Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
Mizah ve Eğlence
Serbest Kürsü
Bir Sorum Var??
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="kasif1" data-source="post: 255680" data-attributes="member: 1008778"><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Ruh için şu tanımlar yapılır:</span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">“Can. Canlılık. Nefes. Cebrail (as.)...”</span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">“Bir kanun-u zîvücud-u haricî, yani hariçte müstakil bir varlığı bulunan bir kanun".</span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">“Emir âleminden olup, beden ülkesini idare etmesi için kendisine müstakil bir varlık verilen bir kanun. Bedenden ayrılınca da varlığını devam ettirebilen lâtif bir cisim.”</span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Bazı insanlar peygamber efendimize ruhu sordular. Cevap vermeyip, vahyi bekledi. Gelen ayet gayet netti: “o, rabbimin emrindendir, de.” Ruhun varlığı tasdik ediliyor, fakat mahiyeti açıklanmıyordu. Çünkü, muhatapların söyleneni anlamasına imkan yoktu. Akıl, “emir aleminden” olan bir varlığı kavrayacak kapasitede değildi.</span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">“emir alemi” ölçüden, tartıdan, şekilden, renkten uzak varlıkların dünyasıdır. Maddeler için söylenen uzun, kısa, mavi, sarı, yuvarlak, düz, ağır, hafif gibi kelimelerin o alemde karşılığı yoktur. Ölçülere mahkum akıllar, ölçülemeyeni nasıl anlasın?</span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Ancak o, mantık ölçüsüyle her eserin bir ustaya delalet ettiğini bilir. Böylece kainat denilen o muhteşem eserden hareketle yaratanı tanır. Yine o, öznesiz fiil olamayacağını kabul eder. Bu yolla, bedeni harika bir tarzda idare eden, fakat göz ile görülemeyen bir özün, yani ruhun varlığını tasdik eder. Zaten kendinden beklenen de budur.</span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Hadiste “kendini bilen rabbini bilir” buyruluyor. Bir büyük mütefekkirimiz de, “ey kendini insan bilen insan! Kendini oku...” Diyor. Şu halde, insanın kendini tanımaya çalışması şart. Kendimizden giderek ona ulaşacağız!</span></span></p><p> </p><p><strong><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Ruh hakkında neler biliyoruz?</span></span></strong></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Ruhun kendisini bilemiyoruz. Ancak bazı özelliklerinden söz edebiliriz. Beden, anne karnında belli bir olgunluğa erişince, ruh verilir.</span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Bedenin sultanı olan ruh, nurani, şuurlu, diri ve harici vücut sahibi bir varlıktır. Sonradan yaratılmıştır, ama ebedidir. Birdir, bölünmez, parçalara ayrılmaz. Tesirleriyle bedenin her yerinde bulunur, fakat mekanı yoktur. Bedenin içinde olmadığı gibi, dışında da değildir. Ona ne uzaktır, ne de yakın. Bütün işleri aynı anda idare eder, bir iş diğerine mani olmaz. O, tabiattaki kanunlara benzer. Eğer kanun şuurlu olsaydı ve harici vücut giyseydi ruh özelliği kazanırdı. Ruh, kendisinin ve diğer varlıkların farkındadır.</span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Ruh, sahip olduğu maddi ve manevi cihazlarıyla işler yapar. Şuuruyla fark eder, aklıyla anlar, vicdanıyla tartar, karar verir, hayaliyle planlar yapar, hafızasıyla bilgi depolar, kalbiyle sever. Onun sayılamayacak kadar çok kabiliyeti vardır. Bunların bir kısmı da maddi uzuvlarla ortaya çıkar. Ruh, eliyle tutar, gözüyle görür, kulağıyla işitir, ayağıyla yürür... Bedende bulunduğu sürece bedene muhtaçtır. Faaliyetleri bedenle sınırlıdır. Ölüm, onun beden zindanından kurtulup, hürriyetine kavuşmasıdır. O zaman bedene ihtiyacı kalmaz. Gözsüz görür, kulaksız işitir, beyinsiz düşünür. Mahşere kadar bedensiz bekler. Ahirette yeniden ve yeni bir bedene kavuşur.</span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Dostlarımız soruyorlar, “ruh nasıl bir şey?” Diye. “bilmiyorum”, diyor ve devam ediyorum: böyle demekle sorunuzun gerçek cevabını vermiş oluyorum.</span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Mahiyeti bilinmezler hakkında en ileri ilim, “bilmiyorum,” kelimesinde ifadesini bulur. Böyle demeyip de, onun hakkında bir takım tahminlerde bulunsam, “uzundur veya kısadır”, desem, “bedenin şurasında veya burasındadır”, “şu veya bu renktedir”, gibi lâflar etsem aldanmış ve aldatmış olurum. Çünkü ruh, beden cinsinden değil. Biri hane ise diğeri misafir, biri tezgâh ise beriki usta.</span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Ne bir evin bölmeleri, insanın organlarına benzer, ne de tezgâhın aksamı ustanın azalarına.</span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Beden ve kâinat... Her ikisi de kesif ve maddî. Ruh ise lâtif ve nurânî. O halde ne beden, ne de şu âlem bize ruhun mahiyeti hakkında bir bilgi verir. Onlara dayanarak yapacağımız bütün tahminler yanıltıcı olmaya mahkûm... Toprağa bakıp yerçekimi hakkında tahminler yürütmek gibi bir şey.</span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Nur külliyatında, ruhun bekası ifade edilirken şöyle buyrulur:</span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">“ruh ise tahrib ve inhilâle maruz değil. Çünki: basittir, vahdeti var.”</span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Buradaki “basit” kelimesi, terkip olmama demektir. Gerçekten de, insanın ruh dünyası ayrı bir âlem. Terkip değil, fakat nelere sahip değil ki!.. Ama, bu çokluk onun vahdetini, birliğini bozmuyor. Ondaki akıl, hafıza, duygular ve his dünyası ne bedenin organlarına benziyor, ne de kimyevî bir bileşimin unsurlarına... Bunların müstakil bir şahsiyetleri yok. Tek başına bir akıl, yalnız kalmış bir irade, sahipsiz bir hafıza düşünebiliyor muyuz?</span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Ruhun bu harika yaratılışı insan için büyük bir irşat kapısı... İnsan bu sayede, cenâb-ı hakk’ın kudsî sıfatlarının, zâtından ayrı düşünülemeyeceği hakikatine bir derece bakabilir.</span></span></p><p> </p><p><strong><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Ruh beyinden mi ibarettir?</span></span></strong></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">İnsan, ilim sahibidir. Hem kendini, hem de diğer varlıkları bilir. Üstelik bildiğini de bilir. Bilgisi bilinçlidir. Bilgisayar disketinden farklıdır. Bir diskete de birçok bilgileri kaydetmek mümkündür, ama o disket kendisinde bulunan bilgilerin farkında değildir. Öğrenmek için herhangi bir arzusu da yoktur. İlmi istemek ve öğrenmeye çalışmak ise, maddenin özelliklerinden değildir.</span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">İlimden mahrum atomlar, ne kadar mükemmel bir şekilde bir araya gelmiş olurlarsa olsunlar, ilim sıfatını kazanamazlar. Beyin de bu ilimsiz ve şuursuz atomlardan meydana gelmiştir. Bilgileri aktarır ve kaydeder, ama bu işi şuursuzca yapar. Bilgisayar disketinden farkı yoktur. O, ruh adlı varlığın emirlerini yerine getiren bir alettir sadece.</span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">“irade” gerçeği ise, başlı başına bir harikadır. Seçmek, karar vermek, ayırmak, istemek, reddetmek, bilgisiz bir et yığınının yapacağı işler değildir. En mükemmel uzuv olan beynin, irade sahibi olduğunu iddia eden adam gülünç olur. O, irade etmez, sadece ruhun istediğini yapar.</span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Milyarlarca hücreden yaratılan beyin, akılları hayrette bırakacak kadar harikulade bir bilgisayardır. Fakat her bilgisayar gibi, onu birinin programlaması gerekir. Beyin, ruhun ürettiği paket programları uygulamak, bedenin diğer parçalarına iletmek için kurulmuş bir santrale benzer. Yeni yollar, başka imkanlar, farklı işler peşinde koşacak iradeye sahip değildir.</span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Ona, “ben bir bilgisayarım” dedirtebiliriz. Fakat bu deyiş, teybin ses vermesi gibidir. Hiçbir bilgisayar kendini aşamadığı gibi, beyin de kendini aşamaz, ancak belli bir program dahilinde faaliyet yapar.</span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Beyin denilen o harika cihaz, ruhu inkara değil, yaratanı kabule götürür. Basit bir hesap makinesinin bile ustasız olamayacağını bilirken, beynin sonsuz ilim ve irade sahibi bir ustası olduğunu nasıl inkar edebiliriz?</span></span></p><p> </p><p><strong><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Ruh ile beden arasındaki ilgi nasıldır?</span></span></strong></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Ruh: “can. Canlılık. Nefes. Cebrail(a.s.)...”,“bir kanun-u zîvücud-u haricî.”(sözler), “emir âleminden olup, beden ülkesini idare etmesi için kendisine müstakil bir varlık verilen bir kanun. Beden olmayınca da varlığını devam ettirebilen lâtif bir cisim.”</span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Kaba, sert bir ağacın, narin ve nazik bir meyve vermesi gibi, bu haşmetli ve cansız âlemden kendisine pek de benzemeyen bir varlık süzülmüş: insan... Güneş yakarken o yanmış, rüzgâr eserken o nefes almış, ırmaklar akarken o kanmış, toprak mahsul verirken o tüketmiş.. Ağacı cansız iken o canlı olmuş, âlem görüp işitmezken o görücü ve işitici kılınmış...</span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Artık bu üstün meyve, kâinat ağacının gözü kulağı kesilmiş. Bu şerefli rütbe ile birlikte büyük de bir mesuliyet yüklenmiş. O, neye hizmet etmişse, kâinat da mânen o işin peşine düşmüş; o neye kulak vermişse âlem onu dinlemiş ve o neye bakmışsa bütün hizmetçiler de onu seyre koyulmuşlar...</span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">İşte bu insan meyvesinin şu görünen beden hanesinin ötesinde, şu âlemi memnun yahut mahzun eden bir efendi mevcut. Elini dilediği meyveye uzatabiliyor. Gözlerini arzu ettiği istikamete dikiyor. Ayaklarını keyfince hareket ettirebiliyor. İşte bütün bir kâinat ve top yekûn insan bedeni o efendi için yapılıp çatılmış. Renkler âlemi onun gözü önünde hazır. Tatlar âlemi onun diline arz edilmekte. İlim ve hikmet âlemi onun aklına bakıyor.</span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Bu beden ve şu kâinat, o ruhun önünde iki sahife gibi. Dilerse bedeni okur, isterse kâinatı... Beden ve kâinat, bir başka cihetle de o ruhun önünde iki sofra. Her ikisinden de istifade ediyor. Her ikisini de seviyor; her ikisi için de hâlik’ına şükrediyor.</span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Ruhun önünde nice düşündürücü levhalar, nice ibret sahneleri ve hayret tabloları mevcut. Kâinatı temaşa, bedeni tefekkür, kâinatla beden arasındaki mükemmel münasebete nazar, beden ile ruh arasındaki akıl almaz ilgiye hayret ve bu sonuncusunu vesile ederek gayb âlemi ile şu görünen âlem arasındaki ulvî rabıtalara iman...</span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Bir de ruhun kendi mahiyetini bilmedeki aczi var ki, bu acz, nice hakikatlere pencereler açıyor... Her biri diğerinden güzel olan bu mevzulardan sadece bir ikisine kısaca işaret edelim: Ruhla beden arasındaki ilgi, gerçekten, çok mükemmel. Beden hizmetçi, ruh ise efendi. Hizmetçi efendiye tâbi. Gözden akan yaş, üzüntüden haber veriyor. Üzülen ne göz, ne de onun takılı olduğu beden makinesi. Zira bedenin kederle bir alâkası yok. Ruhtaki teessür, gözden yaş olarak dökülmede.</span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Ters yöne giden bir arkadaşımıza, “dur! Geri dön!” Diye sesleniriz. Bu seslenişte muhatabımız, ne onun kulak zarı, ne de ayaklarıdır. Kulak sadece bir ahizedir, ayaklar ise doğru yahut yanlış yoldan anlamazlar.</span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Bedenin ruh namına hareket etmesi, gayb âleminin şu şehadet âlemine hâkimiyetini temsil etmede. Ayaklar diledikleri yöne gitmedikleri gibi, şu dünya da kendi keyfince dönmüyor. Göz, kendi arzusuyla bakmadığı gibi, güneş de ışığını kendi iradesiyle vermiyor.</span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Beden şu âlemdeki birçok hâdisenin tesirinde kalır. Ama ruhun bedene tesiri bunların hepsinin üstünde. Aşırı soğuk da sinir sistemi üzerinde olumsuz tesir yapar; ama bu tesir hiçbir zaman bir ihanetin, bir zulmün, bir vefasızlığın tesiriyle kıyaslanamaz. Bazı gıdalar da tansiyonu yükseltici tesire sahip; lâkin bu yükseltme, üzüntünün, heyecanın tesirleri yanında küçük kalır...</span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Ruh ile beden arasındaki ilgi, bir bakıma, sesle mânâ arasındaki ilgiye benzer. Ses mânânın bedeni, mânâ sesin ruhudur. Bu ruh o bedenin ne sağındadır, ne solunda, ne içindedir, ne dışında... Mânâ, hayatiyetini devam ettirmek için sese muhtaç değildir. O, hâfızada sessizce durur, dimağda gürültüsüz meydana gelir, kalpte kelimesiz bulunur. Ancak, görünmek ve bilinmek istedi mi, işte o zaman, sese görev düşer.Ses, muhatabın kulağına varınca ömrünü tamamlar. Mânâ ise ondan sonra da varlığını sürdürür.</span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Mânâ sesten önce de vardı, sesle birlikte göründü, sesten sonra da varlığını devam ettirmede. Ruh Allah’ın kanunu, beden o’nun mahlûku. Bu bedeni, o kanunla tanzim ve idare ediyor.Allah’ın mahlûkata benzemekten münezzeh olduğundan gaflet etmemek şartıyla, insan kendi ruhunda, birçok rabbanî hakikatlere işaretler bulabilir. Bu işaretleri hakikate tatbik ederken, çok dikkatli olmak gerek. İşaretle asıl arasında bir benzerlik kurma gafletine düşülmemeli. Haritadaki bir nokta, bir şehre işaret eder, ama o nokta ile şehir arasında bir benzerlik kurmak cehalettir. Bir yazı, kâtibini gösterir, onun sanatına delil olur; lâkin, kâtibi yazıya benzetmek, yahut yazının özelliklerinde yazarın sıfatlarını aramak mânâsızlıktır.</span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Meseleye bu şuurla nazar ettiğimizde, ruhumuzda bazı hakikatlere işaretler bulabiliriz:</span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Ruh, beden ülkesinin yegâne sultanıdır; birdir, şeriki yoktur.</span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Ruh, bedenin hiçbir cüz’üne, hiçbir organına benzemez.</span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Ruhun zâtı, bedenin zâtına benzemediği gibi, sıfatları da bedenin sıfatlarına benzemez.</span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Ruhun bir meseleyi tefekkür etmesiyle, midenin bir lokmayı yoğurması arasında benzerlik düşünülemez.</span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Ruh doğmaz, doğurmaz, bedende mekân tutmaz. Bunlar hep bedenin, maddenin özellikleridir.</span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Ruhu mahiyetiyle kavramak mümkün değildir. Onun zâtı hakkında ne düşünülse, ona şirk koşulmuş olur.</span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Bir bedende iki ruh bulunsa, beden fesada gider...</span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Bedenin eliyle ne alınırsa alınsın, şükür daima ruha yapılmalıdır.</span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Ruhun bedendeki icraatı, güneş’in gezegenlerini döndürmesi gibi, mübaşeretsizdir; yâni bu iş, dokunmaksızın, temassız yapılır.</span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Bir hücreyi idare etmekle, bütün hücreleri idare etmek arasında, ruh için bir fark düşünülemez; birincisi ona daha hafif, ikincisi daha zor değildir...</span></span></p><p> </p><p><strong><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Bir başka açıdan:</span></span></strong></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Bedeni kafese, ruhu ise kuşa benzetirler. Bu güzel teşbihten alacağımız çok dersler var. Bunlardan birkaçı:</span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Beden ruh içindir, ruh beden için değil.</span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Kafesin boyanmasıyla kuş güzelleşmez. Beden sıhhati de ruhun olgunluğuna delil olamaz.</span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Kafesi büyütmekle kuşu geliştirmiş olamazsınız. Onun büyüme yolu daha başkadır.</span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Kuş, kafesten dışarıyı seyreder, ama gören kafes değildir.</span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">“göz bir hassedir ki; ruh, bu âlemi o pencere ile seyreder.” (sözler)</span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Kuşsuz kafesi kimse evinde barındırmaz. En yakınımızı bile ölümünden sonra kaç gün misafir ediyoruz?</span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Kuş kafesten önce de vardı, kafesten uçtuktan sonra da varlığını devam ettirir.</span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Şu koca kâinat sarayı, ruh için bir oda gibi. Beden ise kafes. Ruh kafesten uçtuğu gibi, saraydan da çıkar gider, daha geniş âlemlere kavuşmak üzere.</span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Kafeste boğulmayan, odaya aldanmayan, kendini unutmayan ruhlara müjdeler olsun!...</span></span></p><p><strong><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Ruhun serbest olması ne demektir?</span></span></strong></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Nur Külliyatında ölümün “mahiyeti” yani “ne olduğu” konusunda çok güzel tespitler yapılmış. Bunlardan birisinde ölümün “ıtlak-ı ruh” olduğu belirtiliyor. </span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Itlak; “kayıtlı olmama, serbest olma” demektir. </span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Allah’ın bütün sıfatları mutlaktır. Yani, İlâhî sıfatların icraatını bir başka kudret, yahut bir başka irade sınırlayamaz, kayıtlayamaz, onların icraatlarını engelleyemez.</span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">*** </span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Allah’ın şuurlu bir kanunu olan ruh, insan bedeninde görev yaptığı sürece, o hanenin şartlarına uymak mecburiyetinde kalıyor. “Göz bir hassedir ki ruh bu âlemi o pencere ile seyreder.” cümlesinin ders verdiği gibi, insanın bu âlemi seyretmesi göz ile kayıtlanmış durumda. O pencereyi açmadıkça bu âlemi seyredemiyor. Gözlerini kapayıp uykuya geçtiğinde ise bir başka âlemin kapıları kendisine açılır.Ve o yeni âlemde bambaşka şeyler görmeye başlar.</span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">***</span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">İnsan uyanık iken, ancak kendisini kuşatan mekânı görebilir. Bir başka beldeyi görmesi için bedenin oraya göç etmesi gerekir. </span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Rüyada ise beden kaydından bir derece kurtulan ruh, o kapalı gözleriyle farklı mekânları seyretme imkânına kavuşur. </span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Yine uyanık halde, beden zamanla da kayıtlıdır. Gözler ancak hazır zamana ait hadiseleri seyredebilir. Rüya âleminde ise, ruh, “yıllar ve asırlar ötesi zamanları” dolaşabilmekte, berzaha göçmüş nice insanlarla görüşüp konuşabilmektedir. </span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Nur Külliyatında “nevmin büyük kardeşi olan mevt” ifadesi geçer. Uyku ölümün küçük kardeşidir (Mektûbât, 1. Mektup). Buna göre, ruhun uykudaki serbestiyeti de ölümle kavuşacağı “ıtlaka, kayıtsızlığa, hürriyete” göre çok cüzi kalır. </span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Ruh, bedenden ayrıldığında, onun kayıtlarından da kurtulur. Görmek için göze ihtiyacı kalmadığı gibi, yürümek için ayağa, tutmak için ele, işitmek için kulağa muhtaç olmaz. Yani, onun görmesi de, yürümesi de, tutması da, işitmesi de beden kaydından azade olmuştur. </span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Görme, ruhun bir sıfatıdır. İnsan uyanık iken de, bu sıfatını kullanarak çok uzak mesafeleri görebilir, güneşe, aya bir anda ulaşabilir Şu var ki, ruh bedenle kayıtlı olduğu için, o ülkelere bizzat gitme imkânından mahrumdur. </span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Bedenden ayrılan bir ruh, dünya hayatında sadece uzaktan seyrettiği o beldeleri, artık bizzat ziyaret etme imkânını yakalamış oluyor. </span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Ölüm, beden içindir; ruh için değil. Sebeplere bağlı olarak, zaman içinde ve safhalar halinde yaratılan beden, ruhun ayrılmasıyla yine kademeli olarak, ama çok hızlı bir şekilde, zeval bulmaya başlar. Ruh ise, sebepsiz ve birden yaratıldığından, ona beka nimeti ihsan edilmiştir. Yavaş yavaş kemale erenler yine kademeli olarak zevale meylederken, ruh bu kanunun dışında kalır. “İbka” yani Allah’ın onu baki kılması, ona ihsan ettiği varlık nimetini ebediyen geri almaması sayesinde, ruh ebedî olarak yaşayacaktır.</span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">***</span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">“Ölmeden önce ölünüz.” hadis-i şerifine göre ıtlak-ı ruh dünyada da bir derece gerçekleşebilir. Bunun şartı, ruhun bedene galip gelmesidir. Nur Külliyatında “Ruhu cismaniyetine galip olan evliyanın işleri, fiilleri sür’at-i ruh mizanıyla cereyan eder.” buyrulur (Mesnevî-i Nuriye, Şemme). Bir başka risalede de “Hayvaniyetten çık, cismaniyeti bırak, kalp ve ruhun derece-i hayatına gir.” tavsiyesi yapılır (Lem’alar, 17.Lem’a). </span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Buna göre, bir mümin, “büyüyüp gelişme” diye özetleyebileceğimiz “nebatî ve cismanî” cihetini ve yine “yeme, içme, görme, işitme, yürüme, evlenme” gibi fonksiyonların tamamını ifade eden “hayvanî” cihetini aşarak, “düşünme ve inanma” merkezli olan “insaniyet” cihetinde terakki ettiğinde, kalp ve ruh ön plana geçmiş olur.</span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Artık böyle bir kişinin ruhu da, bir bakıma, “ıtlaka” mazhar olmuştur. Şu var ki, bu ıtlak ölümde olduğu gibi bedeni tamamen terk etme şeklinde değil, kalbini “dünya hayatına ve mahlukata bağlamama” olarak kendini gösterir.</span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Böyle bir kalp, artık “makam, mevki, servet, şan ve şöhret” gibi nefsin can attığı bütün kayıtlardan azadedir. Dünyayı, Nur Risalelerinde ders verildiği gibi “kesben değil, kalben terk” eder. Dünyadan büsbütün elini çekmez; ancak dünyayı ahiretin tarlası bilerek hayatını “meşruiyet ve hayır çizgisinde” tutmaya dikkat eder. Böylece, dünyanın bütün nimetlerini uhrevî saadetine vesile yapar. </span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Bunu başaran bir kalp, dünyanın “içinde” boğulmaz, “üstünde” dolaşır. Ömrünü, sadece beden hanesinin ihtiyaçlarını karşılamakla heder etmez. O haneye gereği kadar önem verir, nefsin meşru ihtiyaçlarını -israfa girmeksizin- temin eder. Bununla birlikte, çok iyi bilir ki, yaratılışındaki asıl maksat, ne bu fani dünyaya, ne de onun gibi fani olan bedene hizmet değil, “bâki” olan ruhunu “ebedî” âleme hazırlamaktır. </span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">İşte bu şuura sahip olan bir ruh, “beden, dünya ve nefis” kayıtlarından kurtulmakla “ıtlaka” bu dünyada mazhar olarak Allah Resulünün “Ölmeden önce ölünüz.” hadis-i şerifinde haber verdiği kutlu zevata iltihak eder. </span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">***</span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Dünyada ıtlak, “nefsin kayıtlarından, heva ve hevesin tahakkümünden, dünyanın fani yüzüne bağlanmaktan, bedeni beslemeyi hayatın gayesi sanma gafletinden, sebeplere - özellikle de elinde güç ve imkân bulunan insanlara - gereğinden fazla önem verip onları tesir sahibi sanmaktan” kurtulmaktır.</span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Bu kurtuluşa eren insan, bu dünyada cennet hayatı yaşar. Ve ahirette, ruhu bedenine galip olarak, bir anda binler yerde bulunabilir, binler çeşit zevk ve lezzeti birlikte tadabilir. </span></span></p><p> </p><p><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Gerçi, o saadet diyarında bütün müminlerin ruhları bedenlerine galip gelecektir. Ama, bu şerefe dünyada kavuşanların o âlemdeki halleri bir başka olacaktır.</span></span></p><p> </p><p style="text-align: right"><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">Alaaddin Başar Prof.Dr.</span></span></p></blockquote><p></p>
[QUOTE="kasif1, post: 255680, member: 1008778"] [SIZE=3][COLOR=red]Ruh için şu tanımlar yapılır:[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]“Can. Canlılık. Nefes. Cebrail (as.)...”[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]“Bir kanun-u zîvücud-u haricî, yani hariçte müstakil bir varlığı bulunan bir kanun".[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]“Emir âleminden olup, beden ülkesini idare etmesi için kendisine müstakil bir varlık verilen bir kanun. Bedenden ayrılınca da varlığını devam ettirebilen lâtif bir cisim.”[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Bazı insanlar peygamber efendimize ruhu sordular. Cevap vermeyip, vahyi bekledi. Gelen ayet gayet netti: “o, rabbimin emrindendir, de.” Ruhun varlığı tasdik ediliyor, fakat mahiyeti açıklanmıyordu. Çünkü, muhatapların söyleneni anlamasına imkan yoktu. Akıl, “emir aleminden” olan bir varlığı kavrayacak kapasitede değildi.[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]“emir alemi” ölçüden, tartıdan, şekilden, renkten uzak varlıkların dünyasıdır. Maddeler için söylenen uzun, kısa, mavi, sarı, yuvarlak, düz, ağır, hafif gibi kelimelerin o alemde karşılığı yoktur. Ölçülere mahkum akıllar, ölçülemeyeni nasıl anlasın?[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Ancak o, mantık ölçüsüyle her eserin bir ustaya delalet ettiğini bilir. Böylece kainat denilen o muhteşem eserden hareketle yaratanı tanır. Yine o, öznesiz fiil olamayacağını kabul eder. Bu yolla, bedeni harika bir tarzda idare eden, fakat göz ile görülemeyen bir özün, yani ruhun varlığını tasdik eder. Zaten kendinden beklenen de budur.[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Hadiste “kendini bilen rabbini bilir” buyruluyor. Bir büyük mütefekkirimiz de, “ey kendini insan bilen insan! Kendini oku...” Diyor. Şu halde, insanın kendini tanımaya çalışması şart. Kendimizden giderek ona ulaşacağız![/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [B][SIZE=3][COLOR=red]Ruh hakkında neler biliyoruz?[/COLOR][/SIZE][/B] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Ruhun kendisini bilemiyoruz. Ancak bazı özelliklerinden söz edebiliriz. Beden, anne karnında belli bir olgunluğa erişince, ruh verilir.[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Bedenin sultanı olan ruh, nurani, şuurlu, diri ve harici vücut sahibi bir varlıktır. Sonradan yaratılmıştır, ama ebedidir. Birdir, bölünmez, parçalara ayrılmaz. Tesirleriyle bedenin her yerinde bulunur, fakat mekanı yoktur. Bedenin içinde olmadığı gibi, dışında da değildir. Ona ne uzaktır, ne de yakın. Bütün işleri aynı anda idare eder, bir iş diğerine mani olmaz. O, tabiattaki kanunlara benzer. Eğer kanun şuurlu olsaydı ve harici vücut giyseydi ruh özelliği kazanırdı. Ruh, kendisinin ve diğer varlıkların farkındadır.[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Ruh, sahip olduğu maddi ve manevi cihazlarıyla işler yapar. Şuuruyla fark eder, aklıyla anlar, vicdanıyla tartar, karar verir, hayaliyle planlar yapar, hafızasıyla bilgi depolar, kalbiyle sever. Onun sayılamayacak kadar çok kabiliyeti vardır. Bunların bir kısmı da maddi uzuvlarla ortaya çıkar. Ruh, eliyle tutar, gözüyle görür, kulağıyla işitir, ayağıyla yürür... Bedende bulunduğu sürece bedene muhtaçtır. Faaliyetleri bedenle sınırlıdır. Ölüm, onun beden zindanından kurtulup, hürriyetine kavuşmasıdır. O zaman bedene ihtiyacı kalmaz. Gözsüz görür, kulaksız işitir, beyinsiz düşünür. Mahşere kadar bedensiz bekler. Ahirette yeniden ve yeni bir bedene kavuşur.[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Dostlarımız soruyorlar, “ruh nasıl bir şey?” Diye. “bilmiyorum”, diyor ve devam ediyorum: böyle demekle sorunuzun gerçek cevabını vermiş oluyorum.[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Mahiyeti bilinmezler hakkında en ileri ilim, “bilmiyorum,” kelimesinde ifadesini bulur. Böyle demeyip de, onun hakkında bir takım tahminlerde bulunsam, “uzundur veya kısadır”, desem, “bedenin şurasında veya burasındadır”, “şu veya bu renktedir”, gibi lâflar etsem aldanmış ve aldatmış olurum. Çünkü ruh, beden cinsinden değil. Biri hane ise diğeri misafir, biri tezgâh ise beriki usta.[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Ne bir evin bölmeleri, insanın organlarına benzer, ne de tezgâhın aksamı ustanın azalarına.[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Beden ve kâinat... Her ikisi de kesif ve maddî. Ruh ise lâtif ve nurânî. O halde ne beden, ne de şu âlem bize ruhun mahiyeti hakkında bir bilgi verir. Onlara dayanarak yapacağımız bütün tahminler yanıltıcı olmaya mahkûm... Toprağa bakıp yerçekimi hakkında tahminler yürütmek gibi bir şey.[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Nur külliyatında, ruhun bekası ifade edilirken şöyle buyrulur:[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]“ruh ise tahrib ve inhilâle maruz değil. Çünki: basittir, vahdeti var.”[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Buradaki “basit” kelimesi, terkip olmama demektir. Gerçekten de, insanın ruh dünyası ayrı bir âlem. Terkip değil, fakat nelere sahip değil ki!.. Ama, bu çokluk onun vahdetini, birliğini bozmuyor. Ondaki akıl, hafıza, duygular ve his dünyası ne bedenin organlarına benziyor, ne de kimyevî bir bileşimin unsurlarına... Bunların müstakil bir şahsiyetleri yok. Tek başına bir akıl, yalnız kalmış bir irade, sahipsiz bir hafıza düşünebiliyor muyuz?[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Ruhun bu harika yaratılışı insan için büyük bir irşat kapısı... İnsan bu sayede, cenâb-ı hakk’ın kudsî sıfatlarının, zâtından ayrı düşünülemeyeceği hakikatine bir derece bakabilir.[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [B][SIZE=3][COLOR=red]Ruh beyinden mi ibarettir?[/COLOR][/SIZE][/B] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]İnsan, ilim sahibidir. Hem kendini, hem de diğer varlıkları bilir. Üstelik bildiğini de bilir. Bilgisi bilinçlidir. Bilgisayar disketinden farklıdır. Bir diskete de birçok bilgileri kaydetmek mümkündür, ama o disket kendisinde bulunan bilgilerin farkında değildir. Öğrenmek için herhangi bir arzusu da yoktur. İlmi istemek ve öğrenmeye çalışmak ise, maddenin özelliklerinden değildir.[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]İlimden mahrum atomlar, ne kadar mükemmel bir şekilde bir araya gelmiş olurlarsa olsunlar, ilim sıfatını kazanamazlar. Beyin de bu ilimsiz ve şuursuz atomlardan meydana gelmiştir. Bilgileri aktarır ve kaydeder, ama bu işi şuursuzca yapar. Bilgisayar disketinden farkı yoktur. O, ruh adlı varlığın emirlerini yerine getiren bir alettir sadece.[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]“irade” gerçeği ise, başlı başına bir harikadır. Seçmek, karar vermek, ayırmak, istemek, reddetmek, bilgisiz bir et yığınının yapacağı işler değildir. En mükemmel uzuv olan beynin, irade sahibi olduğunu iddia eden adam gülünç olur. O, irade etmez, sadece ruhun istediğini yapar.[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Milyarlarca hücreden yaratılan beyin, akılları hayrette bırakacak kadar harikulade bir bilgisayardır. Fakat her bilgisayar gibi, onu birinin programlaması gerekir. Beyin, ruhun ürettiği paket programları uygulamak, bedenin diğer parçalarına iletmek için kurulmuş bir santrale benzer. Yeni yollar, başka imkanlar, farklı işler peşinde koşacak iradeye sahip değildir.[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Ona, “ben bir bilgisayarım” dedirtebiliriz. Fakat bu deyiş, teybin ses vermesi gibidir. Hiçbir bilgisayar kendini aşamadığı gibi, beyin de kendini aşamaz, ancak belli bir program dahilinde faaliyet yapar.[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Beyin denilen o harika cihaz, ruhu inkara değil, yaratanı kabule götürür. Basit bir hesap makinesinin bile ustasız olamayacağını bilirken, beynin sonsuz ilim ve irade sahibi bir ustası olduğunu nasıl inkar edebiliriz?[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [B][SIZE=3][COLOR=red]Ruh ile beden arasındaki ilgi nasıldır?[/COLOR][/SIZE][/B] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Ruh: “can. Canlılık. Nefes. Cebrail(a.s.)...”,“bir kanun-u zîvücud-u haricî.”(sözler), “emir âleminden olup, beden ülkesini idare etmesi için kendisine müstakil bir varlık verilen bir kanun. Beden olmayınca da varlığını devam ettirebilen lâtif bir cisim.”[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Kaba, sert bir ağacın, narin ve nazik bir meyve vermesi gibi, bu haşmetli ve cansız âlemden kendisine pek de benzemeyen bir varlık süzülmüş: insan... Güneş yakarken o yanmış, rüzgâr eserken o nefes almış, ırmaklar akarken o kanmış, toprak mahsul verirken o tüketmiş.. Ağacı cansız iken o canlı olmuş, âlem görüp işitmezken o görücü ve işitici kılınmış...[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Artık bu üstün meyve, kâinat ağacının gözü kulağı kesilmiş. Bu şerefli rütbe ile birlikte büyük de bir mesuliyet yüklenmiş. O, neye hizmet etmişse, kâinat da mânen o işin peşine düşmüş; o neye kulak vermişse âlem onu dinlemiş ve o neye bakmışsa bütün hizmetçiler de onu seyre koyulmuşlar...[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]İşte bu insan meyvesinin şu görünen beden hanesinin ötesinde, şu âlemi memnun yahut mahzun eden bir efendi mevcut. Elini dilediği meyveye uzatabiliyor. Gözlerini arzu ettiği istikamete dikiyor. Ayaklarını keyfince hareket ettirebiliyor. İşte bütün bir kâinat ve top yekûn insan bedeni o efendi için yapılıp çatılmış. Renkler âlemi onun gözü önünde hazır. Tatlar âlemi onun diline arz edilmekte. İlim ve hikmet âlemi onun aklına bakıyor.[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Bu beden ve şu kâinat, o ruhun önünde iki sahife gibi. Dilerse bedeni okur, isterse kâinatı... Beden ve kâinat, bir başka cihetle de o ruhun önünde iki sofra. Her ikisinden de istifade ediyor. Her ikisini de seviyor; her ikisi için de hâlik’ına şükrediyor.[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Ruhun önünde nice düşündürücü levhalar, nice ibret sahneleri ve hayret tabloları mevcut. Kâinatı temaşa, bedeni tefekkür, kâinatla beden arasındaki mükemmel münasebete nazar, beden ile ruh arasındaki akıl almaz ilgiye hayret ve bu sonuncusunu vesile ederek gayb âlemi ile şu görünen âlem arasındaki ulvî rabıtalara iman...[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Bir de ruhun kendi mahiyetini bilmedeki aczi var ki, bu acz, nice hakikatlere pencereler açıyor... Her biri diğerinden güzel olan bu mevzulardan sadece bir ikisine kısaca işaret edelim: Ruhla beden arasındaki ilgi, gerçekten, çok mükemmel. Beden hizmetçi, ruh ise efendi. Hizmetçi efendiye tâbi. Gözden akan yaş, üzüntüden haber veriyor. Üzülen ne göz, ne de onun takılı olduğu beden makinesi. Zira bedenin kederle bir alâkası yok. Ruhtaki teessür, gözden yaş olarak dökülmede.[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Ters yöne giden bir arkadaşımıza, “dur! Geri dön!” Diye sesleniriz. Bu seslenişte muhatabımız, ne onun kulak zarı, ne de ayaklarıdır. Kulak sadece bir ahizedir, ayaklar ise doğru yahut yanlış yoldan anlamazlar.[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Bedenin ruh namına hareket etmesi, gayb âleminin şu şehadet âlemine hâkimiyetini temsil etmede. Ayaklar diledikleri yöne gitmedikleri gibi, şu dünya da kendi keyfince dönmüyor. Göz, kendi arzusuyla bakmadığı gibi, güneş de ışığını kendi iradesiyle vermiyor.[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Beden şu âlemdeki birçok hâdisenin tesirinde kalır. Ama ruhun bedene tesiri bunların hepsinin üstünde. Aşırı soğuk da sinir sistemi üzerinde olumsuz tesir yapar; ama bu tesir hiçbir zaman bir ihanetin, bir zulmün, bir vefasızlığın tesiriyle kıyaslanamaz. Bazı gıdalar da tansiyonu yükseltici tesire sahip; lâkin bu yükseltme, üzüntünün, heyecanın tesirleri yanında küçük kalır...[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Ruh ile beden arasındaki ilgi, bir bakıma, sesle mânâ arasındaki ilgiye benzer. Ses mânânın bedeni, mânâ sesin ruhudur. Bu ruh o bedenin ne sağındadır, ne solunda, ne içindedir, ne dışında... Mânâ, hayatiyetini devam ettirmek için sese muhtaç değildir. O, hâfızada sessizce durur, dimağda gürültüsüz meydana gelir, kalpte kelimesiz bulunur. Ancak, görünmek ve bilinmek istedi mi, işte o zaman, sese görev düşer.Ses, muhatabın kulağına varınca ömrünü tamamlar. Mânâ ise ondan sonra da varlığını sürdürür.[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Mânâ sesten önce de vardı, sesle birlikte göründü, sesten sonra da varlığını devam ettirmede. Ruh Allah’ın kanunu, beden o’nun mahlûku. Bu bedeni, o kanunla tanzim ve idare ediyor.Allah’ın mahlûkata benzemekten münezzeh olduğundan gaflet etmemek şartıyla, insan kendi ruhunda, birçok rabbanî hakikatlere işaretler bulabilir. Bu işaretleri hakikate tatbik ederken, çok dikkatli olmak gerek. İşaretle asıl arasında bir benzerlik kurma gafletine düşülmemeli. Haritadaki bir nokta, bir şehre işaret eder, ama o nokta ile şehir arasında bir benzerlik kurmak cehalettir. Bir yazı, kâtibini gösterir, onun sanatına delil olur; lâkin, kâtibi yazıya benzetmek, yahut yazının özelliklerinde yazarın sıfatlarını aramak mânâsızlıktır.[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Meseleye bu şuurla nazar ettiğimizde, ruhumuzda bazı hakikatlere işaretler bulabiliriz:[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Ruh, beden ülkesinin yegâne sultanıdır; birdir, şeriki yoktur.[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Ruh, bedenin hiçbir cüz’üne, hiçbir organına benzemez.[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Ruhun zâtı, bedenin zâtına benzemediği gibi, sıfatları da bedenin sıfatlarına benzemez.[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Ruhun bir meseleyi tefekkür etmesiyle, midenin bir lokmayı yoğurması arasında benzerlik düşünülemez.[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Ruh doğmaz, doğurmaz, bedende mekân tutmaz. Bunlar hep bedenin, maddenin özellikleridir.[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Ruhu mahiyetiyle kavramak mümkün değildir. Onun zâtı hakkında ne düşünülse, ona şirk koşulmuş olur.[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Bir bedende iki ruh bulunsa, beden fesada gider...[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Bedenin eliyle ne alınırsa alınsın, şükür daima ruha yapılmalıdır.[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Ruhun bedendeki icraatı, güneş’in gezegenlerini döndürmesi gibi, mübaşeretsizdir; yâni bu iş, dokunmaksızın, temassız yapılır.[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Bir hücreyi idare etmekle, bütün hücreleri idare etmek arasında, ruh için bir fark düşünülemez; birincisi ona daha hafif, ikincisi daha zor değildir...[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [B][SIZE=3][COLOR=red]Bir başka açıdan:[/COLOR][/SIZE][/B] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Bedeni kafese, ruhu ise kuşa benzetirler. Bu güzel teşbihten alacağımız çok dersler var. Bunlardan birkaçı:[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Beden ruh içindir, ruh beden için değil.[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Kafesin boyanmasıyla kuş güzelleşmez. Beden sıhhati de ruhun olgunluğuna delil olamaz.[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Kafesi büyütmekle kuşu geliştirmiş olamazsınız. Onun büyüme yolu daha başkadır.[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Kuş, kafesten dışarıyı seyreder, ama gören kafes değildir.[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]“göz bir hassedir ki; ruh, bu âlemi o pencere ile seyreder.” (sözler)[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Kuşsuz kafesi kimse evinde barındırmaz. En yakınımızı bile ölümünden sonra kaç gün misafir ediyoruz?[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Kuş kafesten önce de vardı, kafesten uçtuktan sonra da varlığını devam ettirir.[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Şu koca kâinat sarayı, ruh için bir oda gibi. Beden ise kafes. Ruh kafesten uçtuğu gibi, saraydan da çıkar gider, daha geniş âlemlere kavuşmak üzere.[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Kafeste boğulmayan, odaya aldanmayan, kendini unutmayan ruhlara müjdeler olsun!...[/COLOR][/SIZE] [B][SIZE=3][COLOR=red]Ruhun serbest olması ne demektir?[/COLOR][/SIZE][/B] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Nur Külliyatında ölümün “mahiyeti” yani “ne olduğu” konusunda çok güzel tespitler yapılmış. Bunlardan birisinde ölümün “ıtlak-ı ruh” olduğu belirtiliyor. [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Itlak; “kayıtlı olmama, serbest olma” demektir. [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Allah’ın bütün sıfatları mutlaktır. Yani, İlâhî sıfatların icraatını bir başka kudret, yahut bir başka irade sınırlayamaz, kayıtlayamaz, onların icraatlarını engelleyemez.[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]*** [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Allah’ın şuurlu bir kanunu olan ruh, insan bedeninde görev yaptığı sürece, o hanenin şartlarına uymak mecburiyetinde kalıyor. “Göz bir hassedir ki ruh bu âlemi o pencere ile seyreder.” cümlesinin ders verdiği gibi, insanın bu âlemi seyretmesi göz ile kayıtlanmış durumda. O pencereyi açmadıkça bu âlemi seyredemiyor. Gözlerini kapayıp uykuya geçtiğinde ise bir başka âlemin kapıları kendisine açılır.Ve o yeni âlemde bambaşka şeyler görmeye başlar.[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]***[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]İnsan uyanık iken, ancak kendisini kuşatan mekânı görebilir. Bir başka beldeyi görmesi için bedenin oraya göç etmesi gerekir. [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Rüyada ise beden kaydından bir derece kurtulan ruh, o kapalı gözleriyle farklı mekânları seyretme imkânına kavuşur. [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Yine uyanık halde, beden zamanla da kayıtlıdır. Gözler ancak hazır zamana ait hadiseleri seyredebilir. Rüya âleminde ise, ruh, “yıllar ve asırlar ötesi zamanları” dolaşabilmekte, berzaha göçmüş nice insanlarla görüşüp konuşabilmektedir. [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Nur Külliyatında “nevmin büyük kardeşi olan mevt” ifadesi geçer. Uyku ölümün küçük kardeşidir (Mektûbât, 1. Mektup). Buna göre, ruhun uykudaki serbestiyeti de ölümle kavuşacağı “ıtlaka, kayıtsızlığa, hürriyete” göre çok cüzi kalır. [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Ruh, bedenden ayrıldığında, onun kayıtlarından da kurtulur. Görmek için göze ihtiyacı kalmadığı gibi, yürümek için ayağa, tutmak için ele, işitmek için kulağa muhtaç olmaz. Yani, onun görmesi de, yürümesi de, tutması da, işitmesi de beden kaydından azade olmuştur. [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Görme, ruhun bir sıfatıdır. İnsan uyanık iken de, bu sıfatını kullanarak çok uzak mesafeleri görebilir, güneşe, aya bir anda ulaşabilir Şu var ki, ruh bedenle kayıtlı olduğu için, o ülkelere bizzat gitme imkânından mahrumdur. [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Bedenden ayrılan bir ruh, dünya hayatında sadece uzaktan seyrettiği o beldeleri, artık bizzat ziyaret etme imkânını yakalamış oluyor. [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Ölüm, beden içindir; ruh için değil. Sebeplere bağlı olarak, zaman içinde ve safhalar halinde yaratılan beden, ruhun ayrılmasıyla yine kademeli olarak, ama çok hızlı bir şekilde, zeval bulmaya başlar. Ruh ise, sebepsiz ve birden yaratıldığından, ona beka nimeti ihsan edilmiştir. Yavaş yavaş kemale erenler yine kademeli olarak zevale meylederken, ruh bu kanunun dışında kalır. “İbka” yani Allah’ın onu baki kılması, ona ihsan ettiği varlık nimetini ebediyen geri almaması sayesinde, ruh ebedî olarak yaşayacaktır.[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]***[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]“Ölmeden önce ölünüz.” hadis-i şerifine göre ıtlak-ı ruh dünyada da bir derece gerçekleşebilir. Bunun şartı, ruhun bedene galip gelmesidir. Nur Külliyatında “Ruhu cismaniyetine galip olan evliyanın işleri, fiilleri sür’at-i ruh mizanıyla cereyan eder.” buyrulur (Mesnevî-i Nuriye, Şemme). Bir başka risalede de “Hayvaniyetten çık, cismaniyeti bırak, kalp ve ruhun derece-i hayatına gir.” tavsiyesi yapılır (Lem’alar, 17.Lem’a). [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Buna göre, bir mümin, “büyüyüp gelişme” diye özetleyebileceğimiz “nebatî ve cismanî” cihetini ve yine “yeme, içme, görme, işitme, yürüme, evlenme” gibi fonksiyonların tamamını ifade eden “hayvanî” cihetini aşarak, “düşünme ve inanma” merkezli olan “insaniyet” cihetinde terakki ettiğinde, kalp ve ruh ön plana geçmiş olur.[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Artık böyle bir kişinin ruhu da, bir bakıma, “ıtlaka” mazhar olmuştur. Şu var ki, bu ıtlak ölümde olduğu gibi bedeni tamamen terk etme şeklinde değil, kalbini “dünya hayatına ve mahlukata bağlamama” olarak kendini gösterir.[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Böyle bir kalp, artık “makam, mevki, servet, şan ve şöhret” gibi nefsin can attığı bütün kayıtlardan azadedir. Dünyayı, Nur Risalelerinde ders verildiği gibi “kesben değil, kalben terk” eder. Dünyadan büsbütün elini çekmez; ancak dünyayı ahiretin tarlası bilerek hayatını “meşruiyet ve hayır çizgisinde” tutmaya dikkat eder. Böylece, dünyanın bütün nimetlerini uhrevî saadetine vesile yapar. [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Bunu başaran bir kalp, dünyanın “içinde” boğulmaz, “üstünde” dolaşır. Ömrünü, sadece beden hanesinin ihtiyaçlarını karşılamakla heder etmez. O haneye gereği kadar önem verir, nefsin meşru ihtiyaçlarını -israfa girmeksizin- temin eder. Bununla birlikte, çok iyi bilir ki, yaratılışındaki asıl maksat, ne bu fani dünyaya, ne de onun gibi fani olan bedene hizmet değil, “bâki” olan ruhunu “ebedî” âleme hazırlamaktır. [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]İşte bu şuura sahip olan bir ruh, “beden, dünya ve nefis” kayıtlarından kurtulmakla “ıtlaka” bu dünyada mazhar olarak Allah Resulünün “Ölmeden önce ölünüz.” hadis-i şerifinde haber verdiği kutlu zevata iltihak eder. [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]***[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Dünyada ıtlak, “nefsin kayıtlarından, heva ve hevesin tahakkümünden, dünyanın fani yüzüne bağlanmaktan, bedeni beslemeyi hayatın gayesi sanma gafletinden, sebeplere - özellikle de elinde güç ve imkân bulunan insanlara - gereğinden fazla önem verip onları tesir sahibi sanmaktan” kurtulmaktır.[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Bu kurtuluşa eren insan, bu dünyada cennet hayatı yaşar. Ve ahirette, ruhu bedenine galip olarak, bir anda binler yerde bulunabilir, binler çeşit zevk ve lezzeti birlikte tadabilir. [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red]Gerçi, o saadet diyarında bütün müminlerin ruhları bedenlerine galip gelecektir. Ama, bu şerefe dünyada kavuşanların o âlemdeki halleri bir başka olacaktır.[/COLOR][/SIZE] [SIZE=3][COLOR=red] [/COLOR][/SIZE] [RIGHT][SIZE=3][COLOR=red]Alaaddin Başar Prof.Dr.[/COLOR][/SIZE][/RIGHT] [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
Mizah ve Eğlence
Serbest Kürsü
Bir Sorum Var??
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst