da kalbe bağlı olarak çalıştığı bir alt-üst ilişkisine bırakmıştır. Bu, Eski Said'i Kur'ân'da zikredilen "akleden kalb" 13 tanımına ulaştıran; bu arada Yeni Said'e geçişte de önemi olan hayatî bir aşama hükmündedir. Bir üç yı1 daha geçtiğinde ise, saflar iyice netleşecektir. "Eski ,Said ile Yeni Said'in beraber yazdığı" Lemeat'ta, net bir ifadeyle "Nur-u akıl kalbden gelir" denilmektedir. Buna göre, bir fikir kalbin ziyası olmadan nurlanamaz. Aklî bir düşünme ameliyesi kalbin ziyası ile mezcolmazsa zulmet ve karanlık; "zulüm ve cehil" üretir. Bu yüzdendir ki, kalbin ziyasına muhatap olmayan aydınlar, "zulmetli münevverler"dir. Velhasıl, "Ger fikret-i beyzada süveyda-i kalb olmazsa, halita-i dimağî, ilim ve basiret olmaz. Kalbsiz akıl olamaz." 14 Açıkçası, dimağda örülen bir düşünce silsilesinin "ilim" sayılabilmesi için, "kalb"in rehberliğine ihtiyacı vardır. "Kalbsiz bir akıl" gözün görmeyen beyazı gibidir. Akıl, kalbden bağımsız bir "bilgi" aracı değildir. Lemeat'tan sonra yazılan Mesnevî-i Nuriye'nin önsözünde ise, "aklı, fıkri hikmet-i felsefıyye ile yaralı" Eski Said'in, Kur'ân'ın dersiyle, irşadıyla "akıl ve kalb ittifakıyla gitmesi" sayesinde şifa bularak Yeni Said'e inkılâb ettiği belirtilmektedir. Mesneviden sonra, sırada, Sünuhat vardır. Sünuhat; yani, kalbe gelen mânâlar. Zaten, daha sonrasında, Risale-i Nur da "sünuhat-ı kalbiye" sûretinde yazılacaktır.15 "Peki, 'sünuhat-ı kalbiye' ile yazarken. aklı bir kenarda mı bırakıyor?" kabilinden sorular ise, Risa!e-i Nur'un terminolojisi içinde, anlamsızdır. Çünkü, akıl, artık ayrı bir birim değildir; kalbden bağımsız olmayıp, kalbe bağlı bir araçtır. Kalbsiz akıl yoktur. Kalb tanımının içinde akıl zaten vardır.</p></blockquote><p></p>
[QUOTE="Huseyni, post: 229248, member: 27"] [COLOR=blue][B]Yeni Said'in Eski Said Eleştirisi[/B][/COLOR] Said Nursî'nin Münazarat'taki sözkonusu ifadeleri, bu bahisten çoğu kez anlaşılan mânâyı kasdetmiyor olsa gerektir. Bu ihtimali dikkate almak için yeterli gerekçeler de mevcuttur. Fakat, her hâlükârda, Eski Said'in bir dönem-deyim yerindeyse- "bilimci" denilebilecek bir usul ve üslub arayışına girdiği bizatihî Yeni Said'in ifadelerinden anlaşılmaktadır. Mektubat'taki bir bahis, bunun en açık örnegidir: "Eski Said ile mütefekkirin kısmı, felsefe-i beşeriyenin ve hikmet-i Avrupaiyenin düsturlarını kısmen kabul edip, onların silahlarıyle onlarla mübareze ediyorlar; bir derece onları kabûl ediyorlar. Bir kısım düsturlarını, fünun-u nıüsbete süretinde lâyetezelzel teslim ediyordar, o suretle İslâmiyetin hakikî kıymetini gösteremiyorlar. âdeta kökleri çok derin zannettikleri hikmetin dallarıyla İslâmiyeti aşılıyorlar; güya takviye ediyorlar. Bu tarzda galebe az olduğundan ve İslâmiyetin kıymetini bir derece tenzil etmek olduğundan, o mesleği terkettim. Hem bilfiil gösterdim ki: İslâmiyetin esasları o kadar derindir ki, felsefenin en derin esasları onlara yetişmez, belki sathî kalır... Eski meslekte, felsefeyi derin zannedip, ahkâm-ı İslâmiyeyi zahirî telâkki edip felsefenin dallarıyla bağlamakla durutmak ve muhafaza edilmek zannediliyordu. Halbuki felsefenin düsturlarının ne haddi var ki, onlara yetişsin."9 Çok açık ve samimi bir sorgulamayı dile getiren bu ifadelerin bir benzerine Lem'alar'da rastlamak mümkündür. "Yirmialtıncı Lem'a"da bir vesileyle Eski Said'den Yeni Said'e geçiş süreci anlatılırken, şöyle denilmektedir: ...Maatteessüf o vakte kadar ulûm-u felsefeyi ulûm-u İslâmiye ile beraber havsalama doldurup, o ulûm-u felsefeyi, pek yanlış olarak maden-i tekemmül ve medar-ı tenevvür zannetmiştim. Halbuki o felsefi meseleler ruhumu çok fazla kirletmiş ve terakkiyat-ı maneviyemde engel olmuştu. Birden Cenab-ı Hakkın rahmet ve keremiyle Kur'ân-ı Hakîmdeki hikmet-i kudsiye imdada yetişti. Çok risalelerde beyan edildigi gibi, o felsefi mes'elelerin kirlerini yıkadı; temizlettirdi." 10 Said Nursî'nin Mesnevî-i Nuriye'nin Türkçe tercümesi için 1950 sonrasında yazdığı önsözde de, "kırk-elli sene evvel, Eski Said, ziyade ulûmu akliyye ve felsefiyyede hareket ettiği için... aklı, fıkri hikmet-i felsefıye ile bir derece yaralı idi; tedavi lâzımdı" denilmektedir. Bu ifadeler, bir yanda Muhakemat'ta sözünü ettiği hiyerarşiyi zihninde muhafaza etmekle birlikte, Eski Said'in o günün hükümferma modern biliminin İslâmî esaslara yönelik itirazını aşmaya yönelik bir usul arayışı içinde olduğunu göstermektedir. Eski Said, modern bilimlerin okutulduğu mekteplerden yetişen yeni kuşağın dinden koptuğunu tesbit ettigi bir vasatta, bu gözönündeki problemin nasıl aşılacağı sorusuyla yüzyüzedir. Bu noktadaki çözüm arayışları, bir dönem için onu modern bilimin usulünün ve temelinin değil, bazı sonuçlarının sorgulandığı; bu arada, "bazı düsturlarının sarsılmaz kabul edildiği" bir "syncretism"e, bir "bağdaştırma" teşebbüsüne sevketmiş olsa gerektir. Bizatihî kendi ifadelerinden anlaşılan budur. Yeni Said'e Doğru Said Nursî'nin kendi ifadelerinden, aynı zamanda bu "ara durak"ı sorgulamayı da sürdürdüğü ve nihayet "Eski Said'in Yeni Said'e inkılâbı" sürecinde sözkonusu durağı terkettiği anlaşılmaktadır. Risale-i Nur'un değişik bahislerinden anlaşıldığı üzere, bu noktayı aşmasının en esaslı vesilesi, İmam-ı Rabbanî'nin ikazı üzere, "tevhid-i kıble" etmesi; yalnız Kur'ân'ı rehber edinmesidir. Yeni Said'i Eski Said'den ayıran en temel nokta budur. Eski Said'in de temel referansı Kur'ân ve Resul-i Ekrem'dir (a.s.m.). Fakat. "hüda-deha" ayrımının henüz Yeni Said'de olduğu kadar net bir biçimde kurulmadığı; diğer taraftan, akıl ile kalbin iki ayrı alanı çalışan iki ayrı "âlet-i insanî" olarak görülüyor olduğu anlaşılmaktadır. Yeni Said'in tefekküründeki en temel tasniflerden biri olan Kur'ân-felsefe; Kur'ân talebesi-felsefe tilmizi; Kur'ân medeniyeti-felsefe medeniyeti ayrımına, Eski Said'de o denli net biçimde rastlanmaması dikkat çekicidir. Aynı şekilde, aklın mahiyeti konusunda da, Eski Said ile Yeni Said arasında bir farklılık olduğu görülmektedir. Eski Said, aklı bağımsız bir "marifet" alanı görebilmekte; hatta aklı yer yer kalbin önüne çıkarmaktadır. Müellifımizin eserleri arasında tarih sırası gözönüne alınarak gerçekleştirilen bir okuma, onun bu hususta nasıl bir çizgide ilerlediğini görmemize yardımcı olacaktır. Münazarat'ta "fünun-u medeniye"yi "aklın nuru" olarak gören Eski Said, öte yanda "ulûm-u diniye"yi "vicdanın ziyası" olarak yorumlar. Hemen hemen aynı sıralarda yazdığı Muhakematta "İnsanda müdebbir-i galib ya akıl veya basardır" diye başlayan bir tasnifte "müyûlat-ı kalbiye"yi bir tarafa, "temayülat-ı akliye"yi diğer tarafa koymakta; ve ikinciye daha fazla değer yüklediği görülmektedir.11 Bu iki eserden üç yıl sonra yazılan İşârâtü'l-İ'caz'da ise, farklı bir sıralama gözükür. Kalb, bu eserde "imanın mahalli" olan bir "lâtife-i Rabbaniye"dir. "Ki, mazhar-ı hissiyatı vicdan; ma'kes-i efkârı, dimağdır."12 Burada, kalbin hiyerarşide üste çıktığı; ona bir santral konumu biçildiği; vicdan ve dimağın ise, onun iki kanalı, doğrudan ona bağlı iki araç olarak görüldüğü anlaşılmaktadır. Muhakemat ve Münazarat'ta sezilen paralellik, yerini kalbin merkezde olduğu, aklın da kalbe bağlı olarak çalıştığı bir alt-üst ilişkisine bırakmıştır. Bu, Eski Said'i Kur'ân'da zikredilen "akleden kalb" 13 tanımına ulaştıran; bu arada Yeni Said'e geçişte de önemi olan hayatî bir aşama hükmündedir. Bir üç yı1 daha geçtiğinde ise, saflar iyice netleşecektir. "Eski ,Said ile Yeni Said'in beraber yazdığı" Lemeat'ta, net bir ifadeyle "Nur-u akıl kalbden gelir" denilmektedir. Buna göre, bir fikir kalbin ziyası olmadan nurlanamaz. Aklî bir düşünme ameliyesi kalbin ziyası ile mezcolmazsa zulmet ve karanlık; "zulüm ve cehil" üretir. Bu yüzdendir ki, kalbin ziyasına muhatap olmayan aydınlar, "zulmetli münevverler"dir. Velhasıl, "Ger fikret-i beyzada süveyda-i kalb olmazsa, halita-i dimağî, ilim ve basiret olmaz. Kalbsiz akıl olamaz." 14 Açıkçası, dimağda örülen bir düşünce silsilesinin "ilim" sayılabilmesi için, "kalb"in rehberliğine ihtiyacı vardır. "Kalbsiz bir akıl" gözün görmeyen beyazı gibidir. Akıl, kalbden bağımsız bir "bilgi" aracı değildir. Lemeat'tan sonra yazılan Mesnevî-i Nuriye'nin önsözünde ise, "aklı, fıkri hikmet-i felsefıyye ile yaralı" Eski Said'in, Kur'ân'ın dersiyle, irşadıyla "akıl ve kalb ittifakıyla gitmesi" sayesinde şifa bularak Yeni Said'e inkılâb ettiği belirtilmektedir. Mesneviden sonra, sırada, Sünuhat vardır. Sünuhat; yani, kalbe gelen mânâlar. Zaten, daha sonrasında, Risale-i Nur da "sünuhat-ı kalbiye" sûretinde yazılacaktır.15 "Peki, 'sünuhat-ı kalbiye' ile yazarken. aklı bir kenarda mı bırakıyor?" kabilinden sorular ise, Risa!e-i Nur'un terminolojisi içinde, anlamsızdır. Çünkü, akıl, artık ayrı bir birim değildir; kalbden bağımsız olmayıp, kalbe bağlı bir araçtır. Kalbsiz akıl yoktur. Kalb tanımının içinde akıl zaten vardır. [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
Risale-i Nur Okuma ve Anlama
Risale-i Nurdan Makaleler
Bilime Nasıl Bakmalı ?
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst