Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
Eğitim ve Kültür
Kütüphane
Makale - Menkıbe ve Denemeler
Bir Kepçe Hikayesi...
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="kayýp_gül" data-source="post: 112358" data-attributes="member: 3579"><p><span style="font-family: 'Monotype Corsiva'"><span style="font-size: 18px">Duyalı çok zaman oldu, o kadar ki, kimden duyduğumu bile unuttum. Her birinde bir başka haz alarak, belki yüzlerce defa anlattım. Benim için, hikmetle öylesine yüklüydü ki, ne zaman tekrarlasam, sanki tefekkür deryamda yeni bir ufka yelken açtım. İşte böyle bir hikâye var, çıkınımda… Kim yazmış, ilk kim söylemiş bilmem. Tek bildiğim var; bu yazıda o hikâyeyi anlatacağım: </span></span></p><p><span style="font-family: 'Monotype Corsiva'"><span style="font-size: 18px">Beldenin birinde bir Leylâ varmış. Bir gün demiş ki tellâla: </span></span></p><p><span style="font-family: 'Monotype Corsiva'"><span style="font-size: 18px">“-Halka haber ver. Yarın meydanda kazan kuracak ve herkese çorba dağıtacağım. Toplansınlar, gelsinler.” </span></span></p><p><span style="font-family: 'Monotype Corsiva'"><span style="font-size: 18px">Bunu duyan halk, ertesi gün büyük bir heyecan ve sevinç içinde, söylenen yere akın etmiş. Kiminin elinde tas, kiminde tencere, kiminde kova… Herkes, daha fazla çorba almak sevdâsıyla, toplanmış meydana… Gelenler, kazanın önünde sıraya girmişler. Pek muazzam, uzunca bir kuyruk oluşmuş ki, görmeye değer… </span></span></p><p><span style="font-family: 'Monotype Corsiva'"><span style="font-size: 18px">Bekleyenlerin kimi yanındakiyle havadan sudan konuşmaya, kimi ise kendi tenceresiyle bir başkasınınki arasında büyüklük kıyaslamaya durmuş. Halk, sırada beklemeyi pek sevmez. İşte bunun için, sıkılmayalım diye herkes, kendince bir meşgale bulmuş. Durum böyle olunca, koca kuyruktan bir uğultulu ses duyulmuş. </span></span></p><p><span style="font-family: 'Monotype Corsiva'"><span style="font-size: 18px">Herkes duyar da hiç, Mecnûn duymaz mı? Konu Leylâ’nın dâveti olunca, şüphesiz o da duymuş. Tellâlın sesi ulaştığı vakit, yüzünde bir tebessümle, demiş ki, kendi kendine: </span></span></p><p><span style="font-family: 'Monotype Corsiva'"><span style="font-size: 18px">“-Ah benim Leylâ’m! Canım! Güzelim! Görüyor musun bak, yine cömertliğini göstermiş, ikram edecekmiş. Elbet halka verirken, benden de esirgemez. Alayım da şu küçük kâseyi, Leylâ’mın elleriyle dağıtacağı çorbadan nasipleneyim.” </span></span></p><p><span style="font-family: 'Monotype Corsiva'"><span style="font-size: 18px">Gele gele o da gelmiş meydana, kuyruğun sonuna ilişmiş. Deyin hele, hiç Mecnûn’un bekleyişi halkınkine benzer mi? Tabiî ki benzememiş. Halktan kimileri: </span></span></p><p><span style="font-family: 'Monotype Corsiva'"><span style="font-size: 18px">“-Bu sıra da ilerlemedi gitti!” diye sızlanmaya başlamışken Mecnûn, kalbinde bambaşka bir titreyişle mahcup; ama ümitli, mahzun; ama mütebessim, sızlanmadan beklemiş. Onu gören bazıları, elindeki kâsenin küçüklüğüyle alay etmiş: </span></span></p><p><span style="font-family: 'Monotype Corsiva'"><span style="font-size: 18px">“-Ne enayi adamsın be, bedava çorbaya geliyorsun, şu elindeki küçücük kâseye bak. Aklın olsa, bizim gibi yapar, evindeki en büyük kaplarla gelirdin ya, akıl sende ne gezer!” demiş. </span></span></p><p><span style="font-family: 'Monotype Corsiva'"><span style="font-size: 18px">Bazıları ise: </span></span></p><p><span style="font-family: 'Monotype Corsiva'"><span style="font-size: 18px">“-Yahu, dik dursana, ne o öyle sümsük sümsük!” diyerek küçümsemiş. </span></span></p><p><span style="font-family: 'Monotype Corsiva'"><span style="font-size: 18px">Diyeceksiniz ki, “Ne de sabırlı bu Mecnûn; onca laf işitiyor da, ses etmiyor.” Yok be yahu, vermesine verir cevabını ya, Mecnûn, o söylenenlerin bir kelimesini bile duymamış. Deyin ki, nasıl duyacak sesleri? Dolu dolu ve yerdeymiş gözleri… Ne zaman çağırsa Leylâ, böyle olur, halk da onun bu vaziyetiyle kafa bulurmuş. </span></span></p><p><span style="font-family: 'Monotype Corsiva'"><span style="font-size: 18px">Bu arada, sırası gelen çorbasını almış. Leylâ, her gelen için ayrı, pek büyük bir şefkatle ve mütebessim, büyücek kepçesini, kocaman kazana daldırmış. Halk, tasını tenceresini doldurmanın sevinciyle kenara çekildikçe, sıra Mecnûn’a yaklaşıyormuş. Ee, her şeyin sonu var. O koca kuyruk da böylece küçülmüş, küçülmüş, sonunda kala kala bir Mecnûn kalmış. </span></span></p><p><span style="font-family: 'Monotype Corsiva'"><span style="font-size: 18px">Hani kalbi, avcısına yakalanmış bir ceylan gibi çarpıyordu ya Mecnûn’un... Hani bekleyişi diğerlerininkine hiç benzemiyordu ya… O, işte bu hâlin etkisiyle başı eğik, gözleri yerde, anlamış ki, sıra onda, heyecandan titreyerek, elindeki küçük kâseyi, Leylâ’sına uzatmış. Herkese sevgiyle ikram eden Leylâ, Mecnûn’u karşısında bu vaziyette görünce, birden kaşlarını çatmış. Âh, öyle bir celâlle bakmış ki, görenler şaşmış. Mecnûn yere baka, millet şaşadursun; Leylâ, o herkese çorba ikram ettiği kepçeyi kaldırmış, Mecnûn’un kafasına indirmiş! Ama ne indiriş!! </span></span></p><p><span style="font-family: 'Monotype Corsiva'"><span style="font-size: 18px">Mecnûn, hiç beklemediği bu davranışın ardından, âni bir hareketle yerden almış gözlerini, Leylâ’nın gözlerinin en derinine bırakmış. Uzun uzun bakmış, bakmış… O bakarken, başından aşağı çok kan akmış. Aldırmamış Mecnûn buna, yine, bir daha, bir daha bakmış. O kadar ki, ikisinin bakışları sanki birbirinde yok oldu sanırsınız. Sanki öylece dondu da kaldılar zannedersiniz. Epeyce sonra Mecnûn, sanki o gözlerde bir müjde okumuşçasına gülümsemiş. </span></span></p><p><span style="font-family: 'Monotype Corsiva'"><span style="font-size: 18px">“-Leylâm! Yine Leylâm!” demiş, sürûr içinde kenara çekilmiş. </span></span></p><p><span style="font-family: 'Monotype Corsiva'"><span style="font-size: 18px">Bunu gören halk, galeyâna gelmiş. İnsanlar: </span></span></p><p><span style="font-family: 'Monotype Corsiva'"><span style="font-size: 18px">“-Sen” demişler, “sen gerçekten de delinin tekisin. Adını Mecnûn koymakla pek de isabet etmişiz. Vallâhi, senden adam olmaz. Yâhu kafana kepçeyi indirdi, başını yardı, kanını döktü, sen hâlâ «Leylâ’m, Leylâ’m!..» diye sayıklayıp duruyorsun. Ne biçimsin ki, bir lokmacık onurun da yok. Seni gören, ikramlandı sanır! Oysa Leylâ, senden çorbasını esirgemekle kalmamış, bir de sana zulmetmiştir. Bu Leylâ, böyle zâlimlik etmişken, senin şu hâline de bak! Evet, evet, sen resmen zır delisin! Zaten öyle olmasan, daha «Leylâ» der misin?! Bak sana neler etti!..” </span></span></p><p><span style="font-family: 'Monotype Corsiva'"><span style="font-size: 18px">Anlayacağınız halk, Mecnûn’a kızacağım derken, Leylâ’yı kötülemeye durmuş. Âh ah! Gaflete bakın ki, Leylâ’yı, Mecnûn’a yeriyorlar. Nankörlüğe bakın ki, iki dakika önce elinden çorba alıp sevindikleri kimseyi, zâhirine aldandıkları bir hâdise yüzünden hemen yerin dibine sokuyorlar. Biliyorum, çok kızdınız. </span></span></p><p><span style="font-family: 'Monotype Corsiva'"><span style="font-size: 18px">“-Bu ne biçim insanlık, hiç insan elinden nîmetlendiği kimse hakkında böyle konuşur mu?” dediniz. </span></span></p><p><span style="font-family: 'Monotype Corsiva'"><span style="font-size: 18px">İşte zaten Mecnûn da, buna dayanamamış. Hiçbir şeye değil, halkın Leylâ hakkında ileri geri konuşmasına kızmış. İki elini, beline öyle bir koymuş ki… Kaşlarını Leylâsı gibi öyle bir çatmış ki… O sümsük (!) adam gitmiş, yerine heybetli mi heybetli bambaşka biri gelmiş de, dönüp halka demiş ki: </span></span></p><p><span style="font-family: 'Monotype Corsiva'"><span style="font-size: 18px">“-Bana bakın, bana! Oncanız arasında, seçti de benim başımı yardı, onu çekemediniz değil mi!? Kıskanmayın a dostlar, Leylâm belki bir gün lutfeder, sizin de başınızı yarar!” </span></span></p><p><span style="font-family: 'Monotype Corsiva'"><span style="font-size: 18px">Böylece susmuş tüm sesler... Ne diyeceğini bilmez hâlde kalakalmışken halk, “Leylâm!” diye diye, uzaklaşmış Mecnûn meydandan… Hikâye de burada bitmiş. </span></span></p><p><span style="font-family: 'Monotype Corsiva'"><span style="font-size: 18px">Hikâye bitince şerhi başlar. O hâlde şimdi, şerh edelim de anlayalım, meselenin aslı neymiş: </span></span></p><p><span style="font-family: 'Monotype Corsiva'"><span style="font-size: 18px">Efendim; Mecnûn, Leylâ’nın gözlerine bakınca, orada bir şey okudu. Leylâ, anlamaya sadece Mecnûn’un güç yetirebileceği bir dille, içli içli sitem etti. Bu sitem, sadece gözlerin derininde gizliydi ki, o saklı yere yalnızca Mecnûn’un bakışı ulaşabildi. Zira Mecnûn, aşkla baktı. Leylâ, yalnızca âşığına açtığı o mahremde, sessizce şöyle haykırdı: </span></span></p><p><span style="font-family: 'Monotype Corsiva'"><span style="font-size: 18px">“-A benim Mecnûnum! Bilmez misin ki, ben de sana Mecnûn’um… Bu halkı meydana, sırf seni görebilmek için döktüğümü; bunca zahmete, sırf seninle bakışabilmek için katlandığımı bilmez misin? Aramızdaki aşk ortaya dökülmesin, insanlar ileri geri konuşup fitne fesat çıkarmasın, sırrımız açığa çıkmasın diye böyle yaparım. Benim derdim, sadece seni görmek, gözlerine dalmakken, şu senin ettiğine bir bak! Halk gibi çorbanın derdine mi düştün ki, nazarını yere, kâseni bana revâ gördün! Sen ki, benden bakışlarını esirgersin, işte o vakit, kepçeyi de kafana böyle yersin! Şimdi, o güzel başından kanlar süzülürken, iyi bil ki, içim yanıyor. Lâkin benden beni değil, çorbayı talep ettiğin ânların yarası içimde, bil ki hâlâ kanıyor. O hâlde şimdi, gözlerime daha uzun bak ki, hem sancım, hem hasretim dinsin…” </span></span></p><p><span style="font-family: 'Monotype Corsiva'"><span style="font-size: 18px">İşte Mecnûn, Leylâ’nın bakışında bu cilveyi seyredince, başının acısını unutup tebessüm etti. Halk, hakikati anlama istîdâdına sahip bulunmadığından, Leylâ’ya bile “zâlim” demekte bir beis görmedi. Oysa az önce, kötüledikleri Leylâ’nın önünde çorba için bekleşen de onlardı. Ne yazık ki, halkın sevgisi ve yakınlığı, çıkarını elde edene kadardır. </span></span></p><p><span style="font-family: 'Monotype Corsiva'"><span style="font-size: 18px">Şimdi belki diyeceksiniz ki, “Leylâ’nın yaptığı da iş midir? Ne diye herkesin içinde Mecnûn’u rezil etmiştir?” </span></span></p><p><span style="font-family: 'Monotype Corsiva'"><span style="font-size: 18px">El cevap: </span></span></p><p><span style="font-family: 'Monotype Corsiva'"><span style="font-size: 18px">Vuran da memnun, vurulan da... Ee, o zaman size ne canım? Leylâ dilerse halk içinde, dilerse tenhâda vurur. Onun işine karışılmaz. O, dilerse bizzat; dilerse kepçesiyle kanatır. Dilerse elleriyle, dilerse bakışıyla okşar durur. Mecnûn ki, has Mecnûndur, Leylâ ile arasına kimseleri almaz. Leylâ varken başkasını var saymaz. Leylâ’nın olduğu yerde, Mecnûn’un kendisi bile kalmaz ki, halk kalsa… O halde Mecnûn, rezil de olmaz. Bize düşen, “Niye öyle etti, niye böyle yaptı?” diyerek Leylâ’yı sorgulamak değil, gözlerimizi gözlerine dikip, yaptığındaki cilveyi ve hikmeti okumaya çalışmaktır. İşte bu gayret içinde olana; Mecnûn gibi hayırda da, şerde de sevdâ okuyana “kul” derler. Zira ancak böyleleri, O’ndan her gelene râzıdır. </span></span></p><p><span style="font-family: 'Monotype Corsiva'"><span style="font-size: 18px">Leylâ’nın yaptıklarını sorgulama da, ne ederse etsin, yine de git, ona sarılmaya bak. Zira Mecnûn’san, Leylâ’nın yanında bulunmaktan büyük ne kârın, ne de neşen kalmıştır. </span></span></p><p><span style="font-family: 'Monotype Corsiva'"><span style="font-size: 18px">“-Aman uğraşamam öyle, Mecnûnluk benim neyime, ben halkım yâhu!” diyorsan, zaten o vakit, hiç yorma başını bunlara... Git, ısıt da çorbanı ye; ama tavsiye ederim, önce bir tevbe namazı kıl ki, ettiğin nankörlüklerin affedilmesine dair ümidin olsun. </span></span></p><p><span style="font-family: 'Monotype Corsiva'"><span style="font-size: 18px">Hani âdettendir. Bir masalı, bir hikâyeyi anlatıp bitirince, “Gökten üç elma düştü.” derler. Şimdi biz de yazıyı o havada sonlandıralım; fakat bunu yaparken farklı birkaç cümle kuralım: </span></span></p><p><span style="font-family: 'Monotype Corsiva'"><span style="font-size: 18px">Gökten üç kepçe düşmüş: Biri yazanın, biri okuyanın, biri dinleyenlerin başına... Bakalım kaç “has kişi”, kan ağlarken tebesssümle “Leylâm!” demeye âşinâ… </span></span></p><p> </p><p><span style="font-family: 'Monotype Corsiva'"><span style="font-size: 18px">NESLİHAN NUR TÜRK</span></span></p></blockquote><p></p>
[QUOTE="kayýp_gül, post: 112358, member: 3579"] [FONT=Monotype Corsiva][SIZE=5]Duyalı çok zaman oldu, o kadar ki, kimden duyduğumu bile unuttum. Her birinde bir başka haz alarak, belki yüzlerce defa anlattım. Benim için, hikmetle öylesine yüklüydü ki, ne zaman tekrarlasam, sanki tefekkür deryamda yeni bir ufka yelken açtım. İşte böyle bir hikâye var, çıkınımda… Kim yazmış, ilk kim söylemiş bilmem. Tek bildiğim var; bu yazıda o hikâyeyi anlatacağım: [/SIZE][/FONT] [FONT=Monotype Corsiva][SIZE=5]Beldenin birinde bir Leylâ varmış. Bir gün demiş ki tellâla: [/SIZE][/FONT] [FONT=Monotype Corsiva][SIZE=5]“-Halka haber ver. Yarın meydanda kazan kuracak ve herkese çorba dağıtacağım. Toplansınlar, gelsinler.” [/SIZE][/FONT] [FONT=Monotype Corsiva][SIZE=5]Bunu duyan halk, ertesi gün büyük bir heyecan ve sevinç içinde, söylenen yere akın etmiş. Kiminin elinde tas, kiminde tencere, kiminde kova… Herkes, daha fazla çorba almak sevdâsıyla, toplanmış meydana… Gelenler, kazanın önünde sıraya girmişler. Pek muazzam, uzunca bir kuyruk oluşmuş ki, görmeye değer… [/SIZE][/FONT] [FONT=Monotype Corsiva][SIZE=5]Bekleyenlerin kimi yanındakiyle havadan sudan konuşmaya, kimi ise kendi tenceresiyle bir başkasınınki arasında büyüklük kıyaslamaya durmuş. Halk, sırada beklemeyi pek sevmez. İşte bunun için, sıkılmayalım diye herkes, kendince bir meşgale bulmuş. Durum böyle olunca, koca kuyruktan bir uğultulu ses duyulmuş. [/SIZE][/FONT] [FONT=Monotype Corsiva][SIZE=5]Herkes duyar da hiç, Mecnûn duymaz mı? Konu Leylâ’nın dâveti olunca, şüphesiz o da duymuş. Tellâlın sesi ulaştığı vakit, yüzünde bir tebessümle, demiş ki, kendi kendine: [/SIZE][/FONT] [FONT=Monotype Corsiva][SIZE=5]“-Ah benim Leylâ’m! Canım! Güzelim! Görüyor musun bak, yine cömertliğini göstermiş, ikram edecekmiş. Elbet halka verirken, benden de esirgemez. Alayım da şu küçük kâseyi, Leylâ’mın elleriyle dağıtacağı çorbadan nasipleneyim.” [/SIZE][/FONT] [FONT=Monotype Corsiva][SIZE=5]Gele gele o da gelmiş meydana, kuyruğun sonuna ilişmiş. Deyin hele, hiç Mecnûn’un bekleyişi halkınkine benzer mi? Tabiî ki benzememiş. Halktan kimileri: [/SIZE][/FONT] [FONT=Monotype Corsiva][SIZE=5]“-Bu sıra da ilerlemedi gitti!” diye sızlanmaya başlamışken Mecnûn, kalbinde bambaşka bir titreyişle mahcup; ama ümitli, mahzun; ama mütebessim, sızlanmadan beklemiş. Onu gören bazıları, elindeki kâsenin küçüklüğüyle alay etmiş: [/SIZE][/FONT] [FONT=Monotype Corsiva][SIZE=5]“-Ne enayi adamsın be, bedava çorbaya geliyorsun, şu elindeki küçücük kâseye bak. Aklın olsa, bizim gibi yapar, evindeki en büyük kaplarla gelirdin ya, akıl sende ne gezer!” demiş. [/SIZE][/FONT] [FONT=Monotype Corsiva][SIZE=5]Bazıları ise: [/SIZE][/FONT] [FONT=Monotype Corsiva][SIZE=5]“-Yahu, dik dursana, ne o öyle sümsük sümsük!” diyerek küçümsemiş. [/SIZE][/FONT] [FONT=Monotype Corsiva][SIZE=5]Diyeceksiniz ki, “Ne de sabırlı bu Mecnûn; onca laf işitiyor da, ses etmiyor.” Yok be yahu, vermesine verir cevabını ya, Mecnûn, o söylenenlerin bir kelimesini bile duymamış. Deyin ki, nasıl duyacak sesleri? Dolu dolu ve yerdeymiş gözleri… Ne zaman çağırsa Leylâ, böyle olur, halk da onun bu vaziyetiyle kafa bulurmuş. [/SIZE][/FONT] [FONT=Monotype Corsiva][SIZE=5]Bu arada, sırası gelen çorbasını almış. Leylâ, her gelen için ayrı, pek büyük bir şefkatle ve mütebessim, büyücek kepçesini, kocaman kazana daldırmış. Halk, tasını tenceresini doldurmanın sevinciyle kenara çekildikçe, sıra Mecnûn’a yaklaşıyormuş. Ee, her şeyin sonu var. O koca kuyruk da böylece küçülmüş, küçülmüş, sonunda kala kala bir Mecnûn kalmış. [/SIZE][/FONT] [FONT=Monotype Corsiva][SIZE=5]Hani kalbi, avcısına yakalanmış bir ceylan gibi çarpıyordu ya Mecnûn’un... Hani bekleyişi diğerlerininkine hiç benzemiyordu ya… O, işte bu hâlin etkisiyle başı eğik, gözleri yerde, anlamış ki, sıra onda, heyecandan titreyerek, elindeki küçük kâseyi, Leylâ’sına uzatmış. Herkese sevgiyle ikram eden Leylâ, Mecnûn’u karşısında bu vaziyette görünce, birden kaşlarını çatmış. Âh, öyle bir celâlle bakmış ki, görenler şaşmış. Mecnûn yere baka, millet şaşadursun; Leylâ, o herkese çorba ikram ettiği kepçeyi kaldırmış, Mecnûn’un kafasına indirmiş! Ama ne indiriş!! [/SIZE][/FONT] [FONT=Monotype Corsiva][SIZE=5]Mecnûn, hiç beklemediği bu davranışın ardından, âni bir hareketle yerden almış gözlerini, Leylâ’nın gözlerinin en derinine bırakmış. Uzun uzun bakmış, bakmış… O bakarken, başından aşağı çok kan akmış. Aldırmamış Mecnûn buna, yine, bir daha, bir daha bakmış. O kadar ki, ikisinin bakışları sanki birbirinde yok oldu sanırsınız. Sanki öylece dondu da kaldılar zannedersiniz. Epeyce sonra Mecnûn, sanki o gözlerde bir müjde okumuşçasına gülümsemiş. [/SIZE][/FONT] [FONT=Monotype Corsiva][SIZE=5]“-Leylâm! Yine Leylâm!” demiş, sürûr içinde kenara çekilmiş. [/SIZE][/FONT] [FONT=Monotype Corsiva][SIZE=5]Bunu gören halk, galeyâna gelmiş. İnsanlar: [/SIZE][/FONT] [FONT=Monotype Corsiva][SIZE=5]“-Sen” demişler, “sen gerçekten de delinin tekisin. Adını Mecnûn koymakla pek de isabet etmişiz. Vallâhi, senden adam olmaz. Yâhu kafana kepçeyi indirdi, başını yardı, kanını döktü, sen hâlâ «Leylâ’m, Leylâ’m!..» diye sayıklayıp duruyorsun. Ne biçimsin ki, bir lokmacık onurun da yok. Seni gören, ikramlandı sanır! Oysa Leylâ, senden çorbasını esirgemekle kalmamış, bir de sana zulmetmiştir. Bu Leylâ, böyle zâlimlik etmişken, senin şu hâline de bak! Evet, evet, sen resmen zır delisin! Zaten öyle olmasan, daha «Leylâ» der misin?! Bak sana neler etti!..” [/SIZE][/FONT] [FONT=Monotype Corsiva][SIZE=5]Anlayacağınız halk, Mecnûn’a kızacağım derken, Leylâ’yı kötülemeye durmuş. Âh ah! Gaflete bakın ki, Leylâ’yı, Mecnûn’a yeriyorlar. Nankörlüğe bakın ki, iki dakika önce elinden çorba alıp sevindikleri kimseyi, zâhirine aldandıkları bir hâdise yüzünden hemen yerin dibine sokuyorlar. Biliyorum, çok kızdınız. [/SIZE][/FONT] [FONT=Monotype Corsiva][SIZE=5]“-Bu ne biçim insanlık, hiç insan elinden nîmetlendiği kimse hakkında böyle konuşur mu?” dediniz. [/SIZE][/FONT] [FONT=Monotype Corsiva][SIZE=5]İşte zaten Mecnûn da, buna dayanamamış. Hiçbir şeye değil, halkın Leylâ hakkında ileri geri konuşmasına kızmış. İki elini, beline öyle bir koymuş ki… Kaşlarını Leylâsı gibi öyle bir çatmış ki… O sümsük (!) adam gitmiş, yerine heybetli mi heybetli bambaşka biri gelmiş de, dönüp halka demiş ki: [/SIZE][/FONT] [FONT=Monotype Corsiva][SIZE=5]“-Bana bakın, bana! Oncanız arasında, seçti de benim başımı yardı, onu çekemediniz değil mi!? Kıskanmayın a dostlar, Leylâm belki bir gün lutfeder, sizin de başınızı yarar!” [/SIZE][/FONT] [FONT=Monotype Corsiva][SIZE=5]Böylece susmuş tüm sesler... Ne diyeceğini bilmez hâlde kalakalmışken halk, “Leylâm!” diye diye, uzaklaşmış Mecnûn meydandan… Hikâye de burada bitmiş. [/SIZE][/FONT] [FONT=Monotype Corsiva][SIZE=5]Hikâye bitince şerhi başlar. O hâlde şimdi, şerh edelim de anlayalım, meselenin aslı neymiş: [/SIZE][/FONT] [FONT=Monotype Corsiva][SIZE=5]Efendim; Mecnûn, Leylâ’nın gözlerine bakınca, orada bir şey okudu. Leylâ, anlamaya sadece Mecnûn’un güç yetirebileceği bir dille, içli içli sitem etti. Bu sitem, sadece gözlerin derininde gizliydi ki, o saklı yere yalnızca Mecnûn’un bakışı ulaşabildi. Zira Mecnûn, aşkla baktı. Leylâ, yalnızca âşığına açtığı o mahremde, sessizce şöyle haykırdı: [/SIZE][/FONT] [FONT=Monotype Corsiva][SIZE=5]“-A benim Mecnûnum! Bilmez misin ki, ben de sana Mecnûn’um… Bu halkı meydana, sırf seni görebilmek için döktüğümü; bunca zahmete, sırf seninle bakışabilmek için katlandığımı bilmez misin? Aramızdaki aşk ortaya dökülmesin, insanlar ileri geri konuşup fitne fesat çıkarmasın, sırrımız açığa çıkmasın diye böyle yaparım. Benim derdim, sadece seni görmek, gözlerine dalmakken, şu senin ettiğine bir bak! Halk gibi çorbanın derdine mi düştün ki, nazarını yere, kâseni bana revâ gördün! Sen ki, benden bakışlarını esirgersin, işte o vakit, kepçeyi de kafana böyle yersin! Şimdi, o güzel başından kanlar süzülürken, iyi bil ki, içim yanıyor. Lâkin benden beni değil, çorbayı talep ettiğin ânların yarası içimde, bil ki hâlâ kanıyor. O hâlde şimdi, gözlerime daha uzun bak ki, hem sancım, hem hasretim dinsin…” [/SIZE][/FONT] [FONT=Monotype Corsiva][SIZE=5]İşte Mecnûn, Leylâ’nın bakışında bu cilveyi seyredince, başının acısını unutup tebessüm etti. Halk, hakikati anlama istîdâdına sahip bulunmadığından, Leylâ’ya bile “zâlim” demekte bir beis görmedi. Oysa az önce, kötüledikleri Leylâ’nın önünde çorba için bekleşen de onlardı. Ne yazık ki, halkın sevgisi ve yakınlığı, çıkarını elde edene kadardır. [/SIZE][/FONT] [FONT=Monotype Corsiva][SIZE=5]Şimdi belki diyeceksiniz ki, “Leylâ’nın yaptığı da iş midir? Ne diye herkesin içinde Mecnûn’u rezil etmiştir?” [/SIZE][/FONT] [FONT=Monotype Corsiva][SIZE=5]El cevap: [/SIZE][/FONT] [FONT=Monotype Corsiva][SIZE=5]Vuran da memnun, vurulan da... Ee, o zaman size ne canım? Leylâ dilerse halk içinde, dilerse tenhâda vurur. Onun işine karışılmaz. O, dilerse bizzat; dilerse kepçesiyle kanatır. Dilerse elleriyle, dilerse bakışıyla okşar durur. Mecnûn ki, has Mecnûndur, Leylâ ile arasına kimseleri almaz. Leylâ varken başkasını var saymaz. Leylâ’nın olduğu yerde, Mecnûn’un kendisi bile kalmaz ki, halk kalsa… O halde Mecnûn, rezil de olmaz. Bize düşen, “Niye öyle etti, niye böyle yaptı?” diyerek Leylâ’yı sorgulamak değil, gözlerimizi gözlerine dikip, yaptığındaki cilveyi ve hikmeti okumaya çalışmaktır. İşte bu gayret içinde olana; Mecnûn gibi hayırda da, şerde de sevdâ okuyana “kul” derler. Zira ancak böyleleri, O’ndan her gelene râzıdır. [/SIZE][/FONT] [FONT=Monotype Corsiva][SIZE=5]Leylâ’nın yaptıklarını sorgulama da, ne ederse etsin, yine de git, ona sarılmaya bak. Zira Mecnûn’san, Leylâ’nın yanında bulunmaktan büyük ne kârın, ne de neşen kalmıştır. [/SIZE][/FONT] [FONT=Monotype Corsiva][SIZE=5]“-Aman uğraşamam öyle, Mecnûnluk benim neyime, ben halkım yâhu!” diyorsan, zaten o vakit, hiç yorma başını bunlara... Git, ısıt da çorbanı ye; ama tavsiye ederim, önce bir tevbe namazı kıl ki, ettiğin nankörlüklerin affedilmesine dair ümidin olsun. [/SIZE][/FONT] [FONT=Monotype Corsiva][SIZE=5]Hani âdettendir. Bir masalı, bir hikâyeyi anlatıp bitirince, “Gökten üç elma düştü.” derler. Şimdi biz de yazıyı o havada sonlandıralım; fakat bunu yaparken farklı birkaç cümle kuralım: [/SIZE][/FONT] [FONT=Monotype Corsiva][SIZE=5]Gökten üç kepçe düşmüş: Biri yazanın, biri okuyanın, biri dinleyenlerin başına... Bakalım kaç “has kişi”, kan ağlarken tebesssümle “Leylâm!” demeye âşinâ… [/SIZE][/FONT] [SIZE=5] [/SIZE] [FONT=Monotype Corsiva][SIZE=5]NESLİHAN NUR TÜRK[/SIZE][/FONT] [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
Eğitim ve Kültür
Kütüphane
Makale - Menkıbe ve Denemeler
Bir Kepçe Hikayesi...
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst