Bir Kötülükle Bütün İyilikleri Örtmek.

Huseyni

Müdavim
Sosyal hayatı bozan şeytânî bir desise:
Bir kötülükle bütün iyilikleri örtmek​


Bazıları, bir mü’minde gördükleri bir kötülük yüzünden, onun bütün iyiliklerini örterler. Şeytanın bu desisesini dinleyen insafsızlar, bu sebeple mü’mine düşmanlık ederler.

Cenâb-ı Hak Haşirde, amelleri tarttığı zaman, iyiliklerin kötülüklere galibiyeti – mağlûbiyeti noktasında hüküm verir.

Kötülüklerin sebepleri çok ve işlenişleri kolay olduğundan, bazen bir iyilik bir çok kötülüğü örtebilir.1

Bir mü’mine kin ve düşmanlık beslemek aslında bir zulümdür. Nasıl ki, bir gemide dokuz masum ve bir canî olsa, o tek cani için o gemiyi batırmak zulüm olduğu gibi, İlâhî bir gemi mesabesindeki bir mü’minin vücudunda iman, İslâmiyet, komşuluk gibi dokuz değil belki yirmi masum sıfatı varken, ona kin ve düşmanlık beslemek ondan daha büyük bir zülümdür.2

Bu dünyada İlâhî adalet noktasında muamele etmek gerekir. Eğer bir adamın iyilikleri fenalıklarına kemiyet veya keyfiyet yönünden üstün ise, o kişi hürmet ve muhabbete lâyıktır.3

Onun için mü’min kardeşlerimizden veya dâvâ arkadaşlarımızdan birinde hoşlanmadığımız bir sıfat ya da bir davranış gördüğümüz zaman, ona kin tutup düşmanlık göstermek ve onu terk etmek doğru değildir. Sahip olduğu diğer güzel hasletler hürmetine onu hoş görmeliyiz. O kötü sıfatı için de, uygun bir yer ve zamanda, onu kırmadan, incitmeden ikaz edebiliriz.4

Dipnotlar:
1- Lem’alar, yeni tanzim, s. 240.
2- Mektubat, s. 254.
3- Lem’alar, yeni tanzim, s. 241.
4- Altın Prensiplar, s. 73.
İBRAHİM ERSOYLU
23.08.2009
Ramazan/Yeniasya
​
 

müdavim

Üye Sorumlusu
İkinci Vecih
Hem hikmet nazarında dahi zulümdür.
Zira malûmdur ki, adâvet ve muhabbet, nur ve zulmet gibi zıttırlar. İkisi, mânâ-yı hakikîsinde olarak beraber cem olamazlar
Eğer muhabbet, kendi esbabının rüçhaniyetine göre bir kalbde hakikî bulunsa, o vakit adâvet mecazî olur, acımak suretine inkılâp eder Evet, mü’min, kardeşini sever ve sevmeli. Fakat fenalığı için yalnız acır. Tahakkümle değil, belki lütufla ıslâhına çalışır. Onun için, nass-ı hadisle, “Üç günden fazla mü’min mü’mine küsüp kat-ı mükâleme etmeyecek.
Eğer esbab-ı adâvet galebe çalıp, adâvet, hakikatiyle bir kalbde bulunsa, o vakit muhabbet mecazî olur, tasannu ve temellük suretine girer.
Ey insafsız adam! Şimdi bak ki, mü’min kardeşine kin ve adâvet ne kadar zulümdür. Çünkü, nasıl ki sen âdi, küçük taşları Kâbe’den daha ehemmiyetli ve Cebel-i Uhud’dan daha büyük desen, çirkin bir akılsızlık edersin. Aynen öyle de, Kâbe hürmetinde olan iman ve Cebel-i Uhud azametinde olan İslâmiyet gibi çok evsâf-ı İslâmiye muhabbeti ve ittifakı istediği hâlde, mü’mine karşı adâvete sebebiyet veren ve âdi taşlar hükmünde olan bazı kusurâtı iman ve İslâmiyet’e tercih etmek, o derece insafsızlık ve akılsızlık ve pek büyük bir zulüm olduğunu, aklın varsa anlarsın.
Evet, tevhid-i imanî, elbette tevhid-i kulûbu ister. Ve vahdet-i itikad dahi, vahdet-i içtimaiyeyi iktiza eder.
Evet, inkâr edemezsin ki, sen bir adamla beraber bir taburda bulunmakla, o adama karşı dostâne bir rabıta anlarsın; ve bir kumandanın emri altında beraber bulunduğunuzdan, arkadaşâne bir alâka telâkki edersin. Ve bir memlekette beraber bulunmakla, uhuvvetkârâne bir münasebet hissedersin. Halbuki, imanın verdiği nur ve şuurla ve sana gösterdiği ve bildirdiği esmâ-i İlâhiye adedince vahdet alâkaları ve ittifak rabıtaları ve uhuvvet münasebetleri var.
Meselâ, her ikinizin Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir-bir, bir, bine kadar bir, bir.
Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir-bir, bir, yüze kadar bir, bir.
Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir-ona kadar bir, bir.
Bu kadar bir birler vahdet ve tevhidi, vifak ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti iktiza ettiği ve kâinatı ve küreleri birbirine bağlayacak mânevî zincirler bulundukları hâlde, şikak ve nifâka, kin ve adâvete sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih edip mü’mine karşı hakikî adâvet etmek ve kin bağlamak, ne kadar o rabıta-i vahdete bir hürmetsizlik ve o esbab-ı muhabbete karşı bir istihfaf ve o münasebât-ı uhuvvete karşı ne derece bir zulüm ve i’tisaf olduğunu, kalbin ölmemişse, aklın sönmemişse anlarsın.
 
Üst