Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
Risale-i Nur Okuma ve Anlama
Risale-i Nurdan Makaleler
Bilime Nasıl Bakmalı ?
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="Huseyni" data-source="post: 229250" data-attributes="member: 27"><p><span style="color: blue"><strong>Sahibinden Kaçmış Bir Kölenin Serencâmı</strong></span></p><p></p><p> Maamafıh bilim katışıksız bakır da değildir. Muhakemat'taki tanımlamayı bir kez daha hatırlarsak bilim efendisi İslâmiyet olan bir köledir. Seyyidi İslâmiyet olan bir hizmetkârdır. Mürşidi İslâmiyet olan bir öğrencidir. İslâmiyet baba; her bir fen ise, onun evlâdıdır.</p><p></p><p></p><p> Burada "İslâmiyet"i geniş anlamıyla, bütün peygamberlere gönderilen "hak din" olarak aldığımızda, sözkonusu tanımlamanın muhtevası gerçek zenginliğiyle karşımıza çıkar. Bütün peygamberler "müslim"dirler. Hepsi de "hak dini" tebliğ etmiş; vahyin elçisi olmuş; vahye tâbi bir hayatın, ve hayatın ayrılmaz bir cüz'ü olarak vahye tâbi bir tefekkürün nasıl olacağını öğretmişlerdir. Meryem sûresinde Hz. İbrahim'in babasına söyledigi gibi, nebilere "bize vermeyen bir ilim" verilmiş;16 Alak sûresinin ilk ayetlerini hatırlarsak, Rabbimiz böylece bize “bilmediğimizi bildirmiş"tir.17 İlk insan ve ilk Peygamber olan Hz. Adem'in "talim-i esma"ya muhatap olması 18 da bu açıdan manidardır. Nitekim, "Yirminci Söz"de bu Kur'ânî hakikat yorumlanmakta; ilim ve marifetin ancak Esma-i Hüsnânın tanınıp bilinmesiyle sözkonusu olacağı söylenmekte; fenler de bu bağlamda ele alınmaktadır. Her bir fen, Hz. Adem'e talim edilen, ve tüm peygamberlerin de talim ettiği Esma-i Hüsna'dan bir isme dayanmaktadır. Her bir ilmin, her bir fennin hakikatı bir ism-i ilâhîye dayanır. Ve "o isme dayanmakla o fen, o kemalât, o san'at kemalini bulur, hakikat olur. Yoksa yarım yamalak bir surette nâkıs bir gölgedir." Sözgelimi geometri bir bilim dalı olarak Adl ve Mukaddir isimlerine ayna olmaktadır. Aynı şekilde, tıp Şâfi isminin cilvelerini gösteren ve bu isme dayanan bir bilim dalıdır. Sözkonusu risale, bir boyutuyla bilimin Esma-i Hüsna ile bağını kurarken, öte yandan her bir fennin ve her bir terakkiyatın nebevî bir talim üzere kök saldığını da vurgulamaktadır. Peygamber mucizeleri, bu konuda en kayda değer örneklerdir.</p><p></p><p></p><p> Her biri bir isme dayanan, ve nebilerin talimiyle vücud bulup gelişen fenler, diğer bir açıdan insana verilmiş fitrî bazı özelliklerin de yansımalarıdır. Şu dünyaya Hâlikını tanımak ve yalnız Ona ubudiyet etmek üzere gönderilmiş insan, onu bu yola sevkedecek; ve sevkedildiği bu yolda dinamik kılacak olan bazı özelliklerle donatılmıştır. Meselâ insanda hakikati arama meyli vardır. Kemale erme ve terakki etme meyli vardır. Kâinatı anlama ve açıklama yönünde fikri bir merakla donanmış durumdadır. Fıtratında derc edilmiş bu özellikler, insanı arayış ve araştırmalara yöneltmekte, Bu araştırmalar ise insana ve kainata dair kısmi tesbitlere kapı açmâktadır. Bu ayrı ayrı çalışmalar bir "istikra-i tam" yani tam bir tümevarım yoluyla biraraya toplandığında ortaya bazı külli kaideler çıkmaktadır.19 Nitekim "her bir fen, kavaid-i külliye desatirinden ibarettir." İnsan yalnızca kendi nazarı ise, bir nizamı farkedemez bile. Tümevarım üzerine bina olunan ve küllî kaidelere dikkat çeken fenlerin dürbünüyle küllî ve umumî bir nizamın varlığını görmektedir. Çünkü, nizamı olmayanın, külliyeti yoktur. Küllî kaidelerden ibaret olan fenler var ise, ortada bir nizam var demektir. Bu bakımdan, "umumî bir teftiş neticesinde fünun-u kevniyeden her birisi, kaidelerinin külliyeti ile kâinatta yüksek bir nizamın bulunmasına bir delildir." Ve bu nizam içinde gizli olan hikmetleri, faydaları, maslahatları, san'atlı ve ölçülü yapılışları göstererek Saniin kasd ve hikmetini ilan etmekte; Onun esmasına götüren birer dürbün olmaktadır. Bu yönüyle de, her bir fen, âdeta vehim şeytanlarını tardetmek için birer "necm-i sâkıb"dır. Batıl vehimleri delip yakan birer yıldızdır. Kâinatın Saniini isimleriyle tanıma; onun yaratış biçimini, yani "âdetullah"ı, "şeriat-ı fıtriye"yi keşfetme aracıdır.</p><p></p><p></p><p> Fakat, bilimin bu aslî mecraından çıkması da mümkündür. Nitekim, son asırlarda vahyin rehberliğindeki bilim kendi yolunu bulmaya kalkışmış; seyyidi olan İslâmiyetin hizmetinden kaçmış; baba terbiyesini bırakarak evini terketmiştir. Son asırlar, bilimin "özgür," "bağımsız" ve "tarafsız" olması gerektiğine dair bir yığın seslenişe konu olmuştur. </p><p></p><p></p><p> Oysa, bilim bir araçtır; aracın araç olma dışında bir seçeneği yoktur. Nitekim, vahyin rehberliğinden kaçarken, felsefenin tuzağına düşmüş; imanî hakikatlerin hizmetini terkederken felsefenin oyuncağı olmuş; baba evinden kaçarak felsefe bataklığına saplanmış; vahyin irşadına kulağını kapayarak deli-divane olmuştur. Meselâ tıbbın, biyolojinin, başka herhangi bir bilim dalının bugünkü vaziyeti bu durumun bir delilidir. Vahid ve Ehad olan tek bir Rabbin Şâfi ismine ayna olmaktan "tarafsız"lık ve "değerden-bağımsız"lık adına kaçan tıp bilimi, bugün akılsız, şuursuz, elsiz, gözsüz binlerce kimyevî maddeye şifa vericilik izafe etme durumundadır. Cenab-.ı Hakkın Hayy başta olmak üzere birçok isminin aynası olması gereken; Onu sonsuz ilim, irade ve kudretiyle tanıtması icab eden biyoloji, bu görevi terketmiştir. Buna karşılık, meselâ DNA gibi akılsız, şuursuz, kör ve sağır moleküllerin herşeyin herşeyle alâkasını bilme, herşeye gücü yetme, mutlak irade sahibi olma, hikmeti sonsuz olma, hayat verme gibi ilâhî özellikler taşıdığını ileri sürme divaneliğine dûçar olmuştur. Bir Yaratıcıyı reddeden her bir bilim dalı, zerreler adedince ilahlar edinmeye mecbur kalmıştır. Sahibinden kaçan ve kendi kendinin sahibi olmaya kalkışan bilim, sonuçta, vahye sırtını dönmüş felsefenin divanece hezeyanlarının sözcüsü konumuna düşmüştür.</p></blockquote><p></p>
[QUOTE="Huseyni, post: 229250, member: 27"] [COLOR=blue][B]Sahibinden Kaçmış Bir Kölenin Serencâmı[/B][/COLOR] Maamafıh bilim katışıksız bakır da değildir. Muhakemat'taki tanımlamayı bir kez daha hatırlarsak bilim efendisi İslâmiyet olan bir köledir. Seyyidi İslâmiyet olan bir hizmetkârdır. Mürşidi İslâmiyet olan bir öğrencidir. İslâmiyet baba; her bir fen ise, onun evlâdıdır. Burada "İslâmiyet"i geniş anlamıyla, bütün peygamberlere gönderilen "hak din" olarak aldığımızda, sözkonusu tanımlamanın muhtevası gerçek zenginliğiyle karşımıza çıkar. Bütün peygamberler "müslim"dirler. Hepsi de "hak dini" tebliğ etmiş; vahyin elçisi olmuş; vahye tâbi bir hayatın, ve hayatın ayrılmaz bir cüz'ü olarak vahye tâbi bir tefekkürün nasıl olacağını öğretmişlerdir. Meryem sûresinde Hz. İbrahim'in babasına söyledigi gibi, nebilere "bize vermeyen bir ilim" verilmiş;16 Alak sûresinin ilk ayetlerini hatırlarsak, Rabbimiz böylece bize “bilmediğimizi bildirmiş"tir.17 İlk insan ve ilk Peygamber olan Hz. Adem'in "talim-i esma"ya muhatap olması 18 da bu açıdan manidardır. Nitekim, "Yirminci Söz"de bu Kur'ânî hakikat yorumlanmakta; ilim ve marifetin ancak Esma-i Hüsnânın tanınıp bilinmesiyle sözkonusu olacağı söylenmekte; fenler de bu bağlamda ele alınmaktadır. Her bir fen, Hz. Adem'e talim edilen, ve tüm peygamberlerin de talim ettiği Esma-i Hüsna'dan bir isme dayanmaktadır. Her bir ilmin, her bir fennin hakikatı bir ism-i ilâhîye dayanır. Ve "o isme dayanmakla o fen, o kemalât, o san'at kemalini bulur, hakikat olur. Yoksa yarım yamalak bir surette nâkıs bir gölgedir." Sözgelimi geometri bir bilim dalı olarak Adl ve Mukaddir isimlerine ayna olmaktadır. Aynı şekilde, tıp Şâfi isminin cilvelerini gösteren ve bu isme dayanan bir bilim dalıdır. Sözkonusu risale, bir boyutuyla bilimin Esma-i Hüsna ile bağını kurarken, öte yandan her bir fennin ve her bir terakkiyatın nebevî bir talim üzere kök saldığını da vurgulamaktadır. Peygamber mucizeleri, bu konuda en kayda değer örneklerdir. Her biri bir isme dayanan, ve nebilerin talimiyle vücud bulup gelişen fenler, diğer bir açıdan insana verilmiş fitrî bazı özelliklerin de yansımalarıdır. Şu dünyaya Hâlikını tanımak ve yalnız Ona ubudiyet etmek üzere gönderilmiş insan, onu bu yola sevkedecek; ve sevkedildiği bu yolda dinamik kılacak olan bazı özelliklerle donatılmıştır. Meselâ insanda hakikati arama meyli vardır. Kemale erme ve terakki etme meyli vardır. Kâinatı anlama ve açıklama yönünde fikri bir merakla donanmış durumdadır. Fıtratında derc edilmiş bu özellikler, insanı arayış ve araştırmalara yöneltmekte, Bu araştırmalar ise insana ve kainata dair kısmi tesbitlere kapı açmâktadır. Bu ayrı ayrı çalışmalar bir "istikra-i tam" yani tam bir tümevarım yoluyla biraraya toplandığında ortaya bazı külli kaideler çıkmaktadır.19 Nitekim "her bir fen, kavaid-i külliye desatirinden ibarettir." İnsan yalnızca kendi nazarı ise, bir nizamı farkedemez bile. Tümevarım üzerine bina olunan ve küllî kaidelere dikkat çeken fenlerin dürbünüyle küllî ve umumî bir nizamın varlığını görmektedir. Çünkü, nizamı olmayanın, külliyeti yoktur. Küllî kaidelerden ibaret olan fenler var ise, ortada bir nizam var demektir. Bu bakımdan, "umumî bir teftiş neticesinde fünun-u kevniyeden her birisi, kaidelerinin külliyeti ile kâinatta yüksek bir nizamın bulunmasına bir delildir." Ve bu nizam içinde gizli olan hikmetleri, faydaları, maslahatları, san'atlı ve ölçülü yapılışları göstererek Saniin kasd ve hikmetini ilan etmekte; Onun esmasına götüren birer dürbün olmaktadır. Bu yönüyle de, her bir fen, âdeta vehim şeytanlarını tardetmek için birer "necm-i sâkıb"dır. Batıl vehimleri delip yakan birer yıldızdır. Kâinatın Saniini isimleriyle tanıma; onun yaratış biçimini, yani "âdetullah"ı, "şeriat-ı fıtriye"yi keşfetme aracıdır. Fakat, bilimin bu aslî mecraından çıkması da mümkündür. Nitekim, son asırlarda vahyin rehberliğindeki bilim kendi yolunu bulmaya kalkışmış; seyyidi olan İslâmiyetin hizmetinden kaçmış; baba terbiyesini bırakarak evini terketmiştir. Son asırlar, bilimin "özgür," "bağımsız" ve "tarafsız" olması gerektiğine dair bir yığın seslenişe konu olmuştur. Oysa, bilim bir araçtır; aracın araç olma dışında bir seçeneği yoktur. Nitekim, vahyin rehberliğinden kaçarken, felsefenin tuzağına düşmüş; imanî hakikatlerin hizmetini terkederken felsefenin oyuncağı olmuş; baba evinden kaçarak felsefe bataklığına saplanmış; vahyin irşadına kulağını kapayarak deli-divane olmuştur. Meselâ tıbbın, biyolojinin, başka herhangi bir bilim dalının bugünkü vaziyeti bu durumun bir delilidir. Vahid ve Ehad olan tek bir Rabbin Şâfi ismine ayna olmaktan "tarafsız"lık ve "değerden-bağımsız"lık adına kaçan tıp bilimi, bugün akılsız, şuursuz, elsiz, gözsüz binlerce kimyevî maddeye şifa vericilik izafe etme durumundadır. Cenab-.ı Hakkın Hayy başta olmak üzere birçok isminin aynası olması gereken; Onu sonsuz ilim, irade ve kudretiyle tanıtması icab eden biyoloji, bu görevi terketmiştir. Buna karşılık, meselâ DNA gibi akılsız, şuursuz, kör ve sağır moleküllerin herşeyin herşeyle alâkasını bilme, herşeye gücü yetme, mutlak irade sahibi olma, hikmeti sonsuz olma, hayat verme gibi ilâhî özellikler taşıdığını ileri sürme divaneliğine dûçar olmuştur. Bir Yaratıcıyı reddeden her bir bilim dalı, zerreler adedince ilahlar edinmeye mecbur kalmıştır. Sahibinden kaçan ve kendi kendinin sahibi olmaya kalkışan bilim, sonuçta, vahye sırtını dönmüş felsefenin divanece hezeyanlarının sözcüsü konumuna düşmüştür. [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
Risale-i Nur Okuma ve Anlama
Risale-i Nurdan Makaleler
Bilime Nasıl Bakmalı ?
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst